
###BÖLÜM 51: KURDUN İNİNE SIZIŞ
Alessio, çalışma odasında devasa haritaların ve ekranların başında, gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüş bir şekilde bekliyordu. Galerideki o kaosun dumanı daha dağılmadan, içeri sızdırdığı adamlarından beklediği sinyal gelmişti: "Hedef belirlendi. Roma dışındaki eski şarap imalathanesi. Roberto ve Mia orada."
Alessio, Matteo’yu çağırdı. Matteo içeri girdiğinde, üzerindeki o ağır ciddiyet, bahçedeki aşk dolu anlardan sonra daha da keskinleşmişti. Alessio, Matteo’nun omzuna elini koydu; bu bir emirden ziyade, bir kader ortaklığıydı.
"Matteo," dedi Alessio, sesi mezar sessizliği kadar soğuktu. "Onları bana getir. Roberto’yu, o yılan Mia’yı ve... yanlarındaki o masumları da. Kimseye zarar gelmesini istemiyorum ama kimsenin de kaçmasına izin verme. İnlerine gir ve onları canlı canlı bana getir."
Gece yarısını vurduğunda, üç siyah zırhlı araç sessizce Roma’nın dışındaki o terkedilmiş imalathaneye yanaştı. Matteo, kulaklığından gelen "Sinyal temiz" komutuyla araçtan indi. Elinde susturuculu HK416 saldırı tüfeği, gözlerinde ise sadece göreve odaklanmış o yırtıcı bakış vardı.
İmalathanenin etrafı Roberto’nun paralı askerleriyle doluydu. Matteo, el işaretiyle adamlarını ikiye ayırdı. Bir gölge gibi duvarların arasından süzülürken, ilk kurbanını tek hamlede yere serdi. Ses çıkmadı. Sadece gece kuşlarının çığlığı ve çimlerin hışırtısı...
Tam o sırada, içeriden bir bebek ağlaması duyuldu. Kundaktaki o minik ses, Matteo’nun kalbinde garip bir sızıya sebep oldu. Adriana’yı, kuracağı geleceği düşündü; ama bu düşünce onu zayıflatmadı, aksine daha da hızlandırdı.
"ŞİMDİ!" diye gürledi Matteo kulaklıktan.
Aynı anda imalathanenin pencereleri patladı. Matteo ve ekibi, sis bombalarının arkasından fırtına gibi içeri daldı. **"PISS! PISS! PISS!"** Susturuculu mermiler, Roberto’nun korumalarını daha ne olduğunu anlamadan oldukları yere çiviliyordu. Roberto, üst kattan bağırarak ateş açmaya başladı: "ALESSİO’NUN KÖPEKLERİ! BURADAN SAĞ ÇIKAMAYACAKSINIZ!"
İçerisi bir anda savaş alanına döndü. Roberto ve Mia, çocuklarını korumak için bir odanın içine barikat kurmuşlardı. Matteo, mermilerin havada uçuştuğu koridoru bir panter gibi geçti. Kapıya bir tekme attı ama kapı kilitliydi.
"Roberto! Yolun sonu!" diye bağırdı Matteo. "Dışarıdaki adamların ya öldü ya teslim oldu. Çocukları düşünüyorsan silahını bırak!"
Odanın içinden Mia’nın o tiz, delirmiş sesi yükseldi: "Lara’yı öldürmeliydik! Sizi bitirmeliydik!"
Matteo, kapıya küçük bir patlayıcı yerleştirdi. BOOM! Kapı menteşelerinden koparken Matteo içeri daldı. İçeride manzara dehşet vericiydi: Mia’nın kucağında ise kundakta bir bebek vardı. Roberto, elindeki altın kaplama silahı Matteo’ya doğrultmuştu ama Matteo’nun arkasındaki beş namlu çoktan Roberto’nun göğsüne kilitlenmişti.
"Bırak o silahı Roberto," dedi Matteo, sesi buz kesti. "Alessio seni canlı istiyor. Ama çocuklarının önünde beynini dağıtmam için beni zorlama."
Roberto, elindeki silahı titreyen parmaklarıyla yere bıraktı. Mia hıçkırarak yere çöktü, kucağındaki bebeğe sımsıkı sarıldı. Matteo, 3 yaşındaki çocuğu yerden kucağına aldı; çocuk tir tir titriyordu. Matteo, çocuğun kulağına fısıldadı: "Korkma küçük adam, her şey geçti."
Roberto ve Mia’nın elleri kelepçelendi. Matteo, ekibiyle birlikte rehineleri araçlara bindirirken, Mia hala küfürler savuruyordu. Roberto ise suskunlaşmıştı; Alessio’nun bu kadar hızlı ve acımasız olacağını tahmin edememişti.
Araçlar malikaneye doğru yola çıktığında, Matteo arka koltukta oturan o iki çocuğa baktı. Bu masumların, anne ve babalarının günahları yüzünden bu karanlığın ortasına düşmesi Matteo’nun merhametini zorluyordu. Ama o bir D’Angelo askeriydi. Görevini yapmıştı.
Malikanenin kapısına vardıklarında, Alessio ve Efsun verandada bekliyorlardı. Efsun, Matteo’nun kucağındaki 3 yaşındaki çocuğu ve Mia’nın elindeki bebeği görünce bir psikolog ve bir anne olarak kalbinden vuruldu. Gözleri yaşardı ama Alessio’nun yanındaki duruşunu bozmadı.
Matteo araçtan indi, Roberto’yu ensesinden tutup Alessio’nun önüne fırlattı. Ardından Mia’yı...
"Paket teslim edildi Alessio," dedi Matteo, göz ucuyla bahçede kendisini endişeyle izleyen Adriana’ya bakarak.
Alessio, yerdeki Roberto’ya tepeden baktı. Gözlerinde ne öfke vardı ne de zafer; sadece bitmiş bir hesabın buz gibi soğukluğu... "Hoş geldin Roberto," dedi Alessio. "Şimdi bazılarının yarım bıraktığı o hikayeyi sonuna kadar yazacağız. Ama önce... çocuklar güvenli bir yere."
Efsun, hemen ileri atılıp çocukları korumasına aldı. Savaş yeni başlıyordu ama bu sefer rehineler Alessio’nun elindeydi.
Malikanenin avlusu, az önce duran araçların motor sıcaklığı ve barut kokusuyla ağırlaşmıştı. Matteo, Roberto’yu ensesinden tutmuş bir gölge gibi yer altı mahzenine doğru sürüklerken, diğer adamlar Mia’yı kollarından tutuyordu. Mia, o pembe saçları dağılmış, gözlerindeki delilik pırıltısı nefrete dönüşmüş bir halde çırpınıyordu.
"Bırakın beni! Çocuklarımı bırakın! Onlara dokunursan seni gebertirim Efsun!" diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu Mia. Sesi, malikanenin taş duvarlarında yankılanıp gökyüzüne bir feryat gibi yükseliyordu.
Efsun, o sırada kucağında olan kendi kızı Lara’yı, sanki bir kutsal emaneti teslim eder gibi yanında duran Adriana’ya uzattı. Adriana, yeğenini şefkatle göğsüne bastırırken Efsun derin bir nefes aldı. Üzerindeki o zarif ama galeri baskınından kalma tozlu elbisesiyle, bir kraliçe gibi dik durarak Mia’nın üzerine doğru yürümeye başladı.
### "ROLLER DEĞİŞTİ MİA!"
Efsun, Mia ile burun buruna geldiğinde durdu. Aralarında sadece birkaç santim vardı ama aralarındaki uçurum bir okyanus kadardı. Efsun’un gözleri bir neşter kadar keskin, bir deniz kadar derindi. Mia’nın o titreyen, nefret dolu suratına bakarken sesini hiç yükseltmedi; ama o fısıltı, bir haykırıştan daha sarsıcıydı.
"Bağırma Mia... O ses tellerini çocukların için sakla, çünkü birazdan ağlayacak dermanın kalmayacak," dedi Efsun, dili çatallı bir yılan gibi zehrini akıtarak. "Hatırlıyor musun? İstanbul’da kapımın eşiğine o bombayı koyduğunda, 'Lara’nın uykusu sonsuzluğa dönüşebilirdi' demiştin. Şimdi bak etrafına... Benim kalemimdesin, benim kurallarımla oynuyorsun."
Efsun, Mia’nın çenesini parmaklarıyla sertçe kavradı ve yüzüne yaklaştı:
"Roller değişti Mia. Sen benim huzurumu çalmak için bir piyon gibi saldırdın, ama ben senin şahını da vezirini de tek hamlede mat ettim. Şimdi o çocukların kaderi, senin o kirli ellerinde değil, benim vicdanımda. Ve inan bana; benim vicdanım, senin nefretinden çok daha güçlüdür."
Mia bu sözlerin altında ezilirken, Alessio’nun adamları Roberto’yu bir odaya, Mia’yı ise diğer sorgu odasına, karanlığın kalbine götürdüler.
Efsun, Mia’nın o kulak tırmalayan sesinden uzaklaşınca omuzlarını düşürdü. Şimdi sıra, en zorlu görevindeydi: Travma almış iki masum canı iyileştirmek. Mia’nın 3 yaşındaki oğlu Luca ve henüz kundaktaki minik Elena...
Efsun, Matteo’nun kucağından Luca’yı nazikçe aldı. Çocuk tir tir titriyordu. Efsun onu malikanenin en üst katındaki, yumuşak ışıklarla aydınlatılmış devasa oyun odasına götürdü. Luca’nın kulağına sevgiyle fısıldadı, ona renkli oyuncakları gösterdi. Luca, Efsun’un o adli psikolog tecrübesiyle kurduğu yumuşak iletişim sayesinde yavaş yavaş sakinleşti. Efsun onunla bir süre yerdeki yumuşak minderlerin üzerinde "bulutmaca" oynadı. En sonunda yorgun düşen Luca, Efsun’un kucağında, bir yabancının değil de bir annenin şefkatiyle derin bir uykuya daldı. Efsun onu usulca yer yatağına yatırdı.
Ardından kucağına Elena’yı aldı. Henüz birkaç aylık olan Elena, barut kokusunu ve kaosun sesini daha yeni tanımıştı. Efsun, bebeğin üzerindeki o kirli kundağı çıkardı, yerine Adriana’nın getirdiği bembeyaz, tertemiz ve gül kokulu bir kundak sardı. Bebeği hafifçe pışpışlayarak emziğini verdi ve Elena’nın o minik göz kapakları huzurla kapandı.
En sonunda Adriana, kucağında Lara ile odaya girdi. Efsun, kendi kızını da aldı ve Luca ile Elena’nın hemen yanındaki büyük beşiğe, onların yanına yerleştirdi.
2 bebek... Anne ve babaları birbirini yok etmek için ant içmişti. Aralarında kan davası, ihanet ve nefret vardı. Ama orada, o odanın sessizliğinde, hepsi sadece birer melekti. Düşman evladı diye bir şey yoktu Efsun’un lugatında; sadece korunmaya muhtaç canlar vardı.
Adriana, kapı eşiğinde bu görüntüyü izlerken gözleri doldu. Efsun’un yanına yaklaşıp elini omzuna koydu. "Efsun... Sen inanılmaz bir kadınsın," diye fısıldadı Adriana. "Onların ailesi bizim hayatımızı mahvetmeye çalışırken, sen onların canına can oluyorsun."
Efsun, yan yana uyuyan üç bebeğe bakarak hafifçe gülümsedi. "Onlar birer boş sayfa Adriana. Üzerine nefreti biz yazarsak, dünya asla iyileşmez. Bırak bugün sadece masumiyet kazansın. Yarın sabah fırtına koptuğunda, en azından bu geceyi huzurla hatırlasınlar."
İki kadın, o karanlık malikanenin içindeki tek ışık kaynağı olan bu odayı sessizce süzdüler. Aşağıda Alessio ve Roberto’nun hesaplaşması başlarken, yukarıda merhamet, intikamı uykusuna daldırmıştı.
***
Sorgu odası, malikanenin en derin katında, nemli ve küf kokulu bir mahzendi. Odanın ortasında, tavandan sarkan tek bir çıplak ampul cızırdayarak yanıyor, Mia’nın o perişan halini acımasızca aydınlatıyordu. Alessio, elleri kan içinde, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamış bir halde Mia’nın karşısında duruyordu. Masanın üzerinde duran işkence aletleri, Mia’nın sessizliğiyle alay eder gibi parlıyordu. Alessio saatlerdir uğraşıyordu ama Mia, sadece yüzüne sıçrayan kanları yalıyor ve o ürkütücü, çatlak kahkahalarından birini atıyordu.
Alessio, Mia’nın saçlarından tutup başını arkaya doğru sertçe çekti. "Konuş Mia! Roberto’nun asıl planı ne? Kim yardım etti size içeriden?"
Mia, acıyla yüzünü buruşturdu ama sonra o histerik gülüşü odanın her köşesinde yankılandı. "Plan mı? Plan çoktan bitti Alessio," dedi, sesi bir yılanın tıslaması kadar inceydi. "Sen hala küçük sırların peşindesin, ama asıl büyük günahı görmeyecek kadar körsün. Efsun ve senin baban... Onların neden, nasıl öldüğünü gerçekten merak etmiyor musun?"
Alessio duraksadı. Mia’nın gözlerindeki o şeytani pırıltı, az sonra duyacağı şeylerin ruhunu yakacağını müjdeliyordu.
Mia, Alessio’nun elinden kurtulur gibi yapıp arkasına yaslandı. Gözlerini ampule dikti, sanki o anı tekrar yaşıyormuş gibi anlatmaya başladı:
"Babalarınız... Onlar arkadaştı Alessio. Zamanında baban, benim babam David’in bir suikastından kaçarken Türkiye’nin o tozlu sokaklarında kaybolmuştu. Gece yarısıydı, her yer kapalıydı... Baban tam yakalanacakken küçük bir marangoz dükkanına sığındı. Efsun’un babası... O zavallı, dürüst adam. Babanı o dükkana aldı, sakladı. Hatta yaralarını sardı. İşte o gece, o dükkanda bir dostluk başladı. Senin mafya babası baban ve Efsun’un marangoz babası..."
Mia burada durup kahkaha attı, sesi artık bir cinnetin eşiğindeydi.
"Babalarınız o günden sonra dost oldu. Baban ona minnet borçluydu. Ama babam David... O asla unutmazdı. İntikamını soğuk servis etmeyi severdi. Babanı koruyan o marangozun da, babanın da sonunu hazırladı. En sonunda ikisini de aynı karanlığın içinde yok etti! İkisini de babam öldürttü Alessio! Efsun ile seni birleştiren şey aşk değil, babamın döktüğü o aynı kan!"
Alessio duyduklarıyla sarsıldı. Efsun’un babasının ölümünün ardındaki gerçek, kendi ailesinin karanlık geçmişiyle bu kadar iç içe olması, midesine ağır bir yumruk gibi oturdu. Alessio bir şey diyemedi. Gözleri karardı, yumruklarını sıktı ve arkasını dönüp sorgu odasından fırtına gibi çıktı. Mia’nın arkasından yükselen o histerik kahkahaları, koridorun sonuna kadar peşini bırakmadı.
---
Aradan saatler geçmişti. Malikaneye akşamın o puslu karanlığı çökmüş, içerideki herkes Mia’nın anlattıklarının şokuyla kendi içine çekilmişti. Alessio, kütüphanesinde bir şişe viskiyle geçmişini sorgularken; aşağıda, Mia’nın odasına akşam yemeği götürülüyordu.
Hizmetli, tepsideki yemeği Mia’nın önündeki masaya bıraktı ve hızlıca odadan çıktı. Tepside bir kase çorba, biraz ekmek ve demir bir çatal vardı. Mia, tepsiye tiksinerek baktı. Artık yolun sonuna geldiğini biliyordu. Roberto yakalanmıştı, çocukları Efsun’un elindeydi ve o, bir D’Angelo zindanında asla gün yüzü görmeyecekti.
Mia’nın gözleri masadaki **demir çatala** kilitlendi. Yavaşça elini uzattı, çatalı kavradı. O an yüzünde garip bir huzur belirdi. Artık ne nefret ne de öfke vardı. Sadece bir kurtuluş arzusu...
Mia, çatalın sivri uçlarını sol bileğine dayadı. Hiç tereddüt etmedi. Bir cerrah titizliğiyle, tüm gücüyle bastırdı ve çekti. Kan, sıcak bir nehir gibi beyaz teninden süzülüp yerdeki taşlara damlamaya başladı. Mia, başını geriye yasladı. Gözleri yavaşça kapanırken, dudaklarından son bir fısıltı döküldü:
"Oyun... bitti... Roberto..."
Birkaç saat sonra, nöbet değişimi sırasında odaya giren Matteo, yerdeki o devasa kan gölünü görünce donup kaldı. Mia, masanın başında, elinde kanlı bir çatal tutarken ruhunu teslim etmişti. Yüzünde hala o ürkütücü gülümsemenin gölgesi vardı.
Matteo hemen yukarı fırladı. Alessio ve Efsun’u salonda, Roberto’nun akıbetini konuşurken buldu. Matteo’nun yüzündeki o bembeyaz ifade, her şeyi anlatmaya yetiyordu.
"Sinyor..." dedi Matteo, nefes nefese. "Mia... Mia intihar etti. Kendini bir çatalla... Her yer kan içinde."
Efsun olduğu yere yığılır gibi oturdu. Mia ölmüştü. Geriye sadece bu kanlı mirasın yaşayan tek tanığı, diğer odada elleri kelepçeli bekleyen Roberto kalmıştı. Savaş artık iki adamın, Alessio ve Roberto’nun arasındaydı; ama Mia, son darbesini kendi canıyla vurarak gitmişti.
***
BU BÖLÜM NASIL?
OY VE YORUM NASIL?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.51k Okunma |
4.08k Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |