71. Bölüm

KARADENİZ ÖZEL BÖLÜMÜ

Ayşen B.
ayssbss

Bu bölüm benim geçen sene yazıp taslağa attığım bir bölüm. Tabi hikayenin akışı gereği dahil edemeyince elimde de patlamış oldu ama dedim ki neden özel bölüm olarak atmayayım. Tabi çoğu yeri sonradan ekledim asdfshsh

 

 

 

 

NOT: BU BÖLÜM HİKAYENİN OLASI VE NORMAL AKIŞINDAN UZAK, ONUNLA ALAKASI OLMAYAN, ATEŞTEN DÜĞÜM EVRENİNDEN BAĞIMSIZ, ELİF VE BARAN KARAKTERİNİN BAŞINA GELENLERE GÜLÜP GEÇELİM DİYE YAZILAN BİR BÖLÜMDÜR. YANİ HİKAYEMİZİN AKIŞIYLA BİR ALAKASI YOK SADECE EĞLENELİM, AZICIK TEBESSÜM EDELİM AMAÇLI YAZILMIŞTIR.

 

MANTIK YOK, ŞİVE ÇOK, ABSÜRTLÜK HAT SAFHADA BİLESİNİZ.

 

Her şey başına gelen karakterlerimizin bu neden başına gelmesin diye yazdım unutmayın. gülün ve geçin. Ama bolca da yorum yapın e miiii!!

 

 

Davut Güloğlu-Katula Katula

Davut Güloğlu-Ayağında Takunya

 

 

😂

 

 

 

 

Merak... Deli ederdi adamı. Böyle kurt gibi yer bitirirdi. Biz de o akşam bizi kurt misali yiyip bitiren bir merakın kurbanı olmak üzereydik. Hem de öyle böyle değil. Bir kere insan ne oldum dememeliydi bu hayatta. Ne olacağım demeli, bunu hesap etmeli hatta üç, beş ve daha fazla düşünmeliydi.

 

Ben o gece çok düşünmeyi ve merakıma hemencecik teslim olmamayı öğrenmiştim. Daha doğrusu kafama vura vura öğrenmiştim. Öğretmişlerdi sağolsunlar...

 

"Neden senin aklına uyduysam!" Önümden yaklaşık altı yedi adım önde giderken bu altı yedi adım onun altı yedi adımına eşitti. Benim içinse en az yirmi adım sayılırdı.

 

"Ben mi suçlu oldum şimdi!" dedim sesimi ona duyurmak için bağırırken. Sesim boş sokakta yankılanıp gitmişti.

 

"Ne münasebet! Sen hiç suçlu olur musun! Senin aklına uydum diye ben suçluyum aslında!" Olduğu yerde dururken sinirle kollarını iki yana açtı. E kabul ediyorsa ne diye çemkiriyordu bana? İlla gıcıklık şart, bünyede fazla...

 

"Ben mi dedim arabasız gelelim diye!"

 

"Kim gelelim dedi! Bonco godop bokorsok doho oyo onloroz." Suratını buruştura buruştura taklidimi yapıyordu. Ah bir de yapabilseydi!

 

"Arabasız gelelim mi dedim! Allah Allah ya! Hem ben öyle konuşmuyorum bir kere!" Kollarımı göğsümde birleştirip ayağımı sertçe yere çarptım.

 

"Ya evet!" deyip hışımla yürümeye devam etti. Sokak lambalarının kör bir şekilde aydınlattığı boş yolda bir tek ikimizin adım sesleri duyuluyordu. Yine benden epey uzaklaşmışken ona yetişebilmek adına adımlarımı hızlandırdım ama ayağımdaki topuklular buna pek izin vermiyordu. Hem yağmurun kayganlaştırdığı yolda bu ayakkabıları kontrol etmek pek de mümkün değildi.

 

"Nereden uyduysam senin aklına!" Tekrar bağırdı hızlı adımlarının hızını hiç kesmeden.

 

"Uymasaydın Allah Allah!" diye ben de ona bağırdım dengemi sağlamaya çalışırken. "Kim dedi sana beni dinle diye!" Onun kendince normal hızda attığı adımlara ben koşuyordum yetişmek için. Ama dışarıdan bakan biri koştuğumu değil de penguen misali yürüdüğümü düşünebilirdi. Yanından geçtiğim çöp varilinden bir kedi hışımla fırlayınca çığlığı da basmıştım. Geri geri kaçayım derken de çığlığımın hemen ardından çat diye bir ses duyuldu. Ayağım burkulurken yere yanlamasına düşmüş ama son anda ellerimi yere koyup düşmenin etkisini azaltmıştım.

 

Harika bir günden harika düşüşler... Tenks may god...

 

"AYY!" dedim ağlamaklı bir şekilde. Bakışlarım acıyan avuç içlerime kaymıştı.

 

"Ne yapıyorsun sen ya! Hadi!" dedi ileride durup. Acaba olduğu yerden bakınca ne yapıyora benziyordum! Kör olabilir miydi? Egosu gözlerini kapadıysa tabi kiiiiiii...

 

"Düştüm be!" diye cırladım. "Ne bağırıyorsun!"

 

"Sabır ya!" dedi ellerini iki yana açıp bakışlarını gökyüzüne kaldırarak. "Gerçekten sabır!"

 

"Asıl bana sabır!" dedim acıyan bileğimi tutup. "Ayy..." sırası mıydı ya! Gerçekten bunun sırası mıydı!

 

"Gerçekten bugün hem sabrımla hem sinirimle oynuyorsun!" Oflayarak bana doğru atmaya başladı adımlarını.

 

"Sen onu her gün yapıyorsun!" dedim tam tepeme geldiğinde sinirle ona doğru. "Ben bir şey diyor muyum!"

 

"Demediğin halin buysa! Hadi kalk! Bir araba falan bulalım! Yoksa bırakıp gideceğim!"

 

"Hem arabanı alma, hem telefonunu alma! Tüm suç bende öyle mi! Düştüm! Topuğum kırıldı! Git ya git!" tekrar bileğimi tuttum bakışlarımı ondan çekip.

 

"Gidiyorum gerçekten!" dedi arkasını dönüp. "Seninle mi uğraşacağım!" Domuzluk modunu da açmıştı. Mükemmellll...

 

"Asıl ben seninle mi uğraşacağım!" dedim ona bakmadan. Ayakkabımı çıkarıp elime aldım. Topuğu tümden gitmişti. Çıplak ayak gitmekten başka çarem yoktu. Tabi eğer yerden doğrulabilirsem... Sinirli bakışlarımı hiçbir şey demeden ve arkasına bakmadan giden ona çevirdim. Gerçekten gidiyordu hem de beni burada bırakıp... "Öf!" dedim elimdeki ayakkabıyı hırsla yere vurup. Dayanamayıp tekrar vurdum ve tekrar vurdum.

 

"Hadi kalk!" dedi katı kaba sesiyle.

 

"Sen niye geri geldin!" dedim ters ters. Başıma gelip dikilmişti. "Gitsene!"

 

"Gecenin bu saatinde uğraştırma artık beni! Yürü! Gidip bir araba çevirelim!"

 

"Sen git..." dedim elimdeki ayakkabıyı yere çarpıp kollarımı göğsümde bağlarken.

 

"Bak... Gecenin bir saati. Kuş uçmaz kervan geçmez saçma sapan bir yerdeyiz. Eğer biraz daha oyalanırsak muhtemelen geceyi burada geçirmek zorunda kalacağız. Kalk hadi yerden." Dik dik ona bakarken ellerimi yere koyup doğrulmaya çalıştım. Kabaydı mabaydı ama haklıydı bu sefer. Resmen dağ başında, merkeze bir hayli uzak bir yerdeydik. Geceyi sokakta geçirme fikri daha kötüydü. Arada bir doğru konuşabiliyordu. Bozuk saat bile... Neyse...

 

"Ay..." diye sızlandım ayağımın üzerine basmaya çalışınca. Yalpalamıştım da son anda toplamıştım kendimi. Bilek fenaydı, bilek gitmişti hocam.

 

"Hadi!" dedi sabırsızca bana oralı olmadan. Tekrar ayağımı yere basıp adım atacak oldum ama acı bir inleme çıktı gitti dudaklarımdan. "Hadisene!"

 

"Yürüyemiyorum! Ne hadisi!"

 

"Yani gerçekten sabır taşı olsam çatlardım biliyor musun!"

 

"He he aynen! Çatlardın! Bileğimi burktum üzerine basamıyorum! Ne böğürüyorsun!"

 

"Böğürmek?" dedi kaşları çatılırken.

 

"Evet hep yaptığın şey. Niye garipsedin?" Sinirle ona doğru bakarken ayağım tekrar yere değince yüzüm acıyla kasılıvermişti. "Hönkürmek, böğürmek, öğürmek! Hep yaptığın şeyler!"

 

"Bak zor tutuyorum kendimi! Buraya sen dedin diye geldik! Dağın başındayız resmen! Bir de yürümüyorsun!"

 

"Yürüyemiyorum!" diye düzelttim onu. "Başına gelirse görürsün! İnşallah da gelir..." Son cümlemi mırıldanmıştım ona bakmadan. Eliyle yüzünü sertçe sıvazlayıp sesli bir soluk aldı.

 

"Delireceğim..." dedi kendi kendine. "Cidden delireceğim..."

 

"Çok akıllısın ya." dedim kollarımı göğsümde bağlayıp. Ağlayasım geliyordu bileğim zonkladıkça ama ağlamak yerine dikleniyordum ona.

 

"Of!" dedi epey yüksek bir şekilde. İki adımda yanıma ulaşıp bir elini belime bir elini de bacaklarımın altına koyup beni hızla kucağına aldı.

 

"Ne yapıyorsun ya!" dedim yarı şaşkın yarı sinirli bir tonda. Afallayıp gitmiştim.

 

"Tüm gece senin nazını mı bekleyeceğim ben!" Arkasını dönüp boş yolda hızlı hızlı yürümeye başladı.

 

"Yavaş olsana ya!" Kucağında sarsıldıkça düşeceğimi düşünüyordum. Belki bilerek bile atabilirdi beni. Yapardı. Domuzdu çünkü.

 

"Kolunu omzuma at bari de düşme. Kazık gibi duruyorsun çünkü."

 

"Düşmem!" dedim sert bir dille. Denize düştük diye yılana sarılacak halimiz de yoktu.

 

"Valla ben uyardım. Odun gibi öyle durursan düşebilirsin de."

 

"Allah Allah!" derken elimle omzuna vurmuştum hafifçe. "Sensin odun! Kütüksün hatta! Manda!"

 

"Atarım bak seni!" Kucağında aniden beni sarsınca iki kolumu dolayıvermiştim boynuna.

 

"Saçmalama ya!" dedim tizleşen sesimle.

 

"O zaman sen de rahat dur." Ceketinin boynuna üstünkörü tutunurken o da atabildiği kadar hızlı atmaya çalışıyordu adımlarını. "Şu düştüğüm hale bak..." diye mırıldandı kendi kendine.

 

"Ne varmış halinde?"

 

"Sence ne yok?" bir yandan da çatık kaşlarının altından bana bakıyordu.

 

"Benim halim senden daha kötü bir kere. Bileğim çok acıyor..." derken buruşturdum acıyla yüzümü. "Hem ayrıca," dediğimde bileğime giren acıyla susmak zorunda kaldım.

 

"Ayrıca ne?" dedi o da ters ters.

 

"Topuğum kırıldı! Ayakkabımın topuğu kırıldı!" Sesime bir de ağlamaklı bir ton eklenmişti. Muaazzaaaaammm... Ben öyle deyince adımlarını durdurdu. Baktı öyle yüzüme boş boş. Suratında tek bir ifade bile kalmamıştı. "Ne?" dedim onun ifadesiz bakışlarına. "Niye öyle bakıyorsun?"

 

"Dağın başındayız, evden kilometrelerce hatta Mardin'den kilometrelerce uzaktayız, araba yok, telefon yok, kimse yok! Ama hanımefendinin topuğu kırılmış! Bak bak bak!"

 

"Ne gıdaklıyorsun tavuk gibi!" derken vurdum sertçe omzuna.

 

"Sence senin topuğun mu bizim derdimiz! Baksana bir halimize!" Gürledi resmen.

 

"En sevdiğim ayakkabımdı." Diye mırıldandım. Ayrıca herkesin derdi kendineydi! Ona neydi! "Ayrıca sana ne! Gitti güzelim ayakkabım!" Bakışlarımı onun parmakları arasında sallanan siyah ayakkabılarıma çevirdim. Çok severek almıştım. Ben ki topuklu ayakkabıdan nefret eden Elif, ilk defa bir topuklu ayakkabıya vurulmuş, aşık olmuştum. Ama onun da bana yâr olmayacağı tutmuştu. Vuslat mahşere kalmıştı hojaaamm...

 

"En sevdiğin ayakkabın aynen! Tüm her şeyi bıraktık senin en sevdiğin ayakkabının yasını tutalım zaten."

 

"Ne var ya! Neye üzüleceğimi sana mı soracağım ayrıca!"

 

"Biraz daha araba bulamaz ve bu dağ başında kalmak zorunda kalırsak o zaman karar verirsin neye üzüleceğine." Ana yol ayrımına gelmiştik o sıra. Yavaşça indirdi beni kucağından. Ben bileğime bakarken o büyük adımlarla uzaklaştı benden. "Belki domuzlar, kurtlar yardım eder üzülürken sana."

 

Gözlerim iri iri açılıvermişti duyduklarım karşısında. Domuz mu demişti o! Kurt mu demişti bir de!

 

"NE!" derken ceylan misali seke seke ona yetişmeye çalıştım. "Ne domuzu ne kurdu!"

 

"Yaban domuzu. Kurt da bildiğimiz kurt. Asla ehlileştirilmezler. Doğaları vahşidir." Verdiği muazzam ansiklopedik bilgiyle daha da dehşete düşerken koluna yapıştım. Evet evet bildiğiniz yapıştım.

 

"Ne diyorsun sen ya!" Ağlayabilirdim. Şakam yok zırıl zırıl korkudan ağlayabilirdim. "Var mıdır gerçekten?" İçime kaçan sesimle karanlık etrafa çevirdim korkulu bakışlarımı. Sanki bir şey görebilecektim de... Ama o öyle dedi ya, içime de korku düşürdü ya en ufak bir şey domuz ya da kurt işareti gibi görünmeye başladı tabi.

 

"Bu saatte de buradan araba geçmez ki. El mecbur yürüyeceğiz." Sıkıntıyla oflarken yürümeye başladı.

 

"Var mıdır gerçekten?" dedim ağlamaklı bir sesle.

 

"Ne var mıdır?" Yahu hiç mi korkmuyordu? Kendi demişti işte!

 

"Uzaylı!" dedim ters bir şekilde. "Trabzon'daki akrabalarını ziyaret için geliyor diyorlar. Sence aslı astarı var mı!"

 

"Ne?" dedi şaşkınca.

 

"Kurt işte. Domuz falan!"

 

"Ne bileyim var mı?" derken omuz silkti. "Senin ayağın acımıyor mu?"

 

"Umurunda sanki..." Burun kıvırıp ellerimi onun kolundan çekmek istedim ama her an bir yerden kurt veya domuz çıkar korkusuyla da yapamıyordum. Sanki o da beni domuz veya kurtlara karşı koruyabilecekti de. Belki kurtlar veya domuzlar 'manda' eti seviyordu. O zaman olurdu bak.

 

"Gel..." derken tekrar beni kucağına almak için hamle yaptı.

 

"İstemez bırak."

 

"Ya yürüyemiyorsun. İyilik yapayım diye uğraşıyorum!"

 

"Aman hayrat olursun maazallah başımıza! İstemez. Bırak. Yürürüm ben. Sonra kırk yıl başıma kalkarsın 'sini tışıyımıyırım' diye."

 

"Ya gel işte." Tekrar kucağına almak için hamle yaptı ama ben sertçe itince bizim aramızdaki küçük çaplı bir 'kedi-köpek' kavgasına döndü. Gecenin o ıssız can sıkan, kurtları, domuzları saklayan sessizliğini böldü ikimizin kavga sesleri. Sebebi de benim yürüyememem. Evet...

 

"Haa ne oliiii orada!" İşte bizim kavga sesimizi de bölen başka bir ses oldu. Fazla sinirli fazla ürkütücü bir ses.

 

"Sen geç arkama..." diye mırıldanırken tek gördüğüm onun yüzüne doğrultulan tüfek oldu. Ardından da emniyetin açılma sesini işitti dehşete düşen kulaklarım. İşte o anda kurtları domuzları falan unutuverdim.

 

"Kimsiniz siz!" dedi öfkeli sesin sahibi. Karanlıkta yüzü seçilemiyordu ama ses tonundan çok da yaşlı olmayan bir kadın olduğu anlaşılıyordu. Belki ben yaşlardaydı. Belki birazcık büyük.

 

"Biz yolumuzu kaybettik." Dedi Baran bir koluyla beni arkasında kollarken. Diğer elini de teslim olmuş gibi havaya kaldırmıştı.

 

"Kimsiniz diyrııım size! Ha o şerefsuzun gaçakçilerindan misunuz!"

 

"Yok biz gaçakçi yani kaçakçı değiliz." Dedi hafif bir afallamayla. Burnuna her tüfek dayanan insan biraz afallardı. Ben ise onun hemen arkasında üç buçuk atıyordum. Bilek falan iyileşivermişti korkumdan.

 

"Siz kimi yiyısınız! Ha o godumun şerefsuz hırsızlarindansunuz siz! Ula eşgıyalar! Ben şimdi size saçmalarimin tadina bakturmaz miyum!"

 

"Valla hırsız değiliz." Diye cılızca kafamı uzattım. Karanlıkta zar zor seçilen yüzüne bakmaya çalıştım. "Siz bizi yanlış anladınız."

 

"Sus. Geç arkama." Diye mırıldandı o da bana doğru.

 

"Hiiii!" diye ince tiz bir çığlık misali ses çıkardı kadın. "Hırsuz değulsiniz siz."

 

"Değiliz tabi." Dedi o da ters ters.

 

"Ula şerefsuuuz!" derken tüfeğin ucunu onun omzuna vurmasıyla ben de sarsıldım arkasında. "Kız kaçirmişsun!"

 

"Ne yapmışım ne yapmışım!"

 

"Ne yapmış!" dedim ben de şaşkınlıkla. Kesinlikle bugün işler çok ama çok garip bir yerlere gidiyordu. Kesinlikle biz normal hayattan bağımsızdık şu anda. Allah'ım biz ne yaşıyorduk yaaa!!!

 

"Ula piç kurusi! Utanmaz arsuz! Haysiyetsuz şerefsuz! Ulan-"

 

"Yeter bacım yeter! Açtın ağzını yumdun gözünü! Kimsenin kimseyi kaçırdığı falan yok!"

 

"Ha utanmadan bir da yalan söyleyiii! Ha şerefsuza bak!"

 

"Hanımefendi." Dedim artık daha fazla dayanamayıp. Kibarlıktan da ödün vermeden bir adım öne çıktım. "Kaçırma falan yok. Yanlış anladınız." Yoldaki seyrek lambalardan vuran ışık çok az bir şekilde aydınlatıyordu olduğumuz karanlık noktayı. Ve ben sadece safi hiddet görmüştüm karşımdaki yüzde. Benden biraz daha uzun ve yapılı bir kadındı. Sağ omzundan sarkan kalın örgüsü çarptı gözlerime. Ama odaklandığım Baran'ın burnuna dayadığı tüfekteydi. "Şu tüfeği indirir misiniz rica ediyorum."

 

"Bırak vurayim bu şerefsuzu! Bir kadıni gaçirmak neymuş göstereyum oğa!"

 

"Hayır hayır!" dedim korkuyla. "Kaçırma yok! Kimse beni kaçırmadı! Kimse onu da kaçırmadı! Biz birbirimizi kaçırmadık! Kaçırmak falan yok!"

 

"Gaçirmadu diiisın?"

 

"Yok hayır!" dedim alelacele.

 

"Sen de onu gaçirmadun!"

 

"Beni nasıl kaçırsın aklın alıyor mu?" dedi en ters haliyle. Sinirlendirmesi mi gerekiyordu acaba. Karnına dirseğimi geçirip susmasını isterken o ağzında bir şeyler gevelemekle yetindi.

 

"Şindu siz gaçmadinuz oyle mi? Ha sen bu gızı gaçirmadun, sen de bu şerefsuzu gaçirmadun?"

 

"Şerefsiz demezsek yalnız. Bir adım var benim."

 

"Sorduk mi!"

 

"Bakın hanımefendi. Kimse kimseyi kaçırmadı. Biz yolumuzu kaybettik sadece. Arabamız yok, telefonlarımız da." Ses tonumu olabildiğince yumuşak tutmaya çalışıyordum. Ama içimdeki Elif korkudan altına falan yapmak üzereydi. Eh ne yapalım, köprüden geçene kadar ayıya dayı demek zorundaydık. "Siz bize yardımcı olur musunuz? En azından birilerini aramamız için. Bakın ailemizden birine ulaşabilirsek eğer..."

 

Sessizlik çöktü aramıza. Uzaklardan bir köpek uluması duyuldu. Ben de onun koluna yapıştım tabi.

 

"Eee?" dedi sabırsızca Baran. "Telefon? Hadi ver de birilerini arayalım."

 

"Yok telefon!" diye yükseldi kadın. Tüm yumuşaklıkla kurduğum her şey mahvolmuştu bu sayede. Tenkkkss...

 

"Baran..." diye mırıldandım sinirle.

 

"Fadimeeeeuuu! Fadimeeeeuuu!" Köpek sesleri artarken ta ileriden bir bağırma sesleri bastırdı köpeklerin sesini. "Gız neredesuuun!"

 

"Buradayum abiii!" Kadın tüfeği çekmeden geri doğru bağırdı. "Eğer telefon istiysanız deduklarumi yapacaksinuz! Duyduniz mi! Yoksa ikinuzu da vururim!" Hızlıca bize dönüp tam bir tehditkar fısıldamayla söyledi kelimelerini.

 

"Ne dediği? Ne diyorsun?" demeye çalıştı Baran ama kadın tüfeği bastırınca kelimeler ağzına dizildi. Evet Allah'ım sanırım Karadeniz'in sarp dağlarında can vereceğiz. Eşhedüüü...

 

"Ha noliii burada? Gız sen nereya gittun! Ha o oğlani bulup vurmazsam bağa da Deli Kadir demesunlar!" Adamların ve köpeklerin sesi daha da yaklaştığında ben Baran'ın arkasına sinmekte bulmuştum çareyi. "Ha bunlar kimdu! Gız Fadime!"

 

"Abi?" dedi demin bize terör estiren kadın. Adı da Fadime'ydi. Öğrenmiştik sağolsun. "Abi ben şey..."

 

"Gız ne oliii burada! Ha bu kimdu!" Büyük bir cüsse geldi yanı başımıza önce hemen ardında en az onun kadar uzun ama sıska biri vardı. Ve tahmin edin. Ellerinde tüfeklerrrrr...

 

"Abi bak ben..."

 

"Bunlar kimdu! Kim deyim sağa Fadimeeeeuuu!"

 

"Bu Baran'dur." Dedi Fadime abisi Deli Kadir'e doğru. En az abisi kadar deliydi bana kalırsa. Ama o son dediği yok mu o son dediği. Ha işte orada bana bir şaşkınlık balyozu indi. "Benum yaviklimdur."

 

"Nedir!" diye yükseldi yanı başımdaki beden. "Ne diyorsun sen! Ben ev-" Ama tüfeği tekrar ve daha sert dürttü Fadime. Ulan Fadime. Yazdım kızım seni benim kara kapaklıya.

 

"Bu it o şerefsuz midur! Ha dağ bayir araduğum it enuğu bu midur!" Adamın gür, Karadeniz şivesinden zor anladığım sesi gecenin o ürkütücü sessizliğini bölerken yerimden sıçramama adamın korkutucu sesi değil Fadime'nin dedikleri neden olmuştu.

 

"Budur abi." Dedi demin bize tehditler yağdıran Fadime incecik mahsun bir sesle.

 

"Ha tutun bu şerefsuzi!" dedi Deli Tahir. O öyle der demez arkadaki sıska adam yapıştı Baran'ın koluna.

 

"Hop hop hop!" Tabi biz de engel olamadık bu aniden gelişen olaya.

 

"Vurayim mi abi! Alnunin çatundan!" Sıska adam elindeki silahı dayayıvermişti onun şakağına.

 

"Babam verecek bunlarin hukmuni. Eve götüreceğuk. De hayde!"

 

"Bırakın! Bak siz yanlış anladınız. Büyük bir yanlış yapıyorsunuz!"

 

"Sus! Sen o yanluşi kardeşumun ganina girmedan önce düşüneceğudun. Götürün şu şerefsuzun enuğunu!" Sıska adam onu sertçe çekiştirirken sımsıkı yapışmıştık birbirimizin eline. Deli Kadir denen manyak da benim kolumdan tutacak olmuştu ama Baran kendine doğru çekince eli havada kaldı.

 

"Aklından bile geçirme ona dokunmayı!"

 

"Bu kimdu?"

 

"Kardeşi abi." Diye atıldı kara kapaklıda adının yanına çentikler yiyen Deli Fadime. Ha şu durum bir bitsin sağlam bir kafa atacaktım ona.

 

Basit bir akraba düğünü için geldiğimiz Trabzon'un şu kuş uçmaz kervan geçmez dağ başı köyünde başımıza gelecekler vardı demek ki. Ah o merak yok mu o merak... Bizim neyimizeydi afiyecilik oynamak.

 

......

 

Korku dolu bakışlarım tümden ahşap olan evin duvarlarında dolaşıyordu ama korku sadece bakışlarımdaydı. Tüm vücudumda anlamlandıramadığım bir öfke vardı. böyle kımıl kımıl, alev alev.

 

İçimdeki alevlere hemen karşımdaki sobada yanan odunlar eşlik ediyordu. Ama bana kalırsa benim içimdeki alevler daha kuvvetliydi. Sobanın hemen arkasındaki sedirde ise boy sırasına oturmuş çocuklar vardı. Dört tane. Ayşe, Fatma, Hayriye ve Mıstık. En küçükleri Mıstık'tı. En fazla dokuz yaşındaydı. Hepsinde aynı çakır göz, aynı buğday sarısı saçlar ve aynı utangaç gülümseme vardı. Ve bana uzaylı görmüşüm gibi bakıyorlardı.

 

"Ayşe Fatma Hayriye! Gız gidun dedenuzla nenenuzu çağırun!" dedi kapıdan bir kadın. Bizi buraya getiren sıska adamın karısıydı. Bu çocuklar da onun çocukları. Anneleri seslenir seslenmez bu komutu bekliyormuş gibi kızlar birden fırlamıştı ayağa. Mıstık ise ayağa kalkıp bana doğru bir adım atmış daha çok gülmüştü. 'Ne var' dercesine salladım başımı. Daha çok güldü. Normalde ben çocuklara kurban olurdum ama psikolojim nanaydı o akşam. Başımıza gelmeyen kalmadığı gibi Baran da yoktu ortada! O iri yarı adam alıp götürmüştü onu.

 

"Ne oldu?" dedim pek samimi olmayan bir şekilde. "Niye gülüyorsun?"

 

"Senu bu eve gelun edecağum." Gözlerim iri iri açılırken anlamlandırmaya çalıştım tabi. Sonra da bastım kahkahayı.

 

"Ne ne ne!"

 

"Senu alacağum kenduma. Hanum edecağum bu eva."

 

"Hadi oradan." Diye mırıldandım belli belirsiz. "Önce git donunu topla. Sümüklü." Cidden bana geliyorlardı. Allah'ım delirmeme son biiiiir! Neredesin Baran neredesin Allah'ın belasıııı...

 

"O deli nerede!" dedim pek sakin olmayan bir şekilde.

 

"Hang delu çiçeğum?"

 

"Çiçeğim ne be? Kaç yaşındasın oğlum sen?"

 

"Senunlan evlenacak yaştayum. Evumuza bakarım. Sağa da bakarum."

 

"O Fadime denen nerede?" dedim sinirle.

 

"Yavuklusini dayum vurmasun diye yalvarayi."

 

"Ne yavuklusu be!" diye cırlarken fırladım ayağa. Ama ben kalkar kalkmaz girmişti bizim deli içeri. Elinde tüfek falan yoktu. Zaten öyle bakınca çok ürkütücü bir tipi de yoktu. Dümdüz benim gibi biriydi. Hatta güzeldi de. Çok güzel... Yanık buğday bir ten, yeşil iri gözler, uzun sarımtırak, kıvrık kirpikler ve sarının her yansımasının olduğu sağlıklı uzun bir saç. El işlemesi yemenisinin altından sağ omzuna doğru dökülüyordu.

 

"Otur." Dedi bana bakmadan.

 

"Baran nerede?" dedim onun dediğini es geçip. "Nereye götürdünüz onu?"

 

"Gelecak şimdu. Babamu beklerduk."

 

"Sen aklını mı kaçırdın ha!" dedim artık daha fazla dayanamadan. Çocuk var falan demeden üzerine yürüdüm. "Sen ne dediğini biliyor musun?"

 

"Mıstık dışaru çık." Dedi bana aldırmayıp. "Hadi halacum. Get bir dedan nerededur bak da gel." Ama gitmedi Mıstık. Sinir bozucu bakışları bendeydi. "Elli kağut veririm."

 

"Yüz." Dedi Mıstık bakışlarını benden ayırmadan.

 

"Yüz." Diye onayladı onu Fadime.

 

"Sen aklını kaçırmışsın! Seni var ya şikayet edeceğim!" dedim Mıstık dışarı çıkar çıkmaz. "Ne kadar yalancısın sen!"

 

"Sakin ol. Geç otur ha oraya. Bileğuna pirinç lapasu ederlar."

 

"Ne pirinci ne lapası! Baran nerede!"

 

"Gelecek dedum ya."

 

"Niye yalan söyledin!"

 

"Sağa ne!" diye yükseldi benim yanımdan geçip. Kovadaki kütük parçasından birini alıp sobaya attı.

 

"Bana ne mi! Yavuklum dediğin adam benim kocam! Manyak mısın sen! Derdin ne!"

 

"Bağa bak!" dedi bir hışım bana doğru gelip. "Tek bir kelume etmeyecaksun! Duydun mi!"

 

"Duymadum!" dedim onun gibi.

 

"Vallahi o gacani da seni de alnunin çatundan vururlar haberun olsin. Eğer yaşamak isteyisanız deduklarumi yapacaksuniz!"

 

"Yapmazsak!"

 

"Geberursuniz!"

 

"Ya biz evliyiz sen farkında mısın? O adam benim kocam. Sen de daha bu yalanı sürdürecek misin yani!"

 

"Evet? Yarun duğun kuruluncaya kadar bu iş sürecek. Siz de gardeş rolü yapacaksunuz."

 

Tabi aldı beni kahkaha. Böyle sinir harbi görülmemişti hocam. Böyle bir şey dünyada kimsenin başına gelmemişti.

 

"Evli adam evlenecek öyle mi?" dedim gülmelerimin arasından. "Senin aklınla zorun mu var!" dedim hışımla yakasına yapışırken.

 

"Benu bu evdan götüreceksunuz. Sonra siz yoluniza ben yoluma."

 

"Ne?" derken kendiliğinden düşüverdi sesim.

 

"Bak. Beni zorla garşi köydan biriyla evereceklar. Ölürüm de varmam o içi geçmuşa. Ne yapayım? Yalan demektan başka çarem yoktur. Benu bu evden çikarun daha da yük olmam size." Dolu dolu yeşil gözlerini kilitlemişti benim şaşkın gözlerime. "Lutfen."

 

"Ha geç oraya!" Bir şey demek için dudaklarımı aralamıştım ki paldır küldür bir ses böldü. İri yarı adam ve sıska adam Baran'ı kolundan çekiştire çekiştire getirmişlerdi içeri. "Piçak açmayi bu şerefsuzun ağzuni! Gız dilsuz midur bu! Gerçi gonuşaydi ama."

 

"Etma abi. Utanmişdur." Yakasındaki ellerimden kurtulan Fadime telaşla Baran'ın önüne giderken korkuluk misali kalakalmıştım odanın ortasında.

 

"Ha babam nerededur? Gelsun da desun buni ölduracak mıyız yoksa gurtlara yem mu edecağuz."

 

"Sıkayum mu abi?" dedi sıska adam. Fazla 'vurma' meraklısıydı. Bakışlarım odaya girdiğinden beri bana bakan Baran'a çevrildi. Koyu bir öfke vardı kahverengi harelerinde. Çenesini de sıkıyordu. Elimiz kolumuz bağlı üç beş insanın insafına kalmıştık resmen.

 

"Geç otur oraya!" dedi iri olan Deli kadir. Onu sertçe itelerken Baran bir şeyler mırıldandı ama kaynayıp gitti arada. Sobanın ardındaki sedire otururken Fadime de hızla onun yanına oturacak oldu ama sıska abisinin öldürücü bakışları yüzünden vazgeçti. Tabi ben gittim pıtı pıtı. Yanına oturur oturmaz da hızla çekmişti elimi kendi elinin içine.

 

"Merak etmeyasun. Gardaşun gardaşumuzdur burada." Dedi Deli Kadir. Ama cevap vermedi Baran. Bana çevirdiği bakışlarını da çekmedi benden.

 

"Ha kim gelmuştur! Kimu geturmuşsunuzdur!" dedi arkadan yaşlı bir ses. İnsanların arasından bastonuna tutuna tutuna beyaz sakallı başında yeşil kasketi olan bir amca girmişti.

 

"Geç babam geç." Dedi Deli Kadir. "Gızın Fadime'ya gorucü gelmişdur. Aha bak oğlan budur."

 

Yaşlı adam tam karşımıza geçip durduğunda titreyen elleriyle zar zor kavramıştı bastonunu. Herkes pür dikkat ona ve bize bakarken yaşlı adam kalın kavanoz dibi gözlüklerinin arkasından bir bana bir de yanı başımda oturan Baran'a baktı. Baktı baktı baktı.

 

"Hey maşallah!" dedi gür bir sesle. "Vallahi tam isteduğum gibidur!" Herkesten memnun mırıltılar döküldü tabi. İleride dikilen Fadime'den de rahatladığını belirten bir nefes. "Maşallah maşallah!"

 

"Beğendun mi babacuğum?" dedi Deli Kadir. Beğense ne olacaktı Allah aşkına. Adam evliydi! Hem de benimle!

 

"Beğenmek ne kelime! Maşallah!" dedi tek bildiği kelime 'maşallah' olan yaşlı adam. "Tam bağa layuk karidur!"

 

İşte orada tüm sesler kesildi. Herkesin bakışları şaşkınca açıldı.

 

"Ay gibidur! Hem de tazecuktur!"

 

"Höst höst höst!" derken ayağa fırladı Baran. "Sen ne diyorsun be!"

 

"Babam sen ne dersin? Ne karisi?" Deli Kadir tutmak istedi babasını. Zira tutsa iyi ederdi çünkü ben yanımdakini tutamayabilirdim.

 

"Ha bu kariyi bağa geturmedunuz mi? Ha benum dağ çiçeğum, fındık kabuğum değil midir bu?"

 

"Seni var ya o fındık kabuğuna sokar si-" Kolundan asıldım iki elimle.

 

"Babam dur. Sen karuşturdin. Ha bu damattur. Bu gız da onun gardeşudur."

 

"Maşallah benum ceylanuma. Şu saça başa bak. Şu endama bak."

 

"Bak şimdi seni burada ceylan gibi yatırıp-"

 

"Siz babamun gusurina bakmayun. Aklu gelir gidar. İlacaunu almadu mi boyle olayi." Sıska abinin eşi atıldı bize doğru.

 

"Sakin ol." Diye mırıldanırken geri oturttum onu. "Yapma."

 

"Ne yapma ne." Diye fısıldadı hiddetle. "İçi geçmiş herifin dediğini duymuyor musun sen? Sana diyor sana."

 

"Aklı gelip gidiyormuş. Küfretme bari."

 

"Yatırıp ırzına geçmek suretiyle bir takım cinsi münasebetlerde bulunacağım o bunak maydanoza. Oldu mu?"

 

"Dağ ceylanum!" dedi yine yaşlı adam. Allah'ım bu döktüğüm ecel terleri olabilir mi acaba! Yanımdaki beden tekrar hareketlenirken asıldım eline.

 

"Bu boyle olmayacak. Babamu göturun. Hükmü ben vereceğum." Dedi Deli Kadir. O sırada kadınlar yaşlı adamı götürmeye çalışıyorlardı.

 

"Dağ ceylanum. Sağa en guzel gelunluğu alacağum! Çay tarlalarumi da sağa verecağum."

 

"Bak elimden bir kaza çıkacak." Diye dişlerinin arasından söylendi Baran.

 

"Sen su damat. Bizum buralarda fazla gonişan adamu sevmezlar. Siz burada oturun. Biz diğer odada gonişip gelecağuz. Hayde. Hayde Fadime." Tavuk kışlar gibi herkesi odadan çıkarttıktan sonra kapıyı kapattı Deli Kadir.

 

"Bak elimden bir kaza çıkacak! Birini geberteceğim o olacak!" Sinirle fırlamıştı ayağa. "Ulan elin deli kızı yüzünden düştüğümüz hale bak!"

 

"Fadime isteyerek yapmamış ki." Dedim içime kaçan sesimle. "Mecbur kalmış."

 

"Ne mecburu?"

 

"Karşı köyden yaşlı biriyle evlendireceklermiş. Ne yapsın aklına bir tek bu gelmiş." Hüzünle parmak uçlarıma bakarken bakışlarımı yavaşça kaldırdım ona. Yüzündeki o garip ifadeyle baktı bana. gözlerini kırpıştırdı. "Ne?" derken omuz silktim.

 

"Ne yani gidip evleneyim mi kurtulsun diye?"

 

"Hayır!" Hızla fırladı kelime ağzımdan. "Hayır tabi ki. Hem evlenemezsin ki. Evlisin sonuçta."

 

"Ha evli olmasam sorun yok yani? Hey Allah'ım ya. Deliler evine düştük ama zaten bir tanesi de benim yanımda."

 

"Ay sen çok akıllısın." Diye mırıldanırken ayak bileğime bakmaya çalışıyordum. Morarmıştı mübarek. Zonkluyordu da.

 

"Bakayım." Dedi benim uğraşımın arasından. Önüme gelip diz çökmüştü. "Acıyor mu?"

 

"Cık..." dedim elimle moraran bölgeyi kapatmaya çalışıp. Ama engel oldu elime.

 

"Ulan Kadir'ini ayrı yaşlı moruğunu ayrı sikeceğim..." diye mırıldanırken parmaklarıyla dokunmaya başladı moraran bölgeye.

 

"Ha bu dağlar..." diyen bir ses doldu o anda içeri. "Ne gadar sarpidur değul mi?" yaşlı bir kadın girmişti içeri. Elindeki bezle bize doğru yürüdü. "Pirinç lapasidur bu. Bileğuna iyi gelur. Çekar ağrusini."

 

"Sağol." Diye mırıldanırken ben aldım pirinç lapasının olduğu bezi.

 

"Benum gardaşumun gusurina bakmayın. Aklu gelir gider. Yaprak misali. Geçuklidur biraz."

 

"Biraz mı?" diye mırıldandı Baran dişlerinin arasından. Bir yandan da pirinç lapasının olduğu bezi dikkatle doladı bileğime. "Telefon var mı burada? Bizim birilerini aramamız lazım."

 

"Hatlar kesuk. Üç gündür çekmez."

 

"Bakın bizi boş yere tutuyorsunuz burada. Her şey yanlış anlaşıldı." Dedim sedire oturan yaşlı kadına doğru.

 

"Ne o hani Fadime'ye üzülüyordun sen?" diye mırıldandı bileğimi sarmaya çalışırken.

 

"Olmiş bir yanluş anlaşulma bellu."

 

"Sizin o yanlış anlaşılma dediğiniz evlilik yalnız. Haberiniz var mı?" sinirle çevirmişti bakışlarını kadına doğru.

 

"Korkma evlat. Hangi evlu uşak bir daha evlenabilir?" Kadının yüzünde gülmek ve gülmemek arasında ince bir ifade vardı.

 

"Ne?" diye mırıldanan ben oldum bu sefer.

 

"Ne sandun hanum gızım? Bir bakmada anlaşulur sizin yaren olduğunuz. Aha o got gafalilar bilememiş o ayri."

 

"Nasıl yani? Siz anladınız mı evli olduğumuzu?" Diz çöktüğü yerden doğrulmuştu.

 

"E bunda anlaşılmayacak ne vardur be saf uşak. Ha aşağuda alnunin çatuna tüfek dayadular sen bu gızı sayukladun. Ha bu gız desen seni sordu durdi. Ha konuşmasaydınız bile birbirinizin suratında yansımalarunuz varidur. Birbirinuzun aynasu olmuşsiniz siz. Allah herkesi çift yaraturmiş. Aha siz de öylasiniz."

 

Sessizlik çöktü tabi içeri. Bir odunların çatırtısı bir de dışarıdaki köpek ulumaları duyuldu.

 

"Fadime? Fadime'ye ne olacak peki?" dedim korkuyla kendime gelirken.

 

"Ne olacak? Bir şeycuk olmaz oğa. Hepisu o iki deli abisi yüzünden oldi. Eyi bir köteği hakettular."

 

"Ee evlendirecek dedi Fadime. Karşı köy dedi."

 

"Ben daha ölmedum. Ben sağıken olmaz öyle şey! Herkes kendi dengine. Gül gibi gızin kart bir mollaya verildiğu nerede görilmiş! Hayde siz de varın gidin yolunuza."

 

"Gidelim. Hadi gidelim." Hızla geldi yanıma Baran.

 

"Ha bu gızi bırakmazsun da ben yine da diyeyim. Koyverma sakun elinu. Gerçi sizin aranızdaki bağıniz kuvvetli. Varın gedun yoliniza."

 

Elimi sıkı sıkı kendi elinin içine alırken hızla ama dikkatli bir biçimde adımladı kapıya.

 

"Yolun sonundaki ev muhtarundur. Oğa deyun gideceğunuz yeru. Götürsün sizi."

 

"Allah razı olsun." Dedim geri dönüp. Ama adımlarımı ona uydurmam gerektiğinden duramadım da.

 

"Siz nereya!" tahta merdivenleri inerken çıktı odadan Deli Kadir.

 

"Ellema uşakları. Varsun getsun yollarına." Çıkmıştı yaşlı kadın da.

 

"Ne demek getsun hala! Ya Fadime! Ya düğün!"

 

"Evlu adam evlenur mu hiç! Gari goca bunlar görmeyı misınız! Hayde uşaklar varın gedun yolunuza!"

 

Bakmadık arkamıza. Bakamadık. Kaçarcasına çıktık evden.

 

"Dağ ceylanum! Nereya! Benu birakma!" Hatta arkamızdan ağlayan sese bile güldük sinirle karışık.

 

"Bu neydi böyle?" dedim sinirle karışık gülerken. Bir yandan topallıyordum. "Ne yaşadık biz?"

 

"Felaket," diye mırıldanırken durup beni kucağına aldı hızla. "Bir daha olmamasını dilediğim bir felaket.

 

"Komikti," diye mırıldanırken kıkırdadım.

 

"İkimiz de az kalsın dede torunla evleniyorduk bilmem farkında mısın?"

 

"Çay tarlaları vadetmişti bana." dedim gülmelerimin arasından.

 

"O yaşlı maydanozu çay tarlalarına yatırıp sikmediğime dua etsin!" Bir elimle küfür ettiği için dudaklarına bastırmaya çalıştım.

 

"Ya küfür etme."

 

"Bak daha neler ediyorum gör." Güldüm. O gülmedi ama. Onun için daha sinir bozucu bir gündü ne de olsa.

 

"Ay düşeceğim..." dedim kollarının arasında sarsılırken.

 

"Bir şey olmaz." Dedi hızını kesmeden yürümeye devam edip.

 

"Peki ya düşersem..."

 

"Düşmezsin. Ben tutarım seni." Sokak lambalarının altında belli belirsiz görünen bakışlarını çevirdi bana.

 

"Peki ya tutamazsan?"

 

"Ben hep tutarım seni..." Belli belirsiz bir tebessüm gördüm dudaklarında. "Hep..."

 

 

😂

 

B Ö L Ü M S O N U

 

Küçük komedik bölümümüzü nasıl buldunuz?

Bölüm : 24.01.2025 19:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...