
28. Final:
"Adı Mutluluk"
Bölüm Müziği: Yalın-Her Şey Sensin
🐸🐸🐸
Kavurucu bir yaz günü, küçük Lale bakkal Osman'ın eline tutuşturduğu gazozuyla sokaklarda abilerini arıyordu. Yer yer kıvırcık saçları önünü kapatıyor, o da derin bir öfkeyle onları geri çekiyordu.
Öfkesini harlayan diğer bir neden ise, abilerinin onu beklemeden maça gitmiş olmaları düşüncesiydi. Oysa Lale, birkaç kez tembihlemiş ve onsuz gitmemelerini söylemişti. Ama içten içe gittiklerini de biliyordu. Bu yüzden adımlarını şaşırmadan doğruca Günebakan Futbol Sahası'na gidiyordu.
Çok geçmeden yeşil saha gözlerine iliştiğinde, ortada koşuşturan çocukları gördü. Ve hemen abilerini tanıdı. Tarık abisi hep giydiği lacivert United yazan formayı, Harun abisi de Galatasaray formasını giymişti. Kaşları öfkeyle düz bir çizgi halini alırken, küçük ayaklarını yere vura vura sahaya yaklaştı. Yaklaştıkça kulak tırmalayan küfürler duyuyor, belki de hiç gitmemeliyim diye düşünüyordu. Yine de gitti.
Kenarda, tel örgülerin ardından maça odaklandı. Onun gibi izleyen başkaları da vardı ama o hepsinden uzakta duruyordu.
Top, Tarık’ın ayağına gelince küçük kalbinin bir güvercin edasıyla çırpınışını hissetti. Öfkesi o an uçtu gitti.
"Tarık abim oleeeeyyy!" diye bastı çığlığı. Tarık, koruyuculuğunu yaptığı minik arkadaşının sesini duyunca daha büyük bir hırsla kaleye yöneldi. Derken şutu çekti ve: "Gooooollll!"
Tarık ve Harun müthiş paslaşmayı göğüs göğüse vurarak kutladılar.
Maç sonunda Günebakan Mahallesi, Ortanca Mahallesini 10-7 mağlup etmişti.
"Galibiyeti nerede kutluyoruz?" dedi, Harun kolunu Tarık’ın boynuna dolarken. Tarık, yanında yürüyen Lale’nin kıvırcık saçlarını karıştırıp "Lale karar versin," dedi. Küskün durmasına daha fazla dayanamıyordu.
"Aman be Tarık. Sanki ne diyeceğini bilmiyorsun."
Harun, mızıkçılıkla kolunu geri çekti. Önüne çıkan taşa gelişine bir tekme attı.
"Ne diyecekmişim?" dedi, Lale cılız sesiyle.
"Ne diyeceksin! Gece çınar ağacının orada üstünde çekirdek çitleyip, yıldızları seyredelim diyeceksin."
Lale, utanmazca kıkırdadı.
"Tarık abim bana dedi. İstersem öyle yaparız."
Harun, acemice sinirlendi. "Şuna abi deyip durma. Ben senin abinim."
Lale, Tarık’ın koluna girerken "Ya ne diyeceğim?" diye şımarıkça sordu. Tarık, iki kardeşin kıskançlığının arasında kalmaktan yorulmuştu.
"Tarık de, istersen yeni ad bul. Abi deme."
Lale, omuz silkti. Abisiydi işte. Abisinden çok farklı sevse de, dili öyle söylüyordu.
Akşam olunca üç gazoz ve dolu dolu iki paket çekirdekle çınar ağacının oraya geldiler. Yıldızlar şehrin ışıklarından çok net olmasa da yine de diğer yerlere göre daha iyiydi.
Lale, heyecanla yıldızları kolaçan ediyor; kayan bir parlaklık gördüğü zamana minik ellerini çenesinin altında birleştirip hemen dilek diliyordu. Yine öyle oldu. Harun’un hiç umurunda olmasa da Tarık Lale’nin dileklerini hep merak ediyordu.
"Bu sefer ne diledin?"
Lale, "Dilek söylenmez," dedi hep söylediği gibi.
"Bana da mı?" dedi Tarık, yine hep söylediği gibi. Lale, bunu duyar duymaz dizlerinin üstüne kalkar ve Tarık’ın kulağına yaklaşırdı. Sonrada gıdıklayan nefesini üfleyerek dileğini söylerdi.
"Hiç ayrılmayalım dedim."
Geri çekildiğinde Harun bu kez meraka düşerdi. Lale dileğini bu kez sesli söylemek zorunda kalırdı.
"Hiç ayrılmayalım dedim, abi."
Harun, yine Lale’yi tiye alıp "Niye ayrılalım kızım, kardeşiz biz," dedi.
"Tarık abim de mi kardeşimiz?"
Harun, burnundan soluyup "Sen yalnızca benim kardeşimsin. Tarık da yalnızca benim kardeşim. Siz hiçbir şey değilsiniz. Sürekli aynı şeyler!" deyip, sodasından koca bir yudum içti.
Lale, abisinin kıskançlığına aldırmayıp ikisinin arasına geçti. Bir kolunu birine diğer kolunu birine dolayıp başlarını kendine doğru çekti. Sıkıca sardı, onlar da Lale'yi...
Lale’nin dileği o gün kabul oldu. Yıllar geçti. Aralarındaki bağlar güçlendi. Üç küçük yaramaz, yıllar sonra üç yetişkin olarak yine beraberlerdi.
🐸🐸🐸
Abimin, öfkeyle inip kalkan göğsüne bakarken Tarık’a nasıl vurduğunu hâlâ idrak edememiştim. Bazı zamanlar onu benden çok sevdiğini düşünürdüm. Böyle bir kıyasa gerek kalmadan bile düşününce, abim Tarık’ı çok seviyordu. Gözümün önünde bir sürü sahne canlanmıştı, bu anlar için. Fakat hiçbirinde böyle bir şiddet davranışı yoktu. Ondan sebep, uzun bir müddet boş boş ikisine bakıp durdum.
Abim "Enayi miyim ulan ben!" diye bağırdığında kendime gelebilmiştim. Tarık’ın acılı yüzüne baktım.
"Nasıl vurursun?"
Abimin karşısına geçtiğimde, yan gözle Tarık’a baktı. Şu an bile gözlerinden akan pişmanlığı görebiliyordum. Bağırmaya, üste çıkmaya devam edecek sanırken beni kenara itip, dudağını tutan Tarık'a yaklaştı.
"Acıdı mı lan?"
Tarık, elindeki kana bakıp "Yok ya, öpücük kondurmuşsun gibi oldu," dedi. İçim acıdı.
"Öpeyim mi?" dedi, avanak abim.
Çalışanlar dahil, tüm restoran bu soruya gülerken, Tarık’ta kendini tutamayıp güldü.
"Olur, sonra da evleniriz herhalde."
"Dalga mı geçiyorsun?"
"Sence?"
Abim, öfkeyle doğrulup bana döndü.
"Şunun ağzına bir tane daha çakmadan söyle sussun."
Göz devirip "Sanki tekrar vurabileceksin. Utanmasan ağlayacaksın şimdi," dedim.
"Ne yapayım kızım! Kardeşim dediğim adam kardeşimle sevgili olmuş. Gül mü verseydim?"
"Tek başına mı sevgili oldu abi? Hangi mağaradan çıktın sen ya!"
Beni umursamayıp, onu dışarı atmaya hazır olan garsona baktı: "Kardeşim, bir servis daha açar mısın?"
Garson da tıpkı diğer herkes gibi bakakalırken Tarık, kanayan dudağına inat kahkahalarla gülmeye başladı. Abim de kendini daha fazla tutamamış olacak ki o da gülmeye başladı. İkisine bakarken aptal gibi hissediyordum.
"Bilerek yaptın değil mi, şerefsiz!"
Abim, masaya kurulurken "Biraz korku iyidir," dedi. O an, tüm bunları adi bir şekilde planladığını idrak ettim.
"Sırf korku vermek için mi yumruk attın?"
Yanına oturup, hışımla koluna vurdum.
"Ne yapsaydım? Kardeşimi üzmesin diye önden önlem aldım."
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. "Ne kadar numaracı birisin."
"Yıllardır bu anı bekliyorum. Kaç senaryo döndürdüm kafam da senin haberin var mı?"
Karşıma geçip oturan Tarık'la aynı an da, "Yıllardır mı?" diye sorduk.
Abimse gayet rahat bir tavırla "Senin tek abin benim. Ona abi demen canımı sıkıyor. Ayrıca Tarık kadar düzgün bir adam değil mahalle de şu koca şehir de yok. Böyle bir şey yaşanmış, kalkıp olmaz mı diyeceğim? Keyfimden biraz sonra horon tepeceğim burada."
Ağzımız iki metre açık kalırken "Erkek çocuğunuz olursa adını Harun koyun lütfen. Kız olursa da Hayriye falan olsun. Benzesin yani. E düğün ne zaman?"
Elimi alnına koydum. "Ateşin mi var senin?"
Başını gerip çekip, garsonun getirdiği mezelerden yemeye başladı.
"Çok uzağa gitmeyin. Kıvırcık kafayı her gün görmezsem o günüm kötü geçer. E tek dostum olmadan da yapamam."
"Harun, kardeşim iyi misin? İstersen bir yumruk daha at ha, ne dersin?"
Tek kaşını kaldırıp, boş bir ifadeyle Tarık’a baktı.
"Lale’ye bakınca ne görüyorsun?" diye sordu bir an da.
Tarık henüz cevap vermeden kendi cevap verdi:
"Ben, bizi deli eden o küçük kız çocuğunu görüyorum. Önceden böyle değildi, Tarık. Kardeşim bir çiçek gibi soluyordu. Senin sevginle beraber iyileşti, tekrar çiçek açtı. Onun bu mutluluğunu elinden alacak kadar cani biri değilim."
Sözleriyle birlikte gözlerimin dolduğunu hissettim. Beni bu kadar düşündüğünü hiç bilememiştim. Keşke dedim, keşke biraz olsun tüm bunları hissettirseydi.
"Ama tüm bunlar öpüşebileceğiniz anlamına gelmiyor. Sakın kardeşimi öpme." Ben gülerken, abim o an ne düşündüyse -tövbe tövbe- diyerek başını iki yana salladı.
"Sen çok iyi bir abi, çok iyi de bir dostsun Harun. Sana sahip olduğumuz için çok şanslıyız kardeşim."
Abim, Tarık’ın duygulu sözlerini -he he- adlı baş sallayışıyla karşılayıp önüne gelen balığı yemeye başladı.
Hikayemizin asıl başlangıç noktası o restorandı işte. Bir an için korkunç bir geleceğe gebe gibi durmuş olsa da, abim kabusumuz olmayı tercih etmemişti.
Yine de her şeye rağmen bizi rahat da bırakmamıştı.
"Tenha yerlerde buluşmak yok."
"Perdeni asla açmıyorsun."
"Mahallenin ağzına laf vermek yok."
"Sakın kendini öptürme."
"Kalbini kırarsa bana söyle kafasını kırarım."
Liste bu şekilde uzuyordu. Fakat geçmişe nazaran artık daha yumuşak ve anlayışlıydı. Bunda Peri'yle yaşadığı ilişkinin de etkisi çok fazlaydı. Peri, abimin yumuşak karnı olmuştu. Onu üzmemek için her şeyi yapıyordu. Hatta bir keresinde yorulduğu için pembe çantasını utanmadan taşımıştı.
Hayat işte bu kadar çok renk kazanmıştı. Kısa ama etkili birkaç ay da...
Aylardan Haziran'dı. Tekrar yaza kavuşmuş olmanın heyecanını yaşıyorduk. Hepsinden öte üniversite sınavına girecek olmanın heyecanı beni sarsıyordu. Evet, Tarık’ın müthiş desteği ve yardımlarıyla üniversite sınavına hazırlanmaya karar vermiştim. Hedefimde büyük noktalar yoktu. Yalnızca üniversitenin tozunu yutmak, geri kaldığım ne varsa telafi etmek istiyordum. Ama bu öylesine bir bölümle olmasın diye de Konservatuvar'dan yana tercihimi kullanmıştım. Oynadığımız tiyatronun bunda payı büyüktü.
Ve yine geçen zamanda babam Cemal ölmüştü. Bunu bir gün, Esin'i kapı da ağlarken bulduğumuzda öğrenmiştik. Abimin bizi restoranda bastığı gece Esin, küçük bir notla babasının yanına gittiğini söylemişti. Buna biraz içerlesem de sonrasında kabullenmiştim. Bu yüzden geri gelişi beni sevindirmişti. Babamız ise dördüncü evre kanser sebebiyle ölmüştü. Üzülmemiştim. Ama sevindiğim de söylenemezdi. Benim için ne kadar kötü bir baba olursa olsun, Esin'in hayatta tutunduğu tek kişi de oydu.
O günden sonra Esin'i bırakmak istemedik. Bu annem için çok zor bir karar olsa da, genç bir kızı kaderin terk edemeyeceğini söyleyip onu kabul etmişti. İlk başlarda hepimiz bu duruma pek alışamadık. Ama zaman sonra sanki Esin hep bizimle yaşıyormuş hissine kapıldık. Asla onu hayatımızı mahveden kadının kızı olarak görmüyor, gerçek bir kardeş olarak görüyorduk. Bunda onun iyimserliği, sevencenliği ve daha birçok güzel huyu etkiliydi.
Tüm bu güzel huylarıyla da Psikolojik Danışmanım Murat'ı etkilemişti. Birkaç kez benimle gelmiş ve orada Murat'la tanışmışlardı. Sonra bir gün böyle bir şey yaşandığı gerçeğiyle karşıma çıktı. Ne diyebilirdim ki, onun adına mutlu olmuştum. Hayatı bir yerinden yakalamış olması onun kadar beni de mutlu ediyordu.
Bu serüven de, Ömür abla da nişanlanıyordu. Beni bir görümceden ziyade kardeş gibi gördüğü için yıllar önce şehirden giden sevdiği adamın dönüşünü anlatmıştı. Sinan abiyle bu vesileyle tanıştık. Aralarının yapılmasında katkım büyüktü. Yine olsa yine aynı çabayı gösterirdim. Çünkü Ömür abla hiç görmediğim kadar mutluydu. Bugün de onun nişanını dolu gözlerle seyrediyorduk. Tüm bunları düşünürken de küçük bir su bardağına dalıp gitmiştim.
"Kurdele kesilecek, Lale," dedi, yanımdaki Esin. O an, yüzüklerin takılmasını kaçırdığım için hayıflandım. Heyecanla yaklaşıp, merasimi yakından görmek istedim. O an Ömür ablayla göz göze geldik. "Kurdeleyi sen kes," dedi. Heyecanla karışık mutlulukla isteğini yerine getirdim. Tebrikler havada uçuşurken bu mutlu anı biraz ötede seyrediyordum.
Tarık, yanıma geldi.
O kadar yakışıklı olmuştu ki, bazen ne dediğini kaçırıyordum.
"E güzelim, bizim nişanımız ne zaman?"
Yüzüne imayla baktım.
"E yakışıklım, ben herhangi bir evlilik teklifi göremiyorum."
Büyük bir kahkaha atıp, kolunu belime doladıktan sonra başımın üstüne minik bir öpücük kondurdu.
"İstediğin evlilik teklifi olsun. Alasını yaparız."
Karnına dirseğimi yavaşça vurdum.
"Ben istediğim için mi evlilik teklifi edeceksin?"
"Sayılır," dedi gülerek. Bu kez ikaz vuruşunu daha sert bir şekilde yaptım.
"Seninle evlenmeyi her şeyden çok istiyorum. Ama sınavın için şu an bunu erteliyorum."
Yine ve yine beni düşünüyordu. Sevgiyle yüzüne baktım. Tüm serüvenimiz şerit halinde gözlerimin önünden geçti. Kurbağa Prenses olarak ona yazdığım günler... Bana yüz vermeyince tüm kapıların kapandığını düşünmem... Tüm bunlar aklıma gelince bazı itirafların da, aramızda sır kalmaması adına yapılması gerektiğini düşündüm.
"Kurbağa Prenses bendim," dedim bir an da. Şaşkınlıkla yüzüme baktı. Ama bu şaşkınlığı anladığı için değil anlamadığı içindi.
"O ne demek?"
Başımı göğsüne yaslayıp, ellerini karnımda topladım.
"Sana instagramdan yazmıştım. O şekilde seni kendime aşık edebileceğimi düşündüm. Ama yüz vermedin."
Bir süre düşündü. Sonrasında aklına gelmiş olacak ki, kahkahalarla güldü. Utanmadım. Aşkım için çaba gösterdiğim için kendimle gurur duyuyordum.
"O zaman da sana aşıktım. Sana aşık olduğumu bilmeden bile cevap vermek beni sıkıntıya sokuyordu. Ama bir yandan da cevap vermek istiyordum. Demek ki senin olduğunu hissetmişim."
Duygusal bir parça çalmaya başladı. Bu sohbetin üzeri de böylece kapandı.
"Bu güzel kadın, dansıyla beni şereflendirir mi acaba?"
Başımı salladım. Karnımdaki elleriyle bedenimi döndürdüğünde yüz yüze geldik. O an, tekrar tekrar ona ne kadar çok aşık olduğumu düşündüm.
🐸🐸🐸
Mevsim güze döndüğünde, hayatım ummadığım bir evredeydi artık. Bir hafta kadar sonra üniversiteler açılacaktı. Mucizevi bir şekilde Konservatuvar'ı kazanmıştım. Bunu büyük bir partiyle kutlamıştık. Bir yandan sancılı heyecanla çekiyor diğer yandan da fena halli korkuyordum. Yine de bir şeyleri başarmış olmanın gururu yakama asılı duruyordu.
Oturduğum sandalyede kıvranırken, penceremin önünde ki küçük beyaz lalemi sevdim. Ara ara karşı daireye bakıyor ama Tarık’ı göremiyordum. Mesaj da atmıştım ama geri dönmemişti. Çokça merak etsem de bunaltmak istemediğim için aramıyordum.
Bu düşüncelerle küçük çaplı bir karmaşa yaşarken yüzüme vuran ışıkla başımı kaldırdım. O an göze göze geldik. Hemen yakınımdaki pencereye yaklaşıp gülümseyerek ardına kadar açtı. Serin havaya rağmen bende açtım.
"Çok özledim seni," dedi hemen. Birkaç gündür görüşemiyorduk. Ömür ablanın düğün alışverişlerini halletmek için sık sık arabayla gidiyorlardı.
"Benden çok değildir," dedim, çenemi elime yaslarken.
Gömleğinin kollarını kıvırıp, tıpkı benim gibi pencerenin önüne koltuğunu çekti. Oturup "Neler yaptın bakalım?" diye sordu. İç çektim. "Ne yapacağım, seni düşündüm."
Kocaman gülümsedi. Kalbimin tüm ağırlığı yok oldu sanki.
"Sana bir hediyem var," dedi. Gözlerim parıldayan üzerimdeki ağırlık da kuş olup uçtu.
"Ne ne," dedim heyecanla. Hevesime karşılık sessiz kalıp, tanıdık ip ve sepeti getirdi. Sırtı dönük bir süre uğraştıktan sonra ipi bana attı. Bu kez üçüncü seferde anca tutabildim. Hafif sinirle ipi tutup, sabırsızca beklemeye başladım. Derken sepet usul usul kayarak penceremin önüne kadar geldi. Kırmızı bir kutu vardı içinde. Sepeti çıkarıp, ipi geri çekmesi için bıraktım. Heyecanlı parmaklarımla kutunun kapağını açınca, sürpriz yumurtayla karşılaştım. Bir başkası için oldukça önemsiz olan bu hediye benim için birçok anlam ifade ediyordu. Hepsinden öte, çocukluğumdu onlar benim. Gözlerim ister istemez odamdaki küçük dolaba kaydı. Cam kapakların ardında sıralanmış küçük sürpriz yumurta oyuncaklarım bu hayattaki bir çok şeyden daha kıymetliydi.
Bu yüzden elimdeki bu yeni yumurta da bir o kadar kıymetliydi. Özenle kabuğunu soyup, çikolatasını iki parçaya böldüm. Kağıdının üstüne koyup, sarı kutuyu heyecanla açtım.
Parlak, oldukça parlak; hatta hayatıma kocaman bir deniz feneri tutacak kadar parlak...
Bu, umduğum sürpriz yumurta hediyesi değildi.
Bu, parlak bir taşı olan, oldukça güzel bir yüzüktü.
"Ben artık sana bu pencereden bakmak istemiyorum, Lale. Ben artık her an seninle olmak, her anımı seninle süslemek istiyorum. Seninle evlenebilir miyim?"
Bazen kelimeler kifayetsiz kalır. Bazen, hayat bile bazı anlarda sessiz kalır. O çizgide, dimdik duruyordum. Ve bu duruş; çokça aşk, sayısız çaba, iç burkan hikayeler ve nihayetinde mutluluk içeriyordu. Tarık, mutluluktu. Bizim adımız, mutluluktu. Ne denirdi ki başka?
"Evet," dedim, bin bir duygu barındıran sesimle. Evet... Bebekliğim, çocukluğum, gençliğim, göz yaşlarım, mutluluğum ve daha birçok şeyim. Evet. Senli sonlara, umutlu ve mutlu sonlara, evet.
-SON-
burayı duygularınızla doldurmanızı rica ediyorum:)))
Kurbağa Prenses, benim için çok kıymetli bir kitap oldu. çirkinlik üzerine kurulan baskıları alt etmek için yazılmış bir kitaptı. umarım okuyan tüm yaralılar bu kitapla iyileşirler.
buraya yazmak istediğim daha birçok şey var. ama kitabın ruhunu eskitmek istemediğim için sizlere kısaca -veda- diyorum. yeni durağımız Doğu'da Kızlar Böyle Sevilir olacak :)
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 16.03k Okunma |
2.12k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |