
Herkese çok iyi geceler, geç de olsa bölümü getirdim 💌
-
İstihbarattaki genel değerlendirme toplantısının ardından Revan başkan, özel olarak yaptığı görüşmede toplanma evinden artık ayrılabileceğimizi söylemişti. Yavaş yavaş kendi hayatlarımıza dönebileceğimizi, istihbaratın genel düzenine tekrar ayak uydurabileceğimizi... Bu ilk başta yapılması gereken en normal şey gibi gelmişti gözüme, ama kendi dairemize son bir veda etmek üzere toplanmaya başlarken bunun beni az da olsa yaraladığını fark ettim. Bir yanım buradan giderek yaşadığım tüm kötü hisleri ardımda bırakacağımı söylüyordu, diğer yanımsa kötü olan tüm her şeyin bana ait olduğunu ve kendimi de burada bırakacağımı.
Dalgın dalgın yerdeki halıdan tozları yolarken, bana pek iş bırakmadan tek başına her şeyi halletmeye çalışan Sevtap'ın yanında sadece oturur haldeydim. Gözlerim yavaşça ona kaydı. Dağılan sarı saçlarını hızla geri atıp yorgun gözlerini ovaladı Sevtap, bir çantaya epey az olan eşyalarımı dizerken tüm dikkati oradaydı.
"Gökçe'nin kızı olacakmış biliyor musun?" diye mırıldandım. "Bebeğin cinsiyeti kızmış."
Sevtap sanki hiç başka yere odaklı değilmiş, zaten beni dinliyormuş gibi mavi bakışlarını bana çevirdi. Dudaklarını hafifçe kıvırdığında ufak bir tereddüt sezmiştim onda. "Çok tatlı," dedi kuru bir tonda. "Adını düşünmüşler mi?"
"O kadar konuşamadık, hem fazla büyük görünmüyor karnı. Cinsiyeti yeni öğrenmiş bile olabilirler." Kısaca iç çektikten sonra kenardaki katlı kazağı çantanın içine yerleştirdim yavaşça.
Bu yaptığım Sevtap'ın ufaktan gülmesine sebep olmuştu. "Sağ ol ya, aşırı yardımcı oluyorsun."
"Rica ederim, ne demek..." dedikten sonra başımı hafifçe yana yatırıp onun çantanın içine bastırıp eşyaları düzlemesini seyrettim. "Gökçe'ye ne hediye alabilirim sence?"
Tek omuzunu umursamazca kaldırıp indirdi Sevtap. İşini yapmaya devam ederken birkaç saniyeliğine kesilen dalgınlığının tekrar nüksettiğini fark ettim. "Bilmem, işine yarayacak bir şeyler alabilirsin. Gerçi hamilelerin işine ne yarıyor hiç bilmiyorum ki?"
"Ben de pek anlamıyorum o işlerden, neyse araştırırım artık."
"Mantıklı. Araştırmak en iyisi."
"Sevtap, niye daldın birden?"
Sorumun ardından irkilip omuzlarını silkti yine, buna rağmen pek inanasım yoktu. "Yoo ne dalması? Eşyaları topluyorum görmüyor musun?"
"Evet ama-"
"Yok."
"Ya bir konuşmama izin verir misin?"
Sesim fazla sert çıkmamıştı; sadece ona ulaşmak isteyen dikenli bir tınısı vardı. O andan sonra duraksadı Sevtap. Çantanın fermuarını sakince çekmenin ardından sanki tüm konuşma iznini bana bırakmış gibi derin bir nefes salmıştı dışarı. "Pardon, gerçekten özür dilerim... Dinliyorum, söyle."
Tek elimi yere yaslayıp ona doğru eğildim. "Keyfini kaçıran bir şey varmış gibi hissettim, duruldun birden?"
Yana kaçmaya çalıştı sorumdan; bunun için hem kısık sesli kelimelerini hem de bende duraksamaktan imtina edinen kaçamak gözlerini kullanıyordu. "Yoo, her zamanki halim."
"Sevtap her zamanki halinde olsaydın sen önce beni bir bozardın."
Birden bir şey hatırlamış gibi bakışlarını bana kaldırdı, dilini dudağının kenarında dolaştırırken kirpiklerini kısmıştı bir de. Ama hemen konuşmadığı için istemsizce gerildiğimi hissettim. Elimi bastırdığım yerden geri çekerken "Ne oldu?" diye bir soru döküldü dudaklarımdan. Sonra yavaş yavaş korkuyla bütünleşen bir sızlanma. "Niye öyle bakıyorsun ya?"
"Seni bozmamı mı istiyorsun?"
"Yani... Huyun diye dedim."
"Yakut, sen bugün Diren'e benim seni kıskandığımı mı söyledin gerçekten?"
Sevtap'ın sözlerinden sonra bir yutkunuş zorlamıştı boğazımı. "Şey... Evet, yanlış bir şey mi söylemişim?"
"Bir miktar geri zekalı, bir miktar yanlış bir şey söyledin evet." Hemen sonra ansızın kollarımı tutup beni sarsmaya başladı. Çok ciddi bir kavganın içindeymiş gibi davranmıyordu, aksine yüzünde hiçbir zaman takınmayacağı kadar üzgün ve acıklı bir ifade vardı ve bu onu komik gösteriyordu. "Niye yaptın bunu? Niye?" derken o kadar dramatikti ki gülmekle ona engel olmak arasında bir yerdeydim artık.
"Ne var ki bunda?" dedikten sonra kendimi geri çekmeye çalışsam da Sevtap bu sefer bileklerimden tutmuştu ben gitmeyeyim diye. Az kalsın gülecekti ama buna rağmen ciddiyetini korumaktaki ısrarı beni daha çok güldürdü. "Kötü anlamda demedim arkadaşız diye dedim, gerçekten... Samimiyiz diye Sevtap, samimiyetimizden ötürü dedim." Isırdığım dudaklarım acırken sol kolumun üstüne düştü düşecek haldeydim neredeyse.
"Başların senin samimiyetine, kimle samimisin sen ya?"
"Geri zekalı, seninle samimiyim!"
"Ha..." Farklı bir şey anlar gibi çekilmesinin ardından bu sefer yerinden şaşkınlıkla kalkan ben oldum. Bir elimi yere yaslayıp dudaklarım aralık halde Sevtap'a bakarken "Sen..." dedim alçak bir tonda. "Gerçekten beni mi kıskandın?"
Birden eski bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. "Nazın sitemin belli değil ben senin neyinim anlayamadım..."
"Bana cevap verir misin?"
"Sevda ateşin aynı değil, ilk defa üşüyorum kollarında..."
"Sevtap."
"Kim bu gözlerindeki-"
"Neyden kaçıyorsun tam olarak?" Sustu, katladığı kıyafetin üstüne bastırarak düzlerken onun duygularını da bastırmaya çalıştığını fark ettim. Yutkundu sonra. Epey tanıdık duran kaçak gözleri, hareketlerinde can bulan duyguları derken dudaklarıma ufak bir tebessüm oturdu. Ne hoşnutluktan ne de onu sıkıştırmış olmaktan dolayı... Sadece tanıdık bir hatıraydı yaşadığımız. Kaçmak, yaptığımız en iyi şeydi. "Duygularından mı? Kendi içindekilere yakalanmaktan mı korkuyorsun Sevtap?"
"Ne anlatıyorsun ya boş boş?"
"Ay çok biliyorsan sen anlat bir şeyler."
Terslendi ansızın. "Yakut bana kafa tutma bak."
Ama bunun yelkenleri suya indirmeden kısa zaman öncesi olduğunu çok iyi biliyordum, duvarlarını dik tutmak için çırpınıyordu adeta.
"Niye öylesine söylediğim bir şakadan rahatsız oldun?" diye sorumu açıkladım.
"Rahatsız olmadım," dedi birden yükselerek ama sonra çabuk durulmuştu. "Ne yapacağımı bilmiyorum sadece."
"Neden?"
Sevtap alelacele dudaklarını yaladı. "Çünkü Diren senin söylediklerini yanlış anlamış, bana biraz... Hesap sorar gibi davrandı. Neden seni kıskanıyormuşum? Altında başka bir şey mi varmış?"
"Yok demedin mi?"
"Demedim, çünkü o zaman aramızda bir şeyler olurdu!"
"Salak mısın? Zaten bunu istemiyor musun?"
"Ben her şeyi içimde yaşamaktan memnunum," diye mırıldandı, içine içine konuşuyordu. Onu ilk kez böylesine açık sözlü, hatta nispeten savunmasız görünce yerimde kıpırdanıp biraz daha kaydım yanına. Sevtap ise sanki sonsuz bir güven taşıyormuş gibi bana anlatmaya devam etti, duygularını bu kadar net aşışının beni ne kadar sevindirdiğini bilseydi yanlış anlayacak diye içimden sevinmeye devam ettim o an. "Hissettiklerimin dışarı taşışı bana ele geçiriliyormuşum gibi hissettiriyor." Bana baktı. "Hayatımda ilk defa korkuyorum. Kaybetmek istemeyeceğim bir şeye sahip olmak... Korkunç bir şey Yakut."
"Korkunç değil, güzel," diye mırıldandım hemen. Benden ürkmesini istemediğim için heyecanlı davranamıyordum ama içim... Uzun zamandır aradığım bir şeyi bulmuşçasına gibi öyle kıpırtılıydı ki. "Hayat zaten böyledir Sevtap. Kendi kaybetmeyeceğin kadar başkalarını kaybetmemek için mücadele etmek demektir yaşamak. İkisinin dengesini sağlayabildiğin kadar varsın, sen de bunun aksini yapmazsın herhalde diye düşünüyorum..."
"Beni gaza getirmeye mi çalışıyorsun?"
"Hayır ama seni neyin durdurduğunu da anlamıyorum. Sen hep cesurdun."
Sustu tekrar, bir şeyler söylemedi. Dalgın dalgın çantayı kendine kaydırırken oflamıştı bir de. "Seni durduran ne ki?" diye mırıldandım, aralarında ne geçtiğini sormak da geliyordu aklıma ama hayatımda ilk kez birinin sırdaşı olduğum için nasıl ilerlemem gerektiğini de bilmiyordum pek. Diren de Sevtap da eskiden beri tanıdığım insanlar olmasına rağmen ilk kez dünyalarının bu kadar içindeydim.
"Bilmiyorum..." dedikten sonra iç çekti Sevtap. Gözlerini ovaladı. Tuhaf bir andı ki parmaklarında ufak titreyişe kadar ondaki tüm tepkileri fark edebilecek kadar berraktı zihnim. Boğazındaki yutkunuşun hareketlerini, ara ara ıslattığı dudaklarını bir şeyler söylemek için açıp kapaması derken görmediğim hiçbir şey yoktu onda. Sonra bana baktı, sanki gerçek bir arkadaş gibi. Bunu hissetmemin tek sebebi tüm zorluklardan sonra onun benim elimi tutması değildi; bunu yapmam için bana da müsaade etmesiydi aslında. Sadece derdimi dinlemiyor, kendi de anlatıyordu. Birinin sadece güvenebileceğim biri olmasının yanı sıra, onun güvendiği kimse olmak hoşuma gidiyordu işte.
"Sanırım ben yanlışlıkla kendimi değersizleştirdim, o yüzden içten içe her şeyime engel oluyorum."
Tüm bunlar tanıdık olmasına rağmen sordum. "Nasıl yani?"
"Yaralandığım zamanı hatırlıyor musun?" Sevtap bacaklarını kaldırıp dizlerini kendine çektikten sonra kendini tutamayıp keyifsizce güldü. "Bıçaklanmıştım, o olaydan sonra bir daha anne olamayacağımı öğrendim. İlk başta bunu kendi içimde yaşarım sanmıştım ama olmadı, içine girdiğim ortamlarda bir şekilde konusu açıldı. Hiç bilmeden yaramı kanattı insanlar, çok şaşırdım yani... Bana söylemiyorlardı ama bir yandan da bana söylüyorlardı anladın mı? Sonra ailemin öğrenmesi falan derken ben bir kusurlu konumuna düştüm ister istemez. Kimisi iyi niyetli davranmaya çalışıyordu ama daha iyi niyetli olsalar da beni eksik olmadığıma inandırsınlar istedim hep. Yavaş yavaş ben de aynı şeye inandım, hiçbir zaman tercih edilmeyeceğime falan..." Gözleri yere dalıp gitti. "Aslında yıllar önce Diren'e duygularımı açabilirdim, korkmuyordum çünkü. Ama sırf kendimi eksik hissedip her şeyi içime gömdüm. Ağır taşımak zor olunca insan agresifleşiyor, ben de iyice agresifleştim. Diren'le kavga ettik sonra, o Ankara'ya nakil oldu, evlendi, bir kızı oldu, boşandı ve geri geldi," dedikten sonra yavaş yavaş bana döndü, onu dinlediğimi belli edercesine gözlerimi kırptım. "Yemin ederim eskisi gibi değilim Yakut, hiçbir zaman bana kabul ettirmeye çalıştıkları şeye inanmıyorum. Kim olduğumu çok iyi biliyorum ben. Her şey böyle yaşanmalıydı ve yaşandı, bitti, elimden daha ne gelsin? Hiçbir şey... Ama o korkuyu içime bir kere yerleştirdiler ya, ondan hala kurtulamadım. Tuhaf. Ve de kötü."
Uzun uzun anlattıklarından sonra derin bir nefes sızdı dudaklarımdan. "Profesyonel iş hayatında iyi olup da kişisel hayatta batırmamız bizim mi hatamız yoksa gerçekten duygular daha mı zor?"
"Sen profesyonel iş hayatında da o kadar iyi değilsin."
Gözlerim ansızın açıldı kaldı. "Sevtap bak yemin ederim şaka ayağına çok fena geçiriyorsun, bir gün acayip bozulacağım sana haberin olsun."
Sanki keyfi yerine gelmiş gibi güldü o da halime, sonra dudaklarını büzüp uzandı. "Öpeceğim," derken emrini yok saymayıp yanağımı uzattım. Omuzlarıma tutunup yanağımı öptükten sonra kendi eliyle öptüğü yeri sildi. "Ağzım durmuyor ya ne yapayım? Yoksa seviyorum seni, yemin ederim."
"İyi tamam."
"Affettim de."
"Affettim."
Yan yan bakışıma gülüp yanağımı sıktı sever gibi. "Ee ne diyorsun bana? Bir çarem var mı peki?"
"Ben senin yerinde olsaydım, yara bandını bir kere çeker atardım."
Sonra da rezil olduğumla kalayım değil mi? Ne içten pazarlıklısın ya..."
"Ya ne olacak ki? Zorbalarıyla toplanıp alay mı eder Diren seninle? Başka işi gücü derdi sıkıntısı yokmuş gibi iddiaya tutuşup seninle sahte sevgili falan da olur belki, bu mu aklından geçen? Bundan mı korkuyorsun?"
"Korkmuyordum ama şu an sayende korktum, sağ ol!"
"Yapmış olmanın pişmanlığı yapmamış olmanın pişmanlığından daha kötü değil, bırak denemiş olmanın pişmanlığını yaşa Sevtap. Onun acısını bir gün silebilirsin ama yaşanmamış ihtimallerin acısı hiçbir zaman terk etmez Sevtap... Ben tüm bu kötülüklerin arasında iki gün bile gerçek sevgiyi tadabilmek için neleri feda ederdim biliyor musun?"
Sözlerimden sonra dalgın dalgın eşyaları yerleştirmeye devam etti yine.
"Beni duydun mu?" derken kolunu dürttüm.
"Duydum," dedi, çocuk gibi konuşunca dudaklarımı içe çekip gülüşümü tutmaya çalıştım.
"Niye cevap vermiyorsun o zaman?"
"İşime gelmiyor."
"Sevtap..."
"Ya iş yapıyorum görmüyor musun? Hem bir faydan yok hem de beni engelliyorsun."
"Tamam biraz yardım edeyim."
Bunu yapmak istediğimde şefkatle uzaklaştırdı elimi çantadan. "Hayır hayır, sen biraz mantıklı konuşup beni sakinleştirsen yeter. Bu konuda... Ne kadar kabul etmek istemesem de iyisin."
"Değil mi? Bence de..." diye mırıldandım, elimle saçlarımı geriye iterken Sevtap güldü tavrıma.
"Tatlılık yapıyorsun."
"Böyle biriyim işte."
Ama sonra birden donuklaştı gözleri. Elleri bile yavaşlamıştı. "Nereye döneceksin?" diye sorduğunda ise duraksayıp tamamen bana bakmaya başladı.
"Ben mi?" derken ister istemez kaşlarım çatılmıştı. Böyle bir sorunun gelmesini beklememiştim, belki normal sorsa normal cevaplardım ben de. Ama altında daha duygusal bir ton yatıyordu beni düşünmeye iten. "Eve..." dediğimde ise yeni yeni fark ettim oranın tek başımayken pek de ev olmadığını. Boynumu kaşıdıktan sonra Sevtap'a doğru baktım, normal olmaya çalışıyordum. "Eve işte, başka nereye gidebilirim ki?"
"Anladım, meraktan sordum sadece."
"Sen nereye döneceksin."
Omuzlarını silkti. "Ben de eve döneceğim."
"Maşallah, hepimizin de evi varmış," diye saçma sapan bir şey mırıldandım. İçimden ise bambaşka bir soru geçiyordu. Bundan dolayı dalgınlaşan gözlerimi geç doğrulttum Sevtap'a. O suskundu, bir şey söyleyesi yok gibiydi. Dudaklarını kapayıp açtığında hemen konuşamamıştı. Sonra döktü içindekileri. "Gerçekten de... Hepimizin evi varmış, halbuki yok gibiydi," dedikten sonra işaret parmağını bana kaldırdı tehdit edercesine. "Benimle sadece işteyken görüşmeyeceksin Yakut, beş dakika vaktimiz bile kalsa birbirimize zaman ayıracağız."
"Bunu bana mı söylüyorsun?"
"Evet çünkü seninle görüşmek istiyorum," dedi, yine içine kaçmıştı sesi.
Gözlerim kısılana kadar tebessüm ettim o an. Kendime acımam olmasa ağlardım da... Ağlamadım, o an güzel bir şeyi heba etmek istemedim. "Tamam, olur. Benim için hava çok hoş," deyip hafifçe omuzlarımı silktim. Sevtap da ıslak gözlerine rağmen tebessüm etti ve sonra ansızın kollarını sardı bana. Sıkı sıkı sarılıp beni kendine çektiğinde geri kaçmayıp ben de tek kolumu ona doladım.
Bu onunla son sarılmamız değildi, hiçbir zaman öyle bir şey olmayacağına da inanıyordum. Yarın yine aynı iş başında karşılaşacaktık, diğerleriyle de öyle... Tekin bundan sonra hep arkadaşımdı çünkü birbirimize öyle söz vermiştik. Ama her zamankinden daha sıkı sarıldık o an; bir daha hiç görüşmeyeceğimiz için değil, bu sefer hep bir arada olacağımızı bilmek için çok sıkı sarıldık.
-
Birkaç saat sonra Sevtap beni eve bıraktı. Arabadan inip apartmanın önündeki sokak lambası ve ne ara konduğunu bilmediğim banka bakakaldım öyle. Bıraktığımdan daha farklıydı, sanki geri döneceğimi bilirmiş gibi hazırlık yapmıştı sokak bile.
Yavaş yavaş ilerleyip gecenin ışığı altında banka oturdum, çantamı da yanıma bıraktım. Tanıdık bir komşuya yakalanırım diye endişe etsem de herkesin beni ailemin evinden dönüyorum diye biliyordu aslında. Sorun etmedim, yine yeni bir yalan söyleyebilirdim.
Elimi cebimden çıkardım sonra. Sol elimle sağ bileğimi kavradım. O sırada bir rüzgârın estiği boşlukta, bu evden çıkmadan önce elim vardı. Saçlarımın savrulduğu başımda düşüncelerin ağırlığı, çantanın büyük ihtimalle iz bıraktığı omzumda kimseye anlatamadığım hatıraların yükü vardı o zamanlar... Şimdiyse bu rüzgâr beni de savurup götürecek kadar hafif hissediyordum.
Bir süre uzun uzun oturup sadece karanlığı ve sokak lambasının aydınlattığı kadarını seyredip düşündüm. Bazen kendi kendime güldüm. Ara ara müzik çalan çocuklar geçti arabalarıyla, bazen bir köpek havladı, gözlerimi döndür dolaştır derken tüm sokağı ezberlercesine her şeyimi kaybettiğim o günleri seyrettim çamur izi kalan kaldırımlarda. Aklımda en sevdiğim şarkı çaldı kırmızı kırmızı. Şuurunu yitirmiş biri gibi kendi adımı mırıldandım. "Yakut..."
Üstündeki tozları silkelemiş.
Sadece yakından bakanların görebileceği kadar parlak.
Sonsuz, sıfatsız... Yakut.
Başım yine arkaya çevrildi. Bavulumla ayrıldığım kapıya bakarken oraya dönmek istemediğimi fark ettim. Çantamı alıp yavaşça ayaklandım kaldırımdan. Soğuktan devamlı burnumu çekiyordum. Bir atkım olsaydı sümüklerimin bulaşacağını bildiğim için iyi ki atkımın olmadığını düşüneceğim kadar üşümüştüm. Çantamı tekrar omzuma asıp tek elimi, bir de yarım bileğimi ceplerime sıkıştırdım. Caddeye çıkıp bir taksi çevirecektim.
Ta ki kendi adımı, daha farklı duyana kadar.
"Yakut."
Fazla uzaklaşmadan geri döndüm. Arabasını arkada bırakmış, parmaklarını kütleterek bana doğru yürüyen kişi Uygar'dı. Rüzgâr onun da burnunu kırmızı yapmıştı sanki, tüm olgunluğuna rağmen sevimli göründü gözüme bu hali. Saçları da arkaya savrulunca çok hoşuma gittiği için tebessüm ettim. "Uygar?" diye fısıldarken dudaklarımı zor kapatmıştım, bir kez daha seslenebilirdim adını. Hatta birkaç kez daha.
Tam olarak yaklaşmasa da konuşmaya devam etti benimle. "Nereye gidiyorsun?" derken kaşları çatıktı ama soğuktan mı yoksa bir şeylere mi kızgın anlayamadım. Buna rağmen yanına yaklaştım adım adım. Halbuki sorusuna ne cevap vereceğimi de bilmiyorum.
"Ee, şey..."
Gevelememi dinledi sabırla, sustursa belki de daha çok rahat edecektim. Sanki gidebilecek çok yer varmış gibi elimi biraz daha gömdüm. "Açık market bakacaktım," yalanı döküldü dudaklarımdan ilk. "Eve girmeden birkaç şey alırım belki diye."
Sanki bunun için buraya gelmiş gibi o da ilgisini aynı konuya yoğunlaştırdı. "Neye ihtiyacın var? Ben alıp geleyim," derken yardım etmeyi bekliyormuşçasına hazırdı o an.
"Yok sen zahmet etme."
Ciddi ifadesini hiç bozmadı Uygar. "Söyle."
Ona neden geldiğini sormak istiyordum ama yanlış anlar diye korkuyordum. En nihayetinde iftiralardan aklandığı için burası artık isteyerek ayrıldığı evi değildi, koparıldığı eviydi ve kullanmak benim kadar hakkıydı. "Uygar gerçekten gerek yok."
"Beraber alıp gelelim o zaman, tek taşımamış olursun."
Tekliflerini gitgide asla reddedemeyeceğim noktalara getiriyordu. İçimden defalarca her şeyin arkadaşça bir yardım olduğunu tekrar ettikten sonra omuzlarımı serbest bırakıp "Peki," diye mırıldandım. "Olabilir."
Aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp yanıma geldi bu sefer. "Çantayı bana ver," derken parmaklarını askıya koymuştu. Sonra birden elinin tersini yanağıma yaslayıp yüzünü buruşturdu. "Donmuşsun Yakut, daha kalın giyecek bir şeyin yok muydu?"
"Dışarıda fazla durmam diye düşünmüştüm," dedim hızlı bir yanıtla. Doğrusu zaten buydu, hemen eve geçecektim. Ama yüreğim o kadarını kaldırmayınca bozuldu planlarım; elim yüzüm donar halde geldi. "Ama o kadar da sıkıntı değil, markette ısınırım şimdi."
Caddeye çıkmak için köşeyi dönerken Uygar atik bir şekilde montunu çıkardı üstünden. Sonra omuzlarıma bıraktı, yakasını kaldırıp kulaklarımı kapatırken çantayı da kapıverdi ve kendi omzuna taktı. Gözleri dikkatle üstümde gezinirken Allah'tan cadde aydınlık diye geçirdim içimden. Yoksa o parıltılar asla şahit olmayacağım hoş sırlar olarak kaybolup gideceklerdi ben göremeden.
Fazla inatçı davranmak istemediğim için "Teşekkürler," diye mırıldandım. "Gerek yoktu ama..."
Mırın kırın konuşmamın ardından Uygar'ın ilk geldiği anının aksine ufak, küçücük bir tebessüm sardı dudaklarını. Anlamıştı işte kokusunun her şeyi tersine döndürebileceğini. "Hı hı," dedi, alaycıydı biraz.
"Ne hı hı?" dedikten sonra ceketi üstümden çekmeye çalışmak yerine yüzüme doğru biraz daha kapattım. Dudaklarım tamamen ceketin yakasının arkasında kalmıştı şimdi. "Niye benimle dalga geçiyorsun? Ne dedim sanki ya?"
Karşıdan karşıya geçmek için yolu kontrol ederken boynunu kaşıdı oyalanırcasına. "Dalga geçmedim, aksine hoşuma gitti," derken trafikten dolayı sesini yükseltmek zorunda kalmıştı.
Hala Uygar'a bakıyordum. "Hoşuna gidecek bir şey de söylemedim ki," diye bağırırken o ise elimden tuttu ve duran arabaya elini kaldırıp kısaca selam verdikten sonra beni karşıya yürütmeye başladı. Ona bakarken yaya geçidinde olduğumu bile unuttuğum için adımlarımı hızlandırıp yanına yetişmeye çalıştım hemen.
"Canımın istediği hoşuma gider Allah Allah, hesabını mı vereceğim sana?"
Akşam rüzgârı yüzüme fazla çarptığı için saçlarım ceketin altından çıkmaya başlamıştı. Daha fazla savrulmasınlar diye ceketi üstüme iyice çekerken ters bir bakış attım Uygar'a. O ise gönlüm yokmuş gibi davranmama rağmen ceketi sıkı sıkı sarınmama müstehzi bir gülüşle bakıyordu. "Ne yaparsan yap, beni ilgilendirmiyor," deyişime ise başını salladı hafifçe. "Anladım onu," derken gözlerini de kısaca yumup açmıştı.
Hala beni ciddiye almıyordu.
"Bak ya..." Arkasından ufak bir yumruk attım omzuna doğru, ancak ben de gülme isteğiyle tutuşunca bunu yapmaktan vazgeçtim. Bakışlarım başka yerlere kaydı. Dükkanların yavaş yavaş kapandığı caddede bizim gibi yürüyen birkaç insan vardı. Onlara çarpmamak için Uygar'a yanaştığım sırada o da az önce ceketi sarınmak için çektiğim elimi tuttu ve biraz daha yaklaştırdı beni kendine. Artık dip dibe yürüyorduk.
"Yeni dükkanlar açılmış buraya," dediğinde gözlerimi gezdirdim etrafta hemen.
"Evet ben de ilk kez görüyorum, bayağı canlanmış."
"Bak şu senin hep buraya gelmesini istediğin market değil mi?"
"Hani nerede?"
Uygar elini kaldırıp karşı kaldırımın köşesin işaret etti. Orada tanıdık tabelayı görünce yüzüm aydınlandı hemen. "Aa evet, sonunda açmışlar! Ay çok mutlu oldum... Oraya gitsek olur mu? Yani uygun mu senin için?"
"Gel bakalım bir daha karşıya geçelim."
"Geldim."
Tekrar karşıya geçtikten sonra marketin renkli tabelası daha çok gözümü almaya başlamıştı. Kapıdan geçip direkt arabalara yöneldi Uygar. Çantayı oraya bıraktı ve yanına gelmedi bekledi. Bu anın ne ara başımıza geldiğini düşünmek için kendime vakit bile ayırmadan raflar arasında gezinirken normale dönüş için daha büyük bir ritüel yapmamız gerekmemizin direkt market alışverişiyle başlamamızın sakinliği vardı üstümde. Ne konuşacağımızı da bilmiyorduk; ama artık ayrı ayrı sahip olduğumuz evimiz için ihtiyaçlarımızı karşılayacaktık şimdi.
"Neye ihtiyacın vardı?" derken rafta gördüğü kahveyi direkt arabaya bıraktı Uygar, sonra bana kaçamak bir bakış attı. "Kesin buna vardır, bir paket yeter mi yoksa iki mi olsun?" diye sormuştu hatta.
"Ben o kadar da kahve bağımlısı değilim," dedikten sonra gözüm rafa takıldı. Fazla bakmama gerek kalmadan hepsini içmek istemişti canım. "Üç olsun," diye mırıldandım. Buna hiç şaşırmadan iki paket daha ekledi yanına.
"Üçüncü de misafirlerin için herhalde?"
"Benim misafirim olmuyor ki."
Kaşlarını havaya kaldırıp indirdi bir defa, arabayı iterken tek eli boştaydı. Genelde yapışık ikiz gibi gezdiğimiz için market esnasında o elini de ben tutardım. Şimdi onu yapacak durumda olmadığımız arabanın önünü kavradım yanından. Sonradan aklıma bir şey gelmiş gibi gözlerim açıldı. "Ama bugün Sevtap sık sık vakit geçirmemiz gerektiğini söylemişti, onu sayabilirim. Gökçe şimdi içebilir mi emin değilim, hamileler için bunu bir araştırmam lazım. Aa bak Tekin de olur. Gerçi o kahveyi pek sevmiyor, genelde çay içiyormuş ama çay almazsam kahve içmek zorunda kalır. Mantıklı mı?"
Direkt onayladı Uygar beni. "Çok mantıklı."
Saçma konuşmama rağmen fazla inançlı davranmasına güldüm ister istemez. "Bu sefer dalga geçmedin?"
Uygar bir dalgınlıktan çıkar gibi hafifçe irkilerek bana döndü. Gözlerimiz kesiştiğinde daralan göğsümü rahatlatmak için hızlı bir nefes aldım burnumdan. Hareleri uzun uzun yüzümde dolandı o sırada. Dudaklarını yaladı. Yutkundu. Burnunu çekti. En sonunda konuştuğunda "Başka bir şey düşünüyordum," diye mırıldanmıştı.
"Ne düşünüyordun?"
Ansızın yine düşüncelere daldı, etrafına bakındı. Yine cevapsız kalacağımı düşündüğüm bir an sanki bahanesini bulmuş gibi hızlı konuşmuştu. "Zeytinlere bakıyordum," derken göğsünü şişirdi derinden, sonra yavaş yavaş bıraktı. "Izgara da olması lazım ama... Göremedim." Raftaki kutuyu itip arkasına baktı. "Buradaymış," dedikten sonra ondan da iki kavanoz koydu. Aslında kafasını karıştıran şeyin bu olmadığını bilsem de sormadım, onun yerine ortadaki reyona ilerledim. "Uygar, bu senin hep denemek istediğin cips!"
Birden marketi dolaşan yaşlı çiftin gözleri üstüme koydu. Fazla yüksek sesli konuştuğumu fark ettiğimde elimi dudaklarıma örtüp geriye baktım. Uygar da arabayla beraber yanıma geldi hemen. Arkamda durup omzumun üstünden pakete bakarken kaşları çatılmıştı dikkatle. "Gelmiş mi sonunda?"
"Evet, bulmuşken hemen denemeliyiz. Ben de çok merak ediyorum."
Onu da arabaya koyduktan sonra bir süre daha marketi dolaşıp alışverişimizi yaptık. İhtiyaç bahanesiyle gerekli gereksiz onca şey almış, poşetleri neredeyse taşıyamayacağımız noktaya getirmiştik. Kasada bekleyenler olduğu için ödeme konusunda fazla itiraz da edemedim ona, poşetleri taşırken zaten tek elimle alabileceğim kadarını taşıdığım için yükün çoğu ondaydı. Eve varana kadar üşüdüğümü unuttururcasına bir şeyler anlatmıştı hepsini, onu dinlerken eve geldiğimizi bile zor fark etmiştim.
Apartmana girdikten sonra dairenin önüne vardığımda gerçekler daha çok çarptı gözüme. Çantadan yavaş yavaş anahtarı çıkarıp elimin titremesini saklamaya çalışarak deliğe geçirmeye çalıştım. Biraz uzun sürmüş olsa da kapı açıldığında çıkan tık sesiyle yüreğim de hopladı sanki, tıpkı bir mayına basmışım gibi. Evin havasızlığı yüzüme çarparken her şeye rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranıp içeri girdim. Uygar ise kenardan poşetleri bırakıp ellerini silkeledi.
"Gelmiyor musun?" diye mırıldandım, bu yükü ikimiz paylaşacağız sanıyordum çünkü.
"Şimdi gelmeyeyim," dedi, sesindeki pürüz ya da kelimeler beynimi tırmalar gibi olunca kaşlarım çatıldı hemen.
"En başında niye geldin o zaman? Geçsene içeri." Kapıyı biraz daha çektim, poşetlere takılınca sinirle onları da ittim ileri. Pek söyleyesim yoktu; ama bunu konuşmamız gerektiğini bilerek o kelimeler döküldü dudaklarımdan. "Burası senin de evin, konuşup anlaşırız Uygar."
Bakışlarını aklı, kalbi, muhakkak bir parçası burada kalır gibi içli içli eve baktı. "Rahatsız etmek istemiyorum, sadece birkaç eşyamı alacağım," derken ağır ağır konuşmasına yalan söyler gibi bir tutukluk vardı.
Bunun tuhaf olacağını biliyordum; ama yine de içimden başka bir şey söylemek gelmedi. Eve gelip varlığıyla beni tarumar da edebilirdi, birkaç dakika bile yeterdi iyi ya da kötü mahvolmam için. Ama aksi bir durum da sözcüklere bürünüp dilime uğramıyordu. Yutkundum kuru boğazımı rahatlatmak için. Gözlerim onun bir hatırayı anımsamak ister gibi uzun uzun evimizde dolanan gözlerinde takılı kaldı. "Uygar," diye mırıldandım. Ona seslenişimin ardından hemen bana döndü. "Tamam, gideceksek ikimiz beraber gideriz-"
"O ne demek?" derken anında kaşları çatılmıştı.
"Ev sadece benim değil, o yüzden bana seni rahatsız etmek istemiyorum deme. Ben de seni rahatsız etmek istemiyorum. Ne olacak şimdi?"
Dudaklarını yaladı tekrar. "Bilmiyorum," derken boğuk çıkmıştı sesi. Sonra önüne bakıp eşiği seyretti. Bir zamanlar kelepçeli ellerle çıkarılışını mı hatırladı bilmiyorum; silmek istedim, her şeyi... Korkuları, kaygıları. Benim hafiflediğim kadar onun da yaşaması lazımdı bu duyguyu.
"Gel." Kolundan tutup çektiğimde fazla beklemeden içeri girdi ama çekingen davranıyordu. "Üstünü çıkar diyeceğim ama ceketin bende," diye mırıldandığımda başını salladı yavaşça. "Ben çıkarayım senin üstünü de," deyip montunu vestiyere astım. Kendiminkini de öyle.
Beraber salona geçtiğimizde yabancılık çeken sadece o değildi. Aylar önce burayı apar topar terk edişimin bana unutturduğu şeylerden dolayı ben de çekinmiştim ilk başta. Ama özlemek daha ağır basıyordu, özlemek bana unuttuğumu unutturuyordu. Hatırlıyordum.
İçerisi hava alsın diye pencereyi açtıktan sonra koltuğa yan yana oturduğumuzda sanki onu ben davet etmemişim gibi susup kaldım. Dirseklerimi dizlerime yaslayıp öne eğildiğimde gözlerim halıya daldı gitti, sonra tüm yol bana onu can kulağıyla dinleyeceğim şeyler anlatmamış gibi Uygar da suskundu. Ara ara nefes seslerini duyuyordum, kelimeler bu nefeslerin aralarına bir yerlere gizlendiği için sessizlik de çok şey anlatıyordu aslında.
Dayanamayıp mırıldandım. "Sana yalan söyledim."
Bakışlarını yavaşça bana kaydırdı Uygar, kaşları yine çatık ve yine ciddiydi. "Ne yalanı?"
"Aslında markete gitmeyecektim... Başka bir yerde kalacaktım." Uygar'ın gözlerine bakarken yutkundum, yelkenleri suya indirmemek istesem de kendi kurallarımın oyununa düşmüş gibiydim o an. Bana bir kere sorsa ona her şeyimi vermeyecekmiş gibi suskun olmam komik olsa da güldürmüyordu, kızdırıyordu. Her şeyin yanlış zamana denk gelme huyu bir bize çalışıyordu sanırım. Yine de sorumluluk alma korkusu beni daha büyük itiraflardan alıkoydu hemen. Başka bir şey diyemedim.
"Bana niye kızıyorsun o zaman?"
"Sen yapma çünkü."
"Neyi?" diye sordu bastırarak.
"Kendini mahrum bırakma sahip olduklarından."
"Bu sefer dalga geçen sensin herhalde Yakut?" O an ilk kez farklı bir tepki göstererek keyifsizce güldü Uygar, hatta rahatlamış gibi kasıntı vücudunu gevşetti. Koltuğa biraz daha yayıldığında gözlerimi kırptım defalarca. O buraya aitti. Evine.
"Yok ciddi söylüyorum."
"Başka ne söyleyeceksin?"
"Bu kadar. Ev aramakla uğraşmak istemiyorsan kal burada, ben zaten çıkacaktım."
"Ben de gelmek istemiyordum zaten."
Burnumdan derin derin nefeslenip hızlı çözümümü mırıldandım. "Tamam, satarız o zaman. Sıkıntı değil, halledilir-"
"Satmak da istemiyorum."
"Tamam, kenarda kalsın. Çözüm mü yok sanki?"
Birden keskin bakışlarını bana doğrulttu Uygar. "İlla beni sokaklarda evsiz gibi mi yaşatacaksın?"
Kibarca tebessüm etmeye çalıştım. Bu ne demekti şimdi? "Ben senin için ev bakarım, sıkıntı etme oraları," dediğimde keyifsizce güldü yine. Bu sefer sesliydi, sonra kafasını elleri arasına alıp kumral saçlarını karıştırdı hızlı hızlı. "Uygar, iyi misin?" derken elimi tek omzuna koydum. Bir süre ona dokunuşumu seyretti; ama bu şüpheye düşmeme sebep olacak kadar uzayınca parmaklarımı yavaş yavaş omzundan geri çektim.
"İyi değil misin?" diye fısıldadım tekrar.
Uygar alelacele nefesler almaya başladı bu sefer. Göğsü çok hızlı inip kalkıyordu, devamlı burnunu da çekiyordu. "Seni korkutuyor muyum Yakut?" diye sorduğunda en azından birazcık açık konuşmasının rahatlığıyla kasılan bedenimi serbest bıraktım.
"Hayır, hiç... Sadece iyi hissetmeni istiyorum, ben sana benim için değerli olduğunu hissettiremiyor muyum yoksa?"
"Yok, çok hissediyorum. Fazlasıyla hissettiriyorsun. Ama sorun da bu." Tekrar bana baktı. Hareleri biraz aşağı kayınca fark ettim dudaklarımı ısırıp durduğumu. Kendimi durdurup onu dinlemeye devam ettim. "Ben arkadaşlık, bilmem neylik, sen adını ne koyarsın artık bilmiyorum... O ilgileri yanlış anlayacak kadar geri kafalıyım. Sorun bu."
"Ne?"
"Yakut işlemiyor bana arkadaşlık." Doğruldu. Hatta sığamazmış gibi ayağa kalktı. Bense itirafının yüküyle oturmaya devam ettim. Sesinin sertliği de mıhlamıştı beni olduğum yere. "Bana güldün mü benim içim gidiyor, o zaman arkadaşız falan bahaneleri siliniyor hep aklımdan. Böylesi daha iyiymiş, sorumluluk yokmuş, rahatmışız falan... Olmuyor Yakut, yani bayağı zorladım kendimi. Bencil görünmek istemedim." Zorlanırmış gibi yutkundu arada. "Sen nasıl istiyorsan öyle olsun dedim. Ama daha yirmi dört saatte bunlar benim boyumu aştı... Kısacası durum bu, yapamıyorum Yakut."
Tanıdık bir şeyler vardı sözlerinde, birkaç ay öncesinden beni hatırlatan. Titrek nefesimi yavaşça dışarı bıraktım. Ben konuşamayınca Uygar devam etti hemen. Onun sesi de yüreğimi yırtarcasına keskindi zaten, beni daha büyük suskunluklara gömüyordu.
"Seni zorlayacak halim yok, olsun dersen olur olmaz dersen olmaz." Dilini dudaklarında gezdirip bir süre bekledi, artık pencereye bakıyordu. "Ama arkadaşız deyip de kandırmayalım ne birbirimizi ne başkalarını."
"Ne demek şimdi bu? Gidecek misin yani?" derken sesli bir nefes çektim içime. "Tamamen? Seni bir daha görmeyecek miyim?"
Uygar duraksadı, yukarıdan bana bakarken dudaklarının içini kemiriyordu. "Yokluğum canını yakar mı?" diye fısıldadı, bunu sorması ikimiz için de çok tehlikeliydi o an. Az önce açtığım pencereye rağmen üstüme sıcak basınca kazağımın yakasını çekiştirdim hemen.
"Yakut," diye tekrarladı. "Yokluğum canını yakar mı? Bir şey söyle."
"Ben..."
Sessizlik uzayıp gitti aramızda. Bunu kabul etmenin önümüzde açacağı yolları biliyor olduğum için cevap veremiyordum, tekrar bir ayrılığı kaldıramayacak kadar değerliydi o benim için. Ama o sessizliğime benim kadar sabırlı davranamadı. Kolumdan tuttu, kaldırıp odamıza getirdi beni. "Uygar ne yapıyorsun?"
"Değiştir üstünü."
Birden kazağını çıkardı önümde. Dolabı sanki uzun zamandır orayı kullanıyormuş gibi açıp içine bakarken sakladığım kıyafetlerini görmesin diye önüne geçmek istesem de çoktan en kenardaki kıyafetlerini fark etmiş, oraya uzatmıştı elini. "Bunlar benim kıyafetlerim," derken soğukluğuna rağmen hoşnut görünüyordu.
"Alma onları," diye mırıldandım.
"Neden?"
"İşte..."
"Tamam kıyafetler senin," derken tişörtü geri bıraktı ama eşofmanı bırakmamıştı. Pantolonunu açıp çıkarırken dik dik gözlerine bakıyordum. "Ama ben de seninim," dediğinde bir titreme tuttu kalbimi. Eşofmanı giyinince benim pijamalarıma da uzanmıştı, hareket edemiyordum. Eskisi gibi sorumluluk almayacağım kadar bana bir şeyler yaptırsın istiyordum sanırım... "Senin giyinesin yoksa ben el atayım Yakut."
"Ne yapmaya çalışıyorsun Uygar?"
Duraksadı, yine ısırmaya başlamıştı dudaklarının içini. Böyle içimizi kemire kemire birbirimize ulaşmaya çalışıyorduk. "Bir şeyleri berbat edeceksem en başından söyle, umutlanmayayım," diye mırıldandı. "Mahvolmayayım... Eğer şimdi dur demezsen çok şey yapacağım."
Elimi dolaba atıp tutundum, gözlerime baksa da bunu fark etmişti sanırım. Suskunluğum zaten geçmişten bu yana ona en büyük cevabımdı. Pijamalarımı elinde çevirmeye başladı, içinden geriye sayıyordu herhalde ona engel olayım diye. Ama olası bir yanlış anlaşılma için nefes aldığımı bile ona belli edemedim. Uygar bir kez başını öne eğip kaldırdı. Anlamıştı... Pijamaları ellerime bıraktı. "Giyin, sonra da yatağa geç."
Sessizce dediklerini yerine getirdim. O da etrafa saçtığı kıyafetlerini toparladı hemen. Kısa bir ara odadan çıktı, sonra geri döndü. Sert adımlarını yatağın kenarında sonlandırdığında ne yapacağını bekler haldeydim. Yorganı kaldırdı, benim yanıma uzandı. En son onu düşünerek ağladığım yatakta bu anı bir kez daha yaşayacağımızı düşünmemiştim. O gün her şey bitmişti sanki, şimdiyse kaçıncıya başladığımızı bile sayamaz haldeydim.
Uygar kolunu belime attı hemen. Henüz alışamadığım için sırtım ona dönük yatmamı umursamadan beni kendine çekti, sıcak vücuduna yasladı. Nefeslerini boynumda hissediyordum... Kimi zaman ufak öpücüklerini. Elini karnıma koydu sonra. En son usul sesini duydum. "Uzun zamandır uyuyamıyordum," diye fısıldadığında ben de parmaklarımı onun elinin üstüne yaslamıştım. "Bu gece, sabah yanımda olacağını bilerek uyuyacağım." Parmaklarını parmaklarıma geçirdi. "Tamam mı?"
Onun kadar usulca fısıldadım. "Tamam."
"Sabah sana kahvaltı hazırlayacağım, sevdiğin gibi olacak her şey. Biraz aklının karışması lazım."
"Neden?"
"Sana duymaktan korktuğun şeyler söylediğimde fazla düşünmeni istemiyorum çünkü."
"Duymaktan korktuğum mu?"
Sanki beni yatıştırmak ister gibi biraz daha çekti kendine. Daha fazlası olsa ben de isterdim o an. Göğsü öyle sıcaktı, kolları öyle kucaklayıcıydı orada uyuyabilmem için. "Duymaktan korktuğun evet," diye mırıldandı, ışıklar kapalı olduğu için sesi de masal gibi geliyordu.
"Ama ne?"
"Şimdi mi söyleyeyim?"
"Şimdi söyle."
Biraz bekledi. Sabırsızlığım katbekat artmasına rağmen gözlerim de öyle hızla kapanıyordu. Çok geçmeden nefeslerini tenime çarpa çarpa konuştu Uygar. "Yalvarırım bir daha deneyelim Yakut..."
-
Miladımız olsun bu da 😅 Biz evimizdeyiz.
Kısa bir not. Bölümleri erken yazmaya başlasam da hızlı bitiremiyorum. Son zamanlarda aradan birer ay geçmesi benim hatam. Hala taşınma aşamasındayım ve devamlı şehir değiştirmem gerekiyor. Bir okur için en can sıkıcı şey beklemek olduğu için ben de sürekli özür dilemek zorunda kalıyorum. Bir süre sonra sıkıcı görünmesin diye özür dilemeyi bırakayım desem de durduramıyorum kendimi. Hem oylarınız ve yorumlarınız için çok teşekkür ederim hem de beklettiğim için çoookk özür dilerim 🥺 Sizi çok seviyorum. İyi ki varsınız. 💌
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 56.99k Okunma |
3.39k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |