

###BÖLÜM 40: LARA’NIN İLK NEFESİ VE İSİM MÜHRÜ
Hastanenin o steril kokusu, yerini artık bebek pudrası ve taze çiçek kokularına bırakmıştı. 4 günün sonunda Lara bebek, o minicik bedeniyle küvözün cam duvarlarını yıkmış, hayata tutunmuştu. Doktorlar "Tam bir mucize" diyordu ama Alessio "O bir D'Angelo" diyerek gururla göğsünü kabartıyordu.
Malikanedeki büyük suit oda, adeta bir ziyaretçi akınına uğramıştı. Alessio’nun Roma’daki nüfuzlu dostları, yer altı dünyasının ağır isimleri, Efsun’un üniversiteden ve hastaneden arkadaşları... Herkes bu mucize bebeği görmek için yarışıyordu. Odanın köşeleri devasa çiçek sepetleriyle, pahalı hediyelerle dolmuştu.
Efsun, yatağının ortasında sırtına desteklenen onlarca yastığın arasında oturuyordu. Henüz 4 gün geçmişti; dikişleri sızlıyor, belinden aşağısına bir kamyon çarpmış gibi her kemiği ağrıyordu. Ama kucağındaki o bir buçuk kiloluk mucizeyi tutarken acısını unutuyordu.
Oda gürültülüydü. Matteo bir köşede Adriana ile düşük sesle bir şeyler konuşuyor, Fatma Anne gelen misafirlere şerbet ikram ediyor, Alessio ise odanın ortasında bir aslan gibi dikilmiş, gelenlerin tebriklerini kabul ederken gözünü bir saniye bile Efsun’dan ayırmıyordu.
Efsun, kucağında emzirdiği bebeğinin üzerine eğildi. O minicik elin, annesinin göğsüne tutunuşu Efsun’u her seferinde ağlatacak kadar etkiliyordu. Eğilip bebeğinin o mis gibi süt kokan saçsız başını kokladı ve fısıldadı:
"Lara'm benim... Güzel Lara'm. Hoş geldin dünyamıza..."
Alessio, o sırada bir iş ortağıyla konuşurken bu ismi duyunca olduğu yerde kalakaldı. Beyni bir an durdu. "Lara mı?" diye düşündü. Karısına doğru birkaç büyük adım attı, misafirlerin meraklı bakışları arasında yatağın kenarına ilişti.
"Ne Lara'sı Sarca?" dedi Alessio, sesi hem şaşkın hem de bir o kadar meraklıydı. "Lara kim?"
Efsun, yorgun gözlerini kaldırıp kocasına baktı. Yüzünde, tüm o ağrılarını örten şefkatli bir gülümseme belirdi. "Kızımız Alessio... Bebeğimizin ismi bu olsun istiyorum. Lara... Su perisi demek. İsmi gibi güzel, narin ama okyanuslar kadar derin..."
Odada bir anda sessizlik oldu. Adriana ve Lavin heyecanla birbirlerine baktılar. Alessio, ismin tınısını zihninde evirip çevirdi. "Lara..." diye tekrar etti kendi kendine. "Lara D'Angelo."
Sonra yavaşça eğildi, Efsun’un ve bebeğinin üzerine siper oldu. O koca elleriyle bebeğin minicik elini tuttu. "Lara..." dedi Alessio, sesi bu kez tüm odaya hükmeder gibi gür ama bir o kadar da titreyerek çıktı. "Güzel... Çok güzel. Hem senin gibi zarif hem de benim denizlerim kadar mavi. Lara D'Angelo. Bizim küçük ışığımız, bizim perimiz."
Alessio, Efsun’un alnına uzun bir öpücük bıraktı. Misafirlerin varlığını tamamen unutmuştu. "Sen ne dersen o olur Sarca. Sen onu dünyaya getirdin, sen ona can verdin. İsmiyle yaşasın, ismiyle dünyayı dize getirsin."
Adriana hemen atıldı, "Ay çok yakıştı! Lara! Tam bir küçük prenses ismi!" diyerek neşeyle ellerini çırptı. Fatma Anne ise kenarda gözyaşlarını silerken "Adıyla büyüsün, bahtı güzel olsun yavrumun," diye dua ediyordu.
Efsun, yorgunluktan kapanmak üzere olan gözlerini Alessio’ya dikti. "Onu koruyacaksın değil mi Alessio? Bu dünyadaki tüm kötülüklerden, o karanlıklardan... Onu ismi gibi berrak tutacaksın?"
Alessio, karısının elini sıkıca tuttu. O an odadaki tüm o mafya liderleri, o şatafatlı dostlar silindi gitti. Sadece onlar vardı. "Yemin ederim Sarca," dedi Alessio buz gibi bir ciddiyetle. "Lara’nın ayağına taş değmeyecek. Onun için dünyayı yakarım, onun bir damla gözyaşı için Roma’yı küle çeviririm. O benim zaferim, o benim tek kutsalım."
O gece, misafirler birer birer çekildiğinde malikanede ilk kez bu kadar derin bir huzur vardı. Lara bebek beşiğinde mışıl mışıl uyurken, Alessio ve Efsun el ele tutuşmuş, hayatlarının en büyük başarısını izliyorlardı.
Gece yarısı, malikanenin devasa odasında sadece Lara’nın düzenli nefes alışları ve saatin tıkırtısı duyuluyordu. Efsun, dikişlerinin sızısıyla uyandı. Susamıştı ve tuvalete gitmesi gerekiyordu ama vücudu ona ihanet ediyor gibiydi; her kemiği, her kası sızlıyordu. Yataktan doğrulmaya çalışırken boğazından istemsizce hafif bir inleme döküldü.
O an, sanki tetikte bekliyormuş gibi Alessio’nun gözleri açıldı. Karanlıkta bile parlayan o mavi gözler anında Efsun’a kilitlendi.
"Sarca? Bir yerin mi ağrıyor?" diye fısıldadı sesi uykulu ama dikkatli bir tonda.
"Alessio... Sadece lavaboya gitmem lazım ama her yerim dökülüyor. Kımıldayamıyorum bile."
Alessio hiçbir şey söylemeden yorganı üzerinden attı. Efsun’un itiraz etmesine fırsat vermeden, onu bir tüy gibi havalandırıp kucağına aldı. Efsun, kocasının çıplak göğsüne başını yasladı; Alessio’nun teni sıcacıktı ve güven veriyordu. Onu nazikçe banyoya götürdü, işi bitene kadar kapıda bir heykel gibi bekledi ve sonra tekrar kucağına alıp yatağa, yastıkların arasına bıraktı. Üzerini örterken eğilip alnından öptü.
"Uyu sevgilim. Ben buradayım."
Sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında, Efsun beşiğin içinden gelen o tanıdık kıpırtıyla gözlerini açtı. Lara acıkmıştı. Efsun, gecenin o ağır yorgunluğuna rağmen büyük bir şefkatle doğruldu, Lara’yı beşiğinden çekip aldı. Bebeğin o mis gibi süt ve bebek pudrası kokan tenini içine çekti. Emzirirken odadaki sessizliği izledi. Alessio hala uyuyor gibiydi, yüzü yastığa gömülmüştü.
Lara doyup tekrar derin bir uykuya daldığında, Efsun yanındaki yastığa hafifçe vurdu. "Alessio... Uyan artık uykucu."
Alessio homurdanarak döndü, gözlerini tam açmadan Efsun’un sesine yöneldi. Efsun gülümseyerek ona baktı. "Günlerdir hastane yemeği yemekten damak tadım bozuldu. Kendi evimde, düzgün bir kahvaltı yapmak istiyorum. Ama aşağı inmeye halim yok."
Alessio gözlerini ovuşturarak doğruldu. "Emrin olur kraliçem. Aşağıya iniyoruz."
Yine o güçlü kollar Efsun’u kavradı. Alessio onu kucağında merdivenlerden indirirken, arkalarından Lavin belirdi. Kucağında pembe battaniyesine sarılı uyuyan Lara vardı. Lavin, bebeğin o minik burnuna parmağını dokundurup fısıldıyordu:
"Teyzesinin balı bu... Teyzesinin küçük lokumu... Sen neden bu kadar tatlısın acaba?"
Lavin’in bu sevgi dolu mırıltıları merdivenlerde yankılanırken, Alessio ve Efsun birbirlerine bakıp güldüler. Lavin’in bu halleri malikaneye uzun zamandır eksik olan o neşeyi getirmişti.
Yemek masası donatılmıştı; taze ekmekler, peynirler, Fatma Anne’nin elleriyle yaptığı reçeller... Herkes masadaydı. Efsun iştahla tabağına uzanıyordu ki, Lara huzursuzlanmaya başladı. Efsun yemeğini bırakıp bebeği kucağına aldı, Lara yine emmek istiyordu. Bu durum birkaç kez tekrarlandı; Efsun tam bir lokma alacakken Lara "ben buradayım" diyordu.
Nihayet Lara, Lavin’in kucağında derin bir uykuya daldığında, Efsun gerçek anlamda kahvaltısına başlayabildi. Tam o sırada başını kaldırıp karşısında oturan Alessio’ya baktı. Alessio ona bakıyor, gülümsüyordu ama bir tuhaflık vardı.
"Alessio?" dedi Efsun kaşlarını çatarak. "Gözlerine ne oldu senin? Kan çanağı gibi olmuşlar, bembeyaz yerleri kıpkırmızı."
Alessio, bakışlarını kaçırıp kahvesinden büyük bir yudum aldı. "Bir şey yok Sarca. Işıktandır ya da belki biraz alerji yapmıştır bir şey. Önemli değil."
Efsun inanmamış gibi gözlerini kıstı ama üzerine gitmedi. Oysa gerçek bambaşkaydı...
Gece boyu Lara her mıkırdandığında, her huzursuzlandığında Alessio yataktan sessizce fırlamıştı. Efsun yorgunluktan uyanmasın, biraz olsun dinlenebilsin diye Lara’yı kucağına almış, odanın içinde saatlerce volta atmıştı. Kızı ağlamasın diye ona kısık sesle İtalyanca ninniler mırıldanmış, sırtını sıvazlamış, o tekrar dalana kadar beşiğinin başında nöbet tutmuştu. Kendi uykusundan vazgeçmişti ki, hayatındaki o iki kadın; karısı ve kızı, huzurla uyuyabilsin.
Alessio’nun o yorgun ama huzurlu bakışları Efsun’un üzerinde gezindi. "Ye yemeğini sevgilim," dedi yumuşak bir sesle. "Senin güç toplaman lazım."
O koca yürekli adam, çektiği uykusuzluğu bir madalya gibi gözlerinde taşıyor ama karısına tek kelime etmiyordu.
---
bu bölüm nasıl?
oy ve yorum bekliyorumm
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.51k Okunma |
4.08k Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |