

Herkese merhaba!
Çook uzun zaman sonra evime dönmüş gibi hissediyorum. Nitekim öyle olduğunu da söyleyebiliriz aslında. Arayı uzatınca geri dönmek de pek kolay olmadı ve bunu yapabilmek için kitabı baştan okudum. Hatta isteyenlerinizle instagram üzerinden haberleşip beraber okuduk. Kitabın instagram hesabını takip ediyorsanız bu detaylardan haberdarsınızdır zaten, o yüzden burayı kısa geçiyorum. 😅
Kitabı baştan okusam da yazma konusunda biraz körelmişim sanırım. Yazarken fark ettim. Bu yüzden yazım aşaması biraz sancılı ve uzun sürdü ama hallettim gibi hissediyorum. Bir sonraki bölüm için arayı açmamaya çalışacağım. Zaten finalimiz muhtemelen umduğunuzdan daha yakın ve o ana kadar sakin bir tempoda ilerleyeceğiz. Tabii Aral ve Tamay işin içindeyken ne kadar sakin bir tempoda olabiliriz, orası meçhul. 🤭
Neyse, uzatmadan sizi sağ parmakla bölüme alayım efendim. Umarım beğenirsiniz. Düşüncelerinizi okumayı çok özledim. ♥
“Ne bileyim Füsun, şimdi aramıza duvar örsen,
Yine kalkar senin sevdiğin renge boyarım.”
/Orhan Pamuk/

ღ
Siyah kot pantolonumu bacaklarımdan geçirdikten sonra kendime baktım. Krem rengi, kolları kıvrımlı kazağımla çok iyi duruyordu ama sanki bir eksik vardı. Bu düşünceyle dolaba yönelip askıları biraz karıştırdıktan sonra gözüme çarpan bir kemeri alarak tekrar aynanın karşısına geçtim. Evet, kemer o hissettiğim eksikliği harika bir şekilde kapatmıştı.
Muayene anında doktorumun yaraya daha rahat bakabilmesi için hafifçe dalgalandırmak dışında bir şey yapmadığım saçlarımı omuzlarımdan geriye attıktan sonra hazır olduğuma karar vererek arkamı döndüm. Makyajımı kahvaltıdan sonra yapacaktım.
Kocam olacak şahıs, bilerek çıkardığım onca gürültüye rağmen hala mışıl mışıl uyuyordu. Randevuya beraber gidecektik, bu yüzden biraz daha uyumaya devam ederse gerçekten geç kalacaktık.
Yanına doğru ilerleyip yatağın kenarındaki boşluğa oturduktan sonra yüzündeki huzurlu ifadeye baktım. Yüzüstü yatıp yastığına sıkıca sarılmıştı ve uykunun derinlerinde yüzüyor gibi görünüyordu. Onu uyandırmaya kıyamasam da hastaneye tek başıma gitmek bütün planlarımı yıkacağı için uzanıp açıkta kalan ensesine bastırdım dudaklarımı. Hiçbir tepki vermediğinde bir kez daha ama daha uzun öptüm bu sefer. Hafifçe başını kıpırdattığında dudaklarım usulca kıvrıldı.
Burnumu saç diplerine sürterek “Başkomiserim,” diye mırıldandım. “Uyanma vaktin geldi.”
“Hı?”
Gözlerini açmadan uykulu bir sesle mırıldandığında çenemi omzuna yaslayıp “Sabah oldu diyorum,” dedim. “Kalkman gerek artık.”
“Hııı.”
“Randevu saati geçiyor, kalkmazsan yalnız gideceğim bak.”
Küçük çaplı tehdidimin üzerine gözleri hızla açılırken hala uykulu ama daha gür bir sesle “Ne?” diye sordu. “Nereye yalnız gideceksin?”
Sonunda ilgisini çekebilmenin verdiği rahatlamayla geri çekilirken “Anlaşılan beni hiç dinlemiyormuşsun,” diye iç çektim. Açıkçası biraz uğraşasım gelmişti onunla.
Sözlerim karşısında kaşları iyice çatılırken başını çevirip bana baktı. Şiş gözleri, dağınık saçları ve tek gözündeki çapakla bile hala gördüğüm en yakışıklı adamdı.
“Ne oluyor ya? Saat kaç? Nereye gidecekmişsin? Hiçbir şey anlamadım.”
Ayağa kalkıp yatakta dönmesi için ona alan tanıdıktan sonra “Nereye olacak, hastaneye,” diyerek başımı salladım. “Bir saat sonraya randevumuz var ve sen hala uyuyorsun.”
“Randevu mu?”
“Kontrole gideceğiz ya Aral,” derken kaşlarım endişeyle çatıldı bu sefer. “Unuttun mu?”
“Ha, doğru,” diyerek yavaşça doğruldu ve sağ elini başına götürerek gözlerini yumdu. “Başım çatlıyor.”
“Başın mı çatılıyor?” diye tekrar ederken düşünceli bir ifadeyle yüzüne baktım. “Erken de yattın aslında. Gece uyuyamadın mı?”
“Uyudum ama hiç uyumamış gibiyim nedense. Halsiz de hissediyorum.”
Ateşi olup olmadığına bakmak için elimin tersini alnına dokundurdum. Fazla bir sıcaklık hissedememiştim ama yine de emin olmak için eğilip dudaklarımı da bastırdım alnına.
“Ateşin yok gibi. Dün gece saçların ıslak gelirken üşümediğini söylemiştin. Beni geçiştirmek için öyle söylemedin, değil mi?”
“Hayır, gerçekten üşüdüğümü hissetmedim. Hem üşüyecek kadar dışarıda vakit de geçirmedim.”
“O anki adrenalinle hissetmemiş olabilirsin. Bir kalk bakalım, elini yüzünü yıka. Kahvaltını yaptıktan sonra değişen bir şey yoksa ilaç veririm.”
“Tamamdır, Doktor Hanım.”
Hafifçe gülüp odanın kapısına doğru ilerledim. “Ben aşağı iniyorum, sen de hazırlanıp gel.”
Aral, bir kez daha beni onaylarcasına mırıldandığında odadan çıkıp aşağı indim ve mutfağa girdim. Uyandığım zaman giyinmeden mutfağa inip çay suyu koymuş ve dolaptaki hazır börekleri kızartmak için tezgâhın üzerine çıkarmıştım. Bu yüzden hızlıca çayı demleyip börekleri de tavaya alarak ocağın üzerine bıraktım. Ardından dolaptan 2 yumurta çıkardım ve omlet yapmaya koyuldum.
Tuana, dersinin öğleden sonra olduğunu söylediği için onu uyandırmamıştım. Muhtemelen bizim evden çıkma saatimizde uyanacaktı.
Börekleri yanmaması için çevirip omleti de pişirdiğim sıra Aral mutfağa girip yanıma geldi. Ellerini arkadan belime dolayarak başımın tepesini öptükten sonra “Yardım edebileceğim bir şey var mı?” diye sordu.
“Dolaptan kahvaltılıkları çıkarır mısın?”
“Tabii.”
Kazağımın üzerinden omzuma bir öpücük daha bırakıp kollarını benden ayırdı ve buzdolabına yöneldi. Ona kısa bir bakış atıp börekleri çevirmeye devam ederken “Başın nasıl?” diye sordum. “Ağrıyor mu hala?”
“İlk kalktığım anki kadar değil ama ağrıyor. Halsizlik de devam ediyor.”
Kaşlarım endişeyle çatılırken “Kesin üşüttün,” diye mırıldandım. “En olmadık zamanda hem de.”
“Halsizliğim bir süredir var aslında. Özellikle son bir buçuk haftada oldukça yorgun hissediyordum kendimi ama yaşananların etkisidir diye pek takılmamıştım.”
Omletin altını kapatıp kızaran börekleri boş bir tabağa alırken kaşlarım biraz daha çatıldı. “Kulübedeyken mi üşüttün acaba? Onun etkisi de ancak kendini gösteriyor olabilir.”
“Arka verandada zaman geçirirken hafiften üşüdüğüm olmuştu ama bünyemin o kadar zayıf olduğunu sanmıyorum. Hem sen benden daha çok üşümüştün. Öyle olsa senin daha çok etkilenmen gerekirdi.”
Omlet tavasını ve börek tabağını masaya yerleştirirken düşünceli bakışlarımı yüzüne çevirdim. Aklıma bir fikir gelmişti.
“En son ne zaman kan tahlili yaptırmıştın? Değerlerine baktırmak için yani? Kanın, vitaminlerin falan eksik olabilir mi?”
Kahvaltılıkları masaya taşırken “Bilmem,” diyerek omuz silkti. “Hiç kendi isteğimle tahlil yaptırmadım daha önce.”
Gözlerimi devirip “Bendeki de soru, haklısın,” diye söylendim. “Bıçak yarası için bile zar zor hastaneye giden birinden bunu nasıl beklerim?”
Muhtemelen kızacağımı bildiği için söylenmem karşısında sessiz kaldığında tekrar ocağın başına dönüp demlenen çayın altını kıstım ve ikimize de birer bardak doldurup masaya koydum. Bu süreçte de düşünmeye devam ediyordum. Çünkü aradığım fırsat ayağıma gelmiş gibi duruyordu.
“Benim kontrolden sonra senden kan alıp tahlil yaptıralım,” diyerek başımı salladım.
“Tahlil mi?”
Ekmek sepetini de masaya yerleştirip sandalyelerden birine otururken “Evet, tahlil,” dedim. “Hem enfeksiyon geçiriyorsan anlarız hem de bu uzun süreli halsizliğinin psikolojik olup olmadığını çözeriz.”
“Baş ağrısından enfeksiyona nasıl geçtik?” diye sorarak karşımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda yüzüne bakarak cıkcıkladım.
“Üşüttüysen basit bir soğuk algınlığı geçiriyor olabilirsin. Ancak gribal enfeksiyon da geçiriyor olabilirsin ki halsizliğinin artması bu ihtimalin de arttığını gösterir.” Çayıma şeker atarken başımı iki yana salladım. “Doktor eşisin sen, böyle basit mevzuları bilmen lazım. Hastaneler senin için birer korku evi olmaktan çıkalı çok oldu.”
Sözlerime gülerken içimde kopan fırtınadan habersizdi. Elbette ki daha ilk semptomları görünen birine kan tahlili yapmak mantıklı değildi ve gribal enfeksiyon için ateşinin yüksek olması beklenirdi ancak Aral bunu bilemezdi. Bilse bile ulvi amacımı asla aklına getiremeyeceği için benden şüphelenemezdi. Olsa olsa fazla evham yaptığımı düşünürdü ki bu da hiç önemli değildi.
“Muayene olmadan kan tahlili yaptırabilir miyim ki?” diye sordu tabağını kahvaltılıklarla doldururken.
“Bir süredir çalışmıyor oluşum kafanı karıştırdı herhalde,” diyerek omuzlarımı dikleştirdim. “Ben yanındayken o hastanede her şeyi yaptırabilirsin. Hatta istersen gitmişken check up bile yaptırabiliriz yani.”
Küçük bir kahkahayla başını iki yana salladı. “Yok, ben almayayım, sağ ol. Kan tahliline bile gerek yok aslında da arada doktor sözü dinlemek lazım.”
Tek kaşım havalanırken imalı bir tavırla “Arada?” diye tekrar ettim onu.
Elindeki ekmek parçasını ağzına atmadan hemen önce “İlacım sen olacaksan her şeye razıyım ama böyle tahlil mahlil işleri bünyeye ters,” diyerek göz kırptı.
“Senin bünyeni sevsinler.”
“Seviyorlar zaten,” diyerek şapşal şapşal sırıtıp ağzına zeytin attığında güldüm.
“Şakası bir yana baş ağrın geçmezse kahvaltıdan sonra ağrı kesici vereyim sana. Şimdilik onunla idare edersin, sonrasına sonra bakarız.”
“Tamamdır, takma kafana bu kadar. Basit bir ağrı sadece.”
“Mevzu bahis olan kişi sensen her şeyi kafama takarım, aksi mümkün değil.”
“Ben gibi yani?”
Gülümsedim. “Sen gibi yani.”
Küçük flörtleşmemizin ardından kahvaltımıza devam ettik. Aslında tahlili aç karna yaptırsa daha iyi olabilirdi ancak şu durumda bu kadarına bile razıydım. Zaten sağlık raporlarında belli başlı şeylere bakılıyordu ve o değerler için aç olması elzem değildi.
Karnımız doyduğunda el birliğiyle ortalığı topladıktan sonra Aral’a baktım.
“Başın nasıl? Ağrı kesici vereyim mi?”
“Yemek yiyince daha iyi oldum sanki. Şu an ilaçlık bir durum olduğunu sanmıyorum.”
İçim rahatlarken “Peki ama ağrın artarsa söyle bana,” deyip duvardaki saate baktım. Bir an önce evden çıkmazsak gerçekten randevumu kaçıracaktım. Bu yüzden Aral’ı alt katta bırakıp koşturarak odama çıktım. Hafif bir makyaj yapımının ardından kabanımı giyip çantamı koluma taktım ve Aral’ın kabanını da elime alarak tekrar aşağı indim.
Aral’ı antrede dikilirken bulduğumda kabanını uzatıp dolaptan botlarımı çıkardım. Aralığın son günlerini yaşıyorduk ve henüz kar yağmasa da havada kar soğuğu vardı.
Aral üzerini giyerken merdivenlerden gelen sesi duyduğumda kafamı o tarafa çevirdim. Tam da tahmin ettiğim gibi Tuana’nın uyanışı, çıkış saatimize denk gelmişti.
“Günaydın herkese!”
Enerji bombamın şarjının full olduğunu görünce dayanamayıp gülümsedim ve “Sana da günaydın,” diyerek kollarımı açtım. Tuana koşturarak kollarımın arasına girdiğinde ona sarılıp saçlarının üzerini öptüm. “Börek kızartmıştım, artanlar ocağın üzerindeki tavada. Isıtıp yersin.”
“Tamamdır,” diyerek geri çekildikten sonra Aral’a göz ucuyla küçük bir bakış atıp tekrar bana döndü. Sanırım belli etmemeye çalışsa da dün geceki Ateş mevzusu yüzünden Aral’dan çekiniyordu. “Siz yüzük bakmaya gidiyordunuz, değil mi?”
“Önce kontrol için hastaneye gideceğiz ama sonra yüzük bakacağız, evet.”
“Yüzüklerin fotoğrafını bana atmayı sakın unutma. Meraktan çatlarım yoksa.”
Aral kolunu aramıza sokup Tuana’nın saçlarını karıştırdı. “Unutmayız. Sen yeter ki çatlayıp patlama.”
Ben kıkırdarken Tuana da hafiften sırıtarak dağılan saçlarını toparlamaya çalıştı. Hala Aral’ın yüzüne bakmamakta ısrarcıydı ama açılmasının uzun sürmeyeceğini çok iyi biliyordum.
“Daha fazla oyalanmadan gidelim, yoksa gerçekten geç kalacağız,” diyerek kapıyı açtım. Aral kendi botlarını giyerek peşime takıldığında Tuana’ya veda ederek evden ayrıldık ve Aral’ın cipine atlayıp hastaneye gittik.
Ucu ucuna yetiştiğim randevuda hafızamın geri geldiğini söyleyince doktorum tarafından detaylı muayeneden geçirildim. Hafıza kaybımın psikolojik olduğu bilindiğinden sonuçların temiz olması beklenmedik bir durum değildi. Yine de içimin rahatlamadığını söyleyemezdim.
Doktorun odasından çıktıktan sonra Aral’ı kendi odamın olduğu kata sürükledim. Hastaneye geliş yolunda Yasemin’e mesaj atmış ve sağlık raporu için Aral’dan kan almam gerektiğini söyleyerek gerekli ayarlamaları yapmasını istemiştim. Bu yolda Arel’den daha fazla işime yarayacak biri varsa o da şüphesiz Yasemin’di ve canım arkadaşım bu gizli operasyon için benden bile heyecanlıydı.
Asuman’ı her zamanki yerinde gördüğümde ona gülümseyerek selam verdim. Kazadan sonra hastanede yatmam gerekince durumumu buradaki herkes duymuştu ve hafıza kaybımdan haberdarlardı.
“Tamay Hanım, hoş geldiniz. Nasılsınız?”
“Çok iyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim,” dedikten sonra Aral’a kısa bir bakış atıp tekrar bana döndü. “İşe geri mi dönüyorsunuz yoksa?”
“Henüz değil ama çok yakında döneceğim inşallah. Bugün son kontrolüme geldim ve doktorumun onayını aldım.”
Gerçekten de İrfan abi, yani doktorum, kendimi fazla hırpalamamam şartıyla işe geri dönebileceğimi söylemişti ancak ben nişan bahanesiyle biraz daha izin kullanacaktım. Böylece sürpriz düğünümüzün detaylarını daha kolay halledebilirdim.
“Öyle mi? Çok sevindim. Yokluğunuz burada çok fazla hissediliyor.”
Gülümsemem genişlerken ona minnetle baktım. “Bunu duymak beni çok mutlu etti. Teşekkür ederim. Seni daha fazla oyalamayayım, odamda küçük bir işim var. Halledip çıkacağız.”
“Tamamdır, tekrardan çok geçmiş olsun.”
“Sağ ol, Asuman.”
Asuman’ı geride bıraktıktan sonra Aral’ı tuttuğum eli sayesinde peşimden sürüklemeye devam ettim ve odamın kapısına geldiğimizde elini bırakıp çantamdan anahtarımı çıkardım. Kapıyı açarak sırayla içeri girdikten sonra Aral’a odanın diğer ucundaki sedyeyi gösterdim.
“Sen oraya geç, ben de kabanımı çıkarıp geliyorum.”
“Tahlil yaptırmayacak mıydım? Niye buraya geldik ki?” diye sorsa da sözümü ikiletmeden sedyenin olduğu tarafa ilerledi. Çantamı masanın üzerine bıraktıktan sonra kabanımı da çıkararak askıya astım ve Aral’ın peşinden gittim.
“Onun için buradayız zaten. Kanını ben alacağım.”
Şaşkın yeşillerini yüzüme odaklayıp “Sen mi?” diye sorduğunda gülerek başımı salladım.
“Niye bu kadar şaşırdın? Doktor bir eşin varsa ayrıcalıklarını sonuna kadar kullanmalısın.”
Gözlerini kırpıştırıp “Yani, doğru ama…” diye mırıldandı. “Normalde bunu doktorlar yapmıyorlar ya, ondan şaşırdım.”
“Evet, normalde kan alma işlemini hemşireler yapar,” diyerek başımı omzuma doğru eğdim ve ona içten bir şekilde gülümsedim. “Ama bu normal bir durum değil ve bizim acelemiz var. Kan vermek için sıra bekleme lüksümüz yok yani şu an. Bir önce bu işi halledip yüzük bakmaya gitmeliyiz. Üstelik daha sonrasında amcamlara gidip yengemle sizinkilerin bir gün erken gelme mevzusunu konuşmam gerekiyor.”
Gülerek ellerini kaldırıp “Tamam, tamam, anladım,” diye mırıldandı. “Nereye geçeyim?”
“Kabanını çıkarıp sedyeye otur.”
Saçlarımı omzumdan geriye attıktan sonra kenarda duran masaya yaklaştım ve Yasemin’in bıraktırdığı malzemelere kısaca göz attım. Arabayla buraya gelirken Yasemin’in hasta kaydı açabilmesi için kimlik bilgilerine ihtiyacı olduğunu söyleyerek Aral’dan kimliğini almıştım ve sonrasında da çaktırmadan kendi çantama atmıştım. Bu sayede nikah günü almak için yapılacaklar listesinden bir madde daha eksilmişti.
Stantta duran kan tüplerinin üzerine etiketleri yapıştırılmıştı. Benim yapmam gereken tek şey onları doldurup burada bırakmaktı. Gerisini yine Yasemin halledecekti.
Kenardaki kutudan iki eldiven çekip ellerime geçirdikten sonra turnikeyi alarak Aral’a döndüm. Sedyenin orta kısmına oturmuş, sol kolunu da omzuna kadar sıvamıştı. Haline gülerek “Kazağının kolunu o kadar yukarı çıkarmana gerek yoktu,” diye mırıldandım ve ona doğru yaklaşıp turnikeyi çıplak koluna taktım. Ben koluyla uğraşırken yeşillerini ilgiyle yüzümde gezdirdiğini fark edince “Ne?” diye sordum. “Niye öyle bakıyorsun?”
Bir pamuğa alkol damlatıp kanı alacağım damarı steril ederken diğer kolunu uzattı ve ona doğru eğildiğim için önüme düşen küçük bir saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdı.
“Hiç. Sadece senin hastan olan kişilerin ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordum.”
İçim eriyerek ona bakarken “Teşekkür ederim ama muhtemelen hastalarım bana âşık olmadıkları için seninle aynı şekilde düşünmüyorlardır,” dedim.
“Onlardan kan almadığın için öyle,” diyerek kaşlarını muzipçe kaldırıp indirdi. “Onlara da bu kadar yaklaşsan eminim benim gibi akılları başlarından gider.”
Tüp tutamağına iğneyi takarken alayla güldüm. “Hevesini kırmak istemem ama bazı hastalarımla bundan çok daha yakın bir temasa giriyorum zaten ve emin ol hiçbiri o anda beni çekici bulmayı düşünmüyor.”
Ne demek istediğimi anladığı anı yüzünün aldığı şekilden anlayabilmiştim. Buruşan yüzü çok tatlı olduğu için kıkırdayarak uzanıp alnını öptüm ve “Şimdi kolunu düz tut ve elini yumruk yap bakalım,” dedim. Sözümü dinlediğinde kolunu sabitleyip iğneyi damarına batırdım ve ilk tüpü iğneye taktım.
Hızlı bir şekilde beşinci tüpü de hallettikten sonra turnikeyi çıkardım ve iğneyi damardan çekip üzerine pamuk bastırdım.
“Birkaç dakika böyle dur da ortalığı toplayayım.”
Aral, bıraktığım pamuğa basınç uygulamaya başlarken “Bunu evde de denemeliyiz,” diye mırıldandı. “Ama bu sefer üzerinde doktor önlüğün olmasını tercih ederim. Ve tabii bacaklarımın arasında durman da yakınlık açısından daha iyi olabilir.”
Tüp standını güvenli bir yere bıraktıktan sonra yanlış duyup duymadığımı anlamak için Aral’a döndüm. Yüzündeki o imalı sırıtış her şeyi net bir şekilde açıklıyordu.
“Doktor fantezisi sevdiğini bilmiyordum,” dedim alayla.
Dudağını bükerek başını salladı. “Bende şimdi fark ettim zaten.”
“Şapşal şapşal konuşma,” diye gülüp eldivenlerimi çıkardım ve iğneyle birlikte çöpe attıktan sonra odanın kenarındaki lavaboda ellerimi yıkadım. Bu süreçte Aral aynı şekilde sedyede oturmaya ve şahin gözleriyle beni süzmeye devam etti.
Başımı iki yana sallayarak tekrar yanına gidip masadaki pamuğun yanındaki kutudan küçük bir yara bandı aldım ve “Pamuğu kaldır bakalım,” dedim. Sözümü dinlediğinde kan aldığım damardan kan akmadığına emin olarak yara bandını yapıştırdım ve pamuğu da çöpe attım.
“Artık gidebiliriz.”
Kabanımı almak için geri dönecekken Aral birden bileğimi yakalayarak beni kendine çekti ve küçük bir çığlıkla kucağına düştüm.
“Ne yapıyor-” dememe kalmadan dudaklarını benimkilerin üzerinde hissedince kelimelerim içime hapsoldu ve kendimi bir anda öpücüğüne karşılık verirken buldum. Aral boştaki elini enseme sarıp başını eğerek öpücüğü derinleştirdiğinde ona yetişebilmek için ellerimi boynuna doladım. Yapacak çok işimiz olduğunun farkındaydım. Oyalanmamamız gerektiğinin de öyle ancak farkında olmakla yetiniyordum. Çünkü dudakları benimkilerin üzerindeyken aksi mümkün değildi.
Dakikalar sonra dudaklarını çeneme kaydırarak soluklanmaya başladığında sımsıkı yumduğum gözlerimi kırpıştırarak açtım ve karşımdaki boş duvara baktım.
“Bu sedyeye bir daha asla eski gözle bakamayacağım.”
Göğsünden alaylı bir homurtu yükseldiğinde sırıtarak geri çekildim ve yakışıklı yüzüne baktım. Mutlu görünüyordu ve bu içimde çiçekler açmış gibi hissettiriyordu.
Başını eğip dudak kenarıma küçük bir öpücük daha kondurduktan sonra beni nazikçe kucağından indirdi ve peşimden kendisi de kalkıp “Artık gidebiliriz,” diye mırıldandı.
Ben söylediğimde değil de kendi istediğinde gitmeye hazır olması karşısında “Emredersiniz, Başkomiserim,” diye cevap vererek onunla alay etsem de yüzümde kocaman bir sırıtış vardı.
Kabanlarımızı giyip ortalığı son kez kontrol ettikten sonra odadan çıktık ve Yasemin halledene kadar tüplerin güvende olduğundan emin olmak için kapıyı kilitleyerek iki kez kontrol ettim. Ardından içim rahat bir şekilde Aral’ın uzattığı elini tuttum ve Asuman’a veda ettikten sonra merdivenlere yöneldik.
Zemin kata indiğimizde çıkış kapısına doğru ilerlerken birkaç metre önümüzdeki bir kadın çekti dikkatimi. Sıkıca giydirildiği için yüzünü net bir şekilde seçemediğim bir bebeği göğsündeki kanguruda taşıyor, aynı zamanda da yine sıkıca giydirilmiş üç ya da dört yaşlarındaki bir kız çocuğunun elini tutuyordu. Küçük kızın diğer elinde de prenses şekilde uçan bir balon vardı.
Onlar da otoparka gidiyor olacaklardı ki hastaneden çıktıktan sonra bizim önümüzden yürümeye devam ettiler. Aral da ben de sessizdik. Aral’ın ne düşündüğünü bilmemekle beraber benim tüm dikkatim önümdeki küçük ailedeydi. Görüntüden kesin bir kanıya varılmazdı elbette ama sağlık açısından hiçbirinin bir sorunu varmış gibi durmuyordu. Özellikle küçük kızın balonla hastaneye gelmiş olması bu kanımı destekler nitelikteydi. Kangurudaki bebeğin aşıları için gelmiş olabileceklerini düşünüp kendi kendime gülümsedim. Onlara imrenmemek elimde değildi. Kadının yerine kendimi koyup hayallere dalmak o kadar kolaydı ki sessizce iç çekmeden edemedim.
Muhtemelen arabaları o tarafta olduğu için sağdaki araya saptıkları sırada küçük kızın ayağı takıldı ve yere doğru yalpalayınca elindeki balonun ipini bırakıverdi. Annesi tuttuğu eliyle kızının düşmesine engel olabilse de fark ettiğinde balon çoktan bizden tarafa doğru uçuşa geçmişti. Küçük kız büzdüğü dudaklarıyla balonun arkasından bakarken Aral birden elimi bıraktı ve balonun uçtuğu tarafa doğru koşturdu. Onun da tüm dikkatinin önümüzdeki küçük ailede olmasının neden olduğu farkındalık, bir anda koşmaya başlamasının verdiği şaşkınlığa eklenince arkasından bakakalmaktan başka bir şey yapamadım.
Aral, otoparkı arka bahçeye bağlayan merdivenleri üçer beşer çıktıktan sonra zıpladı ve şans eseri balonun ipinin ucunu yakalamayı başardı. İçim engel olamadığım bir gururla dolup taşarken sadece saniyeler öncesinde ağlayacağından emin olduğum küçük kızın sevinç çığlığını duydum.
“Bayonum!”
Kızın peltek konuşması karşısında kalbim erirken Aral merdivenleri usulca indi ve heyecanla onu bekleyen küçük kıza doğru ilerledi. Kızın annesi yüzündeki minnetle Aral’a baktıktan sonra kızının sevinçle zıpladığı sırada önüne gelen beresini düzeltti. Aral yanlarına ulaştığında onları daha iyi duyabilmek için ben de onlara doğru birkaç adım attım.
Aral, küçük kızın yanına varınca onunla aynı boyda olabilmek için diz çöktü ve balonu kıza uzattı. “Al bakalım.”
Kız heyecanla ama bariz bir şekilde de utanarak balonunu aldıktan sonra bakışlarını annesine çevirdiğinde annesi gülümseyerek Aral’a baktı ve “Çok teşekkür ederiz,” dedi. “Siz olmasaydınız aynı balondan bulana kadar eve gidemeyecektik muhtemelen.”
Aral, yaptığı şeyin hiçbir zorluğu yokmuş gibi başını sallayıp tekrar küçük kıza bakarak “Hiç önemli değil,” dedi. “Bu küçük hanımın çok sevdiği balonunu kaybetmesi beni oldukça üzerdi.”
Kız, Aral’ın sözlerinden bir şey anlamış mıydı bilmiyordum. Anlamamışsa bile balonu kurtarıp getirmesi dahi yeterli olacaktı ki hayranlık dolu bir ifadeyle Aral’a bakıyordu. Aral, onun bakışlarının farkında olarak daha genişçe gülümsediğinde kız birden uzanıp Aral’ın yanağını öptü. Bu küçük jest karşısında Aral da en az benim kadar şoke olmuş görünüyordu.
Kalbim gördüklerim karşısında ağrımaya başladığında bunu durdurabilecekmiş gibi istemsizce elimi kaldırıp göğsümün üzerine koydum. Biraz önce şahit olduğum şey hayatım boyunca yaşadığım en tatlı anlardan biri olabilirdi ama aynı zamanda acı da veriyordu çünkü kıskanmadan edemiyordum. Benim de çocuğum olsun ve kalbim sevgiden patlayana kadar Aral’la ikisini izleyeyim istiyordum. Çok istiyordum hem de.
Aral şaşkınlık dolu bir tebessümle elini yanağına koyduktan sonra kızın utançla annesinin bacağına sokulmasını izledi ve başını çevirip “Bu balonu yakınlarda bir yerden mi aldınız?” diye sordu. “Eğer öyleyse baloncudaki bütün balonları kızınız için almak istiyorum da.”
Kadın hafifçe kıkırdayıp “Maalesef, hastaneye gelmeden önce başka bir yerden almıştık ama inanın almış kadar oldunuz,” dedi. “Tekrardan çok teşekkür ederiz.”
“Ne demek, benim için büyük bir zevkti,” diyerek ayağa kalktı Aral.
Kadın, kızının elini tuttuktan sonra bir kez daha teşekkür edip yürümeye başladığında küçük kız başını çevirip Aral’a baktı ve balonunu sıkı sıkı tuttuğu elini hafifçe salladı. Aral, ışıl ışıl bir gülümsemeyle kolunu kaldırıp kıza karşılık verdiğinde çığlık çığlığa bağırmak istedim. Ancak bunun yerine hızlı adımlarla yanına gidip boştaki kolunu tuttum ve onu peşimden çekiştirmeye başladım. Ani tavrım karşısında afallayarak küçük bir ayak dolanması yaşadıktan sonra “Doktor?” dedi. “Ne yapıyorsun?”
Ona cevap vermeyip arabanın olduğu yere doğru çekiştirmeye devam ettiğimde “Kime diyorum?” diye huysuzlansa da yürümeyi bırakmadı. O izin vermediği takdirde onu çekiştiremeyeceğimin ikimiz de bilincindeydik ve neyse ki işimi zorlaştırmıyordu.
Cipinin yanına vardığımızda onu sürücü kapısına ittirdim ve ellerimi iki yanından arabaya yaslayarak kafesledim. Bakışlarımı şaşkınlıkla irileşen yeşillerine diktikten sonra kesin bir ifadeyle “Çocuk istiyorum,” dedim.
Belki de duymayı beklediği en son şeyi söylediğimden olsa gerek bir süre tepki vermeden yüzüme baktı. Ardından beni yanlış anladığını düşünmüş olacaktı ki kaşlarını çatıp “Ne?” diye sordu. Aynı ciddiyetle tekrarladım.
“Ben. Çocuk. İstiyorum.”
Hızla etrafımızı kolaçan ettikten sonra tekrar bana dönüp hayretle “Şimdi mi?” diye sordu. Asla böyle bir karşılık beklemediğimden ne diyeceğimi şaşırdığım sırada afallamış yeşilleriyle arabaya kaçamak bir bakış atıp birinin bizi duymasından endişeleniyormuş gibi fısıldayarak ekledi. “Burada mı?”
Şapşallığı karşısında ciddiyetimi koruyamadım ve bütün motivasyonum buhar olup uçarken alnımı göğsüne yaslayarak gülmeye başladım. “Of. Hayır tabii ki.”
Rahatlayarak omuzlarını düşürdükten sonra “Hah, iyi bari,” diyerek kollarını gevşekçe belime sardı. Sanki tüm sorunumuz buydu. “Bir an gerçekten hastane otoparkında çocuk yapmak istiyorsun sanıp korktum.”
Yumruk yaptığım elimde omzuna hafifçe vururken “Bu soğukta yapılır mı öyle şey, saçmalama istersen,” dediğimde gülerek daha sıkı sarıldı bana.
“Soğuk olmasa yapacaksın yani?”
Kıkırdayıp alnımı göğsüne vurduktan sonra ciddileşerek başımı geri çektim ve gözlerinin içine baktım. “Gerçekten Aral… Çocuğumuz olsun istiyorum. Seni Sare’yle izlerken de içim hep kıpır kıpır oluyordu ve başımızdaki belalar yüzünden bunu istemeye cesaret edemiyordum ama şimdi… O tatlı kızın seni öptüğünde verdiğin tepkiyi gördükten sonra özellikle…”
İç çekerek başımı salladım. O kadar yoğun şeyler hissediyordum ki konuşmak zor geliyordu. Yıllardır çocuk sahibi olmak istiyordum ama babası Aral olan bir bebeğin annesi olmak için çıldırıyordum resmen.
Kalbimdeki çılgınlığı hissetmiş gibi elleriyle yüzümü kavradıktan sonra dudaklarını alnıma bastırdı ve nazik bir ses tonuyla “Bir bebeğimiz olmasını bende isterim ama bildiğin gibi resmi nikahımız yok,” dedi. “Hatta nişanlı bile değiliz henüz.”
Omuzlarım düşerken “Biliyorum,” dedim. Aslında sürpriz nikahımız sayesinde bu durum bir sorun olmaktan çıkıyordu ama şu an bunu ona söyleyemezdim. Bu yüzden başka yollar denemeye karar verdim.
“Yine de bu durumun denememiz için bir engel oluşturduğunu düşünmüyorum. Çünkü çocuk öyle ha deyince olabilen bir şey değil. Sen bakma herkesin kolaylıkla hamile kalıp doğuruyormuş gibi görünmesine. Bir kadının sağlıklı bir gebelik geçirip yine sağlıklı bir çocuk doğurması aslında o kadar düşük bir ihtimal ki. Hem yaşım da var benim, bu da önümüze engel çıkaracaktır.”
Söylediklerimin ardından sessiz kalsa da kararsız bakışlarını yüzümde dolaştırarak dediklerimi düşündüğünü belli etti. Bu yüzden ona biraz daha sokulup “Eğer hamile kalırsam hemen evleniriz,” diye ısrarıma devam ettim. “Olmaz mı?”
Kaşlarını çatıp “Bu şekilde apar topar evlenmek istediğine emin misin?” diye sordu.
“Aral,” diyerek iç çektim. “Ben mümkün olsa şu an seninle evlenmek isterim zaten. Evlilik konusunda sorun hiçbir zaman benim isteklerim olmadı ve bunu çok iyi biliyorsun.”
Kaşlarının çatık kalmaya devam ettiğini gördüğümde aklıma gelen ihtimalle yüzüm düştü ve bir adım geriye çekildim. “Ha, tabii bu konuda endişelerin varsa anlarım.”
Uzaklaşmama katlanamıyormuş gibi beni tekrar kendine çekti ve niye böyle söylediğime anlam verememiş olacak ki “Biraz önce çocuğumuz olmasını istediğimi söylediğime eminim,” diye mırıldandı.
“İstediğini söyledin evet ama şimdi olmasını istediğini söylemedin. Belki de birkaç yıl sonrası için istiyorsundur. Bunu düşünmek aklıma gelmedi, affedersin.”
“Tamay… Gözlerime bakar mısın lütfen?”
Kabanının yakasında olan bakışlarımı istemeyerek de olsa yeşillerine çıkardım. Kendi hevesime karşılık onun bir bebek haberini benim kadar heyecanla karşılamama düşüncesi kalbimi kırmıştı. Hüznüm bakışlarıma yansımış olacaktı ki halime dayanamıyormuş gibi iç çekip yüzümü avuçlarının arasına aldı.
“Sence annesi sen olan bir bebeği istememe ihtimalim var mı benim? Bir bebeği bırak, senden gelecek en ufak bir şeyi istememe ihtimalim var mı?”
Sorunun bu olmadığını söylemek için ağzımı açtığım sırada parmak uçlarını dudaklarımın üzerine kapatarak bana engel oldu.
“Konuşmadan önce sözümü bitirmemi bekle,” dediğinde iç çekerek başımı salladım usulca.
“Bugün, yarın, bir sene sonra ya da on sene sonra… Hiç fark etmez. İçinde senin olduğun bir şeyi istememem gibi bir ihtimal yok. Sevmemem gibi bir ihtimal zaten yok. Böyle bir durum söz konusu olsaydı her lafı açıldığında daha da artırdığın çocuk sayılarına karşı nasıl sessiz kalabilirdim? Özellikle de peş peşe çocuklar doğurup her birini bir akrabana vererek bakmalarını isteyeceğini söylediğinde-”
“O sözlerin sadece şaka olduğunu biliyor olmalısın!” diye atıldığımda uyarmasına rağmen sözünü kestiğim için kaşlarını çattı. Suçluluk duygusuyla dudaklarımı birbirine bastırmadan önce “Pardon,” diye mırıldandım.
Halim onu eğlendiriyormuş gibi dudaklarını büktükten sonra “Şaka ya da gerçek fark etmez, senin için yapamayacağım şey olmadığını biliyorsun,” dedi.
“Çocuklarını hediyelik eşya gibi başkalarına dağıtmama da izin vermezsin herhalde.”
Homurdanışım onu güldürdü. “Evet, çocuklarımızı hediyelik eşya gibi başkalarına dağıtmana izin vermem ki sen de böyle bir şey yapmazsın zaten. O yüzden sorun yok.”
Dertli dertli iç çekip “Esas konudan çok uzaklaştık, farkında mısın?” diye sordum. “Hatta her geçen saniye daha da uzaklaşıyor gibiyiz.”
“Senin yüzünden,” diyerek kaşlarını çattı. “Sürekli lafımı kesip bir şeyler söylüyorsun ve sana açıklama yapacağım diye konudan sapıyorum.”
Onun gibi kaşlarımı çatarak “Ha yani bu da benim suçum?” diye yükseldiğimde bana daha fazla tahammül edememiş olacaktı ki başını eğip dudaklarıma sus öpücüğü bıraktı. Biraz uzun ve ateşli bir öpücüktü. Bu yüzden dudaklarımdan ayrıldığında az önce neye kızdığımı hatırlamıyordum.
Afallamış halimden faydalanarak alnını alnıma yasladıktan sonra “İstersen hemen şu an eve gidip çocuk için çalışmalara başlayabiliriz,” dedi. “Sürekli kendi yaşından dem vursan da ben de pek genç sayılmam ve evet, sen lafımı kesmeden önce söylemeliyim ki erkeklerin bu konuda daha şanslı olduğunu biliyorum. Ama bir bebeğe kırk yaşındayken babalık yapmakla otuz yaşındayken babalık yapmak arasında büyük bir fark olduğunu herkes bilir.”
Başımı geri çekip gözlerinin içine baktım. “Cümleye yine istersen diye başladın ve ben iki saattir senin ne isteyip istemediğini soruyorum, Aral. Bir çocuğumuz olsun ister misin? Yakın bir zamanda?”
Duraksadı ve dolu dolu bir iç çekişin ardından sağ elini uzatıp kabanımın üzerinden karnıma yasladı. “Şu dünyadaki en mutlu adam ben olabilirim, çünkü senin sevgine sahibim. Ama beni bundan da çok mutlu edecek bir şey varsa o da tam burada ikimize ait bir parçayı taşıdığını bilmek olur.”
Gözlerim dolarken “Aral,” diye fısıldadım.
“Sevgiye olan muhtaçlığımı en iyi sen biliyorsun. Sen tarafından sevgimin karşılık görüyor olması bile bana hala hayal gibi gelirken küçük bir çocuğun, ikimizin parçası olan bir çocuğun beni sevdiğini görmek, bilmek, hissetmek… Mutluluktan aklımı kaçırmama neden olur. Ve inan bana aklımı kaçırmayı çok isterim.”
Her an ağlamak üzere olduğum için kollarımı beline dolayıp yüzümü göğsüne gömdüm. Sesim kabanı yüzünden boğuk çıkarken “Sırf seni sevgimizle boğabilmemiz için on tane çocuk yapmak istetiyorsun bana,” diye mırıldandım.
Gülerek çenesini başımın üzerine yasladı ve “On tane çocuk doğurabileceğini pek sanmıyorum,” dedi.
“Doğurabileceğimi söylemedim zaten,” diyerek yumruk yaptığım elimle sırtına vurdum. “Doğurmak istediğimi söyledim.”
Beni daha sıkı sararken “Buna hiç gerek yok, biliyor musun?” dedi. “Yalnızca senin sevginle boğulmak fazlasıyla yeterli benim için. Dünyadaki bütün insanlar beni sevse, hani gerçekten sevse ama sen sevmiyor olsan ben yine dünyanın en mutsuz adamı olurum.”
İlk gözyaşım akarak Aral’ın kabanına bulaşırken “Harika,” diye homurdandım. “Şimdi de yirmi tane doğurmak istiyorum. Belki de yüz.”
Sesli bir şekilde gülerek göğsüne gömülü olan benim de hareket etmeme neden olurken “Yok bin,” diye dalga geçti benimle. Ben de sırtına bir kez daha vurdum.
“Sus.”
Biraz daha güldükten sonra saçlarımın üzerinden öperek “Ee?” dedi. Ağlamayı bırakmam için duygusal havayı bozmaya çalıştığı belliydi. “Ne yapıyoruz şimdi? Çocuk yapmak için eve mi dönüyoruz yoksa yüzük bakmaya mı gidiyoruz?”
Anında geri çekilip ellerimin tersiyle yüzümü kuruladım ve “Tabii ki yüzük bakmaya!” diye yükseldim. “Çocuk kaçmıyor ya.”
Kaşlarını kaldırıp “Biraz önce üzerime atlarken öyle söylemiyordun sanki?” diye alay etti benimle. Bugün şakacı tarafından kalkmıştı belli ki.
“Gıcıklık yapmayı bırak,” diye homurdanıp ellerimi kabanımın ceplerine soktum ve “Hadi gidelim,” diyerek arabanın önünü dolandım. O küçük kız yüzünden ansızın duygu patlaması yaşamıştım ama gerçek dünyayı da unutmamak gerekliydi. Çocuktan önce yapmam gereken çok şey vardı daha.
Aral başını iki yana salladıktan sonra araba anahtarının düğmesine bastığında kapıyı açıp koltuğa attım kendimi. Aral da sürücü tarafına geçip anahtarı kontağa taktıktan sonra duraksayarak bana döndü ve “Sonradan başımız ağrımasın diye emin olmak için soruyorum, çocuk konusunda hemfikir olduk, değil mi?” diye sordu. “Yanlış anlaşılma yok aramızda?”
Kemerimi takarken “Hayır, yok,” diye diye mırıldandım. “Bu geceden itibaren korunmayı bırakabiliriz.”
Bunu söylememi beklemiyor olacaktı ki suratıma bakakaldığında “Ne?” dedim. “Onca şeyden sonra bunu duyunca mı utanasın geldi gerçekten? Yoksa çocuğun nasıl yapıldığını mı unuttun?”
Kafasını iki yana sallayıp kendi kendine sabır diledikten sonra “Ağzının ayarı yok,” diyerek arabayı çalıştırdı. “Gerçekten yok.”
Konuyu uzatmamak için ona ters ters bakıp önüme döndüm ve ısıtıcıyı açtım. Konuşmamızın harareti sağ olsun üşüdüğümü fark edememiştim ama soğuk kabanımın içine girip tüm tenime işlemiş gibiydi.
Aral, sessizliğimi memnuniyetle karşılayıp arabayı otoparktan çıkardıktan sonra “İlk nereye bakalım?” diye sordu. “Merkezdeki mağazaları mı gezelim yoksa AVM’ye mi gidelim?”
Yerimde büzüşürken “AVM olur,” diye cevap verdim. “Dışarısı çok soğuk.”
Endişeli bakışlarını üzerime dikip ısıtıcıyı sonuna kadar açtı. “Bana diyordun ama sen üşüteceksin asıl.”
“Konuşmamızı dışarda yapmasaydık iyiydi ama anlık gelişen bir şeydi. Hem benim de bünyem o kadar zayıf değil,” diyerek sabahki sözlerini hatırlattım ona. “Merak etme.”
“Normalde zayıf olmayabilir ama kısa süre içinde yaşadıklarını unuttun galiba,” diye homurdandı. İçinin rahat etmediğini görebiliyordum ama olan olmuştu ve sabah ona da söylediğim gibi şu saatten sonra hasta olma lüksümüz yoktu.
Elimi uzatıp bacağına koyarak “Benim için endişelenmene bayılıyorum ama bu kadar abartılacak bir şey yok ortada,” dedim. “Ben iyiyim ve ısınmaya başladım bile.”
Kırmızı ışıkta durduğumuzda bacağındaki elimi alıp dudaklarına götürdü ve parmak boğumlarımı öptü. “Söz konusu kişi sensen abartı diye bir şey yok benim için. Hatta senin için ne yaparsam yapayım eksik kalır.”
Benimkini tuttuğu elini sıkarak “Arabada çocuk yapma işini ciddiye almamı istemiyorsan böyle konuşmayı bırakmalısın, Başkomiserim,” diye söylendim. “Yoksa her an üzerine atlayabilirim, haberin olsun.”
Elimi bir kez daha öptükten sonra tekrar bacağının üzerine bıraktı ve bana kısa bir bakış atıp “Susuyorum ama üzerime atlamandan korktuğum için değil,” diye mırıldandı. “Yüzükleri bugün almazsak sonradan bana çok kızacağını bildiğim için.”
Kıkırdayarak “Evet,” dedim. “Kesinlikle kızarım ve sen de her zamanki gibi beni asla takmazsın.”
Bana çapkın bir bakış attığında kıkırdamam artarken arkama yaslandım. Bir an dünyadaki en pervasız adamken bir sonraki an dünyanın en utangaç adamına dönebiliyordu ve her ne kadar beni çıldırtsa da bu özelliğine bayılıyordum.
Yaklaşık otuz dakikalık sessiz ve trafik açısından çok da yoğun olmayan bir yolculuğun ardından arabayı geldiğimiz AVM’nin kapalı otoparkına bırakıp asansöre bindik. Hafta içi ve öğle saatleri olduğu için pek kalabalık değildi etraf. Bu yüzden asansörde bizden başka kimse yoktu. Aral bunu fırsat bilerek bana sokulup “Ne tür bir şey istediğini düşündün mü?” diye sordu.
“Pek değil,” diye itiraf ederek dudak büktüm. “Önceden bu konuda fazlasıyla araştırma yaptığım için beğendiğim tarzları biliyorum. Bu yüzden baktığımız yüzüklere göre seçmeyi tercih edeceğim. Hem zaten öyle abartılı bir şey istemiyorum ki tek taşım arka planda kalmasın.”
Yüzük takılı elimi kaldırıp ilk gördüğüm anda tutulduğum yüzüğüme baktım. Gerçekten çok güzeldi ve pırlantalı bir alyansla güzelliğine gölge düşürmeyi pek istemiyordum.
Başımı kaldırıp Aral’a baktığımda tatlı bir tebessümle beni izlediğini gördüm ve gülümsemesi bana bulaşırken “Sen nasıl bir şey istersin?” diye sordum.
“İnan bana hiç fark etmez.”
Gözlerimi devirip “Elbette fark etmez,” diye homurdandım. “İnce mi kalın mı tercih edersin peki? En azından bunu söyle.”
“Sen nasıl seversin?”
Kaşlarımı çatıp “Aral,” dediğimde uyarımı alarak iç çekti ve gözlerini asansörün kapısına dikip kısa bir an düşündü. “Sanırım ince alyansla daha rahat ederim.”
Benimle aynı fikirde olmasına heyecanlanarak “Bende!” diye yükseldim. “İnceler daha zarif duruyor kesinlikle. Bir de iki yüzük birden takacağımı düşünürsek proksimal interfalangeal eklemime kadar yüzük takmak istemem.”
Tıp terimi karşısında yüzünü buruşturduğunda küçük bir kahkaha atıp parmağımın ortasındaki eklemi işaret ettim. “Buradan bahsediyorum.”
“Ha,” diyerek başını salladı. “Evet, yani muhtemelen haklısındır.”
Tepkisi yüzünden gülmeye devam ettiğim sıra ineceğimiz kata geldik ve kapıların açılmasını fırsat bilen Aral elimi tutup asansörün dışına çekti beni.
“İnter bilmem neyli eklemine gelmeyecek yüzüğü bulmak için gezmeye başlayalım o halde.”
“Şapşal,” diye gülmeye devam edip yüzümü koluna yasladım ve beni yönlendirmesine izin verdim. Bu AVM’deki pırlanta mağazaları ilk iki kata dağılmıştı ve genelde beğendiğim bilindik markalardı. O yüzden seçim yapmak için buradaki mağazalara bakmanın yeterli olacağını düşünüyordum.
ღ
Yaklaşık iki saat sonra AVM’deki yüzük satan bütün mağazaları gezmiş ve son kararı tok karna verebilmek için yemek katına çıkmıştık. Ben yiyeceğimiz şey konusunda kararsız kalınca Aral canının İskender çektiğini söylemişti ve şu an karşılıklı oturmuş bir yandan yemeklerimizi yiyor, bir yandan da alyanslar arasında eleme yapıyorduk. Daha doğrusu ben eleme yapabilmek için canhıraş bir çaba sarf ediyordum.
Başlangıçta düz ve ince bir alyans çifti aradığımız için öyle çok seçeneğimiz olacağını düşünmemiştim ancak bazı yüzükler kafamı karıştırmıştı. Her ne kadar tek taşımın gölgede kalmasını istemediğimi söylesem de alyansın ortasında ya da kenarlarında küçük pırlantalar olan bazı yüzükler ilgimi çekmişti. Bazılarında da pırlanta yoktu ancak yine yüzük ortasında çeşitli şekiller bulunuyordu ve aklım onlarda da kalmıştı. Kısacası hapı yutmuştum.
“Seçim yapma konusunda bana yardım etmemeye kararlı mısın hala?”
Aral, ağzına bir dilim ekmek atarken “Benim değil de senin beğendiğin yüzüğü alman konusunda hala kararlıyım, evet,” diye cevap verdi.
“Hepsini beğendim zaten,” diyerek gözlerimi devirdim. “Ve seçim yapamamamın sebebi de tam olarak bu!”
Aral gayet umursamaz bir tavırla karnını doyurmaya devam ederken “En beğendiğini seçmen gerekiyor,” diye mırıldandı.
Gözlerimi abartılı bir tavırla büyütüp “Vay canına Einstein!” dedim. “Benim aklıma nasıl gelmedi bu detay!”
Sanki gerçek bir soru sormuşum gibi dudaklarını büzerek omuz silkince kısa bir an için masada duran su bardağını ona fırlatmak istedim. Ama gerçekten kısa bir an için. Kısacık…
Katliam planları yaparken telefonumdan mesaj sesi geldiğinde can kurtaranıma ulaşmış olabilmenin umuduyla hızla atıldım. Aral’dan fayda gelmeyeceğini anladığımda yüzüklerin çektiğim fotoğraflarını Yasemin’e yollamıştım ama mesajlarım tek tik olunca bugünkü programını hatırlayıp ameliyatta olduğunu fark etmiştim. Bunun üzerine fotoğrafları yengeme göndermiştim ama o da aynı Aral gibi hepsinin çok güzel olduğunu söylemekten ileriye gidememişti. Bana dürüst yorumlar lazımdı ve bunu yapabilecek tek kişi Yasemin’di. Aslında Tuana da yüksek miktarda yardımcı olabilirdi ama seçimi ona yaptırmak yerine sürpriz yapmak istiyordum.
Yasemin’in peş peşe gönderdiği mesajları gördüğümde yüzümde kocaman bir gülümsemeyle uygulamaya girdim ve beş yüzükten ikisini hızla elediğini gördüm. Diğer üçü arasında da kendince sıralama yapmıştı.
“İşte bu ya,” diye mırıldandım sevinçle. “Aradığım o kanı sonunda buldum.”
“Yasemin senin yerine tercihte bulunduğu için mi bu kadar mutlusun?” diye sordu Aral inanamıyormuş gibi.
“Benim yerime tercihte bulunmadı canım,” diyerek gözlerimi devirdim. “Sonuçta kendi beğendiğim yüzükleri gönderdim ona. O da tercih konusunda bir arkadaşın yapması gerektiği gibi yardımda bulundu sadece.”
“Yani senin yerine yüzük seçti.”
“Bak şimdi seni bir döverim,” diye yükseldiğimde sinirimden zevk alıyormuş gibi keyifle sırıtıp masadaki peçeteliğe uzandı. Çözümü onu takmamakta bularak Yasemin’e cevap yazmaya koyuldum ve tercihlerini neye göre yaptığını sordum. Aradığım hızda yüzüklerde sevdiği ve sevmediği yönleri yazınca onun fikirleriyle kendi fikirlerimi karşılaştırdım ve beş yüzüğü ikiye indirmeyi başardım. Yasemin’in seçtiği bir ve üç numaralı yüzükler arasında kalmıştım.
İki yüzük arasında geçiş yaparak seçim yapmaya çalışırken Aral beklemediğim bir anda elini uzattı ve yüzüklerden birini gösterip “Bu parmağında tektaşla birlikte daha güzel duruyor,” dedi.
Tavrı karşısında şoke olarak elimi göğsüme götürdüm ve “Dalga mı geçiyorsun?” diye sordum. Ondan asla böyle bir karşılık beklemiyordum.
“Yo.”
“Beşinin arasından en beğendiğin bu muydu peki?”
Rahat bir tavırla omuz silkti. “Evet.”
“Başından beri bunu beğeniyordun ama bana söyleme zahmetine girmedin yani, öyle mi?” diyerek kaşlarımı çattım. “Gerçekten mi?”
“Seçimi senin yapman konusunda hala aynı fikirdeyim. Yüzüğü sen takacaksın, ben değil,” diyerek dudak büktüğünde gözlerimi kırpıştırdım.
“Bunlar çift yüzüğü seni akıllı adam. Yani birer eşini de sen takacaksın.”
“Farkındayım ama erkek için olan yüzüklerin neredeyse hepsi birbirinin aynısı zaten. Yani benim için değişen bir şey yok.”
Haklıydı, biliyordum ama yine de kızgındım.
Buna rağmen yüzüklerden birini seçme lütfunda bulunduğu için şaşkınlığım kızgınlığıma ağır bastı ve başımı eğip gösterdiği yüzüğe baktım. “Gerçekten bunun bana daha mı çok yakıştığını düşünüyorsun?”
“Sana hepsi çok yakışıyor. Ben sadece tektaşınla en uyumlu olan yüzüğün bu olduğunu söylüyorum.”
“Seni eve gidince bir güzel döveceğim,” diyerek başımı salladım. “Daha sonra da vurduğum her yerini öpeceğim.”
Yeşilleri haylazca parıldarken “Harika bir plan,” diye mırıldandı. “Belki de seni daha çok kızdırmalıyım.”
Kaşlarımı çattım. “Öptükten sonra tekrar döveceğim.”
“Hala harika bir plan.”
Yüzsüzlüğü yüzünden daha fazla dayanamayıp gülerken “Aptalsın,” dedim ve gösterdiği yüzük çiftine baktım tekrar. “O halde bunu alıyoruz.”
“Emin misin?”
“Kesinlikle. Sen bana yakışan şeyleri benden daha iyi biliyorsun.”
Çatalını tabağındaki iskendere batırırken tek kaşını kaldırıp “Eh,” dedi. “Bak bu konuda itiraz edemem işte.”
Yaşadığı özgüven patlamasını başımı sallayarak geçiştirdikten sonra karar vermiş olmanın rahatlığıyla önce Yasemin’e seçtiğim yüzüğü belirten bir mesaj gönderdim, ardından da yüzüğün fotoğrafını söz verdiğim gibi Tuana’ya attım. Görevlerimi tamamladıktan sonra da yemeğimin kalanını gönül rahatlığıyla yiyip bitirdim.
Karnımızı tıka basa doyurmamızın ardından iskenderlerin ücretini ödedik ve giriş kata geri dönüp Aral’ın son kararı verdiği alyans setini satın aldık. Görevliye yüzük ölçülerimizi verdikten sonra da AVM’den ayrıldık. Şimdi sırada yengemlere gidip Aral’ın ailesinin bir gün erken gelme mevzusunu söylemek vardı. Ve tabii bu sırada bir fırsatını bulup yengeme sürpriz nikah işinden de bahsetmem gerekiyordu. Bugünkü en zor görevim muhtemelen bu olacaktı ama Aral’a yüzük seçtirmiş olmak güvenimi tazelemişti doğrusu. Bu yüzden bunu da halledebileceğimi umuyordum.
ღ
Vee bölüm sonu ;)
Umarım sevmişsinizdir. Düşüncelerinizi benimle paylaşmayı ihmal etmeyin lütfen.
Yeni bölümde görüşene dek kendinize çok iyi bakın!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.55k Okunma |
538 Oy |
0 Takip |
62 Bölümlü Kitap |