
Öncelikle hoş geldiniz.
Kırk bir kere maşallah demek istiyorum.
Son bölüm kadar uzun bir bölüm hehehehe.
250 yorum, 100 oy sınırımız var. Yalnız yorumlar spamle dolmazsa sevinirim. Çünkü sizden yorum isteme nedenim etkileşim değil, yani o da var yalan söyleyemem. Ama ana amaç sizin Ayza'nın hikayesinde onu yalnız bırakmamanız. Ben benzinle değil yorumla çalışıyorum ahsjhasjjd.
İyi okumalarrr.
-KIRKINCI BİRİNCİ PERDE-
"Felah unutulmak çok kırıcıymış…"
Bölüm Şarkıları
Sen Evden Giderken
Depresyon Güzelim
Madem
Böyle Bitmesin
-♡ ♡ ♡-
İlahi Bakış Açısı
Gece herkes için uzundu ama kimse aynı yerden geçmiyordu. Zaman ilerlemiyor resmen sürükleniyordu. Kapının önünde bekleyen adam için saniyeler uzuyor, içeriye bakmayan adam içinse dakikalar birbirine karışıyordu.
Selim arabada oturuyordu. Motor kapalıydı. Farlar yanmıyordu. Beklemek dışında yapabileceği bir şey yoktu. İçeriden üç genç çıktığında bakışları onlarda kilitlendi. İçeride ne yaşandığını bilmiyordu ama iyi bir şey olmadığını anlamak için çok çaba sarf etmesi gerekmemişti. Ayza’nın yüzü, Felah’ın aceleci tavrı, yanlarında gördüğü o turuncu saçlı kız… Hepsi bir şeylerin ters gittiğini söylüyordu.
Kapı açıldığında Selim doğruldu.
Atlas dışarı çıktığında bir an durdu. Sanki adım atmayı unutmuş gibiydi. Omuzları düşüktü. Başını kaldırmıyordu. Yürüyordu ama yürüdüğünün farkında değilmiş gibiydi. Selim arabadan indi. Bir şey sormadı. Sormak için doğru an olmadığını sezmişti.
Yanına geldiğinde adamın sarhoş olmadığını aldığı parfüm kokusundan anlamıştı. Bu Selim’i daha çok huzursuz etti, öbür türlü olsaydı sorunun ne olduğunu bilirdi. Şimdi ise ne olduğu hakkında bir fikri yoktu ve patronunu bu şekilde görmek belki de istediği son şeydi.
“İyi misiniz?” dedi yine de.
Atlas başını salladı. Hareket otomatikti. Selim onun gerçekten duyup duymadığından emin değildi. Kapıyı açtı, yardım etti. Atlas karşı koymadı. Bu da normal değildi. Güçlü bir adamdı. Yardım edilmesine alışık değildi.
Bir an nereye gideceğini düşündü. Boş yolda öylesine ilerlerken Selim sormak için aynadan ona baktı. Atlas camdan dışarı bakıyordu. Dışarıyı görüp görmediği belli değildi. Selim bir süre sessiz kaldı, sorsa bile cevap alamayacağı belliydi. Eve doğru sürmeye karar verdi, bildiği kadarıyla patronunun gidebileceği başka bir yerde yoktu zaten.
Yol sessiz bir şekilde hızla akarken Selim’in gözleri sık sık aynaya gidiyor Atlas’ı kontrol ediyordu. Bir an düşündü sonra karar verdi. Uraz’ı aradı, bu durumdan haberdar olması gerekiyordu. Uraz çok geçmeden telefonu açtı.
“Efendim Selim.”
Ses yorgundu. Fazla yorgun.
“Abi, Atlas Bey pek iyi görünmüyor.”
Telefonda bir anlık boşluk oldu.
“O ne demek oğlum?”
Selim cümleyi toparlamaya çalıştı. “Sarhoş gibi ama değil. Konuşmuyor. Tepki vermiyor. Eve gidiyoruz.”
Bu kez duraksama daha uzundu.
“Geliyorum,” dedi Uraz ve kapattı.
Ev sessizdi, içinde insanların olmadığı karanlığa mahkum bırakılan bu ev şüphesiz ki çok kimsesiz görünüyordu.. Selim Atlas’ı kapıdan içeri kadar getirdi. Atlas ayakta durdu. Duvara yaslandı. Selim içeri girmedi. Yapması gerekeni yapmıştı. Arabaya geri döndü. Bu hâli yalnız bırakmak istemiyordu ama oraya ait de değildi.
Neyseki Uraz çok geçmeden geldi.
Arabayı park ederken başı zonkluyordu. Günün ağırlığı henüz üstünden gitmemişti. Ayza’yı düşünmemesi gerekiyordu. Onu düşünürse kontrolü kaçıracaktı. Şu an kontrol gerekliydi. Şoförüyle konuştuktan sonra kardeşlerini arkasında bırakmış, abisine yetişmek için hız sınırlarını zorlamıştı.
Şu an kardeşlerinin ona ihtiyacı olduğunun farkındaydı ama bu zamana kadar bir kere bile abisine öncelik vermemişti. Ve bu yıllardır ayrı kalmalarına yol açmıştı. O yüzden bir günlüğüne hatta bir anlığına bile olsa önceliği Atlas abisi olacaktı.
Kapıya yöneldi.
Anahtarı çevirdiğinde evin sessizliği yüzüne çarptı. Işıklar kapalıydı. İçeri adım attığında Atlas’ı girişte göremedi. Salondan bir düşme sesi duyduğunda adımları hızla oraya yöneldi. Uraz abisinin sülietini gördü. Işığı açmayı düşünse de onu korkutmamak için bundan vazgeçti.
“Abi?”
Atlas başını kaldırmadı.
Uraz yaklaştı. Bir adım. Sonra bir adım daha. Atlas’ın yüzü gölgede kalmıştı ama omuzlarının düşüklüğü, bedeninin sanki kendi ağırlığını bile taşıyamaması… Dizleri onu taşıyamamış gibiydi, yere resmen yığılmıştı. Bunlar Uraz’ın midesine oturdu.
“Atlas.”
Bu kez sesini biraz yükseltti, korkmuştu. Tepki gelmedi.
Elini omzuna koyduğunda Atlas irkildi. Sert bir irkilme değildi. Daha çok… geç kalmış bir fark ediş gibiydi. Başını kaldırdı. Gözleri Uraz’a odaklanmadı. Yanından geçti.
“Nil,” dedi.
Kelime boğuk çıktı. Yanlış bir yerden.
Uraz’ın eli havada kaldı.
“Abi,” dedi bu kez daha sert. “Benim.”
Atlas gözlerini kırptı. Yüzü gerildi. Bir an sanki bir şey hatırlayacak gibiydi. Sonra o ifade dağıldı. Yüzü çöktü.
“Nerede…” diye başladı ama cümle tamamlanmadı.
Nefesi hızlandı. Göğsü inip kalkıyordu ama yetmiyordu. Uraz hemen yanına geçti. Omzundan tuttu. Bu sefer Atlas çekmedi, çekemedi.
Uraz diz çöktü. Ona uzandı.
“Tamam,” dedi. “Tamam, buradayım.”
Bu cümle Atlas’ı daha da çözdü.
Birden ağlamaya başladı. Ama sessiz değil. Göğsünden kopan, tutamadığı, parçalı bir ağlama. Uraz donup kaldı. Atlas’ı ağlarken çok az görmüştü. Bu şekilde hiç görmemişti. Yıllar önce evi terk ettiği gün bile böyle dağılmamıştı. Bu kadar muhtaç olmamıştı.
“Nil…” dedi Atlas tekrar.
“Yok,” dedi Uraz yumuşakça. “Yok, o yok.”
Ama Atlas duymuyordu.
Uraz etrafa baktı. Ne yapacağını düşündü. Bu, çözülmesi gereken bir durumdu. Kardeşlerinin onu bu şekilde görmesini istemedi, muhtemelen bunu abisi de istemezdi. Atlas’ın odasına yıllar boyu kimse girmemişti. O yüzden Uraz onu kendi odasına götürdü. Atlas yalpalayarak Uraz’ın onu çekiştirmesine razı oldu.
Uraz Atlas’ı yatağa oturttu ardından oturttu. Bu sırada dış kapının açıldığını duydu, ayağa kalktı ve kapıyı kilitledi. Eli telefonuna gitti, rehberinde gezinirken bir yardımcı arıyordu. Gözleri bir isimde durunca gözlerini kapadı, düşündü. Ardından eli aramaya gitti, başka şansı yoktu. Tanıdığı, daha doğrusu numarasına sahip olduğu tek doktor oydu.
Telefon ikinci çalışta açıldı.
“Alo?” Uraz Efnan’ın uykulu sesini duyunca derin bir nefes aldı. Kızın belki yarın sabah mesaisi vardı, boş yere uyanmıştı şimdi.
“Merhaba,” dedi. Efnan’ın sesi ne kadar nahifse onun sesi o kadar ketumdu.
“Kusura bakmayın ama kimdiniz?” diye soran kızın sesi şaşkındı. Kimin aradığını elbette ki biliyordu. Şu an odasında yatan kızın abisiydi. Ayza’nın onda olduğunu bilmesine imkan yoktu.
“Ben, bir hastanızın abisi. Adım Uraz, muhtemelen hatırlamazsınız. Bir durum yaşandı da, arayacak başka kimsem yoktu.”
Efnan durumun mesleğiyle ilgili olduğunu duyunca rahatladı ama bir o kadar resmiyete büründü. Uykulu hali onu terk ederken “Sorun ne?” diye sordu. Uraz ondaki bu değişime başka bir zaman olsa şaşırabilirdi. “Abim, aşağı yukarı birkaç saat önce onun için travma niteliği olabilecek bir durumla karşı karşıya kaldı. Sonra tavırları biraz farklılaştı. Abim gibi değil, sarhoş gibi ama daha da ilerledi. Anlıyor musunuz?”
Efnan’ın gözleri duyduklarıyla kasıldı. O olayı bilmez olur muydu? O an oradaydı. Derin bir nefes aldı. “Endişenizi anlıyorum Uraz Bey. Durum psikolojik görünüyor. Ben doktorum, psikolog değilim. Böyle bir konudan dolayı bu saatte aramanız biraz garip doğrusu. Travma olarak nitelendirdiğiniz bu şok durumlarından sonra böyle olaylarla karşılaşıldığı oluyor diye biliyorum. Bu durum bir günden uzun süre devam ederse bir psikologla görüşmenizi tavsiye ederim.”
Uraz’ın yanakları utançla ısındı. Aldığı kararın ani olduğunu biliyordu yine de Efnan hiç böyle onu iğneleyecek biri gibi durmuyordu. Onu terslediği gibi ona aradığı cevabı da vermişti. Oldukça mahcup bir ses tonu takındı. “Haklısınız, akılsızlık ettim. Bu saatte rahatsız ettiğim için özür dilerim ve yardımınız için teşekkür ederim. İleride tekrar görüşmek dileğiyle Efnan Hanım.”
Efnan telefonu yüzüne kapattı.
Uraz telefonu bırakırken Atlas’ın çoktan uyuduğunu fark etti. Işığı kapattı ve abisinin yanına kıvrıldı.
-♡ ♡ ♡-
Ayza’dan
Sabah uyandığımda gözlerim resmen yanıyordu. Başta olduğum yeri tanıyamasam bile sonra dün yaşadığım her şey gözümün önünden birer birer geçmiş bana olduğum yeri hatırlatmıştı. Aynaya bakmadım, kendimden kaçmak istedim.
Dün geceyi hatırladığım an sessiz sessiz bir karar vermiştim. Dün geceyi bir daha asla düşünmeyecektim. Hatırlamazsam hiç yaşanmamış gibi olacaktı. Aynı şekilde onlarla geçirdiğim kalan bütün zamanda, hiç yaşanmamış gibi mühürlenecekti.
Saat yeni yeni altıya geliyordu, odadan çıktığında mutfaktan gelen seslerle oraya yöneldi. Efnan kişiliği kadar renkli üstüyle mutfağa renk katmıştı resmen. “Günaydın,” derken sesim boğuk çıkmıştı. Su almak için mutfak tezgahına yaklaştım, o sırada Efnan’da bana dönmüştü. Otuz iki dişinin otuz ikisini de göstererek gülümsedi. “Günaydın ışığım. Kahvaltı hazırlıyordum!” dedi anında neşeli bir havaya bürünerek.
En küçük neden bile mutlu olmasına yetiyordu. İçim kıskançlıkla doldu. Asla böyle biri olamamıştım ve asla olamazdım da. Detaycıydım ve en küçük şeye bile büyük anlamlar yüklerdim. Bu da benim aynı yerden bir değil bin kez kırılmama neden olurdu.
Parmak ucuma yükselip dolaptan bardağı aldığımda derin bir nefes verdim. Ne kadar yüksek bir dolaptı. Bir yandan Efnan’a döndüm “Eline sağlık zahmet etmeseydin. Yardım edebileceğim bir şey var mı?”
Efnan bana kınayıcı bir bakış attı. “Ne zahmeti? Zaten yemek yiyecektim. Fazladan bir porsiyon daha yaptım bu kadar. Yardım da etmene gerek yok otur kız şuraya.” Eliyle gösterdiği yere şikayet etmeden oturdum. Elimdeki bardağa doldurduğum suyu içerken o konuşmaya devam etti.
“Sabah stajım var şimdi, istersen sende okula gitme bugün. Muhtemelen kardeşlerinle aynı okuldasınız seni rahatsız etmelerini hiç mi hiç istemem. Birde onlarla uğraşmayayım.” Sona doğru sesi kısık çıksa da duymuştum. Kimle uğraşmıştı ki?
“Şey peki o zaman. Ben şey yapayım ı…” Yapacak hiçbir şey bulamayınca cümlemi bitiremedim. Neyseki Efnan kurtarıcım gibiydi. Masayı kurarken bir yandan “Güneş’i veterinere götürebilirsin, adı Güneş’ti değil mi o bacaksızın?” diye homurdanıyordu.
Bu tepkisi dudaklarımdan minik bir kahkahanın dökülmesine neden oldu. Onu onaylarken yüzümde bir gülümseme vardı. Karşıma oturduğunda kahvaltıya başlamıştı. Yiyebileceğim kadar şey aldıktan sonra yemeye başladım.
“Burada hiç eşyam da yok…”
“O da dert mi Eflah’la gidin evden alın. Okul zamanı giderseniz kimse de olmaz diye düşünüyorum.”
Fikrini düşünmeye başladım. Aslında olabilirdi fakat o evdeki eşyalar da tam olarak bana ait değildi ki. Adını anmak bile istemediğim birinin bütçesinden dökülmüştü. Yine de şu an daha iyi bir seçeneğim yok gibiydi.
“Olabilir aslında,” diye mırıldandım.
Efnan önündeki yemeğe yumulurken ben telefonuma uzandım. Felah’a yazacaktım ki onun bana çoktan yazdığını gördüm. İçimde ilk günkü gibi bir heycan meydana geldi. Değil bir ay bin ay geçse bile ona olan hislerim hep aynı olacaktı.
İlk mesajı akşam bir sularındaydı.
Felah: Ne yaptınız?
Felah: Aklım sende kaldı.
Sonraki mesaj sabah beşte gelmişti.
Felah: Günaydın.
Felah: Aklımı başımdan aldın be kızım.
Son mesajı yüzümde derin bir tebessüme sebebiyet olurken parmaklarım hızla ve zevkle klavyede gezindi.
Ayza: Merhaba.
Ayza: Günaydın. İyiyim ben. Efnan’la evdeyiz. Sen nasılsın?
Ayza: Ve müsait misin?
O aktif olurken ben yazmaya devam ettim.
Ayza: Birde… kedileri sever misin?
Yazıyor ibaresini görünce ağzıma bir parça peynir attım ve ondan alacağım cevabı beklemeye başladım.
Felah: Sen yazınca iyi oldum.
Felah: Konu sensen her zaman müsaitim.
Felah: Birde… sen zaten kedi değil miydin?
Dudaklarımdan bir kıkırtı döküldü. Bunu derken ki sesi aklımda yankılandı. Beni taklit ettiği için muhtemelen sesini inceltirdi ve gözlerini kısardı. Her tavrıyla, her haliyle o kadar kusursuzdu ki…
“Sanırım enişte beyciğimizle konuşuyorsun.” Efnan’ın sesini duyana kadar o kadar dalmıştım ki telefon elimden kaydı ve düştü. Efnan bu halime kahkaha atarken utançtan pancara dönmüştüm.
“Şey, evet. Müsait mi diye sormuştum da,” dediğimde ağzındaki lokmayı bitirmek için çaba verdi. Sonrasında “İnan hesap vereceğin son kişiyim. Ah gençlik aşkları o kadar tatli ki!” derken elini kalbine götürdü ve dramatikleşti.
Ona uyum sağladım ve göz devirdim. “Sanırsın seksen yaşındaki teyze…”
Efnan “Öyleyim belki ne var?” diyerek alay ederken düşen telefonumu aldım. Hala aktifti, beni bekliyordu.
Ayza: Ay ama o anlamda demedim ki.
Felah: Olsun kii.
Biraz daha beni taklit ederse bayılacağım.
Ayza: Dün akşam yavru kedi bulduk. Efnan’la yürürken onu arkamızda bırakamadık.
Ayza: Veterinere götürmem lazım.
Ayza: Gelebilir misin?
Ayza: Sonra da artık Efnan’la yaşayacağımız için eve son kez gidip eşyalarımı almak istiyorum.
Felah: Tabi ki gelirim. Sen iste yeter ki.
Felah: Hem seni o eve tek gönderirim mi sandın?
Felah: Müsaitsen on gibi alayım seni, hem biraz birlikte zaman da geçiririz olmaz mı?
Onunla olmanın fikri bile bana şifa gibi gelirken onu onayladım. Güzel bir gün olacaktı.
Ayza: Çok güzel olurrr.
Ardından telefonu kenara koydum. Devamı hızlı gelişti. Efnan evden çıkana kadar onunla konuştum. O kadar hareketli bir kişiliği vardı ki onunla konuşurken aklıma başka hiçbir düşünce uğramıyordu. Dudaklarıma yerleşen gülümseme şimdiden alışkanlığa evrilmeye başlamış, yanaklarıma hafiften bir ağrı saplanmıştı.
Onu iş kıyafetleri içerisinde görünce şaşırdım, tek renk şalındaki kırmızılık ve saçlarındaki turunculuktu. Ona rağmen bakışları bile yetiyordu renk katmaya. O gidince yalnız kaldım. Bu süre boyunca Güneş’le ilgilendim. Sevilme müptelası bir kediydi. Onu sevmek bana da huzur veriyordu.
Sonra hazırlanmış ve kucağımda Güneş’le birlikte Felah’ı beklemeye başlamıştım. Saat ona doğru yaklaşırken geldiğini söyleyen bir mesaj atmıştı. Merdivenlerden inerken bir yandan Güneş’i kapşonumun boyun kısmına koymuştum.
Onu koymak için puset ya da kafes gibi bir şeyim olmadığından kaçmamasını dua etmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Felah’ı görünce ona sarılmak için yeltendim, o da tam kollarını bana dolayacakken boynumdaki kedi bir anda ayağa kalktı ve Felah’ın koluna doğru daha yeni çıkmaya başlamış tırnaklarıyla kendince bir saldırıda bulundu.
Felah bu fırsatı kaçırmadı, geriye çekilirken “Elim! Senin için verdiğim bu savaşta gazi oldum,” dedi dramatik bir sesle. Ona güldüm. Güldüğümü görünce omuzları hafifçe düştü, rahatlamıştı. O an dün akşam benim için ne kadar endişelendiğini hatırladım.
Arabaya bindiğimizde kedi kucağımda derin bir uykuya dalmıştı. “Sana dün gece haber vermeliydim,” dedim hafif kaygılı bir sesle. Muhtemelen benzer bir şey olsaydı sabaha kadar uyuyamaz, ondan bir haber alana kadar kafayı yerdim. Oysa bunu sorun etmemiş gibi duruyordu. Elini gelişigüzel sallarken konuştu. “Sorun değil, işin başından aşkındı.”
“Olsun.”
“Olmasın.”
Sonra yol boyu havadan sudan konuştuk. Olanların konusunu bir kere bile açmadı, tam tersi bana da unutturmaya çalışır gibiydi tavırları çünkü o bu kadar konuşmazdı. Genelde ben konuşurdum o dinlerdi. Ben anlatırdım o fikir yürütürdü. Bugünlüğüne rolleri değiştirmiştik.
Veterinerin kapısının önünde durduğumuzda Felah arabadan önce indi ve koşa koşa kapımı açmaya geldi. Açtığında kibarca eğilip elini uzattı. “Önce Güneş hanımefendiyi alabilir miyim?” diye role girdiğinde ona katıldım ve “Elbette,” diyerek uyuyan kediyi dizlerimden kaldırdım ve o uykulu bir biçimde etrafa bakarken Felah’ın elinde küçücük kaldı.
Felah bu sefer elini bana uzattığında elini sımsıkı tutarak arabadan indim. El ele veterinere girdiğimizde Güneş’i çocuğumuz olarak hayal etmiştim bir anlığına. O bir an bile içimin sıcacık olmasına yetti. Felah çok iyi bir baba olurdu. Bu fikir heyecanlanmama neden oldu.
Sonra içeriye girdik. Veterinerin içi sessiz ve aydınlıktı. Tezgahtaki kadın bizi görünce gülümsedi. “Merhaba,” dedi. “Kim bu?” Felah, Güneş’i dikkatlice masaya bırakırken dün sokakta bulduğumu söyledim. Veteriner eğilip kedinin göz hizasına indi, oyuncu bir sesle “Yorgun görünüyorsun sen,” dedi. Güneş kuyruğunu hafifçe oynattı, sonra başını patilerine yasladı.
“Bir şeyi var mı?” diye sordum. Veteriner kediyi kontrol ederken başını salladı. “Şimdilik ciddi bir şey yok gibi,” dedi. “Biraz aç kalmış, biraz da üşümüş. Sokak çocuklarımız böyle olur.” Omuzlarının gevşediğini fark ettim ve aslında ne kadar gergin olduğumun da o an farkına vardım. “Toparlar mı?” diye sordum. “Toparlar,” dedi veteriner. “Birkaç gün düzgün beslenirse kendine gelir.”
Güneş’i tarttı, kalp atışlarını dinledi ve onu taradı. Bize süreçten bahsetti. Ne zaman hangi aşıları yaptırmamız gerektiğinden ne sıklıkla gelmemiz gerektiğinden bahsetti. Sonrasında kedinin temel ihtiyaçlarını karşılamamız için bize kendi ürünlerinden sundu. En son karne gibi bir şeye işlem yapıyordu. Bütün bu süreçte Felah yanımda durdu ve heyecanıma ortak oldu.
“Adı var mı?” diye sordu veteriner. “Güneş,” dedim. “Yakışmış,” dedi gülümseyerek.
İşimiz bitince Felah kapıyı açtı. Dışarı çıktığımızda hava serinlemişti. Güneş’i montumun içine doğru yaklaştırdım. Felah, sanki üşüyüp üşümediğimi kontrol ediyormuş gibi elimle sırtımı yokladı. Arabaya vardığımızda arka kapıyı açtı, Güneş’i dikkatlice yerleştirdim. Kapıyı kapatmadan önce bir an durdum; camın ardından bize baktı, sonra tekrar kıvrıldı. Felah direksiyon başına geçtiğinde içimde tuhaf bir sakinlik vardı ama bu çok uzun sürmeyecek gibiydi.
Çünkü bir zamanlar evim olarak beninsemek için her şeyi yaptığım şimdiyse korkularımı paylaştığım o eve gidiyorduk. Saate baktığımda çoktan bir olduğunu gördüm. Çoğu okuldaydı, kalanlar da işe gitmiş olmalıydı. Sabah Araz Mete ile fotoğraf çekip atmıştı. Ben gelmeyince de tekrar yazmıştı. Cevap vermemiştim. Onlarda ısrar etmemişti.
Bir anda dudaklarımdan “Ya Felah ben seni çok seviyorum,” sözcükleri dökülünce ben bile şaşırmıştım. Felah’ın ellerinin titrediğini görsem de arabayı sürmeye devam etti. Dudaklarında sahici bir tebessüm vardı.
“Ya Ayza bende sana öyle bir bitiyorum ki artık bunun bir üst evresi sana tapmak olacak sanırım.”
Ettiği iltifat karşısında donakaldım. Beni şaşırtan cümleleri değil bunu söylerken ki hisleri idi. Gerçekten de sevgisi içine sığmıyor gibiydi. Gözlerim dolacak gibi olsa da hemen kendimi frenledim.
Bu hayattaki ilk şansım Felah Günbatımı ile tanışmaktı.
İkinci ve en büyük şansım ise Felah Günbatımı’nın bana aşık olmasıydı.
Yine de bu mutluluğum eve her yaklaştığımızda giderek azaldığı için çok uzun süre durmadı. En son kapının önünde durduğumuzda gerginliğim elde tutulur cinstendi. Felah bu sefer sessiz kalarak destek oluyordu çünkü iki konuşmayla geçmeyeceğinin o da farkındaydı.
Kediyi son kez öperek arabadan indiğimde Felah’ta peşimden geldi. Bahçeye girdiğimde esen rüzgarın yapraklarla yaptığı minik senfoni dışında hiçbir ses yoktu. Anahtarı kapıdan içeriye sokarken evde kimsenin olmamasını dua ettim.
Kapıyı açtıktan iki dakika sonra ise hayalim suya düşmüştü. Bir bir kapıya dizildiklerinde Felah’ın arkasına sığındım. Kayra, Barut ve Atlas buradaydı. Atlas’ı görür görmez gözlerimi onun üzerinden çekmiş yere sabitlemiştim.
Kayra “Hoş geldin,” derken aynı anda Barut’un keskin sesi yankılanmıştı. “Hani taşınıyordun? Havan buraya kadar mıydı?” Felah bir adım attığında onu kendime doğru çektim. Kayra’ya bir tebessüm gönderdikten sonra başka kimseye bakmadım ve Felah’ın elinden tutarak onu odama sürükledim.
Karşı çıkmadı, Barut ile arasındaki gerilim beni çok korkutuyordu. Odama çıktığımla ihtiyacım olan her şeyi bavula doldurmam on bilemedim yirmi dakika sürmüştü. Bu süreçte Felah sinirli olduğu için pek konuşmasa da yardım etmişti.
Odaya son kez baktığımda canım yandı. Gözlerimin ardı sızlasa da bütün göz yaşlarım tükenmiş gibiydi. Her şeye rağmen bu odayı çok özleyecektim çünkü kendime ait hissettiğim ilk yer bu oda olmuştu.
Odadan çıktığımda Felah bavulumu taşımama izin vermemişti. İri cüssesiyle bavulum eşliğinde yürürken hiç yorulmuş durmuyordu. O sırada kapının oraya dizilmiş üçlüyü gördüğümde gözlerimi bavula sabitledim.
Kayra “Ayza önce bir konuşalım,” diyerek yanıma geldiğinde ve koluma dokunduğunda ateş değmiş gibi geriye sıçradım ve Felah’a çarptım. Felah beni arkasına alırken Kayra’ya üstten bir bakış attı. Felah değilde benim tavrım Kayra’yı afallatmaya yetmişti. Üçü de bavulumu alıp evden gerçekten taşınacağımı tahmin etmemiş olacak ki şaşkınlardı.
Bahçeye çıktığımızda onların da arkadan bizi izlediklerini biliyordum. Felah da şüphesiz ki farkındaydı ama doğal davrandı. Bavulumu bagajına yerleştirdikten sonra kapımı açtı, bindim. Ardından sürücü koltuğuna bindi ve kontağı çalıştırdı.
Hareket etmek yerine radyodan bir şarkı açtığında şaşkınlıkla bakakaldım. Dudaklarımdan bir kıkırtı çıkarken Felah sanki yıllardır bu anı bekliyor gibiydi. Şarkıyı ilerletti bir yandan da eşlik ediyordu.
“Kıskananlar oldu, üzülenler oldu, delirenler oldu! Dedim olabilir.” Bir yandan bana göz kırpmıştı. Başımı yana doğru hafifçe yatırdım ve onu izlemeye başladım. Gülünce sadece sol yanağında beliren gamzesi, kemikli çehresi, siyaha çalan gözleriyle öyle yakışıklıydı ki.
Bu görüntüye saatlerce bakabilirdim.
“Of! Bu ne güzellik be hatun? El alemin gözünden seni sakınmaktan yoruldum.” İsyan ediyor gibi bir hareket yapınca dudaklarımı dişledim. Kafamı çevirip üçlüye bakmak istesem de bakmadım. Şarkının onlara yapılan bir gönderme olduğu oldukça belliydi.
Nakarat kısmı geldiğinde ona eşlik ettim.
“Madem seni çok istiyorlardı,
Öylece ortata koymasalardı!
Aldım bir kere, geri vermeyeceğim.
Aşığım mutluyum vazgeçmeyeceğim.”
Felah’ta benimle beraber gülüyordu. Nakarat kısmı tekrarlandığında bu sefer o sustu ve ben ona tek başıma söyledim. Muhtemelen sesimiz araba dışına çıkmıyordu, bu da daha rahat olmama neden oluyordu.
Nakarat bitince ben sustum ama Felah devam etti.
“Seni orada görenler mi olmuş?
Onla olduğunu duyanlar mı olmuş?
Başımıza ne geldiyse güzelliğinden,
Düşemedik bir milletin dilinden!”
Devamında gözüyle aynayı işaret etti. Aynaya baktığımda üçünün de yüzünü net bir şekilde görebilmiştim. Resmen şekilden şekile girmiş, renk değiştirmişlerdi. Bu hallerine güldüm, Felah gaza bastı. Bu şarkı bu an için yaratılmış olmalıydı.
Sonrasında beni sahile getirdi. Güneş’i bu sefer veterinerde satın aldığımız pusete koyarken biraz da mama koymuştum içine. Birkaç saattir dışarıdaydık, acıkmış olabilirdi. Devamındaysa bir yerden kahve ve simit almış, denize olduğunu düşündüğüm bir yere karşı oturmuştuk.
Felah muhabbetin ortasındayken bir anda “Bir daha böyle okuldan kaçamak yaparsan iş yerime gelmek ister misin?” diye sordu. Şaşırdım “Niye ki?” diye sordum. Felah gözlerini artık hafifçe aşağıya doğru bakan güneşe çevirirken “Seni çalışma odamda görmek isterdim,” diye yanıtladı. Bu kadar net olması içimi ısıttı. Büyük bir memnuniyetle “Olur!” dedim.
İlerleyen saatlerde hava hafif esmeye başladığında kalktık. Daha yeni sahip olduğum bebeğimi, kedimi üşütmek istemezdim. Felah’ta her zamanki gibi anlayışla karşıladı. Tekrardan arabaya bindiğimizde kucağımda Güneş vardı. Uzun süre bizden ayrı bir yerde oturmayı sevmemiş gibi duruyordu.
Felah artık yeni evim olacak eve sürerken bir yandan sık sık bana ve kucağımdaki kediye bakıyor gülümsüyordu. “Uzun zamandır bu kadar keyifli vakit geçirmemiştik. Teşekkür ederim,” dedim içtenlikle. Aile dramım yüzünden ona bir türlü vakit ayıramıyordum.
Düşünmek istemesem de dün bir şeyin farkına varmıştım. Felah konuşmadan önce ben atıldım. “Teşekkür ederim. Gerçekten teşekkür ederim. Felah sen o kadar güzel bir insansın ki her şeye rağmen bana hiç kin gütmedin. Her şeye rağmen hiçbir zaman kendini düşünmedin ki böyle yapsaydın bencil değil haklı olurdun. Gerçekten beni öyle bir sevdin ki bana kendimi sevmem için bir neden verdin.”
Felah bir anda böyle bir konuşma beklemiyor olacak ki arabayı kenarı çekip durmuştu. Yakıcı gözleriyle bana bakarken bütün odağı bendim. “Dün… Dün olanlara ne kadar üzülsem bile bu bir şeyi fark etmemi sağladı. Felah unutulmak çok kırıcıymış…”
Sabahtan beri bu anı bekliyormuş gibi ağlamaya başladım. Bütün gün kaçtığım ne varsa hepsine yakalanmıştım şimdi. Felah ağladığımı görünce hızla bana doğru atıldı. Arabasının markasını bilmesem bile normal arabalardan daha genişti. Güneş’e dikkat ederek beni kendine doğru çektiğinde kollarının arasındaydım.
Konuşmadan önce sakinleşmemi bekledi. Saçlarımı okşadı, nefesimi dinledi. Göğsü şu sıralar çokça sığındığım bir yer olmuştu. Kalp atışlarını dinleyerek sakinleştim. Ağlamam derin iç çekişlerine döndüğünde “Lavantam,” dedi derin bir ses tonuyla.
“Sen beni tercih ederek unutmadın ki. Ben sana nasıl kızayım? Unutsan bile, aklından silinsem bile kalbinde bir yerlerde her zaman olduğumun farkındaydım. Senin o Ilgaz bozuntusunda bile beni aradığını bilecek kadar iyi tanıyorum seni. Bazen senden bile iyi tanıyorum seni. Onlarınki bir tercihti, seninkiyse zorunluluk. Bunu unutma.”
Ardından alnıma bir buse kondurdu. İçim sıcacık olurken tekrardan onu hak edecek ne yaptığımı düşündüm. Beni tekrar yolcu koltuğuna oturttuğunda “Şimdi bunları düşünme,” dedi. Ses tonu öyle ikna ediciydi ki karşı çıkmadım.
Üstüme sinen lavanta kokusu Felah’a aitti. Onun kokusu beni mayıştırdı, Güneş’in kucağımda bıraktığı sıcaklıkla birlikte göz kapaklarım ağırlaştı. Gözlerimi tekrar açtığımda yeni evimin önünde Felah’la birlikte duruyorduk.
Güneş yavaştan batmaya başladığı için gökyüzü turuncuydu. Elimde olsa bu anın bir fotoğrafını çekmek isterdim. Felah’a doğru hafifçe kafamı çevirirken “Eve gelmek ister misin? Yemeği beraber yeriz ya da… kahve içeriz?” diye sordum.
Felah bavulumla binaya yaklaşırken kibarca reddetti. “Teşekkür ederim ama başka zamana olsun artık. Efnan’la iyice konuşun anlaşmaya varın. Sonra illa kahve de içeriz yemek de yeriz.”
Kafamı sallayarak onu onayladım. Hem artık Efnan’a sormadan kimseyi eve davet edemezdim ki. Benim aklıma bu hiç gelmese bile Efnan düşünmüş olmalıydı. Felah kapının önüne kadar gelince “En azından kapınız sağlam,” diye bir çıkarımda bulundu. Yine minik bir gülüşle onu onayladım ve kapıyı çaldım. Saat geç olduğu için Efnan evde olmalıydı.
Çok geçmeden kapıyı açtığında Felah’ın bakışları kapıya hiç dönmemişti, bakışları üzerimdeydi. Efnan’a bakınca gördüğüm ilk şey yeşil olmuştu. Altlı üstlü yemyeşil bir takım giymişti. Bakışları Felah’a döndü sonra bana baktı.
Yüzünce sinsi bir gülümseme meydana geldi “O eniştem, seni yemem merak etme.” Felah Efnan’ın ona seslendiğini görünce başını kaldırdı ve ona baktı. Kafasını hafif eğmekle yetinirken ben ayakkabılarımı çıkardım ve bavulu elime aldım. Efnan bir anda hapşurmaya başlayınca anında geriye çekildi “Ay o bacaksız burda mı!?”
Felah’ın sesi bu sefer şaşkınlıkla çıktı “Kediye alerjisi mi var?” Efnan çoktan kapının önünden yok olmuştu. Kafamı salladım “Onu asla odamdan çıkarmayacağım,” dedim büyük bir inançla. Güneş kapşonumun içinde uyuyordu.
Felah kafasını hafifçe sallayarak onayladı. “O zaman görüşürüz,” dedim kapıyı kapatacakken. “O zaman görüşelim,” diye yanıt verdi. Kapıyı kapattım ve elimi kalbime koydum. Bana gerçekten iyi geliyordu.
“Efnan, hangi oda bizimdi?” diye bağırdığımda Efnan’ın cırtlak sesi kulaklarımı doldurdu. “Soldan üçüncü! Mümkünse mutfağa üstünü değiştirip gel.” Güldüm ve onu onayladığımı belirttikten sonra odanın kapısını açtım. Üzerimi değiştirdikten sonra odaya baktım. Sadeydi ama çok güzeldi. Yatak, masa, kitaplık gibi temel her şey vardı. Önce Güneş’in eşyalarını odaya koydum ki bu bile odaya hayat katmıştı. Güneş yeni yatağında uyurken kendi eşyalarımı sonra düzenlemeyi tercih ederek mutfağa geçtim.
Efnan yine yemek yapıyordu. Yanına giderken söylendim “Yemekleri hep sen yaparsan olmaz ki!” Efnan arkasını dönmeden bana güldü.
“Taşınma günlerinde mutfağı kimseye bırakmıyorum,” dedi. “Bıçak falan… riske girmiyorum.”
“Bana güvenmiyorsun yani.”
“Kendime de,” dedi. “Geçen sefer domatesle parmağımı aynı anda kestim.”
Tezgâha yaslandım. Mutfak küçüktü ama düzenliydi. Hem yardım edebileceğim bir şey aradım hem de onu izledim. “Ne yapıyorsun?” diye sordum.
“Makarnaya benzer bir şey,” dedi. “Aç kalmayalım diye.” Onu onayladım. Masaya oturdum. Bir süre sadece tavanın sesi vardı.
“Bu arada,” dedi sonra, “kira işini netleştirelim.” Benden önce konuyu açtığı için rahatladım. “Tamam,” dedim anında. “Yarısı benden.”
Başını salladı. “Ben de öyle düşünüyordum. Faturaları da ortak yaparız,” derken kestiği peynirden bir parça ağzına attı. Bu haline gülerken “Uygun,” dedim.
Tencerenin altını kısarken “Başka ne var ki?” diye mırıldanıyordu. “Ha şey misafir konusu!” Masaya tabakları koyarken devam etti. “Kalabalığı severim, sosyalleşmen de beni çok mutlu eder. Yine de eve geldiğimde bir anda sürpriz yedi sekiz ergeni salonumda görmek istemem.”
Masayı kurmasına yardım ederken “Elbette!” diyerek onu onayladım. “Eğer öyle bir şey yapacaksam bile onayını almadan asla yapmam zaten,” dedim. Efnan kafasını salladı “Bende okuldakilerle genelde hastenede yeteri kadar vakit geçirdiğimden eve getirmem kimseyi.”
Makarnanın kokusu beni mest ederken yemeğe başlamıştık. Efnan “Bu arada Felah çok tatlı. Çocuk sadece sana bakıyor! Sizi gençler sizi,” dedi gülerek. Gülümsedim.
“Eve biri gelirse bir tek o gelir zaten,” dedim. Efnan onayladı “Her gün gelmediği sürece her zaman gelebilir tabii ki!” diye takılmayı es geçmedi.
“Ama bir dahakine söyle en azından yüzüme baksın!”
Kahkaha atarken onu onayladım. Arada sessiz bir boşluk oluştuğunda kendi kendime “Garip,” diye mırıldandım ama bu Efnan’ın dikkatinden kaçmadı. “Bir şey mi dedin ışığım?”
“Ya Efnan çok garip geliyor yaşananlar. Son birkaç ayda o kadar çok şey değişti ki hayatımda… Gerçeken ben bile tempoya uyum sağlayamıyorum artık. Kafadan oynatmama gerçekten az kaldı.”
Efnan dikkatle beni dinledi. “Işığım ilk başlarda böyle gelecek ama bu duruma da illaki alışacaksın. Sonrasında da asıl her şey ne kadar yavaş gerçekleşti diyeceksin inan bana. Eskiden oturduğun ev nasıldı?”
Sorusu beni de düşünmeye itti. Bir süre aramızda sessizlik oluştu. “Aslında… O zamanlar evde iki kişi yaşıyorduk yine ama özgürlüğüm yok gibiydi. Pek hatırlamak istediğim günler değil. Sonra taşındığım evde bir sürü erkek vardı, ailem olsa bile onları tanımıyordum. O sese, gürültüye alışmak çok zordu. İlk günler gözüme hiç uyku girmezdi bile. Şimdiyse burdayım ve gerçekten kendimi özgür ve rahat hissettiğim tek yer burası.”
Konuşurken ara ara duraklamış, yemeğimden bir lokma almıştım. Efnan bu süreçte beni dinlemiş hiç bölmemişti. “O zaman ne mutlu bana!” diye şakıdıktan sonra “E, Güneş ne yaptı?” diye sorarak anında bize konuşmak için yeni bir konu verdi.
Doyduğumu hissedince çatalımı tabağıma bıraktım. “Güneş uyudu! O kadar tatlı ki. Bugün Felah’la veterinere gittiğimizde bütün ihtiyacı olan malzemeleri aldım. Şu an yeni yatağını deniyor hanımefendi.”
Efnan alerjisi olmasına rağmen kedileri seviyor gibi duruyordu. Heyecanıma ortak oldu. “Odana muhtemelen asla ama asla girmeyeceğim ama bana onun fotoğraflarını göstermen lazım,” hızlı hızlı konuştuğunda onu onayladım.
Ardından bana gün boyu neler yaptığımı sordu, bende anlattım. Şarkı açarak abilere bir şov yaptığımızı duyunca Efnan bir yarışa girdi ve hanemize iki skor yazdı. En az benim kadar keyif almış, orda olmak için her şeyini verebileceğinden bahsetmişti.
Birlikte masayı toplamış, yüzlerce ısrarımın üzerine ona yardım etmeme izin vermişti. Sonrasında o gününü anlatmaya başladı. Anlattığı şeyler genel olarak hastalarıyla arasında geçen komik diyaloglardı.
O en karamsar ve sıkıcı işlere bile renk katabiliyordu.
Günün sonunda birlikte salona geçtik ve muhabbeti derinleştirdik. Saat gece yarısına yaklaşırken Efnan esnemeye başlamıştı. “Yatalım mı artık?” diye sorduğumda beni hiç reddetmedi. “Evet, evet. Sen küçüksün daha boyun uzayacak,” diye dalgasını da geçtikten sonra odalara dağıldık.
Efnan muhtemelen derin bir uykuya dalarken ben odaya yerleştim. Burası sadece bana ait olacak bir mabeddi. Her eşyayı sevgiyle ve heyecanla yerleştirdim. İşim bittiğinde odam gerçekten renkli ve tatlı duruyordu. Sanırım Efnan’dan etkilenmiştim. Bu yüzümde bir tebessümün çiçek misali açmasına neden oldu.
Sonrasındaysa uyuyana kadar Güneş’le uğraştım. Yatağını sevse bile en sevdiği yer şüphesiz ki benim boynumdu.
—
Sabah kuyruğun yüzüme değmesiyle uyandım. Gözümü açmadan elimle itmeye çalışsam da işe yaramadı. Güneş yatağın tepesinde durmuş kuyruğunu bilerek sallıyordu. En son hapşırınca doğrulup onu kucağıma aldım. Bir süre uğraştık. O kaçtı, ben tuttum. En sonsa pes edip yanıma kıvrıldı. Beni uykumdan etmesi bir yana kendisi gözümün içine baka baka uyumuştu. Şaka gibiydi.
Saate baktığımda geç kaldığımı fark ettim. Hızla yataktan fırladım ve üstümü değiştirdim. Güneş hala miskin miskin uyuyordu. Mutfağa geçtiğimde Efnan yine bir şeylerle uğraşıyordu. “Şu yemek işini de konuşmak lazım,” diye homurdandım.
Sesimi duyunca bana döndü. “Günaydın ışığım. Bakarız,” diye geçiştirdi. Ona gözlerimi kısarak baktığımda o pek umursamadı. “Günaydın,” diye mırıldandım.
Sırtımdaki çantaya kadar hazır ve nazır olduğumu görünce “Acelecisin,” dedi sorgularcasına. Kafamı salladım “Geç kalıyorum!” dedim. Kahvaltıya kalmayacağımı anlayınca ağzıma bir lokma peynir ve ekmek tıktı.
“Okulun nerde?” diye sorunca istemeye istemeye okulumun adını söyledim. O da yüzünü buruşturdu “Ne egoist bir ad!” diye iğnelemeden de duramadı.
Soylu Koleji, ismi tekrardan aklımda yankılanınca ona hak verdim. Bence de gereksizdi. Ardından seri adımlarla evden çıktım ve navigasyonu açarak seri adımlarla okula ilerledim.
Okul eve şaşırtıcı derecede yakındı. On bilemedin on beş dakika boyunca yürüme mesafesindeydi. Kapının önüne kadar geldiğimde adımlarım geri geri gitmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldım ve sınıfımın yolunu tuttum.
Bu sıra boyunca bakışların üzerimde olduğunun farkında olsam bile hiçbirine takılmadım. Okula ne zaman gerçekten düzenli gelmeye başlasam başıma bir olay geldiğinden olacak ki gerçekten kimseyle arkadaş değildim.
Gerçi bu zamana kadar öyle bir ihtiyacım da olmamıştı, Araz’ın arkadaşları ve Mete yetmişti. Şimdiyse onlarla nasıl konuşacağımı bile bilmiyordum. Aslında konuşmak istediğimden bile emin değildim.
Sınıfa girdiğimde ilk gözüme çarpan onlar oldu. Araz beni görünce ayağa kalktı ve yanıma geldi. Ben bir şey demesini beklerken o sustu ve sarıldı. Sımsıkı sarıldı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi sarıldı.
“Evden gitmişsin,” dedi boğuk bir sesle. Dün evde olmadığı için pişman olduğunu yakarır gibiydi sesi. “Evet,” diye mırıldandım kuru bir sesle. “Senin için iyi olan bu olacaksa tamam,” dediğinde şaşırdım.
Onunda Mete gibi gitmememi söylemesini beklemiştim. “Ama Ayza,” dediğinde bununda bir aması olduğunu anlamıştım. “Kendini bizden uzaklaştırma. Benden, Mete’den ve arkadaşlarımdan uzaklaşma. Bizim tek yaptığımız elimizden geldiğince sana destek olmaktı. Kendini yalnızlaştırma.”
Kollarımı ona daha da bir sıkı sararken “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Durum ne olursa olsun her zaman benim iyiliğimi düşünmesi ve en ön planda beni tutması dediklerine karşı çıkmama olağan bile tanımıyordu.
“Ve,” derken sesi az öncekine göre daha kısık bir tondaydı. “Bir şeye ihtiyacın olursa bir telefonuna sana dünyaları sunabileceğimi unutma.”
Zil çalınca ondan uzaklaştım, dersine girdiğimiz hocayı sevmiyordum. Boşuna ağzına laf vermeye gerek yoktu. Araz gözlerimin içine içine bakıyordu. Bütün bu tekliflerini karşılıksız bırakamadım. “Sende,” derken sesimde güven vardı. “Bir telefonunda iki elim kanda olsa bile geleceğimi bil Araz. Sadece sen ve Mete için…”
Söylediklerimle gözleri parladı, dudakları aralanmıştı ki hoca sınıfa girdi. Sırımıza geçtiğimizde Arda ve Bora kısık sesle selam vermişlerdi. Yiğit’in ise yüzüme bakacak kadar yüzü yoktu. Harelerim üzerinde çok durmamıştı zaten.
Dersler akıp giderken sonunda öğlen teneffüsü gelmişti. Diğer teneffüsler çok kısa olduğu için kimse kimseyle adam akıllı konuşamamıştı. Yemekhaneye indiğimizde Arda ve Bora pek ilgimi çekmeyen bir konu üzerine konuşuyorlardı. Yiğit ise sessizce peşimizden geliyor nadiren konuşuyordu.
Yemeklerimizi aldıktan sonra masaya geçtik. Araz gözleriyle sürekli beni yokluyordu, her seferinde de önüne dönmeden önce göz kırpıyor benim ona karşılık vermeme fırsat bile bırakmadan önüne dönüyordu.
Çok değil beş dakika sonra arkamdan “Ablam!” diye bağıran ses kulaklarımı doldurmuş peşisıra Mete resmen üzerime atlamıştı. Ona daha iyi sarılmak için ayağı kalktığımdaysa beni sımsıkı sarmıştı.
“Oy sen beni özledin mi sen?”
Onunla dalga geçtiğimi görünce küskün bir tavırla geri çekildi. “Ne, özlemek suç mu? Abla o kadar korktum ki.” Endişeli tavrına karşı hafifçe güldüm. Elimle kolunu sıvazladım. “Merak etme. Ben her zaman başımın çaresine bakarım ablam.”
Dudaklarımdan çıkanlar onu rahatlattı mı yoksa daha mı strese soktu emin olamadım. O sıra Kayra yanımızdan geçince ona döndüm. Bizim masaya oturmamıştı. Kendisi arkadaki masalardan birinde tek başına oturuyordu. İçim rahatsızlık hissi ile doldu. Yaptığı onca şeyden sonra beni rahatsız etmemek için yaptığı belliydi ama yine de buradakiler onun da arkadaşlarıydı, onun kardeşleriydi.
Sandalyeyi ittirip kalktığımda masadaki bütün bakışlar bana dönmüştü. Fikrini merak ettiğim tek kişiye, Araz’a döndüm. O da abisini görmüştü “Sence?” diye sorduğumda neyden bahsettiğimi anlamıştı.
“Ayza, bir şey diyemem ki. Sadece onun bu masada oturmama nedeni sen değilsin. Yaptığı saçma sapan hareketleri. Yine de için rahat edecekse git ve konuş. Zorunda değilsin, bunu yapmazsan bencil olmayacaksın.” Elinden geldiğince beni rahatlatmak için uğraşıyordu. Ona içten bir tebessüm ettim.
Ben Kayra’nın yanına yürümeye başladığımda arkamdan uğultular yükseldi. Kayra odaklanmış bir şekilde önündeki yemekleri eşeliyordu. Dibine kadar geldiğimde beni anca fark etti.
Elindeki çatal tiz bir sesle tabağa düşerken “Ayza,” dedi şaşkınlıkla. Benden böyle bir hamle beklemediği belliydi. Önündeki tepsiyi aldığımda anlamsız gözlerle bana baktı.
“Burada ne yapıyorsun?”
“Şey, yemek yiyorum?”
“Da neden burada?”
“Sen varsın diye,” dediğinde ona keskin bir bakış attı. “Hayır bir kere o kendi hatalarının sorumluluğunu üstlenmekten korktuğundan! Fikrimden vazgeçmeden önce gel.”
Ardından yürümeye başladım. Kayra sanırım bir süre olanları kavramaya çalıştı. Ardından koşturarak peşimden gelmeye başladı. “Benimle ilgili olan bir durum yüzünden bütün arkadaşlarından ayrılman hoşuma gitmedi.”
Açıklamamı dinledi, ne diyeceğini düşünüyor olmalıydı. Akıllarındaki profile uyan biri hiçbir zaman olmamıştım. Gözleri yavaş yavaş açılıyordu. Masaya yaklaştığımızda “Teşekkür ederim, her şey için…” diye mırıldandı. Ben ona döndüğümdeyse cümlesini tamamladı.
“Ve özür dilerim, her şey için.”
Sabit bir sesle “Rica ederim,” dedim. Sorun değil, diyemezdim. Sorundu çünkü, büyük bir sorundu hem de. Kayra bunu fark ettiği için bozulsa da bir şey demedi.
Ben tekrardan Araz’ın yanında yer alırken Kayra da Yiğit’in yanına geçmişti. Herkes selam verirken hepsini başıyla karşılamıştı.
Sonra başta sessizlik olsa da devamında yerini hararetli bir sohbete bıraktı.
-♡ ♡ ♡-
Yine sıkıntıdan bir türlü odaklanamadığım dersler bir bir geçerken sonunda çıkış zili çalmıştı. Son derse giren hocamız çok rahat bir adam olduğundan çoktan çantamı hazırlamıştım.
Vedalaşmak için Araz’a döndüğümde sanki son bir saattir beni ikna etmeye çalışmıyormuş gibi bir teklif daha sundu. “En azından arabayla evine bıraksak?” Son bir saatimiz onun bana sunduğu envai çeşit seçeneği kapsamıştı. Seçeneklerinin bolluğuna rağmen benim istediğime tamamen karşı çıkıyordu.
“Hayır, Araz!” diye sitem ettiğimde kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Abi tayfasından kimsenin ne yüzünü görmek istiyordum ne de hangi evde oturduğumu bilmelerini istiyordum. Araz’a açık açık bunu söylemek istemediğim içinse dakikalardır mücadele içerisine girmiştik.
Hızla ona sarıldım ve yanağına bir veda busesi kondurdum. Ardından hızla sınıftan çıkıp merdivenleri inmeye başladım. Bu hızlı hareketlerimin nedeni tamamen hiçbir kan bağım olan bireyin yolumu kesmemesi içindi.
Bir anda biri kolumdan çekince irkilerek ona döndüm ve koluna sertçe tokat attım. “Ne yapıyorsun sen be?” diye sorarken karşımdaki kişinin Yiğit olması daha da sinirlenmeme neden oldu.
“Sen, gerçekten hiç dersini almaz mısın?”
Benden böyle bir çıkış beklemiyor olacaktı ki eli ayağına dolandı. “Ben, ben sana seslendim. Duymadın,” devam etmesine izin vermedim. “Belki de duymak istemedim, duymazdan geldim. Bu bana böyle dokunabileceğin anlamına gelmiyor.”
Yiğit iyice her şeyi batırdığını fark edince birkaç adım geriledi. “Haklısın bunun için özür dilerim. Geri kalan her şey içinde. Artık bunun senin için bir anlamı olmadığını biliyorum ama yine de… Sana söylemem gerekiyor.”
“Neyi?”
“Ben o fotoğrafları kendim çekmedim. O konu hakkındaki düşünceler de ham kendi düşüncelerim değildi. Geçen haftalarda isimsiz bir numaradan mesaj aldım. Önce fotoğrafları attı ardından bu şekilde kışkırtıcı şeyler söyledi.”
Söyledikleri gerçekten ilgimi çekmişti. Kimin yapabileceğini az çok tahmin ediyordum yine de o tanıdık izlenme hissi beni rahatsız etti. Şimdilik sadece fotoğraflarla yetiniyor olabilirdi ama ilerisi…
“Yiğit. Bana çabuk o numarayı ve o numarayla olan bütün mesajlarını at.”
Yiğit’in onaylamasına bile izin vermeden arkamı döndüm ve okuldan çıktım. Okul bahçesine çıktığımda derin bir nefes aldım. Gözlerim çevreyi taradı, şu an bile izleniyor olabilirdim. Araz’ın fikrini düşünmeye başladım, onlardan da korksam bile annem kadar Arzu kadar kötü olamazdı hiçbiri.
Muhtemelen çoktan gitmişlerdi. Bir anda Uraz kaşıma çıkınca şaşkınlıkla geriledim “Sen burada ne yapıyorsun?” Ona tekrardan bir göz attığımda gerilmeden edememiştim.
Gözleri kıpkırmızıydı, saçları dağınıktı. Kıyafetleri de özensizdi. Bakışları da bayıktı sanki. “Ayza. Konuşalım. Lütfen.” Kelimeler teker teker ama net çıkıyordu.
Muhtemelen Kayra, Araz ve Mete çoktan gitmişlerdi ve Uraz’ın burada olduğundan haberleri bile yoktu. Araz ve Mete böyle bir konuşmaya izin vermezdi çünkü.
“Hayır.” Sesimdeki sert tınıyla yutkundu. O gün bana bir şey yapmamış olsa bile ondan önce çektirdikleri yeterdi de artardı. “Bak,” dedim anlamasını umarak. Israr etmesiyle uğraşmak istemiyordum, onların acısını duymak istemiyordum.
Onlar benim acılarıma her zaman kör, sağır ve dilsiz kalmışlardı.
Varsın bende abilerime çekmişim ya.
“Her şey çok taze tamam mı? Şu an ne birinizi görmek ne birinizle konuşmak istiyorum. Birde inan ki bugün affedecek günde değilim.” Sesim titremesin diye bende aynı onun gibi tane tane konuşuyordum.
O an hiç beklemediğim bir şekilde Uraz’ın gözleri doldu, ağladı ağlayacaktı. Bana doğru bir adım attığı ansa aramıza biri girdi, beni arkasına aldı.
Beni kendi abimden korumak istedi.
Bizi bu hale getirmişlerdi.
-♡ ♡ ♡-
Ve Kırkıncı Birinci Perde sona erer.
Bölüm uzunluğu nasıldıı?
Bence sizde Ayza'nın ağzından okumayı beklemiştiniz. Valla özlemişim ya kuzumu.
Felah Ayza dinamiği nasıl peki :)
EFNAN ÇOK TATLI DEĞİL Mİ.!?
Son olarak sizce Ayza'yı korumaya gelen kim?
Bu arada bazen panomda bir şeyler soruyorum sizlere ama hiç bakmıyorsunuz ahhhh.
Instagram hesabımdan da bölüm sonrası kritiği yapacağız. Bekleniyorsunuzz.
Diğer bölümlerde görüşmek üzere.
Allah'a emanet olun.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 161.62k Okunma |
11.86k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |