47. Bölüm

-Kırkıncı Perde-

bal leydi
balleydii

 

Öncelikle hoş geldiniz.

Yeni bir yıla girdik. Sizi gerçekten özledim.

Son bölüme o kadar çok kısa yorumu geldi ki bunalıma girdim. Bu bölüme kısa derseniz bozuşuruz he.

250 yorum, 75 oy sınırımız var. Neden yorum bu kadar fazla diyecekseniz bölüm eski bölümlerin üç katı uzunluğunda. ÜÇ.

İyi okumalarrr.

 

-KIRKINCI PERDE

 

"Sana her şey olacağım.” Ne kolay söylemiştim. Ne kadar azını tutmuştum.."

 

Bölüm Şarkıları
Tello Tellocan
Seni Kendime Sakladım
Bir Derdim Var
Paramparça

 

-♡ ♡ ♡-

Atlas’ın Ağzından

Organizazsyondan Saatler Önce

 

Camdan dışarı bakarken gördüğüm tek şey ucu bucağı olmayan ufuktu. Hissettirdikleriyse bambaşkaydı. Bulutlar görüşüme büyük bir engeldi aşağıyı görmek zaten pek de arzuladığım bir şey değildi.

 

Yüreğimdeki yangına engel olamıyordum. Olamazdım. O kadar duygu hapsolmuştu ki tanımlaması zordu. Aklım sürekli ona gidiyordu, bulutlara bakarken bile zihnimde onun görüntüsü beliriyordu. Büyük yeminler ederek ülkesinden ayrılan o çocuğun görüntüsüydü bu, benim görüntümdü.

 

Uçak tribulansa girince birkaç çocuğun korku dolu nidaları kulaklarımda yer edindi. Tepkisiz gözlerle üstünkörü onlara baktıktan sonra düşüncelerime geri döndüm. Vatanımdan ayrı düştükten sonra gezdiğim ülkelerin sayısı yaşımı geçerdi. Hepsinin güzel olduğunu söyleyemezdim. Yine de aralarında öyle ülkeler vardı ki mükemmel kelimesi bile onların kudetli güzelliklerini anlatmaya yetecek bir kelime değildi.

 

Bütün o ülkeleri gezerken bile tek amacım kendimi bir yere ait hissedebilmekti. Olmamıştı, ülkemden ayrı düştüğüm andan beri kimsesizlik her yerdeydi. Vatanıma olan hasretim zamanla o kadar büyümüştü ki aldığım bütün zevklere ket vurmuştu.

 

Vatanıma olan hasretim bir baruttu.

 

O barutu alevleyense bir kız çocuğuydu. Gidişimden en fazla etkilenen kişinin o olduğunu ve benden başka kimsenin onu korumayacağını göze alarak gitmiştim. Gitmiştim gitmesine ama aklım ve yüreğim hep onda kalmıştı. Gitmiştim ama bir o kadar da kalmıştım. Gittiğim psikologlar doğru söylüyorsa kişilik bozukluğum yoktu ama bazı durumlarda kendimi deli gibi hissetmediğimi söylemek tamamen inkar olurdu.

 

Gobi benliğimin diğer bir parçasıydı, hiç zarar görmeyen, koruyucu bir abiydi. Koruduğu tek şey ise yüreğini attıran o kızdı, Nil’di. Onun Nil’iydi. Daha iyi bir hayat uğruna ondan vazgeçtiği için bile kendini asla affetmeyecek olandı.

 

Birde Atlas vardı. Bir şey değildi o, birden fazlasıydı. Çocuk olamayandı, hayatı için mücadele edendi, hep düşen ama başkalarının düşmesi pahasına ayağa kalkandı. Kardeşlerinin sadece abisi değildi, belirli bir zamana kadar her şeyleriydi. Babasından daha fazla onlara baba olandı.

 

Bense şu an ikisinin arasında sıkışmıştım, kendimi kırka bölsem de derdimden kurtulamamıştım.

 

Bindiğim uçağın rotasına baktım neredeyse ezberlemiş olmama rağmen. İniş yeri Türkiye’ydi, İstanbul’du. Vatandı.

 

Dönme nedenimse kardeşlerimdi. Onları korumak için dönüyordum ve bunu yaparken bir an bile tereddüt etmemiştim. Gururumu onlar için ayağımın altına alırken bir an bile şüpheye düşmemiştim.

 

Çünkü onlar her şeydi.

 

Barut aylar sonra beni aradığında şehit haberini alacağım diye korkudan telefonu açamamıştım, ellerim titremişti. Açtığımdaysa sağlığının yerinde olduğuna şükür etmiş devamındaysa bir kere daha yıkılmıştım. Yıllar önce kaybettiğimiz küçük kız kardeşimiz genç bir kız olmuş ve bizi bulmuştu.

 

Bu sözleri Barut’un ağzından duymak yetmişti. Burada olma nedenim o kızdı. Geçmişten pişmanlık duyduğum nadir kişilerden biriydi. Arkasından ne kadar ağladığımı dün gibi hatırlıyordum. O zaman yeteri kadar gücüm yoktu. Onu annesi ve babası arasındaki güç savaşından koruyamamıştım.

 

O zamanlar çocuktum, bir şey yapamazdım demek kolaydı ama sonra büyümüştüm. Otuzlarıma merdiven dayamışken babama karşı çıkabilecek gücüm vardı. Yine de bir kez bile onu annesinden kurtarmayı düşünmemiştim. Muhtemelen geç kalmıştık. Yıllardır yalnızlardı ve o kadından bir farkı olduğuna inanmak zordu. Geçmişe dönük sızlayan vicdanım dışında kıza karşı bir şey hissettiğimi söyleyemezdim.

 

Yıllar önce açılmış ama sonra kabuk bağlamış bir yaraydı o bende. Olduğumuz noktaysa o kabuğun koptuğu noktaydı, yaranın ilk günden bir farkı yoktu. Mazisi vardı, derindi. Bu işin nasıl noktalanacağıysa bir gizem konusuydu.

 

Bu düşüncelerimle saatler devrildi. Uçaktan inerken içim sızladı. Yaşanan her şey gerçekti ve hala anın büyüsünden gerçeği idrak edememiş gibiydim. Yıllardır ayrı kaldığım vatanım zamanla bende öyle bir hassaslaşmıştı ki, yüreğim sızladı. Kimi zaman rüyama girerdi İstanbul, o zamanlar bile kendimi özgür hissedemezdim. Bu ansa rüyalarımın bile çok ötesindeydi.

 

Türkçe konuşan insanların yanından geçerken gözlerimin ardı sızlıyordu. Dilime bile o kadar hasret kalmıştım ki canımın yanması için fazlasına gerek yoktu. Geleceğimi tek bilen Barut’tu ve ne kadar beni karşılamak istese de izin vermemiştim. Gelişim tamamen kesindi, buraya gelmeden önce o organizasyona girişme kadar her şeyi çoktan planlamıştım.

 

Giriş anı için planladıklarım aklıma gelince dudaklarımda bir tebessüm peyda oldu, o an hepsinin yüzündeki alaşağı olmuş o ifadeyi görmek için sabırsızlanmadığımı söyleyemezdim. Havaalanının o boğucu havasından kurtulduğumda yüzüme esen rüzgar içimde farklı duyguların oluşmasına sebebiyet veriyordu.

 

Kapıda karşılaştığım araç gözlerimi devirmeme neden oldu. Barut anlaşılan gelmese bile adamlarını göndermişti. Hem de onu defalarca kez uyarmama rağmen. Siyah ve markasıyla göz alıcı olan ama gram ilgimi çekmeyen arabadan bakışlarımı çekerken kendimden beklemediğim derecede sakindim.

 

Arabadan bakışlarımı çekerken acelesiz bir şekilde arabanın yanındaki adama döndüm. Zaten bana bakıyordu, o yüzden direkt göz göze geldik. Gözlerimin içine derin bir şekilde baktığından sadece bir koruma olduğunu düşünmek saçma olurdu. Yine de siması bana yabancıydı. Saçları üçe vurulmuştu, boyu benimkine yakındı hatta belki de benden daha uzundu, esmer teni siyah saçlarıyla bir uyum oluşturuyordu. Bana bakan kahve hareleri ise resmen parlıyordu.

 

Koruma adımlarını sessizce ama oldukça sağlam bir şekilde basıyordu. Aramızda dört adımlık bir mesafe kaldığında durdu. Omuzları dikti, bakışları net. Gözlerindeki saygı ve hayranlık net bir şekilde hissediliyordu. Başını hafifçe eğdi, bu eğişte ne aşırılık vardı ne de azınlık. Sağ eli göğsünün yanında, neredeyse görünmez bir saygı işareti gibi gevşekçe toplandı.

 

“Vatanınıza hoş geldiniz.” Sesi de en az kendisi kadar netti. Eyvallah, dercesine kafamı salladım. “Hoş buldum aslanım,” dedim onun aksine daha yumuşak olarak. Yaşça benden beş ya da altı yaş küçük görünüyordu. Benimle tanışmışsa bile hatırlaması güç olurdu. Üzerinden yıllar geçmişti ve o zaman yanılmıyorsam onlu yaşlarının başında olmalıydı. Bu kaşlarımın çatılmasına, nedenini sorgulamama neden oldu.

 

“Tanışıyor muyuz?” diye sordum bir yandan da gideceğim yere geç kalmak istemediğim için arabaya yönelirken. İki adım arkamda konumlandığında “Hayır abi,” dedi. “O zaman tanışalım,” dedikten hemen sonra durmuş ve ona dönmüştüm. Aniden bunu yapmamla iki adım gerileyip elinin beline gitmesi bir oldu. Bu anlık bir hareketti ve içgüdüseldi. Yüzümde memnun bir gülümseme oluşunca bunu fark etti ve kaşları şaşkınlıkla havalandı. Ona elimi uzatırken “Ben Atlas Soylu,” dedim net bir sesle.

 

Elime bir an baksa bile devamında tereddüt etmeden elimi sıktı. Nasırlı eli elimi bulduğunda beni şaşırttı, net sesinde bu sefer tereddüt vardı. “Bende Selim Korkmaz. Seninle ne kadar uzun süredir tanışmak istediğimi hayal bile edemezsin.”

 

Soy ismini duymamla bir an boş gözlerle ona baktım, sonra hatırladıklarımla beynimden vurulmuşa döndüm. Ona az öncekine göre daha dikkatli bakmaya başladığımda yüzümdeki tereddütü fark etmişti. Kafasını sallarken “Evet,” dedi. “Ben Yılmaz’ın oğluyum. Senden bahsederken hep özlemle anardı.” Sona doğru bu güçlü duruşuna rağmen sesinde yaşanan kırılmayla donakaldım.

 

Yılmaz Korkmaz babamın sağ koluydu. Yılmaz abiyse bana babamdan çok babalık yapmıştı. Her şeyin sarpa sardığı o dönemler benim tek arkadaşımdı. Bendeki yeri bambaşkaydı, ülkeden çıkarken bile bana yardım etmişti. Mazinin hatıramda canlanmasıyla yüzümde buruk bir tebessüm meydana geldi. Gerçekten özlemiştim, hem ülkemi hem de ülkemin insanını.

 

Arabaya bindiğimde zaten şöför hali hazırda olduğu için Selim yanıma oturmuştu. “Yılmaz abi nasıl?” diye sorarken uzun zamandır Türkçe konuşmadığım için zorlanmaya başlamıştım. Selim’in gözlerinde yer edinen hüzünle sertçe yutkundum.

 

“Başımız sağolsun.” Sesi çok net olsa bile yüreğimi titretti. Ona son kez veda edememenin farkındalığı beni derin bir kedere sürükledi. “Ben… Üzgünüm. Başın sağolsun.” Afalladığımı anında fark etmişti, o yüzden üstelemedi. Kafasını hafifçe eğerek karşıladı dediklerimi. Devamındaysa araba yolculuğumuz başlamış oldu.

 

Vatanıma geri dönerken, zamanında sırt çevirdiğim bütün değerlerime kavuşurken ve neredeyse bütün kötü ihtimalleri göze almışken ölüm beklenmedik olmuştu. Son günlerinde yanında olamamanın, son bir kez teşekkür edememenin burukluğu yankılandı.

 

Araba yolculuğu oldukça sessiz geçti. Camdan dışarıyı izlerken hissettiklerimi tanımlamak güçtü. Türkiye’ye olan özlemim ona kavuşunca daha da artmıştı sanki. Sonunda hava kararmaya yüz tutmaya başladığı zamanlarda araba durdu. Selim benden önce davranarak arabadan indi ve inmem için kapımı açtı. “Sağol aslanım,” dedim inerken. Kafasını eğdi, geriye çekildi.

 

Karşımdaki binaya bakarken bakışlarım ilgisizdi. Girişteki camlar kapalıydı, buna rağmen içerisinin dolu olduğu açıkça belli oluyordu. Klasik müziğin ezgileri kulaklarıma doluyor, zaman zaman içerideki ışık camlara vuruyordu. Duvarları beyaz ve altın detaylarla süslenmişti, bakışlarımı binadan önündeki insan yığınına çevirdim. Medya mensubu insanları görünce şaşırmadım, zaten günün gösteri için yapıldığını Barut söylemişti. Onların beni şimdilik işime gelmezdi. O yüzden hala son rötuşlar halledilene ve kendimi hazır hissedene kadar bekledim.

 

Yıllar sonra kardeşlerimi yüz yüze görebilecektim, esen soğuk rüzgar sanki ruhum çırılçıplak kalmış gibi hissettiriyordu. Onlara olan hasretim bir dağ olmuştu da sanki altında kalakalmıştım. Burayı, onları, her şeyi ardına bile bakmadan gencin silüeti karşımda varla yok arası belirdi. O çocuk şimdi büyümüştü ama ruhundaki eksiklik hiçbir zaman kapanmamıştı. Acısı hiçbir zaman dinmemişti, sadece zaman geçmişti.

 

Zaman geçmişti ve insan acıya bile alışabilecek bir yaratılışa sahipti.

 

Acı dinmemişti sadece alışmıştım.

 

Şimdiyse geçen zaman sanki hiç geçmemiş gibi yüreğim ilk günkü gibi alev alev yanıyordu.

 

Selim bu süre boyunca beş adım arkamda durdu, en sonunda yarım saatin ardından “Abi,” diye bana seslenmesi üzerine ona döndüm. Onu dinlediğimi fark edince devam etti “Her şey hazır. Artık sadece seni bekliyorlar.”

 

Kafamı sallayarak onu onayladım, artık zamanı gelmişti. Daha fazla kaçacak alanım kalmamıştı. Daha fazla kendi kendimi hüzünlü bir havaya sokmaya zorlamadım. Şu anda vatanımdaydım ve birazdan aileme kavuşacaktım. Bu bile mutlu olmama yeterdi. İçeriye nasıl gireceğimi hatırladığım an yüzümde yine bir gülümseme oluştu.

 

O an hepsinin yüzünü görebilmek için gireceğim uğraş yüzümdeki tebessümün yerini sağlamlaştırdı. Mekana doğru sağlam adımlarla ilerlemeye başlarken kapının önündeki kalabalığın bir kısmı beni fark etmişti. İşimde iyi olduğumdan tanınır biriydim, o yüzden görür görmez tanıyanlar oldu. Arkamdan konuşmalarını umursamadım, zaten birazdan herkes öğrenecekti.

 

Selim benimle mekana girmek yerine kapının önünde kaldı, derin bir nefes aldım ve her şeyin eskisi gibi olması için dua ettim. İçeriden panikle çığlık atan birkaç kadının sesi geliyordu. Işıklar kapanmıştı, daha fazla beklemeden içeriye girdim.

 

Her yer zifiri karanlıktı, kadınlar Ayhan’a durmadan söyleniyordu ve bu daha fazla keyfimi yerine getirdi. Herkes konuştuğu için bir uğultu vardı, neredeyse hiçbir sesi ayırt edemezken duyduğum kahkaha sesiyle birlikte oraya yöneldim. Sesini canlı duymayalı yıllar olsa da Barut’un kulak tırmalayan kahkahasını tanımamak imkansızdı.

 

Onlara biraz daha yakınlaştığımda durdum, bir kızın cılız sesi kulaklarımı doldurduğunda ona doğru yöneldim. “Ne oluyor?” sorarken sesi titremişti, solgun sesi uğultuda karıştı. Aramızda birkaç adım vardı, sırtı bana dönüktü. Saçlarının rengini seçmeye çalışsam da karanlık benden yana değildi. Sanırım bugün burada toplanma nedenimizi bulmuştum.

 

Kayra “Abi böyle bir şey yapmadığını söyle!” diye bağırırken sesi dehşetliydi. Yüksek sesi yüzümü buruşturmama neden olurken önümdeki kız korkuyla gerilediğinde bana çarptı. Onu tutacaktım ama bana çarpması daha da paniklemesine neden oldu. Öne doğru kendini attığında masaya çarpmıştı. Ürkekliği şaşırmama neden oldu, onunla konuşacaktım ki fazla uzaktan gelmeyen bağırma sesi beni susturdu. “Ne oldu?” diye soran ses bir erkeğe aitti.

 

Karşımdaki kız bir an kafasını sesin olduğu yere çevirse de sonrasında bana dönmüştü, adamı yanıtsız bırakırken sorusu banaydı. “Sen de kimsin?” diye sorarken bu sefer sesi daha gür çıkmıştı. Kardeşlerimde konuşmayı bırakıp bizim olduğumuz yere döndüğünde şarkı çalmaya başladı. Zamanlama gerçekten mükemmeldi. Her şeyi boşverip şarkıya eşlik etmeye başladım.

 

“Tello tello tello Can,
Tello tello tello Can,
Tello tello tello Can,
Tello tello tello Can.”

 

Karşımda duran kızın bir an kalakaldığını fark ettim, böyle bir çıkış beklemiyor olacaktı. Keyfimen gram ödün vermeden devam ettim.

 

“Yar, tello tello tello,
Tello tello tello Can.
Vay, tello tello tello,
Tello tello tello can.”

 

Işıklar açıldığı an sonunda onu görebildim. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdı sonrasındaysa şaşkınlıkla bana baktı. Sanırım böyle bir manzara beklemiyordu. Afallamış bakışları zamanla yumuşadı sonra yabancılaştı. Fırsattan istifade bende onu incelemeye başladım. Üzerine beyaz bir elbise vardı ve ona ait olduğunu resmen bağırıyordu. Saçları, sarıydı. Gözleriyse yeşil. Arzu’nun kızı olduğunu açıkça belli ediyordu.

 

Diğer kardeşlerim tamamen babalarına çekmişlerdi, ben arada derede kalandım. Oysa… Bütün özelliklerini annesinden almıştı. Bakışlarında acı vardı, boyu benden epey bir kısaydı. Güzel kızdı fakat ondan taşıdığı her parça içimdeki nefreti kamçılıyordu. Onun şaşkın bakışlarıyla benim öfke dolu hareletim birleşti.

 

Şarkıya tekrar giriş yapacağım zaman bakışlarımı ondan çektim.

 

“Malatya’dan, Sivas’tan,
Tello tello tello can,
Yar gelir oynamaktan,
Tello tello tello can.”

 

Yine araya müzik girdiğinde Bartu’nun kulak tırmalayan kıkırtısı kulaklarımı doldurduğunda karşımdaki kız hala aynı şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gözlerinde şaşkınlığın yanında tam olarak anlayamadığım bir duygu vardı. Yoğun bakıyordu, ilk kez tanıdığı birine atamayacağı kadar yoğundu bakışları.

 

Muhtemelen ona yumuşamam için rol yapıyordu ve bu daha fazla sinirlenmeme neden oldu. O sırada belli belirsiz bir şey mırıldandı ama ne dediğini anlayamadım. Anlayamamak daha da sinirlendirdi.

 

O sırada “Atlas abi, burada ne işin var? Gerçekten burdasın!” diyen Mete yüreğimde zelzelelere yol açtı. En son onu bıraktığımda küçücük bir çocuktu. Şimdiyse…

Moralimi bozmamak, gardımı hemen düşürmemek için ona dönmedim. Onun yerine karşımdaki kızın yıkılışını izledim. Abisi olacağıma hiç ihtimal vermemiş gibi duruyordu. Olduğu yerde sendelediğinde bir an bayılacak sandım. Sanki beyninin içerisinde bir deprem kopuyordu ve o bütün binaların altında kalıyordu.

Gözlerini kırpıştırdığında bu sefer dolu doluydular. Geçmişte tanışma ihtimalimizi düşünsem bile bu imkansızdı. Daha önce görmüş olsaydım ilk anda tanırdım. Birden durduğu yerde dikleşti ve az önceki sorusunu yeniledi. “Sen de kimsin?”

Dudaklarım kıpırdadı, gülümseyecek gibi olsam da gülümseyemedim. “Ben Atlas Soylu. Masalarında oturduğun ailenin en büyük çocuğu ve mirasçısıyım. Asıl sen kimsin?” Sorumdaki küçümsemeyi fark etmedi. Kafasını hafifçe sağa yatırırken “Ben Ayza, sanırım kız kardeşin oluyorum?” diyerek bana pasladı.

Ona üstten, kısa bir bakış attım ve sorusunu havada bırakarak yönümü değiştirdim. “Kardeş” kelimesi kulağımda metal bir soğukluk gibi çınladı. Bizim paylaştığımız yalnızca kandı, başka bir şey değil.

Ayhan bir anda önümde belirdi. Müzik kesilmişti fakat kadınların söylenmeleri hala devam ediyordu. Bakışları üstüme saplandığında içimde bir titreme değil, daha çok hoşnutsuz bir sıcaklık yükseldi. Burnundan kesik kesik nefes alarak, “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” diye patladı.

Dilimde alaycı bir cümle kıpırdadı ama ben konuşamadan elini kaldırdı. Her zamanki gibi sevmek için değil vurmak için. O ani hareketi görür görmez benim elim de refleksle kalktı ki tam o anda iki başka gölge de hareket etti. Barut uzaktaydı, yetişemeyeceği belliydi.
Ama Ayhan’ın bileğini tutan el… benimki değildi.

Ayza’ydı.

Başımı ona çevirdim. O ise tek bir saniye bile bana bakmadı; gözleri yerdeydi, yanaklarına vuran sıcaklık ne yaptığını geç fark ettiğini açığa çıkarıyordu. Benim gibi o da kendisinden böyle bir atak beklemiyor olacak ki şaşkındı. Ayhan’ın kolunu sanki dokunmak bile istemiyormuş gibi aceleyle bıraktı. İkisi de kısa bir süre birbirleriyle boş bakışlarını paylaştı. Sonra Ayza’nın sesi, şaşkın ve ince bir savunmayla çıktı “Bana vuruyordun az kalsın!”

Kahkaham boğazıma kadar geldi ama orada kaldı. Onun bu yüzden elini tutmadığını hepimiz biliyorduk yine de onu böyle bir ortamda daha fazla rencide etme ihtiyacında bulunmadım. Ayza inceden inceden masadan çekilirken hala onu seyrediyordum. Bakışlarımız kesiştiğinde anında gözlerini kaçırdı. Benden korktuğunu fark edince Ayhan’a döndüm.

“Ne yapıyora benziyorum Ayhan?” diye sorduğumda tamamen ona odaklandığımı sanıyordum ki gözleri kocaman açılmış gözleriyle bizi dinleyen Ayza’ya kaydı bakışlarım üstünkörü. Babama ismiyle seslenmemi beklemiyor olması olağandı. Fakat karşımdaki adamı babam olarak görmediğimi de çok geçmeden anlayacaktı.

Bakışlarımı ondan çektim. Az öncekine göre oldukça donuk bir ifadeyle“Asıl siz,” derin bir iç çekmek için duraksadıktan sonra devam ettim. “Aileye benden habersiz bir yabancıyı sokarken. Kardeşlerimle aynı ortama sokarken ne yapmaya çalıştınız?” Sözlerimin sahibi olduğunu biliyor olacakki başını belli belirsiz eğdi.

Sözlerimin üzerindeki etkisi beklenmedik derecede fark edilirdi. Ona şüpheyle yaklaşma nedenlerimden biri de şüphesiz ki buydu. İlgimi çekmediğini söyleyemezdim ama yine de buraya gelme amacım kardeşlerimi ondan korumaktı. Evcilik oynamak değildi.

Ayza’nın yanına bir adam ağır adımlarla geldiğinde onun az önce ona endişeyle seslenen çocuk olduğunu düşündüm. Sonrasında biraz daha dikkatli bir şekilde onu incelerken onun Felah olduğunu fark ettim. Kayra’yla yaşıt olduğu için ve Ayhan’la babası ortak olduğu için kardeşimiz gibi büyümüştü.

Felah’ı fark edince Ayza’nın kaskatı duran bedeni biraz gevşedi, ona olan güveni şüphesiz ki bize olan güveninden fazlaydı. Alınmadım. Olması gereken zaten buydu.

“Evime kimi alacağımı sana soracak değilim!” diye sert bir sesle çıkış geldiğinde gözlerimi onlardan çektim. Sinirlendiğini anlamak zor değildi, bunun canımı sıkması gerekiyordu. Gerçekler ise tam zıttıydı. Onu kaale almamam daha fazla sinirini bozduğu için ciddiyetsizliğimi korumaya çalıştım. “Bende nerede nasıl davranacağımı soracak değilim o halde,” derken sözcükler boğazıma diziliyordu.

O anda bakışlarımı merakla kardeşlerime çevirdim. Ben yıllardır onların hasretini çeksem de onlar hep bir aradalardı, yokluğumu kapatmış olma olasılıkları çok yüksekti ve ihtimali bile canımın yanmasına yeterliydi. Neredeyse hepsinin yüzünde aynı dehşet olsa bile dehşetin yanındaki özlem ve sevgiyi göz ardı edemezdim. “Beni ne kadar özlemiş duruyorsunuz ya, bende sizi özledim!” diye coşkuyla şakırken ortama girdiğimden beri belki de verdiğim ilk içten tepkiydi.

Barut her şeyi bildiği için oldukça eğleniyordu. Hemen devreye girdi “Hoş geldin abilik. Özlemişiz.” Ona göz kırparak karşılık verirken diğerlerinin kınayıcı bakışlarını fark edince hafifçe güldüm. Barut ve Uraz benim gibi ciddiyeti abartmayan tipler oldukları için en çok onlarla anlaşırdım. Aklıma eski günlerin gelmesiyle burnumun direği sızladı, neyseki o günleri tekrar yaşamamıza az kalmıştı.

Ayhan ailevi konuşmalara daha fazla elalemin tanık olmasını istemiyor olacak ki arkasındaki adama döndü ve içeridekileri sakince uğurlaması için birkaç talimat verdi. Birkaç saniye sonra da müziğin sesi arttırılmış bir şekilde açılmıştı. Bıkkınlıkla nefesimi verdim, imajı yeterince mahvolmuştu ve o karşısında yıllardır görmediği oğlu varken hala imajını korumakla uğraşıyordu.

Ayhan bu sefer bana değil kardeşlerimin olduğu tarafa dönmüştü. Bakışlarını Barut’un üzerine dikmişti. Onun yine en sevmediği çocukları Barut, Uraz ve bendik. “Barut, bunun senin altından çıktığını biliyorum. Siz beni delirtmeye mi çalışıyorsunuz?” diye sordu tek bir solukta. Konuşurken zorlandığını fark edince gülmemek için dudaklarımı birbirlerine bastırdım ve düz bir çizgi haline getirdim. O sırada Ayza’nında belli belirsiz yüzünü buruşturduğunu görmüştüm.

Barut yaptığından hiç pişman olmadığını göstermek istercesine gülümsedi. “Baba, ben eve gelmesem bu kızın varlığından bihaberdim. Nasıl bir his olduğunu bildiğim için abimin de bilmesi gerektiğini düşündüm. Ben sen değilim, asla olmam da.” Yüzündeki tebessüme zıt olarak o kadar soğuk bir ses tonuyla konuşmuştu, bu bir kez daha benzerliğimizi yüzüme vurdu.

Ayhan Barut’un her kelimesiyle biraz daha kızardığında ortalığın kızışacağını anlamıştım. Gelirken bunların olacağını düşündüğüm için şaşırmadım. Geldiğimden beri olduğu gibi gözüm yine Ayza’ya kaydı. Aklımın sürekli onda olmasının birincil nedeni nasıl biri olduğunu anlamaktı. O beni fark etmediği anlarda bile onu izlersem rol yapıp yapmadığını anlayabilirdim.

O da birazdan olacakları düşünüyor olacak ki birkaç adım geriledi. Felah’a çarptığında bana çarptığındaki gibi korkuyla ve panikle kendini bir yerlere savurmadı. Aksine derin bir nefes çekerek yerini sağlamlaştırmıştı. Aralarında sadece arkadaşlık ya da kardeşlik ilişkisi olmadığı Felah’ın Ayza’ya olan bakışlarından bile belli oluyordu.

Ayhan konuşurken zorlanmaya başlamıştı, Barut’un söyledikleri onu gerçekten etkilemiş olmalıydı. “Bunu evde görüşeceğiz,” dedi ve masadan hızla uzaklaştı. Muhtemelen hava almak için dışarı çıktığında tekardan müzik tekrardan kesildi. Ayhan Bey keskin bir şekilde bize doğru döndüğünde ben neler olduğunu sorgularcasına Barut’a döndüm. İkinci kere müziği kesmek gibi bir planımız yoktu.

“Asıl parti şimdi başlıyor. Soylu ailesinin kızları olarak evlerine aldığı kadının diğer yüzünü izlemeye hazır olun.” Konuşan kadının tiz sesinin ardından duvara bir video yansıtıldı.

Bakışlarım Ayza’ya döndüğünde bakışlarındaki korku o kadar yoğundu ki tüylerim ürperdi. Bir an nefes bile almadığını düşündüm. Felah “N’oluyor?” diye sorduğunda bile bir tepki vermedi. Kitlenmiş bir şekilde ekrana bakıyordu.

Ekrandaki görüntü oynamaya başladığında benimde bakışlarım oraya döndü. Salonda bizden başka kimse kalmamıştı. Yapılan şov sadece bizim içindi. Kadraja genç bir kadının ipek sarısı saçları girdiğinde Ayza’nın neden bu kadar korktuğunu anlamıştım.

Görüntü, ona aitti.

Video akıp giderken kimseden çıt çıkmamıştı. Bittiğindeyse görüntü gözümün önünde durmadan yankılanıyordu, ne kadar gözlerimi kıssam da kendini silmiyordu. Ayza’nın son sözleri kulaklarımda yankılanıyordu. “Efendimsiniz,” demişti. Senden asla gitmem, demişti. Açıkça ona bağlı olduğunu söylemişti.

Göğsümde hafif bir sıkışma başladı. O an fark etmeden nefesim hızlanmış, elim titremeye başlamıştı. Kafamın içinde tek bir düşünce, tek bir görüntü vardı ve diğer her şey arka plana doğru çekiliyordu.

Yanılmamışım ama ilk kez bu kadar çok yanılmak istemiştim.

Bakışlarım Ayza’nın üzerindeyken artık eskisi kadar ilgili değildim. Onu keşfetmek istemiyordum, aksine tamamen hayatından çıkmak ve hayatımdan çıkartmak istiyordum. Felah’la birbirlerine sarılıyorlardı, o an bunun bir önemi yoktu. İlk çıkış Bartu’dan geldi “Bu ne?”

Ayza Felah’tan ayrıldı, az öncekine göre daha sakin duruyordu. Video gördüğü ilk an şaşırmasına neden olsa da şu an olmasını beklediği bir şeymiş gibi davranıyordu ve bu canımı daha fazla sıktı.

“Neden?” diye tekrardan Bartu, zorlandığı belli oluyordu ve bu anlık bir şaşkınlığa bürünmeme neden oldu. Bensiz birlikte geçirdikleri zaman aralığında Bartu’yu bile kendine inandırmaya başladıysa durum vahimdi. Ses tonu yüksekti ama bağırmıyordu. Daha çok bir haykırış gibiydi.

Bartu bir süre bekledi. Onunla birlikte bizde bekledik fakat Ayza ağzını açıp tek kelime etmedi. Bartu arkasını döndü, çekip giderken peşinde bizi bırakmıştı.

Ayza’nın hiçbir açıklama yapmaması olanları doğrudan kabul etmemize neden oluyordu. Barut sinirle haykırdı “O kadına çalıştığını biliyordum!” Ayza Felah’ın arkasına geçerken Barut’unda benim gibi hem bağıran sesi hem de elleri titiriyordu. Kontrolünü kaybetmiş gibiydi. “Karşıma geç!” diye bağırdı hemen ardından.

Felah olduğu yerde biraz daha dikleştiğinde Ayza tamamen arkasına sığınmıştı. Barut’la Felah kardeş gibiydiler ama şu an karşı karşıya durmaları bile artık bu dostluğun eskisi kadar sağlam olmadığını gösteriyordu. “Felah,” diye soludu Barut, şu an adının da hakkını yaşatarak öfkesiyle her yeri aleve veriyordu.

“Bu bir aile meselesi. Geri çekil aslanım.”

Barut’un son uyarısına rağmen Felah oldukça rahat duruyordu. Bir eliyle arkasındaki kızın elini tutup böyle bir durumda bile onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Felah’ın harelerindeki kederli öfke yerini sağlamlaştırmıştı. “Ben zaten ailemi koruyorum,” derken tereddütsüzdü. Şu anki tavrı bile sanki Ayza’nın yapamadığı o yüzleşmenin Ayza’ya düşen payıydı.

Ben Barut’a göre daha çaprazda durduğum için masanın hemen yanında gözleri kızarmış, ailesinden aile bellediği adama saklanan o kızı görebildim. Ona bakarken aklımdaki tek düşünce kardeşlerimi ondan uzaklaştırmaktı. Zehirli bir elma gibiydi. Oldukça zararsız gözüken ama içten içe zehirleyen.

Barut Felah’ın verdiği cevaptan tatmin olmadığı gibi çok daha fazla rahatsızlık duydu. Her şeye rağmen Ayza bizim aileye mensuptu ve bu şekilde başka birisini ailesi olarak gördüğünü alalen söylemesi gurur kırıcı bir şeydi. Ben yokken neler yaşandığını tam olarak bilmesem de kardeşlerimin yüzündeki o gizlenmiş hüzün bile kıza kin gütmem için yeterliydi.

Barut’un demir gibi yumruğu kalktığında Felah ondan bu hamleyi zaten bekliyor olacak ki anında yana kayarak darbeyi engelledi. Yumruk Ayza’nın yüzünün hemen önünde durduğunda Ayza kaskatı kesilmiş, sadece yumruğa bakıyordu.

İkisi birbirleriyle atışarak bir kavgaya girdiklerinde Ayza onları durdurmak için hareketlendi. Ondan hızlı davrandım, bütün vücudum hala titriyordu. Senin yüzünden, diye bağıran vicdanım hiç susmuyordu. Onları yıllarca yalnız bırakmasaydım ailemi daha iyi koruyabilirdim ama yapamamıştım. Korkaklığımdandı.

Ayza’yı durdurmak için ona uzanacaktım fakat gücümü kontrol edemediğim için yere doğru savruldu. Beyaz, içerisinde bir melek gibi göründüğü elbisenin dizleri yerde sürtünürken yırtıklar oluştu.

Ne yaptığımı sorgulayacak vaktim yoktu, bilerek olmasa da ben yapmıştım ve böyle bir durumda yaptığımın arkasında durmam gerekiyordu. Ayza yerde kaskatı duruyordu, hiçbir tepki vermemişti. Kulaklarım uğulduyordu, “Kardeşlerime ne yaptın?” diye sordum fakat söylediklerimi duymadı ya da duyduysa bile bunu çok iyi sakladı.

Kolunu sarstım kendine gelmesi için. Sorumu yenilerken bıkkınlığım elle tutulur cinstendi. Onu yerden kaldırdığımda dolu gözlerle bana bakıyordu. Soruma cevap vermesi için hala kolunu tutuyordum. Bir anda bakışları koluma kaydı ardından yüzüme baktı. Sanki şu an yaşadığı şeyler bizden uzak başka bir zamana aitti.

Bir anda ilkilerek bana döndü. Gözlerinden o kadar fazla duygu geçti ki takip edemedim. Gerçi bu durumda takip etmek gibi bir amacım yoktu. Bir an cevap vermeye hazırlandı fakat sanki bir şeyin farkındalığına varmış gibi durdu. Az öncekine göre durgunlaştı, açıklama yapmak için girdiği o heyecanlı hal kayboldu. Karşımda yapacak açıklaması, söyleyecek tek bir sözü bile yoktu.

Yani kardeşlerime zarar vermişti.

Benim canıma, kanıma…

Barut ve Felah’ın bağırışları artarken bir anda kolunu kurtarmak için çırpındı, kolunu benden kurtarmaya çalışırken iki üç adım atmıştı ki sert bir hamleyle onu kendime çektim. Alnı göğsüme çarptığında kolunu çekiştirmeyi bırakmıştı. Kardeşlerime zarar verdikten sonra öylece çekilebileceğini düşünmesi garipti.

Gözlerim ondan bir an olsun ayrılmıyordu. O ise kirpiklerini kırpıştırıp sesin geldiği yere bakıyordu fakat baktığı yer dümdüz bir sütundu. Bakıyordu ama sanki gördüğü şey duvardan çok uzaktı. Beni hiç umursamadan kendi istediğini yapması sinirimi bozdu, öyle ki bütün dikkatinin bende olmasını istedim.

“Bana bak!” İçimde dolup taşan karmaşık duygulardan kaynaklanıyor olmalı ki sesim sandığımdan daha gür çıkmıştı. O an irkildi. Olduğu yerde hafifçe sekerken gözleri büyüyerek bana çevrildi. Nefesi kısa bir anlığına takıldı ama bunların hepsi o kadar saliselik olaylardı ki başka bir anda şaşırmama neden olabilirdi.

Yavaşça gözlerini yumdu, yine de bu sefer açtığında direkt benim harelerimle karşılaşacağını biliyordum ama o gözlerini açmadı. Sanki gözlerime bir saniyeden daha fazla bakmak ona acı veriyordu. Bu… dayanılmazdı. Ne yani kendince bana rest mi çekiyordu?

Sınırım dolmuş gibiydi, geriye kalan her şey sanki benim bile seyircisi olduğum bir şeydi.

Onu ittirdim, öyle sert bir darbe değildi ama küçücük bedeni ellerimin arasından güçle savruldu. Az önce bakakaldığı sütuna çarparken gözleri dolu doluydu. Üzerine yürüdüm, onu sütunda sıkıştırdığımda bir an nefesini bile hissedemedim, yine de hareleri kapalıydı. Yeşillerine erişemiyordum.

“Sana bir soru sordum,” derken bir türlü alamadığım cevabın peşinde koşturuyordum. “Kardeşlerime ne yaptın, o kadına neler yetiştirdin?” Benim tek derdim onlardı, olmadığım yıllar onları koruyamamış olduğum gerçeği ağırdı.

Karşımda derin bir nefes çekti. Benim gibi onunda bir şeye olan tahammülü bitmiş gibiydi. Bir anda “Hiçbir şey!” diye bağırdığında şaşırma sırası bendeydi. Çığlık atarcasına bir ağıt yakarcasınaydı sesi. “Anlamıyor musun? Ne sana ne de kardeşlerine hiçbir şey yapmadım! Onlar benimde ailem!”

“İnanmıyorum!” diye kükrediğimde karşımda küçülmeyi bir kenera bıraktı. Sırtını dikleştirirken acı yeşilleriyle sonunda elalarımı buluşturdu. Bakışlarını çekmedi bu sefer, uzun uzadıya baktı. “Bende çoğu şeye inanamıyorum. Kimsin sen? Kim?” diye sorarken başta bağırsa da sonda bir fısıltıya dönmüştü.

Bugün bana en fazla sorduğu soru sanırım kim olduğumdu, sanki olmamı istediği kişi dışında her şey olmuştum. Bütün cevapları burnunun dikiyle itmişti. Acı yeşilleri dolu dolu olduğunda ondaki tanıdıklık hissi kendini belli etti.

Ama tanımış olsaydım, asla unutmazdım değil mi?

Gözünden bir damla yaş aktığında hızla silmişti. Az öncekine göre çok daha dingindi sesim. “Bir daha kardeşlerime yaklaşma,” derken tek derdimin en başından beri o olduğunu haykırıyordum. Söylediklerim onu hiç etkilemiyor olacak ki burnundan güldü, “Sende bir daha asla bana dokunma. Unuttuysan da asla hatırlama!”

Konuşma sırasında kurduğum baskıyı azaltmıştım, söylediklerinin yumruğunu sertçe geçirdikten hemen sonra bu fırsattan istifade ederek koştu, koşarak uzaklaşırken bu sefer onu durdurmadım. Aklımı gerektiğinden fazla meşgul ediyordu.

Onu tanıma ihtimalim yoktu, eğer tanışsaydık gerçekten tanışsaydık bile o zamanlar küçük bir kız çocuğu olmalıydı, yani bu imkansızdı. Bunun üzerine daha sonra gidecektim belki de yaptığı her şey bir oyundan ibaretti, onu tanımıyordum. Gözlerindeki acı gerçek olsa bile geri kalan her şeyin yalan olma ihtimali de vardı.

Şu an amacım hala yaşadığını birkaç gün önce öğrendiğim annemin kızı olan kız kardeşim değildi. Benimle büyüyen her zaman yanımda olmuş olan erkek kardeşlerimdi. Yürürken adımlarım artık eskisi kadar kendinden emin değildi.

Uzaktan kadrajıma girdiklerinde Ayza’nın Felah’ın yanında olduğunu görmüştüm. Biz konuşurken Barut ve Felah daha farklı şekilde konuşmuş gibi duruyorlardı. Gözlerim Barut’a döndüğünde pek bir şeyi olmadığını görmüştüm, sadece alnından düz bir çizgi halinde akan bir kan vardı. Felah’ınsa çenesinin altındaki kızarıklık bu uzaklıktan bile belli olur haldeydi.

Yürümeye devam ederken gözlerim bizimkilerdeydi, nasıl bir tepki vereceklerini merak ediyordum. Yaptıklarına rağmen onu kabul edecekler mi merak ediyordum. Aramızda azami bir mesafe kaldığında Araz ve Mete koşar adımlarla Ayza’nın yanına gittiler. Ben onlar arasında da bir yüzleşme olmasını beklerken yanıldım.

Önce Araz kolları arasına aldı Ayza’yı hemen ardından da Mete. Birbirlerine sarılırlarken gerçekten öyle bir sarmalamışlardı ki birbirlerini bir an onlara gerçekten kimsenin ayıramayacağının farkına vardım. Mete ve Araz ikiz gibi büyümüşlerdi evet ama Araz ve Ayza gerçekten ikizlerdi, bu yakınlık onları kıskançlığa değil gerçek birliğe sürüklemişti.

O görüntüler canlı kanıt olmasaydı tam bu an o kız artık ailenin bir parçası haline gelirdi fakat gerçekler farklıydı ve odadaki herkes bunu biliyordu. Araz ve Mete’nin Ayza’ya kıyamaması Ayza’nın onlara kıyamayacağı anlamına gelmiyordu.

Gür sesim salonda yankılandı. “Sana iki saniye önce kardeşlerimden uzak durmanı söyledim.” Sarılmalarını keskin bir şekilde böldüğümde sadece o üçü değil bütün kardeşlerim bana dönmüştü. Baktığımda Ayza’nın gözlerinde taze yaşlar olduğunu gördüm, sarılırken dökmüş olmalıydı yaşlarını.

Artık gözlerini gözlerimden esirgemiyordu ama hissettirdikleri o kadar yoğundu ki bütün irademi gözlerimi kaçırmamak adına ortaya koymuştum. “Sen kimsin ki?” diye sorarken bu sefer sesinde vazgeçişin verdiği bir boşluk vardı. Bu soruyu duymaktan bunalmıştım. Bütün varlığımla karşısında duruyordum. “Artık sadece Atlas mısın?” diyerek sorusunu tekrardan yenileyerek bana sunduğunda kaşlarım usulca çatıldı. Ya gerçekten rolüne iyi hazırlanmış bir yalancıydı ya da bu işte gerçekten bambaşka bir gerçek vardı.

Birkaç adım atarak aramızdaki mesafeyi azaltırken aynı zamanda Araz ve Mete’yi arkasına almıştı. Dimdik duruyordu karşımda, az önceki çaresizliğinden eser kalmamıştı anında. Elini saldırgan bir tavırla kaldırdığında farkında değildi ama elleri titriyordu. “Sen Atlas Soylu, bugün yaptıkların için pişman olacaksın!” derken artık kim olduğumu kabullenmiş gibiydi. Sözcükleri dudaklarından çıkarken sanki ateş kusuyordu, bu kadar acı veren şeyi gerçekten merak etmeye başlamıştım.

“Bundan sonra ben Ayza Nil değilim. Sadece Ayza’yım ve sende bundan sonra benim için sadece Atlas olarak kalacaksın,” dediği an sanki içimde bir deprem koptu. Farkındalık bedenimi esir alırken dudaklarım titredi. O az önce Nil mi demişti? Bu… bu gerçek olabilir miydi?

“Sen çoktan onu öldürmüşsün, Gobi.” O isim dudaklarından bir ağıt gibi döküldüğünde içimdeki bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yıllardır duymadığım, yıllardır bana yasaklanan o isim… Geçmişte güldüğüm, ağladığım sayamayacağım kadar an yaşadığım gerçek hayatımdan tek kaçışım mutlu olduğum tek anlarım… Hepsi o isme saklanmıştı.

Karşımda yeşil gözlerindeki canlılığı yitirmiş acı acı bakan o kızın birazdan yaptığı ise o ismi ateşe vermekti. Yıllar öncesinin, dünün, bugünün ve daha gelmemiş olan yarının pişmanlığı bir çığ gibi üzerime bindi. Onu terk edişim, gidişimin üzerinden yıllar geçmişti ama acısı dün gibiydi.

Onu yaşadığı hayattan kurtarmış ona içinde sadece ikimizin olduğu bir dünya kurmuştum. Sonra bir kez daha yıkılmıştı dünyası. Hem de bu sefer yıkan o dünyayı kuran olmuştu. Ben olmuştum. Ona yaşattığım gerçekliğimiz değil bir yalan olmuştu.

Kendime ait bir hayatım olsun istemiştim, tek istediğim hür olmaktı lakin bunu yaparken başkasının tek özgürlüğünü de elinden almıştım.

Gerçek vücuduma ağır gelirken elim arkadaki masaya gitti ister istemez, eğer tutunmasaydım ayakta kalabileceğime dair bir inancım yoktu. Geçmişte yaptığım hatalar tekrardan birer birer yüzüme çarpılmıştı, sadece bir kelime bile beni alaşağı etmeye yetmişti.

Ardından az önce olanlar tekrardan bir film şeridi misali gözlerimin önünden geçti; onu hor görmüştüm, ona bağırmıştım daha da kötüsü onu itmiştim. Hem de öyle bir ittirmiştim ki tek amacımın canını yakmak olduğu ittirişlerdi. Zihnim izlediğimiz o videoya gitti, hepsi bir kandırmacadan ibaretti. Nil asla annesinin kuklası olmazdı. Bu gerçeği bilmek daha fazla canımı yaktı. Amacım ona zarar vermek değildi, gerçekten bu kadar ileri gitmeyi hayal etmemiştim. Tek istediğim şey onu sınamaktı, belki biraz korkuturdum o kadar. Bu kadar ileri gitmemeliydim.

Konuşmak istedim. Gerçekten istedim ama kelimeler sanki bana ait değildi, ağzımın içinde yabancı cisimler gibi öylece duruyorlardı. Hangisini alsam yanlış olacaktı. Hangisini söylesem geri dönüşü olmayacaktı. Birkaç kez yutkundum, boğazımdaki düğüm ne söylesem çözülmeyecek gibiydi.

Karşımda duruyordu. Yıllar önce söz verdiğim o küçük kız değildi artık ama gözlerindeki bakış hala aynıydı. Dimdikti. Az öncekinin aksine o kadar dikti ki bu duruma şaşırmam gerekirdi, şaşırmadım. Asıl tahmin edilemez olan onun kardeşim olmasıydı ya da kardeşimin o olması. Bilmiyorum.

Yıllardır arama fikrinin etrafında dönüp durduğum ama asla yeltenmediğim kardeşimle yıllar önce yalnızlığa terk ettiğim o kızın aynı kişi olması… Aslında her şey o kadar netti ki. Bana hep yakın olmuştu. Aramak isteseydim her şey bambaşka olacaktı.

Korkaktım.

“Ne?”

Kelime ağzımdan istemeden döküldü. Söyler söylemez pişman oldum. Sankş daha fazlasını istemeye hakkım varmış gibi çıkmıştı. (göktuğ burdaydı) Omuzlarımı farkında olmadan geriye attım. Sanki duruşumu düzeltirsem bir şey değişecek gibi. Değişmedi.

Rolleri değiştirmiştik. Bu kez sıkıştırılan, suçlanan, ne derse desin eskik olacak olan bendim. Bunu gerçekten hak edip etmediğimi düşünmedim. Her şeyi düşünmek için geç kalmıştım. Konuşmasını istemedim. Devam etmesin istedim. Etti.

“Evet. Sen beni unuttun. Tanımadın ama ben seni yıllardır beklerken…”

Beklemiş miydi gerçekten? Bu kelime kafamda bir yere çarpıp geri döndü. Ben başka bir şehirde, başka hayatların içerisinde kendime yer açmaya çalışırken o beklemiş miydi? Benim her şeye gücüm yeterken bir ona mı yetmemişti?

“Boşversene,” dedi daha sert, daha keskin bir tonla. Onun için artık bazı şeylerin noktası koyulmuştu. Bunu hissettim. Benim ise bütün noktalarım bilinmezlikte kaybolmuştu. Ardına bile bakmadan gitmek için hareketlendiğinde dudaklarımdan bir fısıltı kaçtı.

“Nil.”

Ona doğru attığım adım fazla mıydı bilmiyorum ama gözlerindeki değişimi gördüm. Acıyla karışık bir korku geçti yüzünden. Benden tamamen uzaklaşmak için attığı o adım, beklemediğim bir yerden vurdu. Sanki bir şey kopmuş gibi. Onun sadece refleksle yaptığı bir hareket bile canımı yakmaya yetmişti. Nedenini düşünmedim. Düşünsem dayanamazdım.

Bir an duraksadım. Ayaklarım yerden kesilmiş gibi değil, tam tersine yere çivilenmiş gibiydi. Gözlerini kaçırdı, dalgınlığımı o da fark etmişti. Sonra abilerine döndü. Bakışları sertti. Hırçındı. Belli ki bize ayıracak tek bir sabrı bile kalmamıştı.

“Taşınacağım.” dedi.

Sesinin titrediğini fark etmedi ama ben ettim. Dahası gözleri dolu doluydu, elleri istemsizce kasılıyordu ama kararı netti. Kayra öne atılacak hatta karşı çıkacak gibi oldu. Ayza onu durdurdu.

“Artık ne sahte yüzlerinize ne de beni bırakıp gitmelerinize tahammülüm kalmadı. Karşıma çıkıp mertçe yapamayacaksınız ki açıklama. Benden unutmamam için söz alan kişi beni unutursa ölüm bile tutamaz beni aranızda.”

Sustum, sustuk.

O ise durmadı.

“Bir kere sormadınız ya. Bir kere. Araz dışında ne yaşadı bu kız demedi hiçbiriniz. Yazıklar olsun size.” Ardından güldü ama öyle bir gülüştü ki içime işledi. Titreyen ellerine daldı gözleri ardından onları arkasına sakladı. O anlar boyunca gözlerimi ondan ayırmadımç Bakmamam gerekiyordu belki ama bakıyordum.

Mete’nin sesi ağlamaklı çıktı. “Ben ne yapacağım sensiz?”

Dayanamadım. Gözlerimi kapadım. Kapakamk bir şeyi silmiyordu ama başka türlü duramazdım. Onun yaşadıklarını gerçekten bilen tek kişi bendim ve bilmekle hiçbir şey yapmamıştım.

Nil’in sesi hala çocuksu bir yerden geliyordu. Ne kadar sert olmaya çalışsa da.

 

“Siz bensiz hep yaptınız ki… Sizsiz yapamayan devam edemeyen yaşayamayan bendim. Yine yaparsınız. Bensiz geçen on altı yıl gibi çabucak kapatırsınız yokluğumu. O kadar çok sizi düşündüm ki kendime kendimden bir parça bile bırakmadım.”

Bir an istemeden omzumda ağladığı zamanlardan biri geçti aklımdan. Kimsesizliğine ağlardı. O anıya tutunmak istedim ama tutunamadım. Çünkü hemen ardından verdiğim o sözü hatıladım “Sana her şey olacağım.” Ne kolay söylemiştim. Ne kadar azını tutmuştum. Korkmuştum, kaçmıştım, parçalamıştım.

Kalanı uğultuluydu, son cümleleri veda doluydu. Koşarak alandan çıkarken savrulan elbisesien takıldı gözlerim. O çıktıktan sonra uzun soluklu bir sessizlik olmadı, Felah anında büyük bir sinirle bize döndü.

“Siz bugün ona yaptıklarınız için o kadar pişman olacaksınız ki! Kimse peşinden gitmeye çalışmasın, vücudu bir krizi daha kaldırmaz.” Ona ne krizi olduğunu sormak istedim ardından bugün ona yaptıklarım fragman gibi gözümün önünden kaydı ve gitti. Sormaya hakkım bile yoktu. Felah’da bizden bir yanıt beklememişti gerçi, Azra’nın peşinden koşar adım çıktı.

İyi değildim, içimden bir parça kopup gitmişti.

 

-♡ ♡ ♡-

Geri kalan her şey silik silikti. Oradan çıkmıştım. Arabaya binmiştim. Şoför bir şey söyledi mi bilmiyorum. Başımı salladım sanırım. Sallamak kolaydı. Evet demekti ama neye evet dediğimi bilmiyordum.

Kapının önünde durdum. Yıllardır buradan uzaktaydım. Anahtarı cebimden çıkarmam uzun sürdü. Elim cebin içinde dolaştı, bulamadı. Oradaydı. Hep aynı yerdeydi. Ama bulmak başka bir şeydi. Parmaklarım titredi. Metalin soğukluğunu hissedince duraksadım. O soğukluk iyiydi. En azından gerçekti.

Kapı açıldı. Ve şaşırdım. Anahtar hala aynıydı.

İçeri girdiğimde ev karanlıktı. Bu iyi oldu. Işık istemiyordum. Işık fazla şey gösterir. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Çıkarmak için eğilmek gerekiyordu. Eğilirsem başım aşağıda kalırdı. Aşağı bakmak istemedim.

Kapıyı kapattım mı emin değilim. Kapandıysa kendi kendine kapanmıştır. Ben itmedim. İtmiş olsam hatırlardım. Hatırlamak ne kadar uzak.

Bir süre olduğum yerde durdum. Duvar yakındı. Ona yaslandım. Sırtımın temas ettiği yer sertti. Sertlik iyiydi. Yumuşak şeyler şu an tehlikeliydi. Yumuşarsam dağılırdım. Zaten dağılmıştım ama daha da dağılmak mümkündü. Bunu hissettim.

Nefes aldım. Alıp vermeyi saymayı denedim. Bir… iki… üç… Dördüncüyü getiremedim. Sayılar birbirine girdi. Saymak zorunda değildim. Kimse saymamı istemiyordu.

Sessizlik vardı. Ama tam sessizlik değil. Evin sesi. Uzak bir buzdolabı uğultusu. Dışarıdan gelen bir araba sesi. Bunlar iyiydi. Bunlar hep vardı. Bugünkü gibi değildi.

Küçük hâli geldi aklıma.

İstemedim. Ama gelmek izin istemiyordu. Omzuma yaslanan başı. Ağırlığı. O zaman da böyle dururdum. Kıpırdamazdım. Kıpırdarsam düşecekmiş gibi gelirdi. Düşmesin diye ben de düşmezdim.

“Buradayım,” demiştim.

Bu cümle. Bu cümle yine geldi. Nereden geldiğini bilmiyorum. Dilimle mi düşündüm, yoksa düşünce mi konuştu bilmiyorum. O zaman söylediğimde bir şey yapmış gibi hissetmiştim. Bir şeyi yerine koymuş gibi. Şimdi o his yoktu. Yerinde hiçbir şey yoktu.

Salona geçtim. Ya da salon beni içine aldı. Aradaki farkı ayırt edemedim. Koltuk oradaydı. Hep orada duran koltuk. Hiçbir şey değişmemişti. Kenarına oturdum. Tam oturmadım. Yarı. Kalkmaya hazır gibi. Kalkmam gerekmiyordu ama hazır olmak istedim.

Ellerime baktım. Ellerim bana ait gibi durmuyordu. Parmaklarım uzun geldi. Daha önce bu kadar uzun değillerdi. Avuçlarımı sıktım. Canım acımadı. Acımaması tuhaftı. Bir şey acımalıydı. Ama acı nereye giderse gitsin beni bulmuyordu.

Bugünkü yüz geldi.

Bakışı.

Bakmıyor gibiydi. Bana değmeden geçen bir bakış. Sanki ben orada değilmişim gibi. Bu daha önce de olmuş muydu? Olmuştu. Olmuştu ama ben adını koymamıştım. Ad koyarsam gerçek olurdu. Gerçek olmasını istememiştim.

“Ne?” demiştim.

Bu kelime neden bu kadar küçük kaldı? Küçük kelimeler büyük şeylere yetmez. Yetmedi. Yetmeyeceğini biliyordum ama yine de söyledim. Hep böyle yapıyorum. Yetmeyecek şeyi söylüyorum.

Göğsüm sıkıştı. Bu sefer farklıydı. Daha yukarıdan. Boğazıma doğru. Elimi boynuma götürdüm. Orada bir şey yoktu. Olması gereken de yoktu. Ama sanki biri bastırıyordu. Bastıran bir el yoktu. Bu daha kötüydü.

Ayağa kalktım. Kalkmam hataydı. Oda döndü. Dönen oda değildi. Bendim. Tekrar oturdum. Bu sefer koltuğun içine gömüldüm. Gömülmek istemiyordum. Çıkmak zor olurdu. Ama çıktım mı bilmiyorum. Zaman düzgün ilerlemiyordu.

Nil.

Bu isim.

Ayza.

Bu isim.

Bu isim içimde bir yere çarptı. Orası boş değildi. Zaten çok fazla şey vardı. İsim sığmadı. Taştı. Göğsümden yukarı çıktı. Dudaklarıma kadar geldi.

“Nil,” dedim.

Bu sefer ses çıktı. Kırık çıktı. Yanlış çıktı. Ama çıktı.

Cevap gelmedi. Gelmemesi mantıklıydı. Evde kimse yoktu. Ama yine de bekledim. Beklemek refleks gibiydi. Küçükken de o beklerdi. Birinin gelmesini. Birinin duymasını. Beklemek onun işiydi. Ben bekletirdim.

Bir şey oldu.

Nefesim hızlandı. Bu sefer saymak istemedim. Sayarsam daha kötü olacaktı. Göğsüm indi kalktı ama yetmiyordu. Yetmiyordu. Ellerim titredi. Bu titreme bana ait değildi. Bir yerden gelmişti. Beni geçiyordu.

Gözlerim doldu mu, bilmiyorum. Bir anda yüzüm ıslandı. Nereden geldiğini anlamadım. Ağlamak gibi değildi. Daha kontrolsüzdü. Sanki bir şey açılmıştı ve kapanmıyordu.

Kapı sesi.

Bu sefer gerçekten duydum. Anahtar. Metal. Dönen kilit. Bu ses evin sessizliğini yardı. Birisi geldi belki de birileri. Geldiği iyi miydi, kötü müydü bilmiyorum. Ama geldi.

Adımlar.

Bir siluet.

Gözlerimi kıstım. Görüntü netleşmedi. Netleşmesini istemedim.

Nil.

Bu sefer emin gibiydim. Emin olmak istedim. O gelmişti. O olmalıydı. Başka kim olabilir ki? Bu hâlde gelen herkes o olabilirdi.

“Nil,” dedim yine.

Siluet durdu. Ses geldi. Ama o ses… o ses Nil’in sesi değildi. Daha kalındı. Daha telaşlıydı. Ama ben dinlemedim. Dinlemek için çok geçtim.

“Abi ben burdayım,” dedi biri.

O cümle.

O cümle yine.

Bir şey koptu.

Göğsüm birden kasıldı. Bu sefer nefes hiç gelmedi. Hiç. Elim havada kaldı. Bir yere tutunmak istedim. Tutamadım. Olduğum yere çöktüm. Dizlerim beni bıraktı. Bırakmaları iyi oldu. Ayakta durmak imkânsızdı.

Birileri vardı artık. Eller. Sesler. Ama tek tek değil. Hepsi birlikte. Omzuma dokundular. Çekmedim. Gücüm yoktu. Bıraktım.

“Tamam,” dedi biri.

“Geçiyor,” dedi biri daha.

Geçmiyordu. Ama bunu anlatacak kelime yoktu.

Ağladım. Bu sefer gerçekten ağladım. Tutamadım. Tutmak istemedim. Her şey dışarı çıktı. Ne çıktığını bilmiyorum. İsimler. Görüntüler. Sesler.

“Nil,” dedim bir kez daha.

“Hayır,” dedi biri. Çok yumuşak. “Benim.”

Ama ben dinlemedim. Dinlesem anlamam gerekecekti.

Bir şey uzattılar. Su mu, ilaç mı bilmiyorum. Aldım. Yuttum. Sormadım. Sormak için fazla parçaydım.

Kimse soru sormadı.

Nedenini merak etmediler.

Anlatmamı istemediler.

Bu çok iyi oldu.

Çünkü anlatılacak düzgün bir şey yoktu.

Sadece kırıklar vardı.

Yatağa nasıl geçtiğimi bilmiyorum. Yorganın ağırlığı üzerime geldi. Bu ağırlık kalabilirdi. Küçükken omzumda uyuduğunda da böyle olurdu. Bu düşünce geldi ama tutmadım. Tutsam yine karışacaktı.

“Uyuyalım,” dedi biri.

Uyku bir kaçıştı. Kaçmaya itiraz etmedim.

Gözlerim kapandı. Direnmedim.

Son düşündüğüm şey bir isimdi.

Ama kime ait olduğunu bilmiyordum.

Tek kelimeyle darmadağın olmuştum.

 

-♡ ♡ ♡-

Ve Kırkıncı Perde sona erer.

Bölüm kısa mı? (Tehditkar)

Atlas'ın ağzından okumayı sevdiniz miii? Ve karakter sizi tatmin etti mi? Çünkü uzun zamandır bu anı bekliyorduk topluca.

Bence bu bölüm sizi baya bir tatmin ettii.

Size şeyi soracağım. Anladığım üzere gerçekten Arzu'nun geçmiş sahnelerini sevmiyorsunuz, tamam. Normalde yazarken okuyucularımın söyledikleri elbette kıymetlidir ama kendi aklımdakinden devam ederim (Söylemek istediğim eleştiri kabul etmemek değil direkt kurguda temel şeyleri değiştirmek). Fakat gerçekten baya bir hoşnutsuzluk var. O olayları okumak zorundasınız. YANİ KURGUDA ÖNEMLİ BİR ROLÜ VAR. Gerçekten. Sizin seveceğiniz tarzda yazmak istiyorum. Mesela nasıl olsa seversiniz? (Lütfen cevap verin) Ona göre devam edeceğim. Bu kadardııı.

Instagram hesabımdan da bölüm sonrası kritiği yapacağız. Bekleniyorsunuzz.

Diğer bölümlerde görüşmek üzere.

Allah'a emanet olun.

Bölüm : 29.01.2026 18:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...