
### BÖLÜM 30: KAN VE İPEK DÜĞÜNÜ
Malikanenin devasa bahçesi, binlerce beyaz gül ve kristal avizelerle bir rüya alemine dönüştürülmüştü. Ancak bu rüyanın içinde, dünyanın en tehlikeli adamları ve en derin sırları saklıydı. Klasik bir yaylı orkestrasının çaldığı o büyüleyici melodi eşliğinde, malikanenin büyük kapıları açıldı.
Efsun, Alessio’nun kolunda göründüğünde bahçedeki tüm uğultu bir anda kesildi. Efsun’un üzerindeki o sade, ipek saten gelinlik, ay ışığının altında adeta parlıyordu. Saçları omuzlarına dökülmüş, yüzündeki o asil ifadeyle bir tanrıçayı andırıyordu. Alessio ise simsiyah smokini, sert hatları ve kararlı adımlarıyla, yanında yürüyen kadını tüm dünyaya karşı koruyan bir kalkan gibiydi.
Masaların en önünde oturan Martina, elindeki kadehi sımsıkı tutmuş, Efsun’un her adımında sanki kendi imparatorluğu sarsılıyormuş gibi hissediyordu. Fatma Anne ise gözyaşları içinde, elini kalbine koymuş Efsun’a bakıyordu.
Nikah masasına ulaştıklarında, Alessio Efsun’un elini bir an bile bırakmadı. Memur soruları sormaya başladığında, Alessio’nun bakışları sadece Efsun’un üzerindeydi.
"Siz, Alessio D’Angelo... Efsun Sarca’yı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"
Alessio, derin bir nefes aldı. Gözleri Efsun’un gözlerine kenetlendiğinde, oradaki o hafif şüpheyi tamamen silmek istercesine, sesi bahçenin en ücra köşesinden bile duyulacak kadar net ve gür çıktı:
"Kaderim, eşim ve tek yeminim olarak... Evet."
Sıra Efsun’a geldiğinde, bir anlık bir sessizlik oldu. Efsun’un zihninde Martina’nın yalanı bir saniye parladı; ama Alessio’nun elini sıkan o güçlü parmaklarını hissedince, tüm dünyayı susturdu.
"İyi günde, kötü günde... Ölüm bizi ayırana dek... Evet!"
İmzalar atılırken alkışlar gökyüzüne yükseldi, yüzlerce beyaz güvercin aynı anda uçuruldu. Alessio, Efsun’u kendine çekip o büyük "mühür" öpücüğünü verdiğinde, Roma bu aşka şahitlik ediyordu.
***
Gizemli Bir Gölge
Ancak kutlamalar devam ederken, malikanenin bahçesini çevreleyen yüksek selvilerin arasında, davetlilerin fark etmediği siyah camlı bir araç duruyordu. Aracın içinde, elinde pembe bir gül tutan Mia Clark, nikah masasında birbirine sarılan çifti dürbünle izliyordu.
Mia’nın dudaklarında zehirli bir gülümseme belirdi. Yan koltukta oturan ve yüzü karanlıkta kalan o gizemli adama (eşine) döndü. "Bak onlara," dedi Mia, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuktu. "Ne kadar da mutlu görünüyorlar. Kendi kurdukları cennetin, aslında bizim için hazırladıkları cehennemin kapısı olduğundan haberleri yok."
Karanlıktaki adam, elindeki gümüş çakmağı çakıp sigarasını yaktı. Işık, çenesindeki o derin yara izini bir anlığına aydınlattı. "Alessio zafer kazandığını sanıyor," dedi adam, sesi mezar sessizliği kadar ürperticiydi. "Ama Martina’nın attığı o ilk zehirli tohum, düğün pastalarından daha hızlı yayılacak. Sabret Mia... En tatlı intikam, en mutlu günde alınandır."
Mia, elindeki pembe gülün yapraklarını tek tek koparıp arabanın zeminine attı. "Bu akşam dans etsinler... Çünkü yarın, D'Angelo ailesi için güneş hiç doğmayacak."
***
Düğün Dansı
Bahçede ise Alessio, Efsun’u kollarının arasına almış, ilk danslarını ediyordu. Alessio, Efsun’un kulağına eğilip sadece onun duyabileceği bir şekilde fısıldadı:
"Artık benimsin Sarca. Ve yemin ederim, seni bu dünyadaki hiçbir yalanın, hiçbir gölgenin kirletmesine izin vermeyeceğim. Sen artık bir D'Angelo’sun... Ve biz, bizden çalınan her şeyi geri alacağız."
Efsun başını onun göğsüne yasladı. Mutluydu, evet; ama ensesinde dolaşan o soğuk nefesi hissediyordu. Savaş bitmemişti, aslında yeni başlıyordu.
Düğün töreni, Roma’nın en parlak yıldızları altında tüm görkemiyle devam ediyordu. Efsun, üzerinde o süt beyazı, asil gelinliğiyle Türkiye’den gelen birkaç dostuyla gülümseyerek sohbet ediyordu. Yanakları mutluluktan pembeleşmiş, gözlerindeki o şüphe bulutları Alessio’nun yeminleriyle dağılmıştı.
Tam o sırada, Martina bir gölge gibi belirdi yanlarında. Elinde iki kristal kadeh vardı; içindeki kehribar rengi sıvı, ışıkta masum bir parıltıyla titriyordu. Martina’nın yüzünde, sabahki o hırçın kadından eser yoktu.
"Çok güzel görünüyorsun Efsun," dedi Martina, sesi ipek kadar yumuşaktı. Kadehlerden birini nazikçe Efsun’a uzattı. "Biliyorum, bugün seni çok yordum. Aramızdaki o küçük gerginlikleri bu kadehle geride bırakalım. Biraz iç de rahatla tatlım, önünde uzun ve... heyecanlı bir gece var."
Efsun, bu jestin ardındaki karanlığı göremeyecek kadar mutluydu. "Teşekkür ederim Martina Hanım," dedi ve kadehi alıp bir dikişte bitirdi. Boğazından aşağı inen o tatlı ama hafif yakıcı sıvının, aslında hayatını yavaş yavaş kemirecek bir zehir olduğunu bilmiyordu. Martina, Efsun’un boş kadehine bakarken dudaklarının kenarıyla sinsice gülümsedi ve kalabalığın içinde kayboldu.
***
Ertesi Sabah
Güneş odanın içine dolarken, Efsun keskin bir sancıyla gözlerini açtı. Karnının alt kısmında, sanki bir bıçak yavaşça döndürülüyordu. Yüzünü buruşturup elini karnına koydu. Yanında huzurla uyuyan Alessio, Efsun’un kıpırdanışıyla uyandı.
"Günaydın kraliçem," dedi Alessio, sesi uykulu ve hırıltılıydı. Efsun’un yüzündeki o solgunluğu görünce kaşlarını çattı. "Efsun? İyi misin?"
"Karnım... Çok ağrıyor Alessio," dedi Efsun, sesi acıyla kısılarak.
Alessio, geceyi hatırlayarak hafifçe gülümsedi ve Efsun’un alnından öptü. "Normaldir sevgilim... Dün gece çok yoruldun, vücudun tepki veriyor. Biraz dinlen, geçer tatlım," dedi. Efsun da öyle olmasını umuyordu. Bir doktor olmasına rağmen, aşkın verdiği mahmurlukla bu sancıyı ciddiye almadı.
Ancak saatler geçtikçe ağrı dinmek yerine daha da şiddetlendi. Öğleden sonra olduğunda Efsun artık yataktan çıkamayacak durumdaydı. Teninin rengi kireç gibi beyazlamış, alnında soğuk terler birikmişti. Alessio, Efsun’un inlemelerini duyduğunda aşağıdan yukarı fırtına gibi çıktı.
"Hala geçmedi mi?" dedi Alessio, sesi artık panik doluydu. Efsun’un karnına dokunduğunda, genç kadının acıyla haykırması Alessio’nun yüreğini ağzına getirdi. "Hayır, bu normal değil! Bu başka bir şey!"
Alessio hemen telefona sarıldı. "Matteo! Hemen en iyi doktoru buraya getir! Yarım saatin var, yoksa o doktoru da seni de yakarım!"
Yarım saat sonra malikaneye giren doktor, Efsun’u muayene ederken odadaki hava buz kesti. Alessio, odanın bir ucunda elleri arkasında bağlı, öfkeden patlayacak bir yanardağ gibi bekliyordu. Doktor, elindeki stetoskobu bırakıp Alessio’ya döndüğünde yüzü bembeyazdı.
"Sinyor D’Angelo... Bu bir yorgunluk ağrısı değil," dedi doktor titreyen bir sesle. "Karınızın kanında yüksek oranda kimyasal bir madde, bir çeşit zehir var. Sindirim sistemi iflas etmek üzere. Eğer hemen müdahale edilmezse..."
Alessio, doktorun boğazına yapışmamak için kendini zor tuttu. Gözleri anında kapının önünde sessizce bekleyen, yüzünde sahte bir endişe maskesi taşıyan Martina’ya kaydı.
"Zehir mi?" dedi Alessio, sesi mezar sessizliği kadar ürperticiydi. Bakışlarını Efsun’un acı çeken yüzünden çekip annesinin gözlerinin içine dikti. "Eğer o ölürse Martina... Yemin ederim bu malikaneyi senin mezarın yaparım!"
Efsun, yatağın içinde yarı baygın bir halde sayıklarken; Martina sinsice geri çekildi. Oyun beklediğinden daha hızlı meyvesini veriyordu.
***.
BU BÖLÜM NASILDI?
OY VE YORUM BEKLİYORUM
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.51k Okunma |
4.08k Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |