40. Bölüm

38. Sıfır

tuğba fc
askilav

Merhaba... Herkese iyi geceler, yeniden döndük :') Keyifli okumalar dilerim. 💌 Kontrol edemeden atıyorum, hatam varsa kusura bakmayın lütfen biraz hızlı yazdım 😓

 

-

 

Uzun zaman sonra ilk kez her şey... olması gerektiği gibi ilerliyordu.

 

Herhangi bir sıkıntıyı, olması gerekenden hariç düşünmeyince gerçekten de tıkırındaydı her şey. Yolundaydı. Bir pürüzün bile içimde yer edinen bir yanı vardı. Hayatımdan neredeyse altı yıl çalan bir kavgayı sonlandırmak üzereyken kendimi geçmişle kıyaslamayı bile bıraktım artık. Sürekli düşünen bir zihnin, bunu yapabilmek için kendisini tüketmemesi imkansızdı zaten; bırakmak zorundaydım.

 

Artık unutkan bir kadınım.

 

Sabah evden ayrılışımızın ardından geldiğimiz sorgu dairesinde, Belçin'in ihanet davasına karışan isimlerin sorgu süreçleri hızlı başlamıştı ve titizlikle sürüyordu. Belçin'i yakalamak dışında yüzünü görmek ben de yarışı kazanmışım gibi bir haz uyandırmadığı için sorgusuna karışmadım. Bunun doğuracağı iki ihtimal vardı önümde. Belçin ya ondan kaçtığımı düşünecekti ya da onu kale bile almadığımı... Üçüncü ihtimalse onun ne düşündüğünün benim umurumda olmayışıydı. Kendimi müsterih hissetmek için ondan ihtiyacım almaya ihtiyacım kalmadı artık.

 

Karton bardaktaki çayımı yavaş yavaş yudumlarken camın ardından Diren'i seyretmeye devam ettim. Masaya hakimiyetini fazla koymadan, sakin sakin yürütüyordu sorguyu sanki ortamı dehşet bir ana hazırlar gibi. Karşısındaysa, hissizliğimi körükleyen Fatih oturuyordu.

 

Uygar'ı tutuklayıp götürdükleri gün, Belçin'in hemen arkasında durup yaşananları sanki bir film gibi keyifle seyreden Fatih Atasoy. Sen de yalnız öleceksin Uygar, seni ihbar edenin kim olduğunu öğrendiğinde anlayacaksın... sözlerinin altındaki düşmanlığın sebebi hala çok anlamsızdı benim için.

 

Onun bu zamana kadar bana karşı duyduğu ilgiyi saklamayışı bile yaptıklarının altını doldurmuyordu. Uygar'ın gidişinin ardından ara ara bana duyguları varmış gibi davranması ama hiçbir zaman gerçek bir adım atmaması Fatih'e duyduğum şüphenin eksiklerini kapatmıyordu. Belçin sevdiği adamı kaybetti, canı yanıyordu ve intikam almak istedi diyerek aklımızdaki soruları cevaplayabiliyorduk, üstelik maddi açıdan ele geçirdiği gücün de Belçin'in gözünü boyayan bir yanı vardı... Ama Fatih'in onu ufaktan aklayacak hiçbir bahanesi yoktu şu an.

 

"Niye konuşmuyor bu?" diye mırıldandım yanımda oturan Tekin'e doğru. Tekerlekli koltuğunda dönüp dururken öyle yayvan oturuyordu ki bundan rahatsız olup toparlandı birden.

 

"Ne konuşsun?" derken bana bakmamıştı hiç.

 

"Bilmiyorum..." Ucu açık mırıltının ardından masaya çarpıp durduğum dosyanın kapağını araladım dalgın dalgın. Uygar, Fatih'i sakin tutmamız gerektiğini söyleyip alelacele binadan ayrılmıştı. Aklım bir yandan da ondaydı. "Fatih'in eksilerine ve artılarına bakıyorum, kaybettiği ya da yıkıp bir kenara bıraktığı şeylerden başka hiçbir şey çıkmıyor karşıma. Onun dışında..." Düşünceli bir nefes çektim içime, daha sonra Tekin'e döndüğümde onu da dirseğini masaya yaslamış söyleyeceklerimi ilgiyle dinler halde bana bakarken bulmuştum. "Sanki bir şey kazanmak için çabalamamış gibi. Neden bu olayların içindeydi ki?"

 

"Belki sana kafayı taktığındandır."

 

Ansızın gelen bu cevapla duraksadım. Dudaklarım kıpırdamakta zorlanırken bilmediğim bir şeyin şaşkınlığını yaşamıyordum. Benim uzun bir süre görmezden geldiğim ilginin Tekin için bu kadar kolay ifade edilebiliyor olmasıydı beni hayrete düşüren şey.

 

Tekin tek yanağının üstünden sarı sakallarını sıvazlarken "Hiç inkâr etme," diye hemen üsteledi. "Konuştuk bir buzları, sen yokken çok dedikodunu döndürdük."

 

"İnkâr edeceğim bir şey yok ortada zaten..." Kollarımı önümde bağlayıp bakışlarımı tekrardan filmli cama çevirdim. Sorgu odasının içinde uslu uslu oturan Fatih'le ilgili güzel şeyler söylemek istemesem de gerçekler biraz daha farklıydı. "Ama onun bana kafayı taktığını sanmıyorum."

 

"İnkâr etmeyeceğim demiştin?"

 

"Etmedim zaten, ilgisini kabul ediyorum... Ama kafayı takma durumu yok, öyle bir şey olsa Uygar'sız iki yılı Fatih bu kadar çabasız geçirmezdi."

 

"Nasıl yani?"

 

Sandalyeyi Tekin'e doğru döndürdüm. "Birkaç sözü ima, odama kiralık katilin girdiği gecenin sabahında korkarak bir defa sarılmak dışında bana ilgisini belli ettiği başka hiçbir an olmadı onun. Akademinin ilk zamanları benden hiç hoşlanmıyordu hatta."

 

"Böyle giderse aklanacak bak bu, ben sana diyeyim Yakut."

 

"Yok öyle bir şey," derken olma ihtimaline karşın ufak bir telaş yüklenmişti üstüme. Hatta elimi ayağımı nereye koyacağımı şaşırdım bir an. "Fatih masum değil bunu biliyorum..." dedikten sonra üstüme tuhaf bir sükûnet yüklenmişti. Derin nefesler alıp bıraktım. "Sadece onun durup dururken her şeyi mahvedip neden tüm bu olanlardan kendine pay almadığına anlam yüklemeye çalışıyorum ben, elinde avucunda hiçbir şey yok konuşmuyor da... Bir sebebi olmalı, insan durduk yere böyle bir ihanet davasına bulaşmaz."

 

"Bakalım göreceğiz."

 

Sorguyu takip etmek için tekrar geri döndüğümüzde Diren'in hiç bozulmayan sakinliğiyle bir kez daha sorduğunu duydum aynı şeyi. "Konuşasın yok mu Fatih?"

 

Önümdeki kalemi alıp rastgele boş bir kağıtta kaydırırken dikkatimi toparlayabilmek için gözlerimi kısmıştım. Fatih dilinin ucunu dişlerine vurup yüzünü buruşturdu. "Konuşmayacağım," diye mırıldandı daha sonra, yüzünde insanı bile bile rahatsız etmek istediğini açıkça gösteren sevimsiz bir ifade vardı. Sanki evimize geldikleri o gündeymiş gibi, tuhaf bir şekilde tatminkâr görünüyordu. "Ama senin vaktin varsa sormaya devam edebilirsin," dedi çok geçmeden. "Sohbet etmiş oluruz biraz ne de olsa uzun zamandır buralarda değildin... Aa dur bak, sormadan geçersem ayıp olacak. Zavallı kızın nasıl, iyi mi?"

 

Tekin yanımda kıpırdanınca sandalye gıcırdamıştı birden. "Şerefsiz..." dediğini duydum sonra, sesini boğan öfkeye hâkim olamayıp ayağının ucuyla masaya vurdu. "Orospu çocuğu ya!"

 

Kendimi toparlamak isterken farkında olmadan sol elimi masaya çarptım. Diren'in o an hissettiği şey camın diğer tarafından yansıyıp benim kalbimi sıkmıştı sanki. "Tamam hiç hoş olmadı bu. Diren içeriden çıksın artık, rolleri değiştirmeleri an meselesi."

 

"Nasıl çıkaralım Yakut? Adam iyi bir şey yaptığını sanacak o zaman."

 

Yorgun bir nefes bıraktım dışarı. Diren kızının bahsi geçince yüzünün kızarıp bozardığını belli etmemek için ufak tefek yollara başvursa da bu konunun açılmasından rahatsız olduğu belliydi. Bir elimle burnumun ucunu tutup etrafıma bakındım ama sanki ben de bir yol bulamıyordum. Fatih de en nihayetinde yıllarca istihbarata hizmet etmiş bir adamdı ve gardını nasıl koruyacağını iyi biliyordu, tam tersi olur sanmıştım ama su koyuvermemişti hemen.

 

"Önce benim sorularıma cevap verirsen-"

 

Fatih, Diren'in konuşmasına müsaade etmedi. Elleri kelepçeli halde masadaydı ama sanki tüm güç ondaymış gibi öne eğilmişti. Onu daha hiç bu kadar gözü kara gördüğümü hatırlamıyordum. Kendini özgüvenli yansıtmaya çalışırdı ama o yıkılmaz adamın altındaki korkak ve silik adamı hiç saklayamazdı... Fakat bugün tam tersi, kaybedecek hiçbir şey kalmamış gibi bakıyordu gözleri. "Ama sıkıldım senin sorularından Direncan," derken yüzünü küçümseyici bir ifade kapladı. Onu anbean seyrederken yumruğumu sıkmış ama bu sefer vuracak bir yer bulamamıştım. "Biraz daha eğlenceli şeylerden konuşalım? Kızından bahset, duyduğuma göre çok acılı bir süreç geçiriyormuş." Sonra acırcasına dudaklarını birbirine bastırdı. "Geçer tabi, ölmek zor..."

 

Dişlerimin arasından mırıldandım. "Tekin dayanamıyorum," derken o an Diren'in dik durabilmek için kendini sıkan bedenini seyretmek eziyet gibiydi benim için. Onu oradan çıkarmak Fatih'in üstümüzde baskı kurduğunu kabul etmek gibi olacaktı ama diğer türlü de bulundukları konumlar şaşıyordu sanki. "Tekin... Uygar'ı falan dinlemeyelim belasını sikelim bunun."

 

Sakin mırıltıma rağmen Tekin ansızın büyük bir hayretle bana döndü. "Aa, a..." derken o da ne söyleyeceğini şaşırmış görünüyordu. "Yakut, senden alışkın değilim böyle şeylere yapma bak olur olmadık yerlerde." Boğazını temizledi hemen. "Sonra yap, sonra yap da ağzına hiç yakışmayışına rahat rahat yarılayım biraz."

 

"Neresi yakışmıyormuş be? Gayet de yakışıyor, bundan sonra ağzı bozuk bir kadınım ben." Dayanamayıp ayağa kalktım ve masanın ardından cama yaklaştım. "Gerçekten içim daralıyor, bunalıyorum şu anı seyrettikçe."

 

"Sakin ol..."

 

Diren her şeye rağmen iyi sakin kalıyordu. "Sen biraz aklın varsa benim sorularıma cevap ver Fatih," derken korktuğum tek şey Fatih'in inatçı davranması olurdu herhalde. Yoksa onu konuşamayacak hale getirmek çok da zor değildi Diren için... Şimdilik tek engel, Uygar'ın bir sebepten ötürü Fatih'i konuşabilir halde görmek istemesiydi.

 

Fatih, Diren'e karşı umursamazca başını iki yana salladı. "Benden cevap mı almak istiyorsun sen?"

 

"En başından beri söylediği gibi."

 

"Sana cevap vermeyeceğim."

 

"Fa-"

 

"Ben tek bir kişiye konuşurum."

 

Kaşlarım çatıldı ansızın, kendi kendime mırıldandım. "Neyden bahsediyor bu?" derken fısıltım Diren'in sesini bastırmamıştı. "Karşında ben varım, bana konuşacaksın," derken yavaş yavaş sonuna ulaşıyordu sabrının sanki.

 

"Sadece tek bir kişiyle konuşacağım," diye diretti Fatih. Gardını alıyormuş gibi kelepçeli ellerini birbirine bağlarken bakışlarını da başka yere kaçırmıştı. "Yakut Yalınkılıç'ı istiyorum."

 

Yönümü hızla geri döndürdüm. "Tamam öyle olsun," derken bu anı bekliyormuş gibi hazırda hissetmiştim kendimi. "Diren çıksın ben gireyim."

 

Tekin buna müsaadesi yokmuş gibi tekerlekli koltuğu geri itip atik bir şekilde ayağa kalktı. İşaret parmağını itiraz edercesine bana sallarken "Saçmalama zaten amacı o," demiş, sonra da bir şey arar gibi dış kapıya bakmaya başlamıştı. Bulamayınca bana döndü tekrar. "Sen karşısına geçtiğinde de aynısını yapacak Yakut, gerek yok olduğu gibi ilerleyelim. Otur yerine."

 

"Yapsın, aynısını yapsın-"

 

"Yakut, canım arkadaşım." Tekin sabırsızca ellerini havaya kaldırdı. Kendini zapt etmek ister gibi bir hali vardı. "Seni anlıyorum-"

 

"Bak beni dinle Tekin... Fatih sınırlarını zorlayacak, çünkü bu sorgulara yabancı değil nasıl dayanacağını iyi biliyor. Diren'i yıldırmadan keselim şunu."

 

"Fatih pazarlık yapabilecek konumda değil Yakut, seni istedi diye alamaz. Kaldı ki aklında bir bok olmasa seni karşısına da istemez zaten, gözlerine bakıp da her şeyi ötecek değil ya. Senin de damarına basacak işte."

 

Bedenimi hafifçe öne eğip anlamaz bir tavırla avucumu açtım. "Benim damarıma basıp da ne yapacak ki? Aştım artık bunları. Aşamadıysam da benim ayıbım olur, hesabını sonra sorarsın Tekin. Ama dediğim gibi, bu sorgu böyle güç savaşıyla ilerlerse yorulan Fatih olacakmış gibi görünmüyor."

 

"Sen kendini mi kanıtlamaya çalışıyorsun?"

 

Tekin'in sorusundan sonra elim havada, dudaklarım ise konuşmak üzere aralık kalmıştı. Bir süre bir şey söyleyemedim, arkada dönen konuşmalar sanki bir ambiyans gibi kulaklarımı doldururken Tekin'in merakla çatılmış kaşlarının altındaki mavi gözlerine bakıyordum sadece. "Hayır," mırıltım epey kuruydu. "Yok öyle bir şey, neden kendimi kanıtlamak isteyeyim ki?" derken o an kendime karşı bir şüpheye kapılmıştım. "Nereden çıkardın bunu?"

 

"Kalbini kırmak için sormuyorum Yakut." Ayakta dikildiği yerden bir adımla bana yaklaştı Tekin, ondaki bu ciddiyet ilk kez şahit olduğum bir tepki olduğu için zaten inanmamıştım beni kırmak isteyeceğine. O her zaman beni benden fazla düşünen bir arkadaş olmuştu benim için. "Ama lütfen kendini bir sorgula, yapmak istediğin tek şey kendini kanıtlamaksa bu böyle iyi gitmez."

 

"Sana yemin ederim öyle bir şey düşünmedim," diye mırıltımdan sonra Tekin sorgularcasına kaşlarını havaya kaldırınca ben de yaptım aynısını. "Yemin ederim bak, gerçekten Tekin... Gerçekten öyle düşünmedim, tek bir an bile. Ben sadece Fatih'ten nefret ediyorum, bunun ne kadar çok olduğunu tahmin bile edemezsin," derken gözlerim kısa bir süre tavana kaydı ve derince nefeslendikten sonra Tekin'e geri döndüm ama kelimelerim ufak birer mırıltılara dönüşmüştü artık. "Diren'i o halde görünce kendi eski savunmasız halim geldi aklıma, o yüzden..."

 

"Direncan senin kurtaracağın birisi değil ama?"

 

"Tamam, ben de onu kurtarmaya gitmiyorum o zaman." Ona az da olsa güven vermek isteyerek dudaklarıma küçük bir tebessüm kondurdum. "Fatih'i avlamaya gidiyorum, oldu mu?"

 

Tekin bir süre düşünerek gözlerimin içine baktı, ellerini pantolonunun ceplerine sokmuş ağırlığını da tek bacağına vermişti. Daha sonra geriye doğru adımlayıp masanın ardına geçti tekrar. "Ne diyeyim ki? Olsun bakalım..."

 

Daha fazla ona bakmadan sorgu odasının kapısını aralayıp bedenimi yarımca içeri soktum. Diren başını yavaşça geriye çevirip beni gördüğünde ilk önce şaşırdı, fakat sonra bakışlarımın manasını hızlı kavramış olmalı ki usulca da olsa ayrıldı oturduğu sandalyeden. Parmaklarını kütleterek yanıma yaklaşırken derin derin burnunu çekiyordu. Çıkacağını, daha doğrusu yerini alacağımı anladığı için "Kusura bakma," dedi alçak bir tonda.

 

Onu telaşa sürüklememek için sakince gözlerimi kapatıp açtım. "Kızınla tanışmayan bir ben kaldım, bir gün bizi görüştürmezsen birazcık kusura bakabilirim."

 

Bu sözlerim gergin de olsa Diren'in hafifçe gülmesine sebep oldu. Hatta ufak bir şaşkınlık da seziyordum ondan. "Çok utangaç," derken parmaklarını pınarlarına bastırıp sıkıca gözlerini ovaladı. "Bu konuda zorlanıyoruz."

 

"Güzel, ben ondan daha utangacım. Anlaşırız."

 

"Fazla anlaşırsanız Sevtap kıskanır ama."

 

"Onun ömrü beni kıskanmakla geçti zaten, sıkıntı yok."

 

Diren biraz aklı dağılırmış gibi şaşkınlıkla güldü yine. "Beni ispiyoncu olmak zorunda bırakıyorsun şu an," diye mırıldanırken sesini kısık tuttuğu için Fatih'in de meraklı gözlerinin bizim üstümüzde gezindiğini fark etmiştim. Beni daha hiç böyle görmemişti, büyük ihtimalle daha kötüsünü bekliyordu hatta.

 

Kaçamak bakışlarımı tekrar Diren'e kaydırdım.

 

Kısa süren konuşmamızın ardından Direncan sorgu odasından ayrıldığında, ona göre daha rahat bir şekilde Fatih'in karşısına oturdum. Beni aylar sonra ilk kez görmesine rağmen belirgin bir tepki vermeyişine karşın ben de tutmuştum kendimi. "Merhaba," diye mırıldandığımda uykusuzluğuna rağmen iri iri duran gözleri aşağı düştü, sol elimle gizlediğim bileğime baktı bir süre. Hala suskundu ama bu beni beklediğimin aksine hiç germiyordu. Tekrar konuştum. "Nasılsın?"

 

"Ben iyiyim, sen?" derken yine inat eder gibi tüm bedenimi süzdü Fatih, uzunca bir süre de gerisi boş bileğime dikkat kesilmişti.

 

Daha fazla gizlemek istemeyerek elimi sağ kolumdan çektim. "Nasıl olmam gerekiyorsa öyleyim," dedikten sonra kaşlarım çatıldı merakla. "Biz görüşmeyeli biraz oldu sanki, değil mi?"

 

Fatih usul usul başını salladı, o da sakinliğini koruyordu. "Aynen bir yola yaklaşacak neredeyse."

 

"Oldu mu o kadar ya?"

 

"Dertler başından aşkındı tabi, fark etmemişsindir," derken ilk kez meydan okuyan bir tavırla gözlerimin içine bakmıştı Fatih; hafiften başını öne eğdiği için kaşları büyük gölgeler düşürüyordu harelerine. Dudaklarını araladı ve yine hedef almak ister gibi konuştu. "Ben senin yerinde olsam çoktan kafama sıkmıştım."

 

"Ee ben de sıktım sayılır." Masadaki kalemi alıp elimde çevirirken sanki hoş bir sohbet eder gibi ufak bir gülüş sarmıştı dudaklarımı. "Ama öldürmeyen Allah öldürmüyor işte, ben de kafamla kurşunda yaşamaya devam ediyorum."

 

Fatih ilk başta ne diyeceğini bilemedi, dudaklarını aralayıp kaçamak bir nefes bırakırken bunu fark etmeyeceğimi düşünerek acele bir söze girişmiş olsa da zaman onun yaşadığından çok daha yavaş akıyordu bende. "Öyle mi? Şaşırdım-"

 

"Böyle daha iyi biliyor musun? En azından çok kötü şeyler olacak hissi sarmıyor insanı. Zaten çok kötü şeyler oldu çünkü," derken gülüşümü bastırmak için alt dudağımı ısırdım. "Daha ne olabilir ki? Değil mi?"

 

Fatih'in beni bu kadar rahat gördüğü ilk andı herhalde. Daha önceleri, hep hissettiğimi bile unuttuğum gerginliklerim olurdu. Sebepsiz, yerleşik, sonsuza dek sürecek... O hallerimden sonra bana nasıl tepki vereceğini şaşırmış olmalıydı. Sessizlik uzun sürünce "Bir şey söylemeyecek misin?" diye mırıldandım.

 

Yavaş yavaş yutkundu Fatih. "Güzel savunma mekanizması geliştirmişsin," derken üstü kapalı konuşmamış, açık davranmıştı.

 

Yine bozuntuya vermedim. "Fark ettiysen ne hoş. O zaman sakın beni vurmaya çalışma da kurşunların sana sekmesin Fatih."

 

"Bana ne hacet?" Sanki yüzünü ufaktan acıma dolu bir ifade kaplıyor gibiydi, gözleri kısılmıştı üzülürcesine. "Sen döner kendini vurursun zaten."

 

Ufak tebessümüm hiç sekteye uğramadı o an. "Ee başka?"

 

"Başka bir şey yok, senle ilgili her şey bundan ibaret."

 

"Kısaca özetlendiğime sevindim, sana uzunca bir zaman ayırmamız gerekecek çünkü."

 

"O da kısa, ben istihbarata ihanet etmedim."

 

"Etmedin değil, büyük ihtimalle edememişsindir," derken masada yayılı duran kağıtlardan birini elime alıp kısaca inceledim. Belçin döneminde olup da ihmal gibi görünen ama aslında kasıtlı çıkartılmış kazaların raporlarına attığı imzalar, Fatih'e bırakılmış ama daha sonrasında ortadan kaybolmuş gibi görünen kritik birkaç bilgi ve dosya derken bazı şeyler tesadüf gibi görünüyordu ama Belçin de ortak olduklarına dair doğrulamalarda bulunduğu için Fatih tamamen aklanacak durumda değildi. "Becerememiş olabilir misin?"

 

Sinirle güldü bu sefer. "Yakut..."

 

"Efendim?"

 

"Ben istihbarat teşkilatına ihanet etmedim. O dosyalarda yazan şeyleri benim beceriksizliğim olarak atfedebilirsin ama ihanet diyemezsin," dedikten sonra kaşlarını kaldırdı havaya, ısrarla altını çiziyordu. "Yaparsan ben bunun sadece sizin kayıp yıllarınızın intikamı olduğunu düşünürüm çünkü. Sana mı yazar bana mı? Bir düşün... Sırf bir iki sene ayrı kaldınız diye herkes etrafınıza saldırdığınıza inanacak, kendi hırslarınız yüzünden masum insanları boş yere karaladığınızı söyleyecekler."

 

"Belçin'in ihanetinin benim kişisel hırsım olma ihtimali var mı sence?"

 

"Uygar'ı istihbarattan attırdı ya?"

 

"Belçin Uygar'ı istihbarattan attırmadı, bu bir. Onun yaptığı kendi hainliğinin üstünü kapatabilmek için itibar karalaması yapmaktı. Bunun için intikam almamıza gerek bile yok, olması gereken prosedür işliyor. Sen de kuvvetli şüpheliler arasındasın, istihbarat teşkilatına ihanetten suçlanan Belçin Öncel'in deliller eşliğinde bir numaralı adamı olduğu söylenen kişisin Fatih." Tek kaşım usulca havaya kalktı. "Sence senin şu an bu seviyeye düşmen için herhangi birisinin kişisel bir hırs beslemesine gerek var mı?"

 

Gözleri kararıyordu gitgide, bunu saklamak konusundaki ustalığı da beni şaşırtıyordu. Eğer kelepçeli ellerini sıkmasa belki ona bile inanmaz, gerçek bir suçsuzluk rahatlığı yaşadığını düşünürdüm. Ama ne yaparsa yapsın, bedenin gerçek duyguları yansıtmak gibi bir zayıflığı vardı. "Sana yazıklar olsun," dedi neredeyse fısıltıya dönüşecek bir tonda. "Hiç mi benim böyle bir şey yapmayacağıma inanmıyorsun? Seni korumak için her şeyi yaptığım o zamanların hiç mi hatırı yok Yakut?" derken sesini beynime kazımak ister gibi öne eğildi yavaşça. "Yalnızdın sen hatırlıyorsun değil mi? Ağlıyordun, korunmaya muhtaçtın ve seni koruyan... Benim aşkımdı, bunları unuttun mu?"

 

İhmal süsü verilmiş kasıtlı yanlışlar, duygularla üstü örtülmeye çalışan suçlar... İnanacağım bir şey bulamadığım için kıpırtısız duran bedenimi hiç hareket ettirmedim. "Sen mi bana aşıktın?" desem bile konunun buraya varmasından çok rahatsızdım aslında.

 

Fatih çok derinlere bakarmış gibi gözlerini kıstı yine. "İlk günden beri, deliler gibi hem de..." diye mırıldandı. "Uygar gerçekleri itiraf etmek yerine senden uzakta saklanırken seni düşünen bir ben vardım yanında, sana destek olan seni koşulsuz seven her zaman bendim!"

 

"Neyin kanıtı oluyor bu şimdi?"

 

Yorgunca nefeslendi karşıma. "Yakut..." derken kısa süreliğine gözlerini kapattı ve sonra beni geri döndü. Sakinliğim beni o sandalyede oturan hantal bir şeye dönüştürmesin diye duruşumu düzelttim yavaşça. Fatih ise kendini zapt edebilmek için işaret parmağının eklemini ritmik bir şekilde masaya vuruyordu. "Batacağını anlayan herkes yanına birilerini çeker. Belçin de bana bunu yapmaya çalışıyor."

 

"Sana bir garezi mi var, bunu neden yapsın? Uygar'dan alacağı bir intikam vardı mesela, ama seni neden yanına çekmek istesin ki? Yoksa aranızda bir anlaşmazlık mı vardı Fatih?"

 

"Nereden bilebilirim?" diye bağırdı, son dönemeçte olduğunun o da farkındaydı çünkü. Beni de ele geçirmemişti, gitgide çaresiz kalıyordu artık. "Belki de dik başlılık ettim, bir yerde sözünü dinlemeyip onun kurduğu oyunları mahvettim, bunu bilemem ki!"

 

"Görünürde onunla hep anlaşıyor muydun?"

 

"Evet, bana bir şey yansıtmadı."

 

"Hiç fikir ayrıldığına düştüğünüz bir an olmadı mı yani?"

 

Dişlerinin arasından, zorlanarak konuştu bu sefer. "Bilmiyorum diyorum..."

 

"Fatih bir beyanda bulunmalısın, muhakkak şüphelendiğin bir yer vardır."

 

Düşüncelere daldı, bir şeyler mırıldandı, eveledi geveledi ama hiçbir şeyi açıkça dile getirmedi. Konuşmasını sürekli belirsiz bir noktaya kaydırmasından, konuyu çok kişisel yerlere sürmesinden, kimi zaman kafa dağıtmaya çalışmasından anlaşılan şey burada da tekrar ediyordu kendini. Açıkça bana bu konuda kin gütmüştür diyemiyordu çünkü gerçek bir örnek verirse kolaylıkla araştırılacağını iyi biliyordu.

 

Sorguyu, en azından Uygar gelene kadar sürdürürüm diye düşünsem de bir noktada dinlenmenin sağlıklı olacağını düşünerek aradan geçen uzun zaman sonrasında ayağa kalktım. Diren'in zayıf noktalarını kullanıp karşısına beni getirttikten sonra beklediği karşılığı alamayınca Fatih'in direnci de sönmeye başlamıştı zaten. Yorgunca gözlerimin içine baktı, dudaklarını araladı. "Ne yaptıysam amirim Belçin olduğu için yaptım, tıpkı senin gibi..."

 

"Motivasyonlarımız benziyor mu onu zaman gösterecek Fatih, şimdi sen biraz dinlen."

 

Sorgu odasının kapısını açıp çıkarken gözlerim yerde, aklım ise adımlarından birkaç karış gerideydi. Tekin'in sözlerini düşünüyordum, yaptıklarımın ne kadarının normal ne kadarının kendimi kanıtlama süreci olduğunu... Düşününce, kendimi yarıştaymış gibi hissetmeyişim hatta Tekin'in sorusunu unutuşum niyetimin kötü olmadığını hissettiriyordu. "Seyrettin mi-" deyip odanın dışındaki izleme bölümüne dönüyordum ki içeri girmeden önce Tekin'in oturduğu yerde Uygar'la karşılaştım sadece. "Uygar?"

 

"Geçmiş olsun."

 

"Teşekkür ederim," diye mırıldandıktan sonra burnumdan heyecanlı bir nefes bıraktım. Sorgunun ne kadarını seyrettiğini bilmemenin tereddüdü her yanımı ele geçirirken Fatih'in karşısında titremeyen ruhumun onun karşısında ince bir kâğıt gibi savrulduğunu hissetmiştim o an. "Sen ne zaman geldin?"

 

"Oldu biraz." Ceketini çıkarmış, benim oturduğum sandalyeye koymuştu. Kravatı da biraz dağınık görünüyordu, hatta aynı şey saçları için de geçerliydi. Kumral saç tutamlarından bir iki tanesi önünde dökülürken önce onları geri ittirdi, sonra ceketini aldı sandalyenin üstünden. "Otursana," dediğinde hala aynı yerde durduğumu ve sadece ona baktığımı yeni yeni fark ediyordum.

 

"Tabi, oturayım."

 

Soğumuş çayın olduğu karton bardağı ittirip dumanı tüten bir kahve bıraktı önüme. Gözlerimi onun eskisi gibi sakin, uysal ve kibar görünen ifadesinden zar zor çekip nedensiz sancıyan kalbimle kahveye odaklanmaya çalıştım. Bunun zor olanı aşıp ufak bir çakıl taşında düşmekten ne farkı var şimdi?

 

"Nereye gittin alelacele? Hiçbir şey de söylemedin."

 

Uygar kahve bardağının altına sıkışmış kâğıdı çekerken bana hiç bakmadı. "Fatih'le ilgili bir itirafçı vardı," dedikten sonra sırtını sandalyeye yaslayıp kollarını önünde bağladı yavaşça. "Onun söylediklerinin doğrulanmasını bekliyordum."

 

"İtirafçı mı?" Elim, uzandığım bardağın üstünde duraksadı birden. "Doğrulandı mı peki?"

 

Yüzünde bir tebessüm belirirken başını hafifçe aşağı yukarı salladı Uygar. "Doğrulandı, birazdan Fatih'le konuşacağım hepsini."

 

Şüphelerin doğrulanacağının verdiği heyecanla gözlerim ve dudaklarım engel olamadığım bir şekilde açılmıştı. "Gerçekten mi?" diye soruyordum ki Uygar masaya uzandı birden. "Ne yapıyorsun? Üstüne dökeceksin sıcak kahveyi," dediğinde fark ettim elimi dengesiz bir güçle oraya yasladığımı. Birkaç damla sıcak kahvenin damladığı parmağımı masadan aldığı peçeteyle hızlıca siliverdi Uygar, sonra emanet bir şey tutar gibi nazikçe bacaklarımın üstüne bıraktı.

 

"Biraz heyecanlandım sanırım..."

 

Uygar buruşturduğu peçeteyi diğer çöplerin yanına koyduktan sonra komik bir şey seyreder gibi alaycı bir ifade bürünen suratını bana çevirdi. "Sorgu odasında buz gibi esiyordunuz Yakut Hanım?" deyip hafif içe kıvırdığı alt dudağını ısırdığında dikkatle kısılan gözlerimi ondan alıp derin bir nefes çektim.

 

"Heyecanımız var ki yaşıyoruz Uygar Bey... Yerine göre zamanına göre." Tek omzumu kaldırıp indirdikten sonra gülmek için kıvrılan dudaklarımı bastırabilmek için dilimi sürdüm üstlerine. "Olmayanlar düşünsün."

 

Uygar beni onaylarcasına başını bir kez eğip kaldırdı. "Düşünsünler bakalım."

 

"İçeride tam olarak nasıldım peki?"

 

"Onu sonra anlatırım."

 

"Neden?"

 

"Bir kere başlarsam başka bir şey konuşamayabiliriz çünkü."

 

"O kadar ayrıntılı mı seyrettin?" diye sorduktan sonra kaşlarım çatılmıştı merakla. "Ya gerçekten ne zamandan beri buradasın sen? Tekin ne ara gitti?"

 

"Sorgunun başında, sen daha yeni yeni içeri girerken geldim ben. Tekin de az sonra bana bırakıp başka yere geçti."

 

"En başından beri diyorsun?" Aklımda birden Fatih'in aşk itirafları gelince boğazıma bir ağırlık oturmuştu. Uygar'ın kaşları çatılıp sanki aynı şeyi düşünüyormuş gibi ifadesi sertleştikçe o ağırlık daha da artıyordu hatta. Bu sefer tuhaf bir endişeden ötürü hızlıca yaladım dudaklarımı, burnumun kenarını kaşıdım nafile bir kaçış çabasıyla. "Hepsini dinledin?"

 

Derince burnunu çekip zaten çok da bozuk görünmeyen yakasını toparladı Uygar. "En gereksiz anları bile," diye mırıldanırken yeşil gözleri kısaca camın ardından Fatih'e kaymış, sonra tekrar bana dönmüştü.

 

Sanki bir suçum varmış gibi omuzlarım gerilirken içim içimi yiyordu durmadan. Uygar'ın tutuklanıp götürüldüğü günü hatırlamama imkânı yoktu, Fatih'in ihbarcı kişi olduğumu ima ettiği anları ve yaşadığı hayal kırıklığını... Şimdi ona 'dur böyle nefret dolu olma' da diyemezdim; çünkü bundan başka hissedebileceği bir şey kalmamıştı elinde.

 

"Yaa..." diye mırıldandıktan sonra bakışlarım ona çevrilmek konusunda bana zorluk çıkarırken biraz zaman kazanırım diye kahvemi elime almıştım tekrar. Dakikaları devirmek o kadar kolay olmamalı ki birkaç yudum içtiğim kahveden sonra dikkatimi Uygar'a kaydırdığımda onun da kendini sakinleştirmek ister gibi parmaklarını kütlettiği çarptı gözüme. "Sorguyu iyi ilerletemedim mi yoksa?" diye sordum dayanamayıp.

 

O an irkildi Uygar, üstüne bastırdığı parmakları duraksadı. Ne dediğimi anladığı açıktı ama yine de bir süre gerçekten düşünsün diye daha fazla konuşmadım. Sonra birden tekerlekli koltuğunu benden tarafa kaydırdı. Kolumu yaslamam gereken tutma yerlerini kavrayıp yüzüme bakmaya çalışıyordu şimdi. "Seninle ne alakası var Yakut? Sen yapman gerekenin en iyisini yaptın zaten. Ben o piçten bahsediyorum, konuyu getirmedi mi şeye..." derken kısa bir süre kirpiklerini örtüp derin bir nefes bıraktı dışarı. "Kızım saçma sapan yerlere çekti ya işte konuyu, konuşturma beni şimdi."

 

"Bana olan aşkından mı bahsediyorsun?" Kalbimin etrafı heyecandan sancısa bile cesurca sormuştum bu soruyu. Kaşlarım bu sefer mahsus bir merakla havalandı. "Yoksa-"

 

"Sen beni mi kışkırtıyorsun?"

 

"Hayır niye öyle bir şey yapayım?"

 

"Hayır sanki eski kocan olduğumu unutmuş gibi o siktiğimin itirafını böyle açık açık söylemen bir garip geldi de."

 

Huysuzca dile getirdiklerinden sonra benim dudaklarım neredeyse keyifli bir şaşkınlıkla aralık kaldı öylece. "Öncelikle... Kendin söylediğin üzere Uygar, sen artık eski olduğun için benim seni kışkırtmamı gerektirecek hiçbir şey yok. Sen de durduk yere kışkırmaya yer arama bence. İkincisi, bizim gizlimiz saklımız mı var? Bunu elbette seninle konuşacağım, zaten oturup hepsini seyretmişsin ya?"

 

"Fatih'in yalanları benim duyunca keyif almam gereken bir şey mi?"

 

Herhangi bir şey söylememe fırsat kalmadan kapı çalınınca Uygar hafifçe geri çekilip o tarafa baktı, ben de sandalyeyi o tarafa döndürdüm kimin geldiğini görmek isteyerek. Gelen kişi askerlerden biriydi, içeri yürüme engellilerin kullandığı bir tekerlekli sandalye getiriyordu hatta. "Uygar Bey bunları istemişsiniz, çocuklar getirdi hemen."

 

Uygar oturduğu yerden kalkıp boş sandalyeyi askerin elinden alıp kendisi sürükledi içeri. "Çok sağ olun, teşekkür ederim," derken diğer uzattıkları poşeti de sandalyenin üstüne koymuştu.

 

"Bunlar ne?"

 

"Fatih'in anılarını tazeleyecek birkaç şey."

 

"Nasıl yani?"

 

Sandalyeyi sorgu odasının kapısının önüne bıraktıktan sonra kapıyı kapatmadan önce "Kolay gelsin," diyen askere son bir baş selamı verip bana döndü Uygar. Gömleğinin kollarını açıp yukarı kıvırırken tekerlekli sandalyenin gelişiyle üstündeki huysuzluğun silindiğini fark etmiştim, agresif tavrından geriye hiçbir şey kalmamıştı sanki.

 

"Uygar bu ne söyleyecek misin?"

 

Soruma cevap vermeden tekrar koltuğuna yerleşti; ancak oturur oturmaz gözlerimizi birbirine kilitlemesiyle ben de tüm dikkatimi ona verdim. Dudaklarını aralayıp bir süre bekledi Uygar, fakat zamanı boşa harcamadan "Attaf Köyü operasyonuna çıkmadan önce," deyince kulaklarım uğuldamaya başladı birden. "Seninle kavga ettiğimiz gece var ya hani bana beni unutmak istediğini söylemiştin?"

 

"Bunu hatırlatmak için daha özet, daha başka bir yol seçemedin mi?" diye neredeyse fısıltıya dönüşecek bir tonda mırıldanırken gözlerimi devirmiştim.

 

"Net hatırla diye... Hem bizim gizlimiz saklımız yok ki bunu elbette seninle konuşacağım."

 

"O kinayen hiç oturmadı..." deyip kısaca nefeslendim. "Ee?"

 

Uygar da tekrar gergince parmaklarını kütletmeye başlamıştı. "O gece bir şeyler üzerinde çalışıyordun, hatırlıyor musun?"

 

Gözlerim o günleri anımsamak için kısılsa da çabuk hatırlamıştım kastettiği şeyi. "Evet, peşimdeki kiralık katili tutan adamın telefon görüşmesine ses analizi yapmıştım."

 

"Yarım kalmıştı o mesele."

 

Yarım kalmıştı derken, en kibar yoldan intiharı seçişimden bahsediyordu. Buna bozulmak yerine tıpkı normal bir sohbet gibi geçiştirmek o an beni o kadar da zorlamadı. "Sen devam ettirdin sanırım?" diye mırıldandım merakla, ölüp ölmediğimi nerede ne yaptığımı bilmeden yokluğumda yarım bıraktığım bir şeyi fark edip bunu tamamlamak için çabalamış olması o an tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti...

 

Uygar da hoşnutluğumu hissetmiş gibi ufacık tebessüm etti, peşi sıra bakışları sağ bileğime düştüğünde birkaç saniye öncesi kadar huzurlu kalmamıştı gülüşü... Hatta iki elini birbirine dolayıp parmaklarını sıktı. Böyle zamanlarda, kendimi kaybetmiş olduğum gerçeğinin bizi sonsuza dek ele geçirdiğini fark ediyordum. Tekrar ruhumla buluşmuş olsam bile... Daha farklıydı her şey.

 

Ürkünç fısıltılar ya da yüksek çığlıklar yoktu kulaklarımda. Kafamda yankılanan şey artık ikisinin arasında, dinlemesi yormayan bir sesti. En iyisi buydu, alışması zordu sadece... Ölmek isteyecek kadar çok huzursuz ya da ölmek isteyecek kadar çok huzurlu değildim; dümdüz bir yol yürümek istiyordum yalnızca. Sağ kolumda, bileğimden aşağısının boşluğu beni ilk görenlerin gözlerinin çarptığı ve merak ettikleri bir şey olmaktan öteye geçmeyecekti hiçbir zaman. Evet, 'neler yaşadım ben' diye düşündürtüyor, o tatsız günleri ve ruhumdaki sıkışıklığı hatırlatıyordu ama beni asla geriye götürmüyordu.

 

Sonsuza dek böyle olacaktı hatta.

 

Ya ufak bir eksikliğiyle sınanacak ya da ilk kez görenin merak edip sormasıyla o geçmişi aralayıp anımsamak zorunda kalacaktım. Biraz canım sıkılacaktı, belki biraz gözlerim dolacaktı... Bunları sorun etmiyordum, sorun Uygar'ın bunları düşünüp kendine ceza çektirmesiydi. Öyle bakıyordu çünkü, o beni hiç sevmese ben sanki daha çok mutlu olurmuşum gibi... İmkânı yok ki onun hayatımda hiç olmayışının beni ayakta tutmasının.

 

Sol elimi yanağına dokundurup bana bakmasını sağlayacaktım, fakat son anda vazgeçip sıkıca birbirine doladığı ellerine tutundum. O da hemen geri kaçacak bir teşebbüstü. "Gözlerime bak," diye mırıldandığımda neyse ki inat etmedi, yeşil gözlerini bana çevirdi hemen. "Benim yarım bıraktığım şeyi sen devam ettirdin sanırım dedim?"

 

Hızlıca boğazını temizledi Uygar. "Evet, üstüne düştük onun."

 

"Ne çıktı peki?" diye anlatması için teşvik etmeye çalıştım.

 

"Telefondaki ses, mobese görüntülerinde gördüğümüz o tekerlekli sandalye kullanan adama ait. O adamı da hatırlıyorsun değil mi? Belçin'in kocası olduğunu düşünmüştük."

 

"Evet sürekli umarım felç kalır deyip duruyordun o adam için..."

 

"Aramızda dönen bu muhabbeti bizden başka kim biliyordu Yakut?"

 

İlk başta anlamadım sorusunu. "Efendim?"

 

"İlk görevimizdi Yakut, aynı şeyi defalarca konuştuk, aynı konu üzerine defalarca güldük, bunları yaparken kim vardı yanımızda?"

 

"Yani biz vardık... Sevtap, Diren, Reha..." dedikten sonra o ismi mırıldandım. "Fatih?" Sustuktan sonra kaşlarım çatılmıştı hızla. "O kameralarda tekerlekli sandalyede oturan-" Aklıma başka bir şey geldiği için sözlerimi yarıda bıraktım. "Kafasındaki peruk da uçuşuyordu, kel olduğunu söylemiştik hemen. Belçin'in kocası da keldi çünkü... İnanmıyorum, Fatih o ölmüş adamın kılığına mı sokmuş kendini?"

 

Uygar başını yavaşça iki yana salladı. "Hayır, onun kılığına girmemiş ama adam tutmuş öyle davransın diye. Telefondaki ses kaydı da o adama aitti, itirafçı oldu geçen gün. Bugün de delillerle doğrulaması yapıldı. Senin peşine kiralık katil takmış gibi davranan adam aslında Fatih'in oyunuydu Yakut."

 

Titreyen elimi dudaklarıma örtüp bu şaşkınlığı üstümden atmaya çalıştım bir süre; ama olmuyordu, Uygar konuştukça tazeleniyordu hayretim. "Mobese görüntüleri bize istihbarattan iletildiği zaman kimin yolladığını anlamamıştık. İşte o da Fatih'miş. Kendini sağlama aldıktan sonra sırf yönümüzü beş yıl öncesine çevirelim diye bilerek yollamış o görüntüleri bize."

 

"Belçin'i ele vermiş yani?"

 

"Aynen öyle."

 

"Ben de neden hiçbir kazandığı ettiği yok diyordum, hatta içeride-"

 

Sözlerimi yarıda bölüp güldü Uygar birden. "İhanet etmeyi becerememiş olabilir misin diye sormuştun, haklısın gerçekten de becerememiş. Belçin'i ele verip onun makamını ele geçirecekken kendini de yakalattı en sonunda."

 

Ondaki gülüş bana da sirayet etmişti, hatta "Bu kadar riskli bir oyuna kalkışması..." derken devamını getiremeyip kıkırdamaya başladım sadece. "Ne diyeceğimi bilemiyorum şu an. Bizi şüphelendirip direkt beş yıl öncesine yollaması inanılmaz bir taktik, hayretler içerisindeyim ama o... Olmadı yani, Fatih her şeyi çözmemizi sağlayıp bir tek kendini kurtaramadı."

 

"Tam olarak."

 

Sesler, düşünceler ve her şey önümden silinip gittiğinde bakışlarımı önce aynı masada kelepçeli halde bekleyen Fatih'e çevirdim. Çenesini kollarına yaslamıştı ve bir zamanlar benim çokça yaptığım gibi sadece düşünüyordu. Uygar'a döndüğümde ise her şey daha berraktı benim için. Yüzündeki o ince yara izi, bakışlarındaki derinlik, hatta metanetli gülüşü... Günler birbirini üstüne binip geçmişin üstünü örtüyordu sanki.

 

"Şimdi peki, bitirecek misin her şeyi?"

 

"Evet, artık sorgu sırası bana geçti." Gözlerimin içine bakarken sanki bir uykudan uyanır gibi yavaş yavaş kendini geri çekti Uygar. Önündeki masaya parmaklarını bir saniye ritimle çarptıktan sonra ayağa kalkmıştı. Sesinde yeni yeni kazandığı bir soğukluk vardı beni şüpheye düşüren. "Bir de şunu benim tatlı dilimle deneyelim bakalım..."

 

"Tatlı mı dilin?" Peşinden ben de kalktım ayağa, yanımdan geçmek için zaten yer olmasına rağmen sanki dar bir yerdeymiş gibi davranıp belimi tuttuğunda refleks olarak ben de sol elimi onun koluna yaslamıştım. "Senin mi?"

 

"Niye benim o maharetlerim yokmuş gibi küçümsedin ki şimdi?" Uygar'ın sırtı az sonra içeri gireceği sorgu odasının kapısına dönüktü şimdi, kravatını düzeltirken bana bakıyordu dalgın dalgın. "Ben güzel güzel konuşamaz mıyım kimseyle?"

 

"Bilmiyorum, buna pek isteğin olduğunu sanmıyorum."

 

"Beklentilerini boşa çıkarmamı istemiyorsan ona göre davranayım o zaman?"

 

Bıkkınlıkla gözlerimi devirmiş olsam da aynı zamanda bu bozulmaya yer arayan haline gülüyordum. "Kalsın, bitmiş de olsa bir hukukumuz var sonuçta. Arkamdan 'bu da ne biçim bir adamla evli kalmış' dedirtme sakın."

 

"Sen lütfen dedirt ama."

 

"Ne alaka be?"

 

"Bunun eski karısı da huysuzun teki dedirtebilirsin arkamdan tamam mı?" Kravatını düzelttikten sonra sanki yer yokmuş gibi yanımdan, hatta neredeyse üstümden uzanıp masaya koyduğu ceketini almaya koyuldu. "Uygar..." diyerek onu uyarmaya kalkıştığımda ise hiç umursamamıştı bile. "Bir kere ben artık huysuz birisi değilim, bunu anla. İkincisi de..."

 

"Evet?"

 

Geri çekilirken fazla yavaş hareket ettiği için heyecanlanmamış olsam da neredeyse heyecana kapılacak olduğum için sinirlendim kendi kendime. "Tamam ikincisi falan yok... Sana daha fazla hiçbir şey söylemeyeceğim. Sinirimi bozuyorsun. Gidip hakkında çok kötü dedikodular çıkaracağım şimdi."

 

Ceketini aldıktan sonra tekrar karşıma geçti Uygar. "Çıkar çıkar, en gizli sırlarımı ver hatta. Nereden biliyorsun diye sorarlarsa da çok yakındık dersin, onlar anlarlar zaten," derken göz kırpmıştı bir de.

 

"Ne pissin ya..."

 

"Böyle de söyle bak, o zaman kimse yaklaşmaz yanıma."

 

"Aptal, gir artık içeri." Daha fazlasına dayanamam diye kolundan hafifçe sorgu odasına doğru ittirdim onu. Dudaklarımı zorlayan gülüşü ısıra ısıra yok etmeye çalışsam da gitmeyince hıncımı alamayıp Uygar'ın omzuna vurdum. O da arkası dönük olmasına rağmen elini uzatıp ufaktan belimi gıdıklayınca en olmadık yerde rezil olmamak adına geri çekildim hemen. "Sakın dışarı çıkma, uzun bir süre orada kal..." diye alçak tonda mırıldandığımda yine halime gülmüş, göz kırpmış ve sonra sessizce kapıyı kapatmıştı.

 

Ben de kollarımı önümde bağlayıp sorguyu seyretmek üzere camın önüne geçtim. Uygar'ın benim karşımdaki kimliğinden sıyrılıp Fatih'in karşısında anbean bambaşka birine bürünmesini izlerken kendimi hissettiğim yer asla geri dönemeyeceğim bir hatıranın eşiği değildi. O zamanki duygularımı özlüyorum diye taklit ettiğim bir hatıraya ait değildi bu an. Benim yeni sıfırımdı; yeni bir başlangıç, başka bir hayattı.

 

-

 

Neredeyse bir senenin ardından, Belçin'in beni öldürmek planlarıyla uzaklaştırdığı teşkilat binasına ilk kez dönüyordum o akşam. Fatih'in sorgusu sırasında toplantı için çağrılmış ama Uygar'ın sorguyu bitirmesini beklediğimiz için ancak gelebilmiştik.

 

Buraya dönerken benim için planlanandan çok daha farklı şeyler yaşamadım... Belçin'in silahıyla değil belki ama kendi kurşunlarımla unutması zor bir ölüm yaşayıp öyle geldim geri. Bu yüzden daha sert, daha kararlıydı adımlarım. Utanç dolu ya da korkak değil...

 

Sonra bakışlarımı yavaşça Uygar'a çevirdim. O an ona bakarken yüzüme düşen saçlarımı kimi zaman çok sinirle geri çekiyor kimi zaman da daldığım için gereğinden fazla unutuyordum. Bizi birleştiren, bizi ayıran... Bizi en çok bilen bu yerde tekrar yan yana yürüyor olmanın bana yaşattığı hislerin bir ortası yok çünkü.

 

Teşkilat binasında ikimizi görenler önce ufak şaşkınlık tepkileri veriyor, sonra yanımıza yaklaşıyorlardı. İlk olarak hangimize gideceklerine karar veremeyenlere gülüyordum... Uygar kötü bir iftirayla mesleğinden uzaklaştırılmıştı, ben de son çıktığım görevde kendimi büyük bir patlamanın ortasında bırakıp uzun bir süre kayıp kalmıştım onlar için, dönmeyince öldüğümü düşünmüşlerdi. Haliyle tekrar o binada oluşumuz bizi tanıyanlar için hayret uyandıracak bir şeydi.

 

"Uygar, Yakut..." Bu tanıdık sesi duyunca bakışlarımı koridorun uzayıp giden tarafına çevirdim. Kollarını açmış, heyecanla bize doğru gelen kişi Kerim abiydi. İrice açılmış gözleri ve şaşkınlık dolu gülüşüyle bu anı yaşamayıp tıpkı diğerleri gibi beklemediği aşikardı. Yaklaşır yaklaşmaz kolları arasına aldı bizi. "Gerçek misiniz şu an siz?"

 

Sanırım o an biraz utandım. Beklediğimden daha fazla meraklı göz yanımda Uygar mı var diye bu kadar çok bana dönüyordu anlayamadım o an... Belki de gözlerin aksine beni böyle utandıran şey bu yoğun duygulardı.

 

Uygar beni kaçamak bir bakışla kontrol ettikten sonra "Öyleyiz abi," diye mırıldandı. Onda da vardı mutlu bir durgunluk... Kerim abi onun sırtına pat pat vurduktan sonra beni tekrar kendine çekti ve uzunca sarıldı. "Ara ara adınız geçiyordu da yoksunuz diye kendimi inandırmıyordum bir türlü, sahiden dönmüşsünüz ya..."

 

"Döndük şükürler olsun..."

 

Kerim abiden sonra yanımıza yaklaşan diğer arkadaşlara sarılırken gözlerim sürekli başka yerlerde geziniyordu. Ne kadar arasam da insanların arasında o tanıdık yüzü göremeyince en son birini kolundan tutup sormak zorunda kalmıştım. "Gökçe nerede gördün mü acaba?"

 

"O içerideydi işi vardı onun, yanına geç istersen."

 

"Tamam, çok teşekkür ederim hemen bakayım."

 

Koridor yavaş yavaş sakinleşiyordu. Karşılamalar azalınca başkalarıyla sohbet eden Sevtap'a yaklaşıp "Toplantıya ne kadar vardı?" diye sordum. O da konuşmasını yarıda bırakıp saatini kontrol etti hemen. Buraya genel bir değerlendirme toplantısı için gelmiştik ve saatini kaçıramayacağım kadar önemliydi.

 

"Beş on dakika sonra başlar, ne oldu ki?"

 

"Gökçe'ye bakacağım da geç kalmayayım diye sordum, gelirim birazdan."

 

"Tamam tamam, bir şey olmaz."

 

Koridorun sonunda kalan harekât birimine gitmek için ilerleyeceğim esnada arkadan kolumun tutulmasıyla tekrar durmak zorunda kalmıştım. Arkamı döndüğümde karşıma Uygar çıktı. "Nereye gidiyorsun?" diye sorarken sanki gereksiz bir telaş takınmış gibi endişeli görünüyordu. "Bir şey mi oldu Yakut?"

 

"Hayır yok, Gökçe'nin yanına gidecektim sadece. Harekât birimindeymiş."

 

Cevabımla yüzü rahatladı birden. "Ha tamam... Tamam," dedikten sonra kolumu bıraktı sanki istemez gibi. Aslında o bırakınca dönüp gidecektim ama sonra adımlarım ilerlemedi nedense, bedenimi tamamen ona çevirdim. Sanki ilk kez okula başlayan bir çocuk gibi korkak, heyecanlı, bir yerlerden uzak kalmanın hüznünü yaşayan karmakarışık ifadesine baktım uzun uzun. Burası onun ait olduğu yerdi. "Şey... Nasıl hissediyorsun kendini?" dediğimde beyaz ışıkların her bir ayrıntısını kusursuzca aydınlattığı yeşil gözlerini tamamen bana dikmişti Uygar. "Geri dönmek nasıl hissettirdi?"

 

"Güzel... Yılların nasıl geçtiğini soran, merak eden olunca güzel tabi. Evine dönmekten farksız," diye mırıldandı çok beklemeden. Bu onun sürekli dilinin ucunda tuttuğu duygulardı işte. Dinlemek ise bana apayrı bir heyecan katıyordu çünkü... Çünkü silinmişti üstünden tüm kara lekeler. "Evine dönmekten farksız ama sanki birisi kapıyı açmış gibi... Geldiğine sevinmiş gibi."

 

"Elbette sevineceklerdi, sen..." Az kalsın geçmişi aralayacaktım. Az kalsın benim yüzümden mahvolan hayatını çarpacaktım yüzüme. Fakat o an kendimi düşünüp sustum, artık kolayca harcayamayacak kadar çok incindi ruhum zaten. "Sen istihbaratın altın çocuğuydun Uygar, sana öyle derlerdi. Bu yüzden gelmiş olman herkes için çok mutluluk verici," dedikten sonra hızlıca dudaklarımı yaladım. Gözlerim doluyor gibi olup sonra tekrar düzeliyorlardı, bu da daha rahat konuşmamı sağlıyordu. "Ben de seni burada tekrar gördüğüm için çok mutluyum, hatta en çok ben mutluyum diyebilirim."

 

Sıradan bir tanıdık, yolun ortasında denk düştüğü tanıdığına bakar gibi bakmıyorduk birbirimize. Daha derinlerde hakkımızda bildiğimiz çok şey vardı, daha sabah Uygar'ın benimle dalga geçtiği gibi... Birbirimizin en gizli sırlarına vakıftık, başkalarına söylenmeyecek şeyler biliyor ve hiçbir zaman açık etmeyecek şekilde saklıyorduk bunları. Ama iş konuşmaya gelince, sözler bir yabancının söyleyebileceğinin daha fazlası olmuyordu.

 

Şimdi aramızdaki şey de denenmesi gereken yarım kalmış bir aşkın mahvedemeyeceği kadar huzurluydu, korkum bundandı, sınırlarımı bundan dolayı aşamıyordum muhtemelen Uygar da öyleydi... Sözlerini yutar gibi yutkunduğunu gördüm. "Eğer sen olmasaydın yaşanan hiçbir şeyi böyle... bilmiyorum senin için de öyle mi ama hiçbir şeyi böyle sabırla atlatamazdım Yakut."

 

"Efendim?" Kaşlarım anlamaz bir tavırla havaya kalktı. "Anlamadım."

 

"Sen olmasaydın yaşadığım hiçbir şey içimde yumuşamazdı diyorum." Tekrar yutkundu Uygar, gözleri sağa sola kayıyor fakat başka bir son yokmuş gibi bana dönüyordu. "Sadece öfkemle kalırdım... Ama sen bana her şeyin dingin bir yanı olabileceğini hatırlatıyorsun, aklıma kazıyorsun hatta," dedikten sonra parmağının tersini burnuna sürttü. "Hala bir şeylerin düzeltebileceğime olan inancımsın sen. İyi ki varsın... Eğer hiç dönmeseydin," deyip kısaca bekledi. Gözlerimden ayrılmamıştı bu sefer. "İnandıklarım yarım kalırdı, çürürdü içimde. Senin varlığın birçok şeyi anlamlı kılıyor Yakut."

 

Yaptıklarım, yapmadıklarım, kazandıklarım ya da kaybettiklerim için değil sadece var olduğum için... Sahip olduklarım ya da olamadıklarım için değil, sadece var olduğum için. Titreyen nefeslerimi hızlıca düzene soktuktan sonra işaret parmağımı kaldırıp hafifçe göğsüne değdirdim. "Beni ağlatma ben arkadaşımın yanına gideceğim," derken herkesin içinde dağılmak istemediğim için kendimi gülmeye zorlamıştım. Üstelik bu artık tek başımayken bile yaşamak istediğim bir şey değildi; ya da daha zamanı vardı işte... Neyse ki Uygar da beni karşılıksız bırakmadı ve hemen eşlik etti gülüşüme. Fakat ansızın elini boynumla yanağım arasına sarıp saçlarımın tepesine bir öpücük kondurmasını beklememiştim. "Tamam hadi geç kalmadan uğra gel ," dedikten sonra baş parmağını bir alışkanlıkla yanağıma sürttü ve ufak bir tebessümle geri çekildi. Hiçbir şey söyleyemedim; çünkü o da böyle davranmaktan başka bir şey bilmiyordu muhtemelen.

 

En sonunda harekât birimine geçtiğimde Gökçe'yi arkası dönük halde masada otururken bulmuştum. Kulağının arkasını kaşıyarak karşısındaki ekrandan bir şeyler bakıyordu sürekli. Dalgın olmasının ihtimaliyle hafifçe öksürüp geldiğimi öyle belli ettim. Ancak bana dönüğünde mırıldanabilmiştim adını. "Gökçe..."

 

Beni görünce alnına dokunup düzelttiği kaküllerinin üstünde duraksadı parmakları, neredeyse turkuaz diyeceğim parlak gözleri titredi hatta... Ne tepki vereceğini bilemez gibi kalakalmıştı öyle. Onu çok iyi anlıyordum, uzun zamandır görüşmememizin yanı sıra benden net bir haber de alamamıştı. Ama yine de bu heyecanımı ve gülüşümü azaltmıyordu bir türlü.

 

"Yakut..."

 

Masasına tutunup ayağa kalktı, o sırada elbisesinin altında epey belirgin duran karnını fark ettim. Hamileydi... Onu yormamak için yavaşlayan adımlarımı hızlandırıp yanına vardım hemen. "Seni çok özledim," dediğimde sanki bunu hiç diyemezmişim gibi "Ne?" diye mırıldandı Gökçe. Kollarımı boynuna doladığımda ise elleri havada kalmıştı.

 

"Seni çok özledim Gökçe..."

 

"Bir dakika... Görüyorum ve algılamaya çalışıyorum." Beni kendinden uzaklaştırıp gözlerini baştan aşağı bedenimde gezdirdi hızlıca. "Sen yaşıyorsun?"

 

Dayanamayacağım bir tepki verir korkusuyla hemen ellerini kavradım. "Buradan giderken bana ne demiştin unuttun mu? Hoşça kal ve hayatta kal demiştin. Seni dinledim ben de."

 

"Ay ne şakacısın, bu hiç arayıp haber vermeyişinin üstünü örtebiliyor mu yani?"

 

Yüzüm düştü birden. "Özür dilerim..." Benimle görüşmek istemez diye büyük bir korku kaplamıştı içimi. Ona kızamayacağım için her şeyi kabullenmek zorunda kaldırdım ama bunu istemiyordum.

 

Gökçe yüzünü buruşturup bir süre başka yöne baktı, bana geri döndüğünde hala gülmeye başlamamıştı. "Mecbur kaldım de bari..." derken sesi azaldı hüzünle, onu tuttuğum ellerimi sıkıyor olması içimde bir umut yeşertiyordu.

 

"Mecbur kalmadığımı düşünmen hata, her şey için mecbur kaldım Gökçe," dedikten sonra aramızdaki bir adımı daha kapattım. Göbeği yok sayamayacağım kadar vardı, kaç aylık olduğunu tahmin edemeyeceğim kadar bilgisizdim; ama 'acaba aynısından bir gün ben de yaşar mıyım' diye düşünecek kadar hissedebiliyordum bu duygunun eşsizliğini. "Her şey için..."

 

"Millete sallıyorsun aptal diye ama asıl aptal sensin." Hemen sonra kalbimden bir yük alıp gibi beni kendine çekmişti. "Gel buraya, sıkıca sarıl... Sen nasıl ölümü göze alırsın ya?"

 

O an benim de sesim incelmişti, bu konu açıldığında ister istemez hassaslaşıyordum. "Bilmiyorum, ben de böyle olmasını beklememiştim," deyip konuyu belirsiz bir noktaya çekmeye çalıştım hemen. "Ama şu an iyiyim, hiçbir sıkıntı yok korkma."

 

"Off iyi ki yaşıyorsun Yakut, yoksa asla dayanamazdım... İyi ki varsın."

 

"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?"

 

"Yok yalan söylüyorum salak! Sinirlendirme beni!" Birden gözlerindeki yaşları sildi. "Geri zekalı ya... Ne soruyor bana? Sen bir de yanımızda iş yapacaksın bu alık kafanla... Salak, çok özlettin kendini! Of ağlıyorum ya..."

 

"Ağlama dur," deyip sol elimi karnına koydum. Avucumun altında başka bir kalbin attığını bilmek yine kalbime sancıyan bir his yerleşmesine sebep olmuştu. Derin derin nefeslendim hemen. "Sen hamilesin, asıl ben inanamıyorum! Anne mi olacaksın gerçekten?"

 

Mahsustan hüzünlü bir bakış attı bana. "Seni beklerken yapmak zorunda kaldım, kusura bakma."

 

Bu sözlerine dayanamayıp güldüm. "Gökçe..."

 

Benden sonra o da güldü ve gözlerindeki yaşları sildi tekrar akacak olsa bile. "Böyle ani gelirsen ne bekleyebilirsin ki? İlla saçmalayacağım Yakut, başka çaresi yok."

 

"Tamam benim özlediğim şey de buydu zaten." Gözlerim masadaki saate kayınca toplantıya geç kalma ihtimalinden dolayı kapıya döndüm yavaşça. "Toplantı var, başkan gelmeden salona geçelim hadi yürürken anlatırım diğerlerini."

 

Gökçe de masadan telefonunu alıp koluma girdi hemen. "Başka ne var ki?"

 

"Uygar da geldi bugün."

 

Birden ellerini dudaklarına örttü. "Ne?" derken sanki benden daha çok şaşırmıştı ona. "Ne diyorsun kızım sen? Uygar mı geldi? Bizim Uy-... Ay senin Uygar?"

 

"Belçin'in iftirasından aklanalı çok olmuş, hep görevdeymiş zaten."

 

"Ah inanamıyorum..."

 

"Öyle."

 

Şaşkınlıktan dolayı merkezin ortasında duraksamıştık ister istemez. "Ee peki siz o zaman-"

 

Gökçe'nin ne diyeceğini anlayarak sözlerini yarıda kesmek zorunda kaldım. "Yok yok, oraları karıştırma şimdi," derken gözlerim ara ara Gökçe'nin göbeğine takılıyordu. Yüzüne farklı bir renk getirmişti hamilelik, gözlerine bambaşka bir parlaklık ve sanki daha farklı bir sima... Annelik ona şimdiden çok yakışmıştı.

 

"Ay neden karıştırmayayım?"

 

"Çünkü her şey şu an böyle çok güzel."

 

"Nasıl güzel? O ne demek? Ayrıyken güzel misiniz? Yakut sen o huysuz halinle bile bir dakika ayrı kalamazdın adamdan, şimdi şu halinle her şey çok güzel mi diyorsun gerçekten?"

 

"O zaman acemiydim, ondan dolayı kafayı kırdım ya..." Kendi kendime güldüm kelimelerin arasında. "Sanki iyi bir şeymiş gibi o hallerimi anlatıyorsun bir de... Bak böyle çok iyiyiz, kavga yok gürültü yok. Sürekli düşünülmesi gereken bir şey yok ortada. Uygar'ın üstünde sorumluluk yok beni düşünmek, koruyup kollamak zorunda değil. Sakın herhangi bir yerde konusunu açma tamam mı?" Merkezin geniş kapısını açıp onun geçmesine müsaade ettikten sonra elimi aceleyle karnına yasladım tekrar. "Ya sen bana bebeğin cinsiyetini söyler misin önce? Aman nazar değmesin diye her şeyi saklayan annelerden mi olacaksın yoksa?"

 

Gökçe kapıdan geçmeden önce bir süre benden emin olmak ister gibi gözlerimin içine baktı, dışarı çıkarken ise "Kızım olacak..." diye mırıldanmıştı.

 

"Ay çok sevimdim Gökçe, umarım sağlıkla kucağına alırsın," deyip ben de merkezden çıkmıştım ki kapıda bekleyen Uygar'a çarptı gözlerim. Sözlerimin sonuna doğru sesim yavaş yavaş azaldı. "Uygar?"

 

"Geç kalma diye sana bakmaya gelmiştim," diye kısaca konuştuktan sonra Gökçe'ye döndü. Onun karnını fark edince yaşadığı hayreti bir saniyeliğine havaya kalkıp inen kaşlarından kolaylıkla anlamıştım; buna rağmen rahatlıkla tebessüm etti Gökçe'ye doğru.

 

"Hoş geldin Uygar, çok geçmiş olsun. Döndüğüne aşırı sevindim."

 

"Çok teşekkür ederim, sana da hayırlı olsun," derken bakışları kaçamak bir şekilde bana döndü, sonra tekrar yanımdaki Gökçe'ye. Tüm merhametimi eriten bir mahzunluk vardı üstünde, burada olmak ve eski arkadaşlarla karşılaşmak onun için daha önemli bir andı; durgun halinin anlaşılmayacak hiçbir yanı yoktu benim için.

 

"Sağ ol Uygar, darısı size inşallah." Gökçe koluma dokunup koridoru işaret etti. "Ee hadi gidelim artık toplantıya geç kalacağız sonra," derken ise az önce ondan rica ettiğim şeye rağmen söylediği sözlerin üstünü örtmek ister gibi yaramaz bir şekilde aceleci davranmıştı.

 

Orada daha fazla durmayıp ileri adımladım, gözlerim sadece önümdeydi. Bizi karşılamak için doluşan kalabalıktan geriye tek tük insanın kaldığı aydınlık koridorda, kendi aceleci adımlarımda, nereye açıldığını bildiğim kapılarda... Ama hiçbir zaman sağ tarafımda kalan Uygar'da değil... Çünkü ona kaymaktan ürperen bakışlarım çok iyi biliyordu bir kez bakarsam ne hissedeceğimi.

 

-

 

Yakut'un gerçekten içinden gelerek, huzurla davrandığı bir bölüm... Kendimi bir bebeği büyütüyormuşum gibi hissediyorum çok şeyim şu an... duygusal :') Uygar ise sonunda ait olduğu yerde, onun için o kadar rahatladım ki olmadığı birisi gibi bilinmenin yükü insana kafayı yedirtir. Yani ben olsam yerdim ahdhaha Bir de sahip olması gereken itibar hak etmeyenlerin eline düşünce insan çıldırır ya... Uygar, iyi dayandın ve daha da iyi olacaksın. Şu an ikisi için de güvenli bölgedeyiz; el ele tutuşalım birbirimizi kıskanalım ama sevgili olmayalım şiiri gibi hissediyorum artık jkadsja Ama tatlı oldular sanki ya.. birbirlerine kavuşamayıp yine de alışkanlık gereği birbirlerinden kopmayışlarına bayılıyorum 😭 Bu anları yaşamak için çok şey feda ettik çokk...

 

Kitap bir aralar günlüğümdü, basbayağı günlük niyetine yazmaya başlamıştım o yüzden arada toparlaması çok zor oldu.. Ama şuraya ulaşabildiğim için kendimi Yakut gibi sıfıra dönmüş hissediyorum, Uygar gibi ait olduğu yere tekrar kavuşmuş hissediyorum. Okuduğunuz için her zaman çok minnettarım zaten, teşekkür edemediğim zamanlarda dua ediyorum size.. Sizi çok seviyorum 💌💌💌

 

Bir de yeni kitap kilidi açıldı, eğer yayınlamasaydım muhtemelen önümüzdeki bir on sene cesaret edemezdim. Kitap yayınlamadığımda da kendimi yalnız hissettiğim için bastım o düğmeye... Nasıl olacak bilmiyorum ama şimdiden gözlerimi kapayıp ileriki sahneleri hayal ediyorum bazı şarkılar eşliğinde. Sarraf'ın ilk zamanları gibi... Beklenti oluşturmayı pek sevmediğim için bir şey demeyeceğim ama sırf ismi için kitap yazdığımda o kitap benim içime sinmiş oluyor. Yine aynısını yaşadım. Sarraf adlı bir kitabım olmalı deyip başlamıştım Sarraf'a 😅

 

Şimdi bir de "Kara Duvaklı Sultan"ımız var. Onun da adı muhakkak bu olmalıydı, hatta rüyalarıma girdi... Konusunu yazmak isterdim ama özetleyemediğim için yazamıyorum ahakjhda ama şunu söyleyeyim: etiketlere #düşmandanaşka diye ekledim, bu bir yalan. Kitap aslında düşmandan düşmana. Okumak isterseniz hepinizi beklerim💌Çünkü ben inanılmaz heyecanlıyım. Her kitaba, her karaktere karşı bunu hissedemiyorum maalesef, bağlanması çok zor ama Kara Duvaklı Sultan bu duvarı kolayca aştı, neredeyse beni ele geçirdi. 😓

 

Buraya kadar okuduğunuz için çok teşekkür ederim, iyi ki varsınız varlığınız çok şeyi anlamlı kılıyor 😭💌 Hoşça kalın, kendinize çok çok iyi bakın 💝 Sizi çok çok çok seviyorum ✨

 

 

Bölüm : 22.12.2025 10:31 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...