
Selamlar canlarım!
Size harika bir bölüm getirdim yine. Türkiye'den sahnelerle başlıyoruz bu bölüm. Hep Ezgi'nin gözünden okuduk. Onları biraz daha yakından tanıyın, onların ne hissettiğini de okuyun istedim. Her biri hikaye için önemli karakterler Umarım hissettirebilmişimdir. Düşüncelerinizi çok merak ediyorum bu yüzden.
Neyse bölüm sohbetini sona saklıyorum. Oy ve yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyor olacağım. Keyifli okumalar dilerim:)
Dip not: Bölümde geçen şarkıyı çevirisiyle medyaya bıraktım, dinlemeyi unutmayın derim!
Bu bölüm iki şarkımız var, diğeri de Ekin Uzunlar'dan Hüznün Gemileri. En çok Oğuz ve Dilan'ı yazarken dinledim kendilerini. Biraz onlara özel oldu gibi bu şarkımız ama olsun, onlara değer...
Dip Not 2: Bölüm hakkında ya da kitap hakkında görseller ve videolar paylaşıyorum. Onlara da mutlaka göz atmanızı isterim. Hesap isimlerim profilimde var. Sizde kitap hakkında bir şeyler paylaşırsanız beni etiketlemeyi unutmayın lütfen.
17. BÖLÜM
SEVDANIN DİĞER YÜZÜ
Demir atar limana hüznün gemileri
Yüreğumde yar sancın var uyumam geceleri
“Yiğit… Canım” Hicran Yiğit’in elini daha sıkı tutarken yanağını ellerine yasladı yorgunca “Bizi bırakma ne olur…”
Doktor önlerindeki yirmi dört saatin önemli olduğunu söylemişti. Süre azalmış mıydı bilmiyordu ama her geçen saniye nefesini kesiyor gibiydi.
İlk önce onların kaza haberini almışlar ardından Ezgi’nin uçağının düştüğünü öğrenmişlerdi. Hicran bayıldığından Ezgi’nin haberini daha sonra öğrenmişti ama gözyaşı dökmek dışında bir tepki verememişti. Tıpkı Yiğit gibi bilinçsiz hissediyordu kendini. Etrafında olan şeyleri görmüyor, duymuyor ve hissetmiyordu. Tek hissetmek istediği Yiğit’ti.
Sanki doğduğundan beri yanında o vardı da hiç onsuz yaşamamış gibi hissediyordu ve eğer şimdi giderse ne yapacağını bilmiyordu. Anılar ise yüreğine batıyor ona hiç yardımcı olmuyordu.
“Bende bu güzel kokular nerden geliyo diyom?” Yiğit kollarını arkadan karısının bedenine doladı ihtiyaçla. İki saat bile olmamıştı yanından ayrılalı ama yine özlemişti.
Hicran onun kollarının sıcaklığına kendini bırakırken hafifçe tebessüm etti. “Ne zaman geldin?”
Yiğit başını omzuna yaslarken “Yeni geldim. Hemen de çıkıyomuşuz yola. Gitmeden karımı bir göreyim dedim” diye konuştu, iyice sırnaştı ona. “Kara lahana sarsana bi gün güzelim, canım acayip çekti”
Hicran tavadaki soğanları karıştırırken ocağın altını kıstı. “Kaynanan seviyormuş çünkü bugün saracağım. İçini hazırlıyorum. Ezgi de çok sever, özlemiştir hem”
Yiğit sevinçle dudaklarını onun yanağına bastırdı. “Ellerine sağlık şimdiden canım”
Hicran ona doğru dönerken Yiğit kollarını geri çekti ve yerinde doğruldu “Neden toplantıya girmekten vazgeçtin? Alperen gidecekti Hasan babamla. Çocuk gibi azarlamışsın bir de fena bozuldu haberin olsun” dedi düşünceli bir sesle.
“Hak etti hayta ne yapayım?” diye söylendi Yiğit kaşlarını çatarak. Hicran ona tek kaşını kaldırdığında mesajı alıp geri adım attı hemen “Tamam sonra alırım gönlünü”
“Neden gitmek için ısrar ettiğini söylemedin?”
Yiğit sıkıntıyla saçlarını karıştırdı. “Annemde bir haller var kaç gündür. Huzursuz gibi… Babama da geçti herhalde bu. Ne olduğunu da söylemiyorlar. Hava da kötü ya bugün gergin babam. Alperen daha çok gererdi onu bu yüzden ben gidip yanında olayım dedim”
Evdeki herkes gibi Hicran da Meryem’in huzursuzluğunun farkındaydı elbette. O da ne olduğunu sormuş ama cevap alamamıştı. Üstüne gitmemişti ama evin üzerine de çöken bu kasvet için dua etmişti her gün.
Yiğit’in aslında Alperen’i koruduğunu anlamasıyla hafifçe tebessüm etti Hicran. Hasan’ın gergin halleri pek çekilir olmuyordu çünkü. Yiğit’in fedakarlığı ve kardeşleri için hep bir koruma iç güdüsünde olması içini okşadığı kadar onu üzüyordu da.
Bunu ona belli etmemek için “Ezgi’yi özledim demiyorsun da böyle bahanelere sığınıyor gibisin şu an” dedi alayla ve tekrar tezgâha dönüp yıkadığı pirinçleri tavaya döktü.
Yiğit’in aklına bir şey gelmiş gibi kaşları çatılırken “O da var ama özlemden değil hesap defteri kabardı hanımefendinin ondan. Daha fazla sabretmeyeceğim gidip orda soracağım! Neydi en son attığı o video? Girmiş çekik gavurların arasına!” diye soludu öfkeyle.
“Onlar da turistti Yiğit. Alt tarafı video çekilmişler ayrıca ne var bunda? Hem çok tatlıydılar”
“Ne münasebet o çekik herifin bacımla kalp yapması! Kim ula o? Ha ben orda olcaktım var ya onun o kolunu komple yerinden söküp…”
Hicran yüzünü buruştururken boğazını temizledi. “Geldi senin hey heyler! Bi dur da” Yiğit kafasında canlanan videoyu izlemeyi bırakıp bu yapacaklarının senaryosunu sonraya sakladı. “Ezgi’nin eşi olacak adama şimdiden acıdım. Umarım senin bu manyaklıklarına sabredecek biri olur”
“Ha ben burda ne diyom sen bir de eş diyisen?”
“Bir de kızım olsun diye tutturuyorsun ya pes. Bacısına bunu eden kızına ne yapar Allah bilir! Hasan babamdan beter olacaksın bu gidişle”
Çocuk konusu onların bir yarası olduğu için başkalarının yanında bu kadar rahat konuşamazdı Hicran ama ondan çekinmiyordu artık. Yiğit onunla her zaman umut dolu konuşuyordu çünkü. Sanki hiç hasta değilmiş gibi… sanki çocuk sahibi olma olasılığı çok yüksekmiş gibi… Bu onu iyi hissettiriyordu ona da umut aşılıyordu ama sevdiği adamı tanıyordu. İçten içe ne kadar üzüldüğünü biliyordu. Bazı geceler ikisi için de ağlıyordu bu yüzden.
Yiğit yandan onun yüzüne doğru eğilirken “Kız sen bana inat oğlan doğurursun şimdi ha” diye konuştu dehşetle. Ondan beklerdi.
Hicran ağzının içinde tövbe estağfurullah çekerken sarma içinin baharatlarını attı. “Neden kız çocuğu, erkek de olabilir pekâlâ?” diyerek onun üzerine oynadı.
“Sağlıklı olsun ilk tabii de… Aha Ezgi de Alperen de elimde büyüdü. Allah affetsin kız çocuğu daha bi tatlı oluyo ya, sevmelere doyamıyon valla”
Yiğit onun yüzünü izlerken ela gözlerinde bir hayranlık parlıyordu o an. Beyaz teni, ince biçimli kaşları, yeşil gözleri, alnındaki iki beni, kemerli burnu ve küçük dudakları… Bir de kızları Hicran’a benzese başka bir şey istemezdi.
Hicran onun bakışlarından habersiz “Ben başka şeyler de duydum ama? Ezgi doğduktan sonra geceleri sen Alperen’e bakıyormuş, ayrılmıyormuşsun hiç yanından?” diye sordu.
“Kız sen bunu nerden duydun?”
“Meryem annem anlatıyor”
“Bak hele? Başka neler anlatıyo o anam?” dedi Yiğit hoşuna gitmiş gibi sırıtıyordu şimdi.
“Onlar aramızda” diye konuştu Hicran da gülerek.
“Hele hele” Yiğit bakışlarını karşısındaki duvara sabitlerken yutkundu. “Şaka bir yana kardeşlerimin hepsi kıymetli. Biri gözbebeğim diğer ikisi de canımdan birer parça”
Yiğit’ten duyulan nadir duygusal sözlerdi. Hicran ona doğru dönerken “Bunları onlara da söylemelisin” diye konuştu bu yüzden. Hicran’ın kardeşi yoktu. Onların bağını gördüğü her an imrenmeden edemezdi bazen.
“Söyliyim de bi tarafları kalksın” diyen Yiğit ile bütün duygusal hava kayboldu.
“Yiğit!”
Yiğit gülerken “Yahu biliyor onlar zaten bunları” diye kendini savunmaya devam etti.
Hicran işaret parmağını ona doğru sallarken “Bilmekle duymak aynı şey değildir Yiğit Kayhan. Bunu sana kaç defa söyledim!” diye konuştu.
Yiğit sinirlenince daha da güzelleşen karısının çehresine artan keyfiyle baktı kısa bir an. Ardından hızla eğildi ve ona sallanan küçük parmağını ısırdı.
“Ah, hayvan herif!” Hicran hazırlıksız yakalanmıştı. Hızla arkasına döndüğünde eline geçirdiği ilk şeyi aldı. Merdaneyi… Ancak Yiğit çoktan kaçmıştı.
“Canım karım benim elini kana bulama, ha bırak oni” Yiğit hala gülerken masanın arkasına geçmişti.
“Çabuk buraya gel!”
“Babam çağırıyo beni galiba bak? Ben gideyim en iyisi” diyerek kapıya yöneldi Yiğit.
Hicran merdaneyi kafasına atmayı düşündü bir an ama zaten tahtası eksikti kocasının bir de kendisi eksiltmek istemeyerek bacaklarını hedef aldı. Yiğit bunu fark edip kapıya doğru koşarken zıpladı ve üzerine gelen merdaneden son anda kurtuldu.
“Öküz! Bütün sarmaları Alperen ve Oğuz’a vereyim de gör!” diye bağırdı arkasından.
Yiğit bunu duymuş olmalı ki sesi uzaktan gelse de cevap vermişti. “Sen bana kıyamazsın ki canım karım! Hakkımı ayırırsın!”
Hicran öfkeyle soluk bırakırken merdaneden kaçmak için zıplayan halini hatırlayınca güldü birden. “Delirtecek beni bir gün”
Yiğit haklıydı. Böyle söylese de ona kıyamaz hakkını her zaman ayırırdı. O günde sarma hakkını ayırmıştı ama sevgilisi eve geri dönmemiş kaza haberi gelmişti. Dünyanın başına yıkılması sözünü birebir hissetmişti yüreğinde Hicran. Bilseydi onu ölüme gönderdiğini sarılıp hiç bırakmazdı.
Gözyaşları yüzünü yıkarken “Seni çok seviyorum” diye mırıldandı her gün yaptığı gibi. Onu çok özlemişti. Gözlerine bakmayı, sesini ve sıcaklığını hissetmeyi…
Tuttuğu elin hareket ettiğini hissetti bir an. Hızla başını kaldırırken kesik bir nefes aldı. Bazen sesini duyuyor ya da saçlarını okşuyormuş gibi hissediyordu ama sonra gerçek olmadığını anlıyordu. Yine yanlış anladığını düşündü Hicran. Galiba gerçekten deliriyordu…
Yaşlı gözlerini yüzüne çevirdiğinde gözlerinin hala kapalı olduğunu gördü. Omuzları düşüp bakışlarını ellerine çevirdiğinde Yiğit’in elinde kıpırdayan parmaklarını gördü. Kalp atışları hızlandı. Bu gerçekti. Onu hissetmişti.
“Yiğit…” Diğer eliyle elini tutarken elinin üzerini öptü. Biliyordu. Onu bırakmayacağını biliyordu. “Şükürler olsun”
Gözyaşları çoğalırken elini bırakmak istemese de doktora haber vermek istedi. Ayağa kalktığında bir an başı döndü. Duvardan destek alırken odanın kapısını açtı. Annesi Gül karşıdaki koltukta oturmuş Yiğit için Kur’an-ı Kerim okuyordu. Hemen bir koltuk yanında Oğuz ve onun dizlerine uzanmış Alperen vardı.
Kapının sesiyle hepsinin bakışı oraya dönerken Alperen yerinden doğrulmuş Oğuz da koltuktan kalkmıştı.
“Kızım ne oldu? İyi misin?” dedi Gül endişeli bir sesle ona yaklaşırken.
“Anne… Yiğit… Parmağı hareket etti” diye konuşmaya çalıştı Hicran. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
Oğuz onun ayakta zor durduğunu fark edip ona yaklaşırken “Yenge emin misin?” diye soludu umutla.
Hicran yalnızca kafasını salladı. Hepsinin göğsündeki ağırlık kalkarken “Ben hemen doktoru çağırayım” diyerek koridorda bildiği odaya koşmaya başladı Alperen.
“Şükürler olsun Rabbim” Gül ellerini havaya kaldırırken yüzüne sürdü sonra. Ardından Oğuz ile Hicran’ın koluna girdiler. Hicran geri odaya girmek istedi ama bu sırada doktor ve hemşireler gelip buna engel oldular.
Doktor muayenesini yapıp odadan geri çıktığında karşısına dikildiler hemen. “Yiğit Bey, tüm uyaranlara cevap veriyor artık. Tehlikeyi atlattı. Uyandığı zaman tekrar bir değerlendirme yapacağız”
“Ne zaman uyanır peki doktor bey?” diye sabırsızca araya giren Alperen’di.
Yaşlı doktorun yüzünde düşünceli bir ifade belirirken “Net bir zaman veremem bunun için ama şimdilik korkacağınız bir şey kalmadığını söyleyebilirim. Normal odaya alacağız kendisini” diye açıkladı daha umutlu bir sesle.
“Babama söyleyebiliriz değil mi, bir sorun olmaz?” dedi Oğuz merakla.
“Söyleyebilirsiniz ama yanınızda bir hemşire olsun yine. Temkinli davranalım” diyerek onu yanıtladı doktor.
“Allah razı olsun”
Doktor ihtiyatla tebessüm ederken kafasını eğdi “Çok geçmiş olsun tekrardan” dedi ve yanlarından ayrıldı.
Gül kızını bağrına basarken Alperen de sevinçle Oğuz’a sarılmıştı. Günler sonra bu koridorlar keder ve gözyaşlarına değil sevinç nidaları ve şükür dualarına şahit oluyordu.
*********
“Sen gelmesen nasıl ikna edecektim onu bilmiyom gerçekten, Oğuz. Teşekkür ederim”
Oğuz yatağında uyuyan Efe’nin saçlarını okşarken dalgın bakışlarını Efe’nin diğer tarafında oturan Nurefşan’a çevirdi “Kimden öğrenmiş Ezgi’nin başına geleni?”
“Nazgüller köylülerden duymuş. Çocuk aklı işte onlar da konuşurken Efe duymuş” diye açıkladı Nurefşan sıkıntılı bir sesle. “İlk defa bu kadar taşkınlık yaptığını gördüm. Ezgi’yi çok seviyor biliyosun”
Efe zaten sürekli babasının ve ev halkının yarısının nerede olduğunu sorup duruyordu. Nurefşan da ona dedesi ve amcası hasta olduğu için hastanede olduğunu söylemişti. Ancak Efe’nin kuzenlerinden duyduğu halasının kaza haberi onun minik kalbini üzüntüye boğmuştu. Soluğu annesinin yanında alırken babasını istediğini ve halasını görmek istediğini söylemişti. ‘Halam ölmüş diyorlar, dedem de ondan hasta olmuş diyorlar?’ diyerek ortalığı ayağa kaldırmış Nurefşan ne yaptıysa onu sakinleştirememişti. En sonunda çareyi Oğuz’u çağırmakla bulmuştu.
Oğuz herkesin iyi olduğuna onu ikna etmiş babasıyla Efe’yi konuşturarak ona inanmasını sağlamıştı. Ezgi üzülmesin diye onu aramamıştı ama Efe’ye sosyal medyadan Tayland’da en son paylaştığı fotoğrafını göstererek ‘halan biraz daha tatil yapacakmış’ demişti. Efe geç geleceğine üzülse de iyi olduğuna sevinmiş ve bu gece Oğuz ile uyumak istemişti.
“Hastanedekiler için kıyafet yemek falan ayarladık. Yarın şirkete geçerken bırakırsın” dedi Nurefşan.
Oğuz yorgun bir nefes bırakırken “Sende zahmet ediyorsun o kadar sağ ol Nurefşan” diye konuştu içten bir şekilde.
“O nasıl laf öyle? Hem ne yapıyorum sanki alt tarafı yemek?”
“O bile kıymetli benim için”
“Onlarda benim için kıymetli. Benim de ailem sayılırlar” dedi Nurefşan sesi sonlara doğru kısılırken. Onun yüzüne baktı sonra. Kaç gündür doğru dürüst görmüyordu onu. Teni solmuştu. Yeşil gözlerinin içi kıpkırmızıydı. “Sen nasılsın?”
Babası ve abisinin kazası onun elini kolunu bağlarken Ezgi’nin uçağının düştüğünün haberini almasıyla dizleri boşalmış ve oraya bırakmıştı ağırlaşan bedenini. Annesine nasıl haber verdiğini ve sonrasında olanları hatırlamıyordu. Kâbus gibiydi… Oğuz bu kısa ömründe ikinci defa kendini bu kadar çaresiz hissetmişti.
‘Geçti. Geçti’ diye telkin ediyordu kendini şimdi. Herkes iyi. Ezgi iyi. Babam ve abim yanımda…
Yorgunluğunu yeni hissediyordu. Çok yorulmuştu ama değerdi. Onlar için her şeye değerdi. “Daha iyiyim… Abim de iyi artık. Atlatacağız bu günleri de inşallah”
“İnşallah” diye iç geçirdi Nurefşan da. Kayhan ailesini ilk defa bu kadar dağılmış görüyordu ve bu onu çok üzüyordu. “Ezgi ile konuştun mu peki?”
Oğuz kafasını sallarken “Gelmeden önce konuştuk. Abimin haberini verdik” dedi.
“Hasan babam gitmek istiyormuş onu almaya sanırım? Cemile halam söyleniyordu geçen. Tek kız onda var sanki ne bu inat diye”
Oğuz halasının bu laflarına şaşırmadı. İç geçirdi. “Evet babam gitmek istiyor ama henüz belli bir şey yok”
“Daha taburcu bile olmadı, nasıl yolculuk edecek?” dedi Nurefşan şaşkınlıkla. Küçük, açık kahve gözleri büyümüştü.
“Ona kalsa çoktan iyileşti çünkü… Ama onu beklemeyeceğim ben gideceğim Ezgi’yi almaya. Daha önce söylemiştim ama kabul etmemişti. Abimin iyi olmasını bekliyordum tekrar konuşmak için. Yarın konuşacağım inşallah”
Nurefşan’ın kaşları hafifçe çatılırken bakışları onun yüzündeydi “Senin pasaportun var mı da?”
“Yok. Babamı ikna ettiğim an başvuru yapacağım. Aynı zamanda vize başvurusu da yapacağım. İkisi de zaman alacak yine bu yüzden ne kadar erken yaparsam o kadar iyi. O sürede Ezgi’nin eşyaları da gelir Pakistan’dan. Onun kimliği ve pasaportuna da ihtiyacım olacak”
“Rıfat amcalar gitmiş mi Ümit abilerin yanına?”
Kafasını salladı Oğuz. “Henüz değil. Oya teyzenin belgelerinde sorun çıkmış. Rıfat amca tek mi gidecek ne yapacak bilmiyorum. Ümit abiler de uyanmamış hala. Neyse tek derdimiz bu olsun, hallederiz bir şekilde”
Oğuz ilk başta babasının kendisi değil de onu göndermek isteyeceğini düşünmüş ve öyle söylemişti Asaf’a da. Asaf da onlar nasıl bir yol izlemek isterse onlara yardımcı olacağını söylemişti. Yiğit tehlikeyi atlattığına göre şimdi bu konuyu daha rahat bir kafayla tekrar konuşmaları gerektiğini düşünüyordu. Sonuçta Ezgi’yi kimliğini gizleyerek saklıyordu. Bu durumun onu zorda bırakmasını istemezdi.
“Şükür herkes iyi. Bunlarda hayırlısıyla hallolacaktır” dedi Nurefşan onu rahatlatmak için.
“İnşallah” derken Oğuz yerinde doğrulmuştu yavaşça “Saat geç oldu. Hadi uyu sende artık”
Boynundan omuzlarına bir ağrı girdi o an. Boynunu hareket ettirirken ensesini ovdu. Kaç gündür nerede uyuyup kalktığını bilmiyordu. Her yeri tutulmuş gibiydi. Abisinin hastane yatağındaki sargılarla dolu bedeni geldi gözünün önüne. Şikâyet etmeye hakkı yokmuş gibi hissetti.
Nurefşan her hareketinde yüzünün buruştuğunu görmüş ve onun için üzülmüştü “Omuzlarına… masaj yapmamı ister misin?” diye sordu çekingen bir sesle. Neredeyse altı yıldır evliydiler ama zorunlu kaldıkları anlar dışında birbirlerine hiç temas etmemişlerdi.
Nurefşan onun hala Dilan’ı sevdiğini biliyordu. Zamanla da anlamıştı ki Dilan ailesi açısından değil belki ama Oğuz gibi bir adamın sevgisine sahip olduğu için çok şanslıydı. O; hem çok iyi bir evlat, sadık bir sevgili hem de harika bir babaydı…
“Sağ ol, zahmet etme” dedi Oğuz yalnızca.
Nurefşan yatakta ona doğru ilerleyip kolundan tuttu. “Oğuz, hep böyle yapıyosun. İzin ver bende senin için bir şeyler yapayım? Hem kâğıt üzerinde de olsa sen benim kocamsın… bunda yanlış ne var?”
Haklı olması Oğuz’un canını sıktı. Ancak onun için bir şey yapmasını istemiyordu. Dudaklarını aralamasına kalmadan Nurefşan onu beklememiş kolundan çekerek yatağa geri oturtmuştu.
“Nurefşan…”
Nurefşan arkasında dizlerinin üzerine kalkarken ellerini omuzlarına koymuştu. “Eve bile gelemedin doğru dürüst ya şirkettesin ya hastanede. Oralarda yatmaktan her yerin tutulmuştur böyle”
Oğuz onun dokunuşu karşısında gevşemek yerine daha çok gerilmişti. Elini ağrıyan gözlerine götürdü. Bir şey ters gitti mi hepsi üst üste gelirmiş gibi şirketlerde de işler yolunda gitmiyordu. Aziz abisi olmasa o işlerin içinden bile çıkamayacak gibiydi zaten.
“Oğuz, ben bir şey duydum” dedi bu sırada Nurefşan. Bakışları Oğuz’un ensesindeyken gerginlikle dudaklarını yalıyordu.
“Ne duydun?”
“Biliyom hiç sırası değil ama… Dilan’ın hapisten erken çıkabileceğini konuşuyolardı çarşıda kadınlar. Doğru mu?” dedi utana sıkıla. Normalde asla çekingen bir insan değildi ama ona karşı kendini hep geri çekmek zorunda hissediyordu.
Eğer Oğuz olmasaydı o ve oğlu yaşamıyor olacaktı belki de. Kendi hatasını hem oğlu hem de bu adam çekiyormuş gibi hissediyordu bazen. Kalbinde biri varken onunla evlenmek, babasını bile tanımadığı bir çocuğa babalık yapmak zorunda değildi ama o öyle bir merhamete sahipti ki ona sırtını dönememişti.
Nurefşan hem ona hem de ailesine kendisinden çok çocuğuna sahip çıktıkları için ömrü boyunca borçlu hissedecekti.
Ancak son yıllarda hislerine hâkim olamıyordu ve bu onu inanılmaz kötü hissettiriyordu. Oğuz’u seviyordu… O Dilan’ı unutamamıştı belki de ama Nurefşan Efe’nin gerçek babasını çoktan unutmuştu. Bu süreçte onları karşılaştırmadan edememiş ve Oğuz gibi birine kapılmamanın imkânsız olduğunu düşünmüştü. Özellikle doğumdan sonra onun için yaptıklarını asla unutmayacaktı. Zor bir doğum yapmıştı ve hem onun hem de Meryem’in onun için yaptıkları her hatırladığında gözlerini dolduruyordu.
Şimdi de bir yanı onun gerçekten mutlu olmasını ve Dilan ile kavuşmasını isterken bir yanı ise hakkı yoktu, bencillikti ama kendisini sevmesini istiyordu.
Oğuz’un kaşları düşünceli bir şekilde çatılırken bakışları geçmişe daldı. Dilan hapse gireli beş sene olmuştu. Gözlerine bakmayalı, sesini duymayalı ve kokusunu içine çekmeyeli tam beş sene…
Cafer Ağa, Dilan’ın babası, kızının düşmanının oğluyla birlikte olduğunu duyunca kan beynine sıçramış ve onu kendinden on yaş büyük bir adamla evlendirmişti.
Dilan’ın memnun olduğu tek şey evlenip Urfa’ya gitmesiydi. Çünkü Oğuz’un bir delilik yapacağından korkuyordu. Üstelik elinde başka bir adamın yüzüğü varken onunla aynı şehirde nefes alamazdı.
Kocası olacak o adam Erkan’ı ilk gece sarhoş ederek ondan uzak durmasını sağlamıştı. Sonrasında ya erkenden uyuma numarası yapmış ya da hasta olduğu yalanını söylemişti. Ancak bu bahaneler onu artık kurtarmaya yetmediğinde Erkan ona saldırmış ve zorla ona sahip olmaya çalışmıştı. Dilan onun belindeki silahı alırken tereddüt etmemişti. İkisinden biri ölürdü ama Oğuz’dan başka kimsenin ona dokunmasına izin vermezdi.
Erkan’ın gözü öyle dönmüştü ki Dilan’ın silahı aldığını fark etmemişti bile. Dilan onu göğsünden vurduğunda şaşkınlıkla açılan gözleri öylece kalmış ve orada can vermişti. Dilan, bacaklarında kalmayan canla duvarın dibine çökerken üşüyordu. Evde onlardan başka kimse yoktu. Aile fertleri eve gelip oğullarının cansız bedenini gördüğünde haberin daha kendi ailesine ulaşmadan onu da öldüreceklerini biliyordu. Bunu onlara bırakmadan kendisi yapmak istedi.
Silahın namlusunu şakağına dayadığında kalbindeki acıya son vermek istedi. Acıyan kalbi olsa da orada Oğuz vardı… onu nişan alamamıştı bu yüzden. Eli titredi onu düşününce. Gözyaşları çoğaldı.
“Eğer senden başka biriyle evlendirirlerse beni öldürürüm kendimi” demişti Dilan.
Oğuz’un kaşları çatılırken aralarındaki mesafeyi kapatmış ve güzel yüzünü ellerinin arasına almıştı “Sakın Dilan, sakın! Bil ki o gün kendinle birlikte beni de öldürürsün. Bir saniye bile durmam sıkarım kafama”
Yapamadı. Onu kanlar için de görmüş gibi canı yandı o an. Mümkün olur muydu bilmiyordu ama bir kere daha görmek istedi onu. Arka kapıdan kaçıp bir esnaftan telefonunu istedi ve ezberinde olan Oğuz’un numarasını tuşladı. Askerde olduğunu biliyordu ama belki açar diye aramıştı. Telefonu kapalıydı. Ona yardım edemeyeceğini biliyordu ama onun ihtiyacı olan yalnızca onun sesiydi. İki kere daha aradı ama sonuç aynıydı. Burada kimseyi tanımıyordu saklanamazdı. Saklansa bile onu bulacaklarını bildiğinden aklına gelen ilk şeyi yaptı ve karakola gidip teslim oldu.
Erkan’ın ailesi ondan şikayetçi olurken olaya başka kimse şahit olmamıştı. Ancak Dilan’ın bedenindeki izler ve olay yerinin hali Dilan’ın verdiği ifade ile uyuşunca haksız tahrik adı altında yargılanmış ve haksız tahrik indirimi ile cezası on sekiz yıldan on iki yıla düşmüştü. Cafer Ağa da kızının canının tehlikede olduğu gerekçesiyle onun Adana cezaevinde kalmasını talep etmiş ve kabul edilmişti.
Dilan orada ya da ailesinin yanında kalmaktansa hapis yatmayı yeğliyordu. Müebbet yemeye bile razıydı bu yüzden.
Oğuz askerden döndükten sonra öğrendikleriyle deliye dönmüştü. O kadar gözü dönmüştü ki kendini cezaevi yolunda bulmuştu. Ne milletin ne dediği ne Nurefşan’ın ailesi ne de Dilan’ın ailesi umurundaydı. Babası ve annesinin ne kadar üzüleceğini bile düşünmemişti.
Tek istediği Dilan’ı görmek ve iyi olduğundan emin olmaktı. Yarım saat… Bu beş seneyi onu gördüğü yarım saat ile geçirmişti.
Dilan’a evlendiğini söyleyememişti. O an tek yaptığı ona sarılmak ve kokusunu içine çekerken gözyaşlarını göğsüne hapsetmekti.
Dilan ise şaşkın olsa da ona sarılınca tüm her şey geçmişti sanki. Onu çok özlemişti… Kendini daha güçlü hissetti gözlerine baktığında. Ne yaşanırsa yaşansın bir katil de olsa Oğuz ona hala aynı bakıyordu. O yeşil gözler hala ona aitti.
Kendini toparladığında tüm gerçekler yüzüne vururken canı yansa da onun bir daha yanına gelmesini istememişti. Bunu ailesi ya da Erkan’ın ailesi duyarsa Oğuz’a zarar vereceklerinden korktuğu için istemişti. Bu korkusunda haklı olduğu ise o günden belli olmuştu.
Oğuz oradan çıktığında Dilan’ın abileri ile kuzenleri onu karşılamış ve acımadan vurmuşlardı ona. Bilinci kapandığında onu Kayhan Konağı’nın önüne atmış ve Hasan Ağa’ya Cafer Ağa’nın mesajını iletmişlerdi. Oğlunu bir daha kızının çevresinde görürse bir dahakine cesedini önüne atacaklarını söylemişti Cafer Ağa. Bu olay iki aile arasındaki ateşi tekrar harlarken köylülerde uzun süre bu olayı konuşmuşlardı.
Hasan Ağa ise oğlunun kendi başına işe kalkışmasına mı daha çok öfkelensin yoksa Cafer’in onu canıyla tehdit etmesine mi öfkelensin bilememişti.
Oğuz o günden sonra hem babasından hem de annesinden yediği sözleri hiç unutmamıştı. ‘Kenduna de bize de yazuk edeysun’ demişti annesi ağlarken. İçi gitmişti annesini öyle ağlattığı için ama kalbine söz geçiremiyordu ki…
‘Önüne bak’ diyordu Meryem. ‘Bu sevdadan kimseye hayur yok. Evli oldun artuk, Nurefşan’ı düşün, Efe’yi da düşün’ diyordu. Bunu gelip bir de kalbine anlatmasını istedi annesinden. Mümkün olsaydı kimin kızı olduğunu öğrendiğinde bırakırdı onu zaten.
“Oğuz” diye ona seslenen Nurefşan’ın sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. “Üzgünüm canını sıktıysam”
“Senlik bir şey yok. Bende duydum onu ama kesin bir şey yok. Avukat lazım dosyanın tekrar açılması için ama ailesi ilgilenmiyor bile” dedi dişlerinin arasından.
“Sen… bir şey yapacak mısın?”
Bir daha babasına söylemeden bu konuda adım atamazdı. Henüz onunla konuşmamıştı ama ne yapacağını da bilmiyordu. Zaten Dilan için içerisinden çok dışarısı tehlikeliydi. Erkan’ın ailesi oğullarının kanını yerde bırakmazdı. Belki Cafer Ağa onlara bile bırakmazdı kızının canını almayı.
Oğuz bunu bildiğinden savcı arkadaşından rica etmiş ek güvenlik sağlamıştı cezaevine. Hasan Ağa içeriye de adam sokmuş tetikte olmalarını istemişlerdi.
“Bilmiyorum” dedi Oğuz en sonunda.
İçi sıkıntıyla dolsa da Nurefşan onun mutlu olmasını isteyen yanını dinledi “Boşanalım. Köylüler de bir şey demez, bir engel kal-”
“Böyle söyleme. Sizi engel olarak düşünmedim hiçbir zaman. Özellikle Efe’yi”
Uyuyan oğluna baktı kısa bir an Nurefşan. Gözleri dolarken içi ısındı. “Biliyom. Ben sadece benim için sorun olmadığını söylemeye çalışıyom. Bizi de düşünmene gerek yok artık. Biliyosun annem ve babam vefat ettiler… Bekar olan abime kaldı ev. O da bana muhtaç. Boşandıktan sonra oraya dönerim”
Babası kalp krizinden annesi ise kısa bir süre sonra kahrından ölmüştü. Abileri gibi o da sarsılmıştı. Ona hiç olmadığı kadar yakın davranmaya başlamışlardı üstelik. Bu yakınlığa ve ona olan ihtiyaçlarına güvenerek boşanmasına bir şey demeyeceklerini düşünüyordu.
Oğuz alnını ovarken “Bir gün boşansak bile onlara güvenip sizi oraya göndermem. Daha güvenli bir yer bulurum ve destek olurum” diye konuştu net bir şekilde. Bakışları uyuyan Efe’ye döndü “Kan bağımız olmayabilir ama Efe benim oğlum. Onun ileride fikri değişebilir belki ama benim bir elim hep onun üzerinde olacak Nurefşan. Buna da izin verir misin?”
Bir anlığına da olsa Dilan için onları çok önemsemeyeceğini düşündüğü için kendine kızdı Nurefşan. Oğuz kesinlikle öyle bir adam değildi. Buruk bir şekilde gülümsedi. “En az benim kadar senin de hakkın var onun üzerinde Oğuz. Bunun için izin istemene gerek yok ki?”
“Olsun. Teşekkür ederim yine de” dedi, bu sırada Nurefşan’ın ellerinin varlığını hissetti yine.
Başka biriyle evli olmak zaten onun içine sinmezken işin içine temas girince kendini daha kötü hissediyordu. Ona dokunan kadının yalnızca Dilan olmasını istiyordu. Çünkü bu yalnızca onun hakkıydı.
Bu hisle kalktı birden yataktan. Nurefşan’ın elleri havada kalırken ona şaşkınlıkla baktı. Oğuz onun yüzüne bakmadan “Sabah erken gideceğim… yatsam iyi olur. Sana iyi geceler” diye konuştu ve onun bir şey söylemesine kalmadan kendini odadan dışarı attı.
Nurefşan ile kaldığı odalarına girdi. Kendi odasını Efe’ye vermişti. Ailesinden başka gerçeği kimse bilmediğinden herkes onları gerçekten karı koca sanıyordu. Bu yüzden ayrı odalarda kalamıyorlar ya bugün olduğu gibi Nurefşan bazen Efe’nin yanında kalıyordu ya da Oğuz koltukta Nurefşan ise yatakta yatıyordu.
Oğuz koltuğa bıraktı kendini yorgunca. Dalgın bir şekilde elindeki yüzükle oynarken aklındaki Dilan’dı. Yüzüğü çıkardı usulca parmağından. İçinde yazan isimlere baktığında göğsündeki ateş harlandı sanki.
Dilan&Oğuz
Bilerek bitişik yazdırmıştı isimlerini. Hiç ayrılmayacaklarmış gibi… İsimleri hep yan yanaydı ama onlar da hep ayrıydı.
Yanlıştı belki de bu yaptığı ama Nurefşan’ın bilmediği bir şey değildi. Onunla evli olsa bile Dilan’ın yüzüğünü çıkaramamıştı. Söz vermişlerdi birbirlerine. Onunki hala onda mıydı bilmiyordu ama onu korumak için her şeyi göze aldığını bilmesi yetiyordu Oğuz için. Zihni o ana gitti hemen. Son yıllarda yaşadığını hissettiren tek şey onun anılarına sığınmaktı zaten.
“Derdin ne senin? Ne söyleyeceksen söyle ne kıvranıyorsun deminden beri?” diye söylendi Dilan. Kendi kendine de olsa şarkı söylemeyi sevdiğinden Türkçesini her ne kadar düzgün tutsa da tonlamalarında hala bir Adana ağzı vardı.
Hep buluştukları yerdeydiler. Daha iki hafta olmuştu buluşalı ama Oğuz onu tekrar görmek istediğini söylemişti.
Oğuz ona doğru bir adım aralarındaki mesafeyi kapatırken kollarını yana açtı “Derdim sensin ağa kızı. Dermanım da” diyerek göz kırptı. Bu Oğuz’un Dilan’ın peşinden koştuğu zamanlardan itibaren aralarında dönen bir muhabbetti.
O gün olduğu gibi yüzü yumuşamıştı Dilan’ın yine. Oğuz her ne kadar kimsenin olmadığından emin olsa da etrafa kısa bir göz gezdirdi. Ardından eğilip sol yanağına hızlı bir öpücük bıraktı sevdiğinin.
Oğuz geri çekildiğinde Dilan utandığı için alnını kaşıdı. “Evet, ne konuşmak için çağırdın sen beni?”
Oğuz içi giderek onu izlerken sorusuyla ciddileşip duruşunu dikleştirdi. “Hani geçen bana demiştin ya abimin düğününden sonra sıra bana gelebilir diye? Sen onda ciddi miydin? Kız yoksa görücün falan var bana mı demiyorsun?” diye konuştu hararetli bir şekilde.
“Cafer Bozdoğan’ın kızıyım ben. Bana görücü olmak kolay mı bir kere?” Dilan onun bu panik halinden keyif alırken bunu sürdürmeye devam etti. “Ayrıca elbette sıra bana gelecek, bu da soru mu?”
“Serkan da evlenebilir gayet. Zeynep de olur”
“O işler sırayla. Ezgi de seni beklemesin o zaman?” dedi Dilan.
“Huh!” Oğuz’un kaşları iyice çatılırken omuzları dikleşti anında. “Ezgi çocuk daha da onu ne karıştiriyusun?”
Dilan kayan şiveden iyice sinirlendiğini anlayınca gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı “Yasalara göre reşit olunca artık çocuk olmuyorsun”
“Ha yasalar kimin umurunda? Konu şu an sensin ayrıca, Ezgi’yi karıştırıp ha beni iyice dellendurme”
Kafasını iki yana sallarken gülüyordu Dilan. “Dellendun ha? Küçük Ağa” diye dalga geçti.
Oğuz homurdanırken onun da şive yapmasıyla gülümser gibi oldu. Kollarını göğsünde bağladığında “Zalımın kızı” diye söylendi ağzının içinde.
Dilan onun düşüncelerinden habersiz gülmeye devam ederken aralarındaki mesafeyi kapatmıştı. “Koca adamsın şu hallerine bak?”
“İki dakika ciddi bir şey konuşayım dedim, maşallah sende çok yardımcı oldun” dedi Oğuz da alınmış bir sesle.
Dilan kafasını hafifçe sağa yatırırken siyah bukleleri göğsüne doğru döküldü “Tamam hadi konuş bir şey demeyeceğim”
“Biraz daha konuşursan zaten senin de çok sevdiğin susturma taktiğimi kullanacağım” derken bakışlarını kısa bir an Dilan’ın dolgun dudaklarına indirdi Oğuz.
Dilan’ın gözleri büyürken “Höst! Hele bir daha dene şamarı yersin ağzına” diye yükseldi. ‘Adam da utanma arlanma da yok’ diye geçirdi içinden.
Gülme sırası ise Oğuz’daydı. “Çek vur istersen razıyım” diyerek göz kırptı genişçe. “Gerçi benim yanıma gelirken silah taşımıyorsun artık yanında diye biliyorum ama?”
“Ah ulan o gün vuracaktım seni! O zaman görürdün bu lafları” dedi Dilan öfkeyle. İlk tanıştıkları zamanlarda ona silah çektiği ama tetiğe basamadığı andan bahsediyordu.
Oğuz iyice keyiflenirken “Gelin vardığı yere çekermiş derler. Anam da babamı vurmuş. Sende beni vurmuş olurdun ne olacak?” diye konuştu ellerini iki yana açarak.
Dilan’ın öfkeli kara gözlerinden kısa bir şaşkınlık geçti. “Meryem teyze Hasan Ağa’yı mı vurmuş?”
“Tabii. Deli Meryem kız o, asıl ondan korkmak gerek. Anneannem de dedemi vurmuş. Bizimkiler gönülden vurulma işini biraz yanlış anlamışlar ama olsun”
“Sıra Ezgi de desene?” dedi Dilan da.
Oğuz ona doğru bir adım atarken “Sen o sırayı Ezgi’ye getirmede kararlı gibisin hayırdır? Sana bir şey mi dedi bizim zilli?” diye konuştu.
“Ne diyecek kız Oğuz? Sanki doğru düzgün konuşabiliyoruz? Hem öyle bir şey olsa niye sana söyleyeyim?”
Oğuz’un dudağının kenarı kıvrılırken “Bakıyorum da şimdiden görümceci olmuşuz?” diye konuştu.
“Öyle tabii ama buna görümceden çok buna kadın dayanışması da diyebiliriz”
Dilan’ın Ezgi’yi düşünmesiyle yüzü yumuşadı anında. Onu seviyordu. Kimseye o kadar kolay yakınlık kuramazdı ama Ezgi ile kısa görüşmelerine rağmen içi ısınmıştı. Oğuz’a benziyordu. İnsanların kalbini nasıl kazanacağını iyi biliyordu…
Onun ailesi tarafından sevildiğine hala inanamıyordu gerçi. Ezgi’yi anlıyordu o gençti ailelerinin düşmanlıkları hakkında çok bir fikri yoktu belki de ama anne ve babası bile aralarındaki ilişki için barışa razıydılar. Başta oğullarının canı için bunu istediklerini düşünmüştü ama öyle değildi. Onlar bu düşmanlığın çocukların hayatını mahvetmesini istemiyorlardı. Dilan’ı düşman değil kızları gibi görüyorlardı.
Aklına Meryem’in onun için ördüğü kırmızı renkteki yelek geldi. Oğuz’a ‘Gelinime ver soğuk havalarda giysin üşütmesin’ diye tembihlemişti. Düşmanının kızı üşümesin diye ona yelek örmüş… Dilan’ı annesi bile bu kadar düşünmüyordu…
“Peki öyle olsun” diyen Oğuz’un sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı Dilan ve ona baktı tekrar.
“Sen en son ciddi bir şey söyleyecektin?” diyerek konuyu değiştirdi.
“Evet, oraya gelecek olursak” dedi Oğuz gergin bir ifadeyle. Yüzü ciddileşmişti. “Şimdi bu kaçak görüşmeler bir yere kadar sürecek, biliyorsun ben senin hazır olmanı bekliyorum. Babam barış anlaşmasına hazır. Sen de ki Oğuz gel, ben o an babanın karşısındayım”
Dilan’ın bu konunun açılmasıyla yüzü düşerken gerildiğini saklayamamıştı. “Biliyorum” dedi kuru bir sesle. Deli gibi korktuğu tek şey ailesinin Oğuz’a zarar vermesiydi.
“Eğer olur da baban barış istemezse ve çekip vurursa beni-”
“Oğuz”
Uzanıp Dilan’ın ellerini tuttu Oğuz. Korkuyla parlayan kara gözlerinden tüm hislerini okuyordu. Gülümsedi hafifçe. “Ben kendime bir söz verdim, Dilan. Senin kocan olmadan ölmeyeceğim. Evet sıfatların ya da kimliklerin bir önemi yok ama elime bir yüzük takılacaksa bu senin elinden olsun istiyorum. En azından bunu başarmış olmak istiyorum”
Dilan ellerini kendine çekerken ona hayretle baktı. Umutsuz konuşan hep o olurdu. Oğuz’un şimdi böyle konuşuyor olması kalbinin korkuyla atmasına sebep olmuştu “Nasıl böyle düşünürsün? Hani ölüm konuşmayacaktık! Hayallerimize ne oldu? Evlenip Karadeniz’e gidecektik hani! Bahçesinde mahsul yetiştirdiğimiz bir evimiz olacaktı! Sahile bakan bir kafemiz olacak ben akşamları orada şarkı söyleyecektim hani… Bir oğlumuz olacaktı…” dedi güçsüzleşen sesiyle.
Ona bu hayalleri kurdurtan ve gerçekleşeceğine inandıran Oğuz’un kendisiydi. Şimdi ölüm ihtimalinden bahsediyordu.
Oğuz’un boynu üzgünce bükülürken “Hepsini gerçekleştireceğiz sevgilim inan bana. Yalnızca… olurda böyle bir şey olursa diye ben seninle şimdi evlenmek istiyorum” diye konuştu tek nefeste.
Dilan’ın kaşları iyice çatıldı “Ne?”
Oğuz ellerini geri çekerken pantolonun cebinden ikisi için aldığı alyansları çıkardı ve avucunu açarak Dilan’a doğru uzattı “Benimle evlenir misin?”
Dilan dudakları aralanmış şekilde önündeki yüzüklere bakarken “Sen gerçekten ciddisin?” diye konuştu.
“Hiç olmadığım kadar” dedi Oğuz kararlı bir sesle. “Evet, biliyorum harika bir organizasyon olmadı ama sana söz ailelerimiz barış imzalayınca hepsini baştan yapacağım”
“Sen delirdin mi? Ne organizasyonu?” dedi, sesi titrediğinde durmak zorunda kaldı. Kalbi ağzında atıyordu resmen. Dolan gözlerini sevdiği adamın yeşillerine çevirdi. “Sen olsan yeter Oğuz… Gerçekten. Ben başka hiçbir şey istemiyorum”
Oğuz içten bir şekilde gülümserken “Bu evet demek o zaman?” diye sordu heyecanla.
Dilan’ın sağ gözünden bir yaş yanağına süzülürken kafasını sallayıp onu onayladı. Oğuz aralarındaki mesafeyi kapatıp önce yanağını kuruladı. Ardından kollarını ona sardı sıkıca. Dilan da ona kollarını sararken kulaklarındaki onun kalp atışı mıydı yoksa kendisininki miydi bilmiyordu.
Oğuz başını onun omzuna yaslarken saçlarının arasından derin bir nefes çekti. O çok sevdiği amber kokusu içine işledi adeta. Geri kalan ömrünü burada geçirmek istiyordu.
Geri çekildiklerinde Oğuz Dilan’a yüzüğünü verdi takması için. Dilan yüzüğe baktı. “Alyans aldım ikimiz de takalım diye ama sonrasında istersen tektaş da alırım?”
Dilan gülerken kafasını iki yana sallıyordu “Ben ne diyorum sen hala tektaş diyorsun?” dedi. Bu sırada yüzüğün içindeki yazıları fark etti. Gözlerini kısıp sesli okudu “Dilan ve Oğuz”
“Ezgi’nin fikriydi bu, benim de hoşuma gitti”
“Çok güzel” dedi Dilan da. Oğuz yüzüğü takmak için elini uzattığında Dilan elini uzatmak yerine yüzüne baktı. “Bu nasıl olacak? Nasıl evleneceğiz?”
İlk heyecanla düşünememişti bile. Hala şokta gibiydi. Rüya olduğunu düşünmüştü bir an ama değildi. Oğuz gerçekten karşısında ve ona yüzük uzatıyordu.
Oğuz’un sevinçli yüzünden bir gölgelenme geçti. “Resmi nikah olmayacak. Benim niyetim oydu gerçi ama babam ‘Cafer’in barış yapacağı varsa da bunu duyduktan sonra yapmaz’ dedi. Her şey daha kötü olurmuş. Babam hemen empati yaptı tabii. Öyle bir şey olsa kendisi asla vermezmiş Ezgi’yi”
Dilan buruk bir tebessüm etti. Babası onu vermemeyi geç o an alırdı canını biliyordu Dilan. Cafer Bozdoğan’ın kendi çocuklarına bile merhameti yoktu çünkü.
“Dini nikah olacak yani?”
“Evet” dedi Oğuz yerinde kıpırdanarak. “Babam her şeyi ayarladı. Sen ne zaman istersen o zaman gideriz”
“Şimdi gidelim”
“Ne? Şimdi mi?” dedi Oğuz şaşkınlıkla.
“Evet, neyi bekleyeceğim daha? Yüzüğümü takmışım. Gerçi daha takmadın ama?” diye konuştu Dilan onun bu şaşkın haline gülümseyerek.
Oğuz tatlı tatlı sırıtırken “Benimle evlenmeye bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum. Sen de haklısın gerçi, bulmuşsun yaver gibi adamı kaçırmak olmaz” diye konuştu.
“Pabucumun yaveri” Dilan kaşlarını çatmıştı ama gülümsemesini durduramıyordu “Asıl sen bulmuşsun benim gibi güzel kızı, başkası yüzük takar diye korkudan daha babamdan istemeden yüzük takıyorsun”
“O başkası kim ula? Yok öyle biri”
“Gerçekten o kadar dediğimden buraya mı takıldın? Kıskandığın zaman tam bir dağ ayısı oluyorsun!”
Oğuz’un siniri yok olurken gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı “Bu dağ ayısı, o güzel kızı çok seviyor”
Dilan’ın gardı düştü hemen. Gözlerini alamadığı yeşillere bakarken “Bende seni çok seviyorum” diye konuştu. Asıl Karadeniz onun gözleriydi zannınca. İnsanın baktıkça içinde kaybolmak isteyişi geliyordu.
Heyecandan titreyen elleriyle birbirlerine yüzüklerini taktılar. Konuşarak değil birbirlerine bakıp sırıtarak anlatıştılar o an.
“Ben bunu hep takamayacağım ama?” dedi Dilan elinde duran yüzüğe bakarken. Keşke her şey usulünce olsaydı… böyle gizli saklı görüşmek zorunda kalmasalardı hiç.
“Biliyorum… Zaten geri alacağım onu. Zamanı gelince hiç çıkarmamak üzere takacağım nasıl olsa”
Dilan Oğuz’a içi giderek gülümsedi. O düşünmeden her şeyi onun yerine düşünen bu adama sahipti gerçekten “Bende kalsın. Saklayabilirim”
“Emin misin?” dedi Oğuz onu zor bir durumda bırakmaktan korkarak.
“Eminim”
Oğuz aralarındaki mesafeyi tekrar kapatırken güzel yüzünü ellerinin arasına aldı. Yanaklarını kuruladı usulca. Onunla tanışmadan önce ağlamaktan nefret ederdi Dilan. Bir gözyaşını tutamasın hemen siler ve dik duruşundan ödün vermezdi.
Oğuz ile tanıştığından beriyse bir tek onun yanında saklayamıyordu kendini. Tüm duvarlarını aşıp geçmişti çünkü Oğuz. O duvarları da sevmiş üzerlerine ismini kazımış ve çatlamış yerlerine çiçekler ekmişti.
Oğuz onun gözlerinden akan sevgiyi içine hapsederken eğilip dudaklarını alnına bastırdı. Bir eliyle hala yüzünü severken Dilan da daha çok sokulmuştu ona. Oğuz bu uysal kedi hallerine ayrı bayılıyordu. Aralarındaki çekimin onu da esir aldığının kanıtıydı bu.
Geri çekilemedi Oğuz. Simsiyah kaşlarının çizgisine, gür kirpiklerine ve dolgun, kırmızı dudaklarına indi gözleri. Canını alan o kara büyük gözlerine baktı sonra. Yüzleri arasındaki mesafe iyice kapanırken Dilan’ın gözleri kapandı.
Oğuz dudaklarını yumuşak dudaklarına bastırdı yavaşça. Dilan’ın kolları boynuna çıkarken dudakları usulca aralanmıştı.
Bunun üzerine Oğuz dudaklarının üzerine gülümsediğinde “Hani şamarım?” dedi kısık bir sesle.
Dilan gözlerini açamazken içli bir nefes bıraktı “Kaşınma” diye konuşup boynuna asıldı hafifçe. Oğuz dünden razı ona itaat etti ve eğildi. Dudakları arasındaki mesafeyi tekrar kapatan bu defa Dilan’dı.
İkisi de birbirinden habersiz içlerinden aynı şeyi dilemişlerdi. Tıpkı bu an gibi hep bir arada olmak ve yüzlerindeki gülümsemelerin daima yerini korumasıydı.
Elinde çevirip durduğu yüzüğe baktı Oğuz. Bazen onunla yaşadığı her şeyin rüya olduğunu düşünüyordu ve korkuyla eline bakıyordu. Yüzüğü gördüğünde her şeyin gerçek olduğuna inanıyordu. Onların sevdası gerçekti.
Belki her şey istedikleri gibi ilerlememiş hayat onları farklı yerlere savurmuştu ama asıl gerçekte şuydu ki ne olursa olsun ona kavuşacak ve onu yaşadığı cehennemden kurtaracaktı.
*********
Dikkatli bakışları etraftayken seriydi Berat’ın adımları. Adana’ya gelip şehir hastanesine geleli iki saat olmuştu. Hasan Ağa tedavide olduğu için onu henüz görememişti. Yiğit’i görmüş ve Meryem teyzeden gelişmeleri dinlemişlerdi. Şimdi ise hastane koridorlarında buraya gelmek istemesindeki bir diğer sebep olan kızı arıyordu.
Rüya aradığında onun yerine başka birinin sesini duymak tüylerini diken diken etmişti. Ancak düşündüğü gibi ona bir şey olmamıştı. Yalnızca apartmanın önüne gelmesi söylenmişti. Evden apar topar çıkarken Mehmet’e de haber vermişti. Rüya ve Ezgi’nin evlerinin olduğu sokağa geldiğinde kaldırım kenarındaki kalabalığı görünce içindeki korku büyüdü.
Bayılan birini ayıltmaya çalıştıklarını gördüğünde bu kişinin Gülizar teyze olduğunu görmek adımlarının hızlanmasına sebep oldu. Rüya’yı gördü sonra. Kaldırımda oturmuş öylece yeri izliyordu.
“Rüya, ne oluyor? Birine bir şey mi oldu?” diye sormuştu önüne diz çöktüğünde.
Rüya’nın ağlayamamaktan kızarmış gözleri onun sesiyle yüzüne dönmüştü. “Ezgi…”
“Ne? Ne olmuş Ezgi’ye?”
Berat’ın ifadesi dağılırken kalbi korkuyla atmaya başladı. Ezgi çoktan gelmiş olmalıydı Adana’ya. Normalde mutlaka vardığı yeri bildirirdi gruptan ancak bu defa yazmamıştı. Çok yorgun olmasına yormuşlardı bu durumu da.
Rüya yutkunmaya çalışırken gözleri yere inmişti tekrar “Uçağı düşmüş… Haber alamıyorlarmış”
Berat göğsüne oturan ağırlığı hissetti. Bu nasıl olurdu? Rüya ise gerçeği tekrar dile getirmesiyle gözyaşlarını sonunda serbest bırakmıştı. Berat onu böyle görmenin şaşkınlığını bile yaşayamadı.
Rüya yaşlı gözlerini tekrar onun yüzüne çıkarırken “Kâbus değil mi bu? Gerçek değil… Çok yorulmuştum bugün adliyede koştururken eve gelip sızmış olmalıyım. Aklımda Ezgi de kalmıştı ya bilinçaltım böyle saçma sapan şeyler uyduruyor galiba” diye konuştu.
“Rüya… Kendini bırakmanın sırası değil güzelim. Lütfen…” diyerek bir eliyle omuzunu sıkarken diğer eliyle yanaklarını kuruladı Berat. Rüya yüzüne vurulan gerçekle gözlerini kapatıp kafasını iki yana salladı “Sen kimden aldın bu haberi? Nerede ne zaman olmuş biliyorlar mı?”
“Alperen…” dedi Rüya gözyaşlarına ilk defa engel olamıyordu. Canı öyle yanıyordu ki… Ezgi, bu hayatta en çok sevdiği insandı onun. Onu kaybederse nasıl devam ederdi? “Hiçbir şey bilmiyorlar. Sadece düştüğü öğrenilmiş. Henüz yer tespiti yapamamışlar”
Berat, Ezgi’nin ölmüş olma ihtimalini düşünmek istemedi. Babası annesi ve abileri kim bilir ne haldeydi? Boğazı düğümlendi. Aklına başka biri düştü o an: Melike. O da haberi almış olmalıydı. Onun ne durumda olduğunu düşünmek göğsündeki ağırlığa yenilerinin eklenmesine sebep oldu.
Rüya ise onun eline atılmış “Berat… Lütfen bir şey yapalım” diye konuşmuştu.
Rüya kabullenmek istemiyordu. O ölmüş olamazdı… Yaralıydı belki de kan kaybediyordu… Birilerinin onu bulmasını bekliyordu ya da çoktan bulunmuş hastanede hayatta kalmak için savaş veriyordu. Ama ölmüş olamazdı!
“Berat!”
“Rüya!”
Mehmet ve Sıla etraftaki kederli kalabalıktan şaşkın ama korkmuş gözlerle onların yanına ilerlediler.
“Oğlum ne oluyor lan? Birine bir şey mi olmuş?” diye soludu Mehmet.
Sıla ise Rüya’nın sağ tarafına çömelmişti. Onun ağlamış olduğunu gördüğünde dumura uğradı. “Rüya canım, iyi misin? Ne oluyor?”
Mehmet de Rüya’ya baktığında onun yıkılmış halini gördü. Kaşları çatılırken içini garip bir korku kapladı. Rüya’yı kaç senedir tanıyorlardı ve onu hiç böyle görmemişlerdi. Bu yüzden bu hali gerçekten kötü bir şeyin olduğunu gösteriyordu.
Berat onlara gerçeği söylediğinde duyduklarına inanamadılar. “Ne diyorsun sen kardeşim? Ezgi… Ezgi’den bir haber yok mu?” diye konuştu Mehmet şaşkınlığını üzerinden atarken.
“Yok”
“Hasan amcam… haberi yolda almış. Kaza yapmışlar” dedi Rüya bu aklına yeni gelirken. “Yiğit abi de yanındaymış. Hastanedelermiş şu an”
“Kahretsin!” Mehmet kederle saçlarını dağıtırken ne yapacağını bilemeyerek olduğu yerde volta atmaya başladı.
Sıla da ağlamaya başlamıştı “Ne yapacağız?” diye fısıldadı. Bir yandan Rüya’nın elini tutmuş omzunu sıvazlıyordu.
Berat Mehmet’in yanına ayağa kalkarken “Önce eve geçelim… Sakin bir kafayla ne yapacağımıza karar veririz sonra” diye konuştu. Deli gibi korkuyordu aslında ama arkadaşları bu kadar kendini kaybetmişken o da kendini bırakırsa toparlanamazlardı.
Rüya gözleri hala o boşluktayken kafasını iki yana salladı “Hayır. Hayır. O eve girmek istemiyorum… Hayır. Ya bir daha onun sesini duyamazsam o evde? Onun yaptığı yemeklerin kokusunu alamazsam? Söylediği şarkıların sesini duyamazsam? Ne yapacağım?”
Rüya’nın liseden beri tek hayali avukat olmaktı. Bir erkek kardeşi vardı ama ailesi onları bir kardeş değil bir rakip gibi yetiştirmişlerdi. Onun yolunu açarken Rüya’nın önünü kapatmışlardı. Rüya hiçbirine boyun eğmemiş hayalinin peşinden koşmuştu. Onlardan habersiz üniversite sınavına girmiş ve Marmara Üniversitesi hukuk bölümünü kazanmıştı. Ancak anne ve babasının onun için başka planları vardı. Liseden mezun olunca onu evlendirmek istemişlerdi.
Bu bardağı taşıran son damla olmuş ve bir gece Rüya evden kaçmıştı. Yanına yalnızca kimliğini ve annesinin birkaç bileziği ile çaydan kazanıp biriktirdiği parasını almıştı. İstanbul’a giden otobüse bindiğinde içinde en ufak bir pişmanlık yoktu.
Asiydi, dobraydı bu yüzden o yaşına kadar kalıcı bir arkadaşlık kuramamıştı kimseyle. Ezgi ile o konferans salonunda yolları kesiştiğinde ona aile olacağından haberi yoktu. O bir daha karşılaşacaklarını düşünmese de Ezgi onun peşini bırakmamıştı. Onun sıcaklığına kapılmamak mümkün değildi zaten. Birden arkadaş olarak bulmuştu onu kendisiyle.
Sadece arkadaş olmakla kalmamış ona bir ev vermiş, arkadaşları onu da aralarına almış ve ailesi ona da kanat germişti üstelik…
Ezgi’ye onun için ne kadar değerli olduğunu söyleyememişti bile. Bunun yerine hep huysuzluk etmiş duygusal konuşmalardan her defasında kaçmıştı. Bilseydi onu son kez gördüğünü sarılışına karşılık verir onu bırakmazdı…
Göğsündeki yangın pişmanlıkla körüklenirken gözyaşları yüzünü yıkıyordu. Bu acı dayanılmazdı.
“Rüya” dedi Berat tekrar onun önüne çökerken. Sesinden hüzün akıyordu. Yutkundu ve elini tuttu. “Henüz kesin bir şey yok. O hala yaşıyor olabilir…”
Rüya’nın gözyaşları hızlanırken “Ne kadar düşük bir ihtimal olduğunu sende biliyorsun!” diye bağırdı güçsüzce. Bu gerçek hepsinin yüreğine kor bir ateş gibi düşmüştü. Berat’ın gözleri dolarken boynu büküldü.
“Çok korkmuştur…çok korkmuştur değil mi?” dedi Rüya daldığı o noktaya tekrar kitlenirken. Mehmet Rüya’nın diğer tarafına çökerken onun bedenini kendine çekip başını göğsüne yasladı. Rüya’nın gözyaşları şiddetlendi ve kollarını başının altındaki bedene doladı.
Sürekli didişerek anlaştıkları bir ilişkileri vardı Rüya ile Mehmet’in. Aslında hepsi farklı birer kişiliğe sahipken bir arada olmaları çok olanaksızdı. Ancak yılları aşan dostlukları vardı şimdi ve onları bir arada tutan aslında yine Ezgi’ydi…
Mehmet için Ezgi tüm saçmalıklarına ortak bir ruh ikizi gibiydi. Eğlence anlayışı farklıydı ve genelde çevresi ona pek katılmazdı ancak Ezgi hiç sorgulamaz onunla eğlenip gülerdi. Asıl ortak noktaları ise yemek yemeyi çok sevmeleriydi. Yeni denedekileri bir restoranı ya da yemeği ilk birbirlerine haber verirler bir sonrakinde beraber gidip denerlerdi.
Mehmet yanağını Rüya’nın başına yaslarken gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamıştı. Sıla da onlara diğer taraftan sarılırken eşinin omzuna tutundu.
Hepsi gibi Sıla’nın gözünün önünden de bir film gibi Ezgi ile olan anıları geçti. Birlikte makyaj yapıp video çektikleri anlar, mutfakta yemek yaptıkları anlar, mezuniyetleri, Mehmet ile düğünleri… Aralarına geç katılmıştı ama hep onlarlaymış gibi hissetmişti.
Berat kafasını eğdi iyice. Bu çaresizlikten nefret ediyordu. Kaybettiği babası geldi aklına. Benzer bir acı kapladı yüreğini. Ezgi bir kız kardeşten farksızdı çünkü onun için. Kız kardeşi Aysu’dan ayırmazdı onu. Ezgi onun öyle zor bir zamanda elini tutmuştu ki ömrü boyunca ona minnettar kalacağını biliyordu.
Berat henüz üniversiteye yeni başladığı dönem babası Kemal Bey kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmişti. Evin en büyük çocuğu olarak annesine ve kardeşlerine bakmak da ona kalmıştı böylelikle. Başta okulu bırakıp bir işe girmeyi düşünmüştü ama annesi buna razı gelmemişti. Kendisinin çalışacağını ve memleketteki evlerini satacağını söylemişti. Bu onları bir süre idare ederdi ama...
Erkek kardeşi Eren o zamanlar on yaşındaydı. Annesini istiyordu. Aysu ise liseye gidiyor, bir sene sonra üniversite sınavına girecekti. Ellerindeki para bitince Berat’ın da çalışmak dışında bir çaresi kalmadı. Gündüzleri bir restoranda part time bir garson bazı geceler de taksicilik yapıyordu. Çoğu zaman okulu assa da ikisini birlikte götürmüştü.
Babasının vefat ettiğini yalnızca Mehmet biliyordu. Diğerleriyle çok samimi değildi ilk başlarda. Mehmet tanıştırmıştı onları. Zaman geçtikçe onlarla vakit geçirmeyi sevse de konu hiç oraya gelmemiş o da söyleyememişti.
Çalıştığını ise hiçbirine söyleyememişti. Yardım teklif edeceklerini biliyordu ve bunu istememişti. Boş bulduğu her vakit uyuduğundan ve yorgunluğu gün içinde ona dalgınlık yarattığından dikkatlerinden kaçmıyor onlara ders çalışmaktan olduğu yalanını söylüyordu.
Bu durum çok sürmedi. Üçüncü sınıftayken bir gece taksi işindeydi. Havaalanından bir yolcu almıştı ve bu yolcu Ezgi çıkmıştı. Onu gördüğündeki şaşkınlığını hiç unutmuyordu. O gün Ezgi’nin ailesinin yanından döneceğini tamamen unutmuştu. Başta paraya ihtiyacım var dese de Ezgi peşini bırakmamıştı. Ona gerçeği anlatmıştı en sonunda.
Beklediği gibi Ezgi ona yardım etmek istemişti ama Berat kabul etmemişti. Ezgi pes etmemiş en azından babasının öğrencilere verdiği burstan kardeşlerinin yararlanmasını istemişti. Berat başta onu da kabul etmek istemese de konu kardeşleri olunca çok direnememişti. Üstelik Ezgi annesini de yanına çekmişti bu konuda. Böylelikle Berat’ın üzerindeki yük biraz olsun kalkmıştı.
Hasan Ağa onun ailesi için genç yaşta yaptıklarını duyunca ona saygı duymuş ve ne derdi olursa onun yanında olmak istediğini söylemişti. Bu Berat’a babasının eli sırtındaymış gibi yalnız olmadığını hissettirmişti.
Ezgi’ye söylememesine rağmen Ezgi diğerlerine bu konudan hiç bahsetmemişti. Berat kendisi söylemişti arkadaşlarına çünkü artık onlarla daha fazla vakit geçirebiliyordu. Derslerine odaklanabilmiş ve alttan aldığı dersler olsa da mezun olabilmişti. Ezgi ona hem bu imkânı sunmuş hem de hayatına bir güneş gibi doğan kadın ile tanışmasını sağlamıştı.
Melike…
İsim olarak çok duymuştu Ezgi’den onu ama hiç merak etmemişti. Daha doğrusu o meselelere hiç vakti olmamıştı. Ta ki onu havaalanından alana kadar. İlk İstanbul’a geldiği zaman Ezgi’nin sınavı olduğu için ondan rica etmişti ve o da müsait olduğu için kabul etmişti. O iki saat süren yolculukları uzun zaman sonra hayatında geçirdiği en güzel günlerden biriydi.
Kendi hislerinin farkına vardığında ilk düşündüğü Ezgi olmuştu. Yakın arkadaşının kardeşinden hoşlanıyordu. Çekinmişti. Sonrasında ise Melike’yi mutlu edebilecek o adam olmadığını anlamıştı. Farklıydılar. O, konakta büyümüş ve rahat bir hayata alışmış bir kızdı. Berat’ın ise babasından kalan evleri dışında hiçbir şeyi yoktu. Üstelik ailesinin ona ihtiyacı vardı. Bu yüzden kendini hep geri çekmiş duygularını içine gömmüştü.
Onu görmeden bunu yapmak daha kolaydı ama onu gördüğü an her şey siliniyor geriye yalnızca onun denizi andıran mavi gözleri kalıyordu.
Şimdi de onu arıyordu. Kötü bir halde olduğunu biliyordu. Onu aramış başta açmamıştı. Açtığındaysa yalnızca ağlamıştı. Kalbine çöken yük devasaydı ve kendini burada bulmuştu.
“Hem suçlusun hem güçlü!”
“Tamam dedim beyefendi, zararınız neyse ödeyeceğim” diyen Melike’nin üzgün sesini duymasıyla koridordan sola döndü hemen.
Görüş açısına görmeyi özlediği sarı saçlar girdi anında. Yaklaştıkça karşısında duran iyi giyinimli orta yaşlı adamı fark etti sonra. İyice kaşları çatıldı.
Elinde tuttuğu bir camı kırılmış gözlüğü sallayan adam “Senin aldığın maaş bir camına bile yetmez benim gözlüğümün küçük hanım!” diye konuşup Melike’nin üzerine yürümüştü.
Berat aralarına girip adamın havadaki elini tuttu ve iki adım geri gitmeye zorladı “Geri bas! Hop!” diye konuştu dişlerinin arasından.
“Berat?” Melike şaşkınlıkla ona bakarken şoktaydı.
“Sen kimsin kardeşim? Bırak elimi!” diyerek yerinde debelendi adam.
Berat kolunu daha çok sıkarken onu biraz daha itti “Hastane ulan burası bağırma! Derdin neyse adam gibi söyle” diye kızdı. Elini iterek bıraktı sonra.
Adam bileğini ovuştururken öfkeyle baktı onlara. Küçümseyici bakışları Melike’ye dönerken “Bu kız bana çarpıp gözlüğümü kırdı. Ben bu gözlüğe ne kadar ödedim haberin var mı? Yurt dışından özel olarak getirtmiştim!” diye yakındı.
“Derdini s*keyim senin” diye mırıldandı ağzının içinde Berat. Ardından ona doğru bir adım atıp adamın bakışlarını kendisine çekti. Telefonunu çıkarıp “Tamam kes dramayı da ver ibanını” diye konuştu.
“Hah” dedi adam yine kendini beğenmiş bir tavırla. “Sen mi ödeyeceksin onun borcunu? Senin ondan farkın ne? Ben kimim biliyor musunuz? Sizin gibi sıradan insanlar bana borcunu ödeyemez”
“Birader madem ödeyemezsiniz diyorsun ne diye ortalığı ayağa kaldırıyorsun? Ne istiyorsun lan sen?” Ne istediği belliydi. Derdi onları küçük düşürerek kendi egosunu tatmin etmekti. Berat içinden sabır çekerken ona doğru bir adım attı “Ben ne istediğini söyleyeyim mi? Belanı arıyorsun bence?”
Adamın yüzündeki ifade bocalarken koridora kaçamak bakışlar attı. “Yaklaşma sakın bana! Polise şikâyet ederim sizi” diyerek boş tehditler savurdu.
Melike şaşkınlığını üzerinden zar zor atarken Berat’ı kolundan tuttu “Berat” dedi yalnızca. Bu manyak adamın olayı büyütmesini istemiyordu.
“Git kime şikâyet ediyorsan et lan, etmezsen adam değilsin!” diye üstüne yürümeye devam etti Berat.
Adam söylenmeye devam ederek yanlarından arkasına bakmadan uzaklaştı. “Allah’ın manyağı” diye söylendi Berat onun arkasından bakmaya devam ederek.
Melike’nin dalgın bakışları ise Berat’ın üzerindeydi. Onun hala burada olduğuna inanamıyordu. Üzerinde gri bir hırka, beyaz bir tişört ve mavi bir kot pantolon vardı. Her zamanki spor halindeydi. Berat’ın bakışları ona döndüğünde yüzüne baktı bu defa. Kalp atışları hızlandı. Açık kumral saçları dağılmış bal rengi gözlerinin içi ise uykusuz kalmış gibi kızarmıştı.
Berat gözleri gözleriyle buluştuğunda zaman durmuş gibi hissetti. Onun dikkatini çeken ilk şey ise solmuş teni olmuştu. Gözlerinin altında oluşan mor halkalara baktı. Gözlerine baktığında ne kadar yorgun ve üzgün olduğunu gördü. Dolu doluydu mavileri.
“Burada ne arıyorsun?” diye konuşan ilk o oldu.
Melike bakışlarını kaçırıp ürkekçe oldukları yere baktı. “Bilmiyorum”
Buraya nasıl gelmişti bilmiyordu. Annesi vefat ettikten sonra hiç bu kadar uzun kalmamıştı hastanede. Nefret ediyordu buradan. Annesini çok özlemişti. Bu özlem genzini yakmış ağlamak istemişti ama ağlayamamıştı.
Şimdi ona ikinci bir anne gibi hissettiren kadını kaybetme korkusunu yaşamak canını yine çok yakmıştı. Bazen hala inanamıyordu. Ezgi yaşıyordu… Bunu sürekli tekrar ediyordu kendine. Haberi aldığı anı ise kafasından silmek istiyordu.
Meryem’e su alıp geleceğini söyleyerek yanından ayrılmış ancak koridorlarda yürümek onu boğmuş çıkışı bulmaya çalışmıştı. Buradaki anıları onu rahat bırakmamış ve yolunu şaşırtmıştı. O adama çarpana kadar nereye gittiğini bilmiyordu.
Melike bakışlarını tekrar ona çevirdiğinde “Sen… ne zaman geldin?” dedi, şaşkınlığı sesine de yansımıştı.
“Yeni sayılır. Rüya ile geldik. Burayı merak ettik” dedi Berat gözlerini gözlerinden ayırmadan. Ona sarılmak istiyordu. Dudaklarını aralarken buldu kendini. “Seni merak ettim”
Melike’nin sanki bunu duymayı bekliyormuş gibi omuzları düşmüştü. Bir kere daha düşünmedi ve aralarındaki mesafeyi kapattı birden. Kollarını ona sardığında kaç gündür tuttuğu gözyaşlarını serbest bıraktı ve sesli bir şekilde ağlamaya başladı.
Berat ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kollarını ona sarmış ve ona doğru eğilerek onu iyice gövdesine hapsetmişti. Tüm acısını çekip almak onda yalnızca huzur bırakmak istiyordu.
Melike onun hoş kokusunu içine çekerek sakinleşmeye çalıştı ama bu daha çok ağlamasına sebep oldu. Bir süre boş olan koridor onun hıçkırıklarına şahitlik etti. Ağlayışı iç çekişlere döndüğünde Berat bir eliyle onu omuzundan tutup yüzüne bakmak isteyerek kendinden uzaklaştırdı. Yanaklarını kuruladı usulca. Melike ıslak kirpiklerinin altından onu izledi öylece.
“İyi misin biraz daha?” diye sordu Berat güzel yüzünü izlerken.
“İyiyim, teşekkür ederim”
Bir adım geri çıkacağı sırada Berat onu bırakmadı. “Gel, dışarı çıkalım biraz hava al” diyerek belinden destek vererek onu yönlendirdi.
Melike ona ayak uydururken kendini daha yorgun hissetti. Berat onu bahçedeki boş bir banka oturtup geleceğini söyleyerek ona su almaya gitti. Birkaç dakika sonra yanına gelip su şişesini ona uzattı. Melike yine teşekkür edip suyunu içti. Hava kaç gündür kapalıydı. Ancak bugün rüzgâr olsa da güneş kendini göstermişti.
Berat sabah olduğundan hala ayazı hissediyordu. İstanbul daha soğuktu gerçi. Kar yağmıştı. Melike’nin üzerindeki pembe ince tişörtü fark etti bu sırada.
Üzerindeki hırkayı çıkarıp omuzlarına bıraktı “Giy bunu esiyor hava”
Melike teşekkür etti yine. Gerçekten onu merak edip geldiğine inanamıyordu. Yalnızca arkadaş oldukları içindi elbette. Daha fazlasını düşünüp ümitlendirmek istemedi kalbini Melike.
“Sen benim burada olduğumu nereden bildin?” dedi aralarındaki sessizliği bozarak. Sanki konuşmak için bile yorulmuş gibiydi sesi.
Berat bakışlarını kavuşturduğu ellerine çevirirken “Meryem teyze su almaya gittiğini geri gelmediğini söyledi. Bende önce kantine indim sonra dışarı baktım. Hiçbir yerde göremeyince koridorları dolaştım” diye açıkladı.
“Hastanede bu kadar uzun kalmak… beni biraz boğdu da… Annemi burada kaybetmiştim ben. Günlerce burada yoğum bakım kapısında onu beklemiştik Ezgi ile. O benden daha çok ağlamıştı hatta…” dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu Melike’nin. Annesi Güzide, içinde bulunduğu traktörün kaza yapması sonucu vefat etmişti. Berat’a annesinden bahsetse de hiç o günden bahsetmemişti. “Bana farkındalık geç geliyor sanırım. Ezgi’nin haberini aldığımda da tepki veremedim ilk. Babam sarıldığında ağlayabildim bir de sen… aradığında…”
Bir de şimdi ona sarıldığında diye düşündü Berat. Her insan duygularını farklı şekilde açığa çıkarırdı. Kimi o an gözyaşlarını akıtırdı kimi içinde sindirip en alakasız yerde içini dökerdi kimisi de saklamayı tercih ederdi. Tıpkı Berat’ın yaptığı gibi…
“Annem gittikten sonra hasta olmuşum bende. Günlerce ateşim bir yükselmiş bir düşmüş. Ezgi hiç ayrılmamıştı başımdan. Yedirmiş, giydirmiş, ilaçlarımı içirmişti… Benim yüzümden o da geç başlamıştı o sene okula. Benim için o kadar üzülüyordu ki… annemin yokluğunu hissettirmemeye çalıştı bana hep. Normalde zaten çok ayrı durmazdık ama annem gittikten sonra üzerime daha çok düşmüştü”
İkisi arasındaki bağın farkındaydı Berat ama bu kadar derin olduğunu bilmiyordu. Ezgi İstanbul’dayken bile onsuz bir şey yapmıyordu. Yeni bir şey alsa mutlaka Melike’ye de gönderiyor, onu çağırıyor ya da o yanına gidiyordu. Ve bunları yaparken bir kere bile üşendiğini ya da hayıflandığını duymamıştı.
“Şimdi onun da kaza geçirdiğini duyunca… sanki sekiz yıl öncesine gitmiş gibi oldum. Annemi tekrar kaybediyormuş gibi hissettim…” diye devam etti Melike içini dökmeye. Sesi titredi. Ağlamamak için dudaklarını birbirine bastırırken ellerini bacaklarının altına sıkıştırmıştı. “O kadar zor ki şimdi yaşadığına inanmak bu yüzden. Sanırım onu karşımda görüp sarılana kadar geçmeyecek bu duygu”
“Onunla konuştun mu?”
Kafasını salladı Melike. Bakışları önündeydi hala “Bir kere konuşabildim. Sonra cesaret edemedim, dinledim hep Meryem teyzelerle konuşmalarını. Eğer konuşursam ona ne kadar ihtiyacım olduğunu söylerim ve o daha kötü hisseder diye korktum aslında… Zaten babası ve abisi için çok üzgün. Bir de beni düşünmesini istemedim”
“Eminim Ezgi böyle düşündüğünü duysa daha çok üzülürdü, Melike. Hem o iyi. Böylesine büyük bir kazayı sıyrık bile almadan atlatmış. Hasan amcam ve Yiğit abi de iyi şükürler olsun. Bu günleri de atlatacağız inan bana” diye konuştu Berat ona bakarken.
Melike hala dalgınca zemini izlerken “Şükürler olsun” dedi.
“Rüya ve ben gidip almayı düşünüyoruz Ezgi’yi” dediğinde çekebilmişti onun bakışlarını üzerine Berat. Dolu doluydu hala gözleri.
“Gerçekten mi?”
Kafasını eğdi usulca. Buraya gelmek için zaten patronuna rest çekmişti. Büyük bir şirkette bilgisayar mühendisiydi. Yıllık iznini annesi hastalandığında kullandığı için hakkı kalmamıştı. Kovulursa da mühim değildi onun için. Böyle bir durumda işini değil sevdiği insanları düşünecekti.
“Hasan amcayı ikna edebilirsek tabii. Meryem teyzenin pek umudu yoktu ama” diye konuştu Berat. Buruk bir tebessüm oluştu dudaklarında. “Karşısında da Rizeli bir avukat var. Bence yüzde elli şansımız var gibi?”
Melike gülümsedi. Bir daha hiç gülemeyecekmiş gibi hissetmişti oysa. “Konu Ezgi olduğunda Hasan amcamın karşısında Rizeli avukat olsa ne yazar? İnadını kıramazsınız”
“Hiç şansımız yok yani?”
“Oğuz abim denedi ama olmadı. Siz de deneyin. Yiğit abim iyi olunca belki fikri değişir” diye konuştu Melike. Bakışları özlediği yüzde gezindi bir kez daha “Eğer ikna olmazsa hemen geri mi döneceksiniz? Senin iznin yoktu diye biliyorum?”
“Evet, patrona rica ettim önemli bir konu diye ama kabul etmedi. Bende öyle çıkıp geldim. Muhtemelen kovulacağım yani” dedi Berat umursamaz bir sesle.
Melike’nin kaşları üzüntüyle çatılırken “O şirkete girmek için çok emek vermiştin ama… Nermin teyze de çok üzülmüştür” diye konuştu sitemle. Ailesine onun baktığını biliyordu. Çok mühim değildi onların burada olması. Bu riski almamalıydı.
“Evet annem üzgün ama sizin için üzgün. Gitmemi isteyen ilk oydu hatta. Günlerdir o da dua ediyor sizin için”
Melike’nin yüzü yumuşarken içi ısınmıştı. Yine de onun için üzülmeden edemedi. “Belki de insaf ederler kovmazlar hemen? Hem senin gibi yetenekli ve çalışkan elemanı zor bulurlar bence?”
Berat gülümserken “Onu dert etme. Bizim sektörde eleman arayan çok. İllaki yine bir yer bulurum” diye konuştu. Onun hakkında söyledikleri hoşuna gitmişti. “Ezgi ve Hasan amca benim en zor zamanımda elimi tutmuştu. Şimdi onlar böyle zor bir durumdayken onların yanında olmayı kendime borç bilirim”
Melike ondan tersini beklemezdi zaten. İçi bir nebze rahatlamıştı onun için. Her şeyin tekrar yoluna gireceğine olan inancı daha çok arttı o an.
“Bir de sen varsın” diye devam etti Berat. Melike telefonda onun sesini duyup ağladığını hatırlayınca utandı bir an. Berat ise elini uzattı ve rüzgârdan Melike’nin yüzüne gelen saçlarını omzundan geriye doğru çekti usulca. İlk defa geri çekmedi kendini. Daldı o mavi denize. Boğulacaksa da orada boğulmak istedi. “Senin de yanında olmak istedim”
Melike içine düştüğü karamsar çukurundan onu iki kelimesiyle çıkaran adama baktı. Gözlerine bakmak zaten hiç yalnız olmadığını hissettiriyordu. “İyi ki geldin”
*********
“Ne dedi uşağum doktor? Tedavi iyiye mi gidey?” diye sordu Meryem Alperen’e. Bir yandan da onunla Hasan’ın yatağa geri uzanmasına yardım ediyordu.
Hasan Alperen’e uyaran bir bakış atmıştı ama Alperen ne göreceğini bildiğinden o tarafa bakmamıştı bile. “Babamın azimli olduğunu söyledi ama henüz bir gelişme yok anne. Babam hala ayağının üstüne basamaz”
“İyiyim ula ben! Bu hastane adamı hasta ediyo vallahi. Portakal bahçemde bi dolanayım, bakın görün ayağım nası düzeliyor?”diye söylendi Hasan sert sesiyle.
Meryem bir elini beline yaslarken yüzünde bezmiş bir ifade vardı “Ha bak bakayum bana onu yiyecek göz var mi?”
Alperen gülerken “Baba bence taburcu rüşvetinden sonra anama hiçbir şeyi yediremezsin” diye konuştu.
Hasan doktoruna onu erken taburcu etmesi için rüşvet vermeyi teklif etmişti ama Meryem bunu fark etmiş ve buna engel olmuştu.
Hasan daha çok sinirlendi. “Çık ula dışarı zevzek!” diye Alperen’e patladı.
Alperen de zaten artık onların didişmesini kaldıramıyordu. Yüzünde aynı gevşek ifadeyle asker selamı verdi ve odadan çıktı.
Meryem hala aynı ifade ile eşine bakıyordu. Hasan onun bakışlarındaki mesajı alıp “Tamam yav yapmıcaz dedik ya bi daha” diye konuştu. Komidindeki telefonunu aradı gözleri sonra. “Ha kızımı arıyacam, hepiniz keyfimi kaçırıyonuz. Bana hiç iyi bakmıyolar diyecem”
Meryem’in ince, açık renk kaşları çatılırken ondan önce davranıp telefonu aldı. “Arayamazsun. Ceza sana!”
“Ne cezası ula?”
“Doktora rüşvet verme cezası”
Hasan iyice huysuzlanırken “Kız da bekliyodur hanım? Sırası mı şimdi? Aramıştır belki de hem çoktan?” diye diretti.
“Evet aradi. Konuştuk biz. İyi merak etma. Asaf oğlum da yanundaydi, onunla da konuştum. Bi sorun yokmuş” diye açıkladı her şeyi. Ardından yanındaki koltuğa otururken onun konuşmasını ertelemesinin asıl sebebini söyledi. “Kızuni sonra ararsun, senunle önemli bi şey konuşacayuk önce”
Hasan’ın kaşları merakla çatılırken “Hayırdır? Yiğit’e mi bi şey oldu?” diye sordu şüpheyle. Kalbi korkuyla kasıldı ama yüzüne yansıtmadı.
Meryem yorgunca iç çekerken elini göğsüne yasladı. “Şükür evlatlarımız iyi” dedi, huzurla. Elini kucağına indirirken eşinin yüzüne baktı nemlenen yeşilleriyle. “Ben başka bi meseleyi soracayum”
“Nedir?”
“Ezgi’nin dönme işi ne olacak ha? Gene kalkıp ‘ben gider alırım’ deme bana! Oturup düzgün bi karar verelim. O uşağun da ekmeğiyle oynamayalum daha fazla” diye konuştu Meryem sıkıntıyla.
Hasan daraldığını hissetti yine bu odada. Bakışlarını karısının gözlerine çevirdi bu yüzden. “Siz ne derseniz deyin, ben bi uçak haberi daha beklemicem. Bu yürek kaldırmaz, anlıyon mu Meryem? Hee, bunlar anlamıyo bari sen yapma hatun”
Hasan o anı unutamıyordu. Yiğit’in Ezgi’nin uçağının düştüğü haberini aldığı sesini. Kalbine çöken acının tanıdıklığını… Yirmi yıl önce onu bir kuyunun dibinde bulduğunda göğsünü ağrıtan aynı acıydı. Ancak bu defa hiç şansı yokmuş gibi hissetmişti. Onu gerçekten kaybetmiş gibi… Sonrasını hatırlamıyordu zaten. Gözlerini açtığında hastane yatağındaydı.
Üzerine Yiğit’in, bir canının daha savaştığını öğrenince acı dayanılmaz olmuştu. Evlat acısı öyle bir histi ki düşmanın dahi yaşamasını istemezdi Hasan. Kendini en yetersiz hissettiği anlardan biriydi o zaman. Hem kızını koruyamamış hem de oğlunun canını tehlikeye atmıştı.
“Anlayrum ben seni ha, hiç anlamaz olur miyum? Ama sen da beni anla be adam! Ha bu kız İstanbul’da yaşiyi. Gene bineyi uçağa, o zaman ne edecisun? Gene peşinden gidip geleceksun?”
“Giderim ula! Bu içimdeki korku dinene kadar gider gelirim! Kalmış şurda bi sene, mezun etsin sınıfını, alırım yanıma kızımı gene! Gül gibi yaşar gideriz birlikte” diye yükseldi Hasan da.
Meryem elini alnına atarken baba kız onu delirteceklerini düşünüyordu. ““Hey maşallah! Planı da kafada yapmişsun ha! Biz da niye burda boşa nefes harcayruk dimi?”
Hasan gülümsedi ihtiyatla. Ne sanıyorlardı? Bu hastanede nasıl zaman geçerdi yoksa? Karısını ikna etmek için bu defa alttan alan taraf olmayı seçti. Gerçi genelde alttan alan taraf hep kendisi oluyordu ya neyse.
“Tamam ha bi sakince konuşalım? Olur mu?”
“Ne konuşacayuk da daha Hasan Ağa? Siz ha her şeye karar vermişsunuz” diye konuştu Meryem inatla.
Hasan sesli bir nefes bırakırken “Meryem” dedi, o yumuşak ses tonuyla.
Meryem’in bakışları yumuşasa da dik duruşundan ödün vermedi. Onun korkusunu anlıyordu. Aynı acıyla yanmıştı yürekleri nasıl anlamazdı zaten? Ancak onu bu haldeyken göndermek içine sinmiyordu.
“Endişeni anlıyom canım ama biz de eski toprağız yahu. Yalnız da gitmicem zaten, Oğuz da gelir benimle. Hem Ezgi’nin eşyaları geldi, pasaportlar falan çıktı derken, o zamana kadar ben de biraz toparlanırım. Allah’ın izniyle gider alır gelirim kızımızı” diye konuştu Hasan.
Meryem’in omuzları düştü. “Kararlusun yani?”
Hasan gülümsedi hafifçe. Karısının onun yanında olacağını biliyordu. Bu ona yeterdi. Yatağın üzerindeki elini açtı ona doğru. “Kararlıyım ama eksik olan tek şey bu. Senin desteğin, duan olmadan olmaz biliyon?”
Meryem’in bakışları eline indi. Rabbine bir kez daha şükürler etti içinden. O eli bir daha tutamayacağını hissetmişti. Gözleri nemlenirken çok düşünmedi ve elini tuttu sıkıca. Onun yokluğunu göstermesin istedi yaratıcısından.
“Asaf oğlumun ailesi ha bi sorun ederse? Uşağın da başına dert açmayalum?” diye aklına gelen ihtimali dile getirdi Meryem.
Bilmediği şuydu ki Hasan her şeyi düşünmüştü. “Sen dedin mi adama konuşacağız ailenle de diye?”
“Evet. ‘Sizin de müsait olduğunuz bi zaman konuşun tabii’ dedi”
Tenini okşadı Hasan endişesini dindirmek isteyerek. “Tamam, önce bi konuşalım. Daha kaymakamla şu saklama işini adam gibi konuşmadık. Ailesi de tabi risk almasını istemez. Konsolosluğa er geç gidilecek zaten. O yüzden orda Ezgi’ye ne derler ne ederler bi sorup öğrenelim kaymakamdan. O daha iyi bilir. Sonra hem onun fikrini hem ailesinin fikrini dinleriz, ona göre net bi yol çizeriz inşallah.”
Bu Meryem’in de kafasına yatarken “Uşak Allah razı olsun, iyi iyi. Ailesi da öyledur. Ortak bi yol buluruz inşallah” diye teskin etti o da kocasını. Ondan daha fazla iletişim kurmuştu onunla. Üstelik asansörde kaldıkları günkü içini rahatlatan sözleri o günün tek tesellisi olmuştu. Şu an aklı orada değilse onun verdiği güven sayesindeydi. Eşinin de bunu hissetmesini istedi.
Ancak Hasan için Ezgi’yi birine emanet etmek o kadar kolay değildi. Özellikle doğru dürüst tanımadığı birine. Bu yüzden herkese rahatmış rolü yapıyordu ama ilaçlar olmasa gözüne uyku girmezdi. Kızı ondan kilometrelerce uzaktaydı ve orada başına bir şey gelse yanına koşamaz ya da elini uzatamazdı. Bu onu inanılmaz geriyordu.
Anlatsa derdini kaymakam anlar mıydı bilmiyordu. Ancak başka çaresi de yoktu. Bir zaman bulup onu yalnızken aramalı ve onunla konuşmalıydı. Yoksa bu endişe içi içini yiyecek onu bitirecekti.
Ezgi’ye olan düşkünlüğünü Çukurova’da bilmeyen yoktu. Abarttığını, onu sıktığını ve tek kız babası oymuş gibi davrandığını söyleyenler vardı. Onlar bilmiyordu ki kızının yüreğinde edinen yeri nereden anlayacaklardı?
Ezgi, Meryem’in karnında altı aylıktı Hasan annesini toprağa verdiğinde. Halime Kayhan… Melek gibi bir kadındı. Kimseye bir kötülüğü dokunmamış aksine hep kendinden vererek insanlara yardım eli uzatmış bir kadındı. Çocuklarını da öyle yetiştirmeye çalışmıştı. Hasan ayrı düşkündü annesine. Onun sesinden hikayeler dinlemeyi ondan bir şeyler öğrenmeye bayılırdı.
Meryem’in annesi evlenmelerine izin vermeyince çabalayan yine Halime’ydi. Çocuklarını birbirinden ayırmaz her birinin üzerine titrerdi. Hasan’ın örnek aldığı da babası değil oydu bu yüzden.
Babası hep onun yumuşak başlı olmasına laf eder sürekli tartışırlardı. Ona göre erkek çocuğu ağlamazdı, hep güçlü olmak zorundaydı. Üstelik o Çakır Ağa’ydı. Oğulları ona örnek olacaktı. Ancak ona göre Hasan bu soyadına layık değildi. Çakır onların değerini eşini kaybettikten sonra anlamıştı. Hasan onu affetmiş ve ona kendi olduğu şekilde bu soyadına nasıl layık olduğunu göstermişti.
Meryem dördüncü defa hamile kaldığını öğrendiğinde Halime ‘Nasip olursa bu defa kız torunum olacak’ diye heyecanlanmıştı. ‘Hasan’ıma da kız babası olmak ne yakışır’ diye şakımıştı sonra. Gerçekten de o kadar erkekten sonra Kayhanlılara bir kız çocuk müjdesi gelmişti.
Halime Meryem’i yanından ayırmamış onun hazırlıklarına yardımcı olmuştu. Torununa rengarenk patikler ve yelekler örmüştü. Ancak hayat da hazırlıklıydı. Torununu göremeden vefat etmişti Halime.
Hasan için bir yıkımdı o an. Koskoca adamdı ama annesini toprağa verirken bir çocuk gibi ağlayanda oydu. Hayat bir daha eskisi gibi neşeli hissettirmez sanmıştı ama Rabbi sanki kızını bu yüzden göndermişti.
Doğum gerçekleşmiş ama beklenilen sevinç yaşanmamıştı. Hala bir yas hakimdi Kayhanlı konağında. Babası Çakır yayladan inmemiş abisi Kadir de ortalıkta gözükmemişti. İşler, hasatlar ve köylünün dedikoduları derken her şey omuzlarına binmişti Hasan’ın. Kadir’den sonra en büyük oydu ve konak ona kalmıştı. Ancak içinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu.
Meryem onu böyle gördükçe iyice kahroluyordu. Ezgi’yi kucağına bile almamıştı hiç. İsmi kulağına okunmamıştı. Meryem’in yaşlı gözlerle yakarışları Hasan’ı kendine getirmişti.
Ezgi’yi kucağına aldığında ise tutamamış kendini ağlamıştı. Annesini hatırlamıştı. Ezgi öyle tatlıydı ki üstelik… Hasan ömründe böyle güzel bir bebek görmemişti.
Yiğit ve Oğuz beşiğin dibinden ayrılmazken henüz küçük olan Alperen annesinin kucağından bakıyordu abilerine. Meryem ise dudaklarındaki buruk tebessüm ile onların meraklı sorularını yanıtlıyordu. Hasan gözleri dolu bir şekilde bu anı izlerken onlar için ayakta durması gerektiğini kazıdı kafasına.
Bu kolay olmasa da dışarıya yıkılmazı oynamak onun işiydi. Ancak ruhen toparlanmamıştı. Sık sık dalıyor. Genellikle yalnız kalmak istiyordu. Çoğu zaman annesinin mezarında buluyordu kendini.
Ezgi dört yaşına girmişti. Büyüdükçe güzelleşmiş iyice konuşur olmuştu. Ancak Hasan onunla konuşamıyordu. Aklına annesi geliyor kötü hissediyordu kendini. Olabildiğince uzak ve soğuk duruyordu ona karşı. Kızı hiç korkmuyordu yine de ondan. Kaçsa da inat ediyor peşinden geliyordu.
Hasan bir gün yine annesinin mezarında ona bir şeyler anlatıyordu. ‘Hep sen anlatırdın bir şeyler şimdi hiçbir şey demiyorsun anne’ demişti. ‘Babam gelmiyor yanımıza. Konuşmuyor doğru dürüst bizimle’ diye babasını şikâyet etmişti. ‘Türkülerini, yemeklerini özledim’ demişti.
Özlemin derin bir acı ile çöktüğü o anlarda kendini tutamamış ve ağlamaya başlamıştı. Bunu on adım uzakta izleyen Ezgi ise babasının ağladığını görünce korkmuş ve onun yanına koşmuştu.
Babasının hep aynı saatlerde bir yere gittiğini fark etmiş ve onu gizlice takip etmişti. Babaannesinin melek olduğunu biliyordu. Babasının onunla konuştuğunu duyunca şaşırmış ve küçük bir çalının arkasında babasını dinlemişti.
Ezgi, yere öylece oturmuş ve yüzünü kapatarak gözyaşlarını akıtan babasının önüne gelince minik kollarını babasının başına dolamıştı. Hasan ne olduğunu başta anlayamasa da kokusundan tanımıştı onu. Güçsüzce başını kaldırırken kızının kendisiyle aynı olan ela gözleriyle göz göze gelmişti.
Ezgi minik ellerini babasının yanaklarına yaslarken gözyaşlarını silmiş ve onun ağlamamasını istemişti. ‘Ben sana anlatırım hikâye baba, ağlama’ demeye çalışmıştı ağlayarak. Hasan’ın yüreği ezilmişti bu minik kalpten onun için olan sevgiye karşı. Bunca zaman haksızlık etmiş doya doya sevememişti üstelik onu. Bu defa onun için ağladı.
Ezgi’nin minik ellerini tutup öperken Ezgi de onun yanaklarını öpmüştü. ‘Ben hiç ditmem baba. Hep yanında oyuyum, söz veyiyom. Ben sana tüykü de söyeyim, annemle yemek de yapayız’ diyerek onu teselli etmeye devam etmişti Ezgi.
Hasan onu kollarının arasına alırken göğsüne yasladı sıkıca. Annesine olan sevgisini özlemini de bu küçük kalbe adadı o günden sonra. Ona tutundu. Onun sevgisine, neşesine ve sesine tutundu… O gün orada dua etti Rabbine. ‘Ne çocuklarımı ne eşimi benden önce alma yanına. Yoksa devam edememem’
Ancak hayat bizi hep sevdiklerimizle sınardı… Hasan’ı da canıyla sınaması bir yılı bulmamıştı. Ezgi’yi kaybedeceğini sanmıştı. Üstelik daha yeni bulmuşken… Kızı kabuğuna çekilmişti ama onu dışarıda bırakmamıştı. Orada bir kere daha hissetmişti aralarındaki bağın gücünü. Her bir telinin uzamasına şahit olduğu saçları ise bu bağın bir simgesi gibiydi.
Korkuları onun da korkuları olmuş üzüntüleri onun da derdi olmuştu. Elini bir an olsun sırtından çekmemiş Ezgi’nin üzerine titrediği her şey onun da ince çizgisi olmuştu. Kalbinin kırılmasından ölesiye korkuyordu çünkü o kalp iyi olduğu sürece o da iyiydi. Tek bir gözyaşına bazen dünyayı yakmak istiyordu bu yüzden.
Varsın millet abartıyor desin diyordu içinden. Kızı yanındaydı. Onun için önemli olan buydu.
Yirmi yıl geçmişti ve şimdi yine sınanmıştı. Üçüncüsüne ne zihni ne kalbi dayanırdı artık. Elinden gelse göğüs kafesinde onu saklar ve kötülüklerin ona yaklaşmasına asla izin vermezdi. Çünkü o var oldukça onun hayat neşesi de vardı.
*******
Ben çok mu uzaklaşmıştım? Barun neredeydi?
Daha da önemlisi bu adamın burada ne işi vardı?
Kaşlarım çatılırken kendimi hemen geri çektim. Ancak bu hiçbir işe yaramadı. Gözlerimdeki fuları indirirken öfkeli bakışlarımı karşımdaki adamın yüzüne diktim.
“Sen nerden çıktın be?” Hala bahçedeydik. Yurdun girişinin önünde duruyorduk. Ellerimi göğsüne koyup ittim onu bu defa “Bırak!”
Eli üzerimden düşerken bana doğru tekrar bir adım atacağında sağ elimi yüzüne doğru kaldırdım. Elimi fark etmiş ve benden önce davranarak bileğimi yakalamıştı.
“Çok ayıp ama Geeta, hiç yakışıyor mu sana?” dedi gülümsemesini bozmadan.
Elimi kendime çektim ama bırakmadı “Çek elini yoksa ben sana yakışanı yapacağım!”
“Geeta!” Barun’un sağ taraftan gelen sesine döndüm hemen. Yanımıza doğru ilerlerken çocuklar arkasında kalmışlardı. Daha önce neredeydi bilmiyordum ama bizi yeni fark etmiş olmalıydı.
Gözlerini Kumar’a çevirdiğinde öfkesi tüm yüzünden okunuyordu. Bakışları aşağı indiğinde Kumar’ın bileğimdeki elini hatırladım. Onu iterek kolumu ondan kurtardım.
İki adım gerilerken göğsüm öfke ve korkudan hızla inip kalkıyor hala bu adamın karşımda olduğuna inanamıyordum. Restoranda olanlardan sonra onu bir daha görmem sanıyordum.
Barun o adamla aramıza girdiğinde bakışları bana dönmüştü. Bana doğru iyice yaklaşırken Kumar’ın tuttuğu bileğimi şimdi o sarmıştı.
“İyi misin?” diye sordu kısık bir sesle. Baş parmağı tenimi okşadı usulca.
Yutkundum “İyiyim, sorun yok”
Bana son bir bakış atıp bileğimi bıraktı ve ona doğru döndü. Gözlerim gerilmekten dikleşmiş omuzlarına çıkarken bende gerilmeden edemedim.
“Senin ne işin var burada?”
“İnan bende aynı şeyi senin için merak ediyorum dostum?” dediğini duydum Kumar’ın.
Dostum mu?
Barun’un gövdesinin arkasından sola doğru bir adım atıp çıkarken bakışlarımı ona diktim. Kumar’ın anlık bakışları bana kaydı.
“Ben senin dostun falan değilim” dedi Barun dişlerinin arasından.
“Doğru, eski dostum demeliydim”
Gerçekten eskiden dostlar mıydı? Geçmişten bir tanışıklıkları olduğu belliydi ama dost olmalarını beklemiyordum.
“Kes şunu ve burada ne aradığını söyle?”
Kumar ellerini üzerindeki kot pantolonun ceplerine yerleştirirken “Yurdun müdürü Parvati Hanım özel müşterimiz. Ona siparişlerini bizzat getiriyoruz. Tesadüfe bakın ki sizinle karşılaştım” diye konuştu. Ardından gözleri bana döndü. “Ne dersin Geeta, tanrı da buluşmamızı istiyor bence?”
“Defol git buradan, bir daha da yolun buraya yanlışlıkla bile düşmesin!” Barun ona doğru bir adım attığında Kumar yüzündeki keyifli ifadeyi bozmadı.
Bu sırada bakışlarım uzağımızda kalmış çocuklara değdi. Bizi izliyorlardı ve tedirgin görünüyorlardı. Kumar gerçekten defolup gitmeliydi.
“Neden onu benden saklıyorsun? Halbuki sende biliyorsun, onu korumak istiyorsan kendinden uzak tutsan yeterli” diye konuşan Kumar ile bakışlarım ona döndü tekrar. Kaşlarım çatıldı.
Barun’un elinin yumruk olduğunu gördüm. “Git buradan”
Kumar onun bu tavrından etkilenmezken “Neden? Sahi… holde biricik annenin resmini gördüm, senin mi burası yoksa?” diye konuştu.
Annesine yaptığı vurguya anlam veremezken ben ne olduğunu anlamadan Barun sağ eliyle onu yakasından kavramış ve kendine çekmişti. Kumar’ın yüzünde en ufak bir endişe göremesem de Barun’a bakarken şimdi alay dışında başka duygular vardı gözlerinde: Öfke ve nefret.
Çocukların varlığını hatırlamam paniğimi arttırdı. Aklıma ilk gelen şeyi yaparak aralarına girdim. “Barun!” Barun’un kolunu tutarken onu uzaklaştırmak istedim ama beni duymasına rağmen bana bakmadı.
“Bir daha onun hakkında tek bir laf etmeye cüret edersen seni buna pişman ederim!” diye konuştu dişlerinin arasından.
“Asaf Barun! Sana diyorum!” dedim bende dişlerimi sıkarak. Onu göğsünden tekrar ittiğimde kısa bir an gözlerini gözlerime indirdi. Sinirle bir soluk bırakırken Kumar’ı iterek bıraktı ve onu bir iki adım geriletmeme izin verdi.
Göğsü öfkeyle inip kalkarken boynundaki damarlarında belirginleşmiş olduğunu gördüm. Bir elim göğsündeyken diğer elimle tenini okşadım “Asaf bana bak” diyerek ikimizin duyabileceği şekilde Türkçe konuştum bu defa.
Gözlerini bana çevirdi. Koyu kahvelerinde öfkesinin alevi yanıyordu sanki. “Çocuklar burada ve bizi izliyorlar. Lütfen… biraz sakin ol” dedim daha sakin bir sesle.
Aslında hiç sakin değildim. Hatta bir tane de ben yapıştıracaktım kendisine ama şu an değildi. Tüm keyfimizi kaçırmasına rağmen çocukların önünde ona bir şey yapmasını istemiyordum.
Yüzündeki gerilen kasları gevşerken az da olsa onun da sakinleştiğini hissettim. Gözlerini kapatıp açtı tamam der gibi. Rahat bir nefes bırakırken tebessüm etmeye çalıştım.
“Geeta’ya da mı Türkçe öğrettin? Holdeyken seslerinizi duydum. Kısa sürede ne kadar etkili öğrettiysen çok akıcı konuşuyor?”
Kumar’ın şüpheyle söylenmiş sözleri ensemdeki tüyler diken diken etti. Çocuklarla oynarken bizi duymuştu. Barun’un bakışları ona dönerken içimdeki korkuya rağmen bende Kumar’a doğru döndüm.
Bu sırada girişteki güvenlik görevlisi yanımıza gelmişti. Barun’a bakıp bir şeyler söyledi. Barun Kumar’dan bakışlarını çekip görevliye bir şeyler söyledi. Bunun üzerine adam Kumar’a temkinli bakışlar atıp yanımızdan ayrıldı.
Muhtemelen Kumar’ın rahatsızlık verip vermediğini sormuştu güvenlik. Barun neden onun bir şey yapmasını istememişti anlamamıştım.
Kumar Barun’un bu tavrına yarım ağız gülümsedi. “Akrabanız olduğunu söylemişsin basına ama nereden geldiğini söylememişsin?”
“Bu seni hiç ilgilendirmez” dedim sert bir şekilde.
Gözlerini bana çevirdi. Dikkatli bakışları yerimde rahatsızca kıpırdanmama sebep oldu. Koyu harelerindeki keyif artarken cık cıkladı. “Onun yanında dura dura kaba ve şiddet eğilimli biri olmuşsun sende Geeta, çok yazık”
“Senin yanında durup şeref yoksunu olmaktan iyidir”
Bu çıkışıma şaşırsa da öfkelenmek yerine bir kahkaha patlattı. Yüzümü buruşturdum. İğrençti.
“Demek gözünde bu kadar kötü biriyim?” dedi gülüşün arasından. Ardından tekrar ciddileşti ve dik bakışları arkamda kalan Barun’a döndü “Peki ya o? Onu gerçekten iyi tanıyor musun Geeta?”
“Sen ne demeye çalışıyorsun?”
“Asıl kaçman gereken adam oyken benden kaçman oldukça komik, onu demeye çalışıyorum. Haksız mıyım Barun?”
Bu da ne demekti? Kaşlarım çatıldı iyice. Barun öfkeyle bir soluk bıraktı. O bir şey yapmadan ben atıldım yine “Kes şovunu ve git artık buradan”
“Giderim tabii ama önce yanıtlarımı almalıyım tatlım. Mesela sevgili eski dostum bizim tanışıklığımızdan bahsetti mi sana?”
“Evet” dedim hemen. Bahsetmemişti ama ben bir tanışıklıkları olduğunu ve aralarının iyi olmadığını anlamıştım. Yine de ona Barun için koz vermedim.
Barun’un hızlanan nefes alışverişlerini duyuyordum. İstese beni geçip bu adamı bir güzel dövebilirdi ama çocuklar yüzünden öfkesini yuttuğunu biliyordum.
“Ya?” derken yüzündeki şaşkınlık sahteydi “O halde çocukken oynadığımız oyunlardan da bahsetmiştir?”
Çocukken mi? O kadar eski miydi tanışıklıkları? Ne oyunundan bahsediyordu ayrıca bu adam? İçime kötü bir his yayıldı nedense. Sözleri ve sesindeki ima hiç hoşuma gitmiyordu.
“Senin gibi beş para etmez bir heriften neden bahsedeyim ona?” diye konuştu Barun.
“Bende öyle tahmin etmiştim. Gerçekleri bilse senin hakkında da öyle farklı düşünmez ama değil mi?” dedi Kumar düşünceli bir sesle. Bana baktı sonra. “Gerçekleri öğrenmek istersen bana gelmen yeterli Geeta, sana her şeyi anlatırım”
Böyle gizemli konuşarak aklımı karıştırmak istediğinin farkındaydım. Ancak Barun’un canını sıkmak için kullanacağı son insan ben olacaktım. Buna izin vermeyecektim.
“Gerek yok, kalsın. Ben onu senden de iyi tanıyorum merak etme” dedim kendimden emin bir sesle. Bakışlarına sert bir şekilde kaşıklık verdim aynı zamanda.
“Tanıdığını hiç sanmıyorum” dedi kafasını iki yana sallayarak. Barun’a baktı sonra. “Onun yalnızca misafiri de değilsin biliyorum. Haberleri ilk gördüğümde dahi inanmamıştım. Çünkü Barun basit bir misafir ile uğraşmaz, onun daha önemli işleri vardır”
Kalbim korkuyla göğüs kafesime çarptı. Oyunumuzu anlamış mıydı yoksa bu yalnızca bir şüphe miydi?
“O gün restoranda sizi gördüğümde bundan daha çok emin oldum. Bu misafir işleri de yalan dolan değil mi Barun? Yine ne karıştırıyorsun tanrı bilir?” diye konuştu. Bakışları ikimiz arasında gidip geldi “Yoksa Geeta yurt dışındaki gizli sevgilin mi? Lila ile olan evlilik anlaşman bozulmasın diye mi saklıyorsun onu?”
“Ne saçmalıyorsun sen?” diye çıkıştım.
Asıl aklıma takılan şey Kumar’ın Lila ile Barun arasında olan anlaşmalı evlilik olayını nereden bildiğiydi. Üstelik bundan Barun bu evliliği kabul etmiş gibi bahsediyordu.
Gözleri üzerimde durduğunda yüzündeki ifade yumuşadı. Bakışları gerçekten öyle rahatsız ediciydi ki bana dokunmuş gibi kendimi her seferinde daha kötü hissediyordum.
Barun benim bileğimden tutarken tekrar önüme geçti. Sanki başından beri bunun için zor tutmuştu kendini. “Çek o gözlerini onun üzerinden” dedi her bir kelimeyi vurgulayarak. Sesi ise ürkütücü bir soğukluğa teslim olmuştu.
Kumar’ın yüzü ciddileşti. Gözlerinde bu durumdan aldığı keyfin yanında nefreti de artıyor gibiydi. “Sen burada gizli sevgilinle gönül eğlendirirken Lila basının önünde seni övsün, ilişkinizden bahsetsin... İki kadını birlikte idare etmek hiç yakışıyor mu Desai’lerin torununa?”
Ne? Lila gerçekten bunu yapıyor muydu? Neden yalan söylesin ki kadın? Gerçi bana da sevgili olduklarına dair yalan söylemişti. Ancak şu an Kumar’ın yalan söylemesi daha ağır basıyordu.
“Beni kendinle karıştırma”
“Bunu yapmıyorum zaten. Ben en azından niyetimi belli ediyorum ama sen onların duygularıyla oynuyorsun. Sence kim daha kötü?”
Aralarında sessiz bir bakışma geçti. Barun Hintçe konuştu birden. Bunu benim anlamamam için yaptığını biliyordum. Kaşlarım çatıldı. Kumar da bunu anlamış gibi bana eğlenen bir bakış attı. Ardından ona cevap verdi. Barun da bir şey söyledikten sonra Kumar onun cevabından memnun olmuş gibi sonunda bir iki adım geriledi.
Bakışları tekrar bana dönerken “Akşam seni de beklerim Geeta, çok eğleneceğiz” diye konuştu gülümseyerek.
Nereye? Neyden bahsediyordu bu adam?
Sırtını bize dönerken yurdun içine girdi. Gidiyor muydu?
“Nereye gidiyor?”
Barun bana doğru dönerken hala burnundan soluyordu “Burası yurdun arka girişi, asıl giriş önde. Çocuklar genelde bahçede olduğundan onlar rahatsız olmasın diye benim dışımda kimse arka girişi kullanmaz” diye açıkladı. Demek bu yüzden onun geldiğini görmemiştik.
Sıkıntıyla bir nefes bıraktığımda onun gözlerini kaçırdığını gördüm “Söyledikleri için kusura bakma lütfen” diye konuştu sonra. Gizli sevgili muhabbetinden bahsettiğini anladım.
Kafamı iki yana sallarken “Saçmaladı işte biliyorsun, kafana takma” dedim.
“Doğru…saçmaladı” dedi kafasını eğerek. Sesi ise dalgındı. Bakışları yurdun girişine döndü tekrar “Parvati Hanım’la konuşup geleceğim”
Benim bir şey söylememe kalmadan yanımdan geçip yurda girdi. Dudaklarımı dişlerken arkasından baktım. Kumar ile gerçekten bir alışveriş içerisinde mi onu teyit edecekti muhtemelen. Belli ki Parvati Hanım aralarındaki tanışıklığı ve o adamın iyi biri olmadığını bilmiyordu. Yoksa bu adamı yurda almazdı.
Çocukların sesiyle arkama döndüğümde hepsinin etrafımı sarmış olduğunu gördüm. Aamir öne çıkarken kollarını kaldırdı “O adam kim Geeta? Yoksa birimizi almaya mı geldiler?”
“O da nereden çıktı?”
“Bazen birimizi evlat edinmek için buraya birileri geliyor. O adamda onlardan biri miydi?” diye sordu Mahit de hemen.
Demek her birinin yüzünde oluşan o endişe bu yüzdendi. Dudaklarım üzgünce bükülürken “Hayır, yalnızca bir yanlış anlaşılma olmuş. Kimse sizi almaya gelmedi” diye konuştum.
Sadhil’in ağladığını gördüğümde ona doğru hareketlenip önünde diz çöktüm hemen. “Lütfen Geeta bizi kimseye vermeyin. Biz burayı ve Parvati annemizi çok seviyoruz” dedi burnunu çekerken. Ela gözleri kıpkırmızı olmuştu.
Yüreğim ezildi. Kim bilir küçük yaşlarına rağmen neler yaşamışlardı ve burayı ne kadar çok seviyorlarsa yurttan ayrılma düşüncesi bile onları çok korkutmuştu.
Gözlerim dolarken onun gözyaşlarını sildim usulca “Öyle bir şey mümkün mü? Siz istemediğiniz sürece kimse sizi ayıramaz tamam mı? Barun abiniz buna asla izin vermez hem”
Kimisinin gözleri dolu doluyken kimisi dokunsan ağlayacak gibi bakıyordu. Sözlerim gözlerindeki endişeyi aldı götürdü. Kollarımı açtığımda Sadhil çok beklemeden kollarını boynuma doladı.
Sai ikizine sarılırken bir şeyler söyledi. Pari’nin de ağladığını fark ettim o an. “Evet, Barun abi buna izin vermez. O bizi korur biliyorsunuz” diye konuştu Vatsal diğerlerine bakarak. En büyükleri olduğundan o da kardeşlerinin içini rahatlatmak istiyordu anlaşılan.
Hepsi kafasını sallayıp beni ve onu onaylarken buruk bir tebessüm ettim her birine. Pari’ye gel işareti yapıp diğer kolumu açtım sonra. Burnunu çekerken gülümsedi ve kollarımın arasına girdi o da. Aamir’in dolu boncuk gözleriyle kesişti gözlerim. Gülümsememe karşılık verirken o da arkadaşlarının üzerinden bana kollarını sardı.
Ardından birden diğerleri de ona katıldı. Mahit Vatsal’ın tekerlekli sandalyesini itmiş onu da dahil etmişti. Bana olan soğuk tavrına rağmen Pawan bile katılmıştı bu sevgi yumağına…
Evet, tam bir sevgi yumağı olmuştuk. Ay en sevdiğim!
“Geeta?” diyen Barun’un sesiyle bakışlarımız ona döndü.
Çocuklar ismini seslenerek onun bacağına sarıldılar bu defa. Barun şaşkınlıkla kaşlarını çatarken soru soran bakışları benim üzerimdeydi. Yanlarına ilerledim.
“Kumar’ı onları evlat edinmek isteyen biri sanmışlar bu yüzden çok korkmuşlar” dedim gözlerindeki soruya yanıt olarak. İngilizce konuşmuştum. Türkçe konuşmaya korkuyordum artık.
Kumar’ın isminin geçmesi dahi bir anlığına kahvelerinden öfke parıltılarının geçmesine sebep olmuştu. Ardından çocuklara döndü. Yüzündeki ifade yumuşadı. “Korkmanıza gerek yok, ben buradayken kimse sizi alamaz”
Bunu ondan da duymak iyi gelmiş olmalı ki hepsinin yüzünde gülücükler peydah oldu. Ona daha çok sırnaştılar. Özellikle kızlar. O da bu hallerine alışık değilmiş gibi yüzünde saf bir ifade vardı şimdi. Gülümsedim. Çok tatlıydılar.
Aamir benim yanıma geri dönerken tekrar sarıldı bana. Kollarının tutuşundan sanki gitmemi hiç istemediğini anlayabiliyordum. Onların varlığımdan dolayı mutlu olmaları içimi tarifi imkânsız bir sevince boğuyordu.
Bende sıkıca kollarımı minik bedenine dolarken “Canım benim” dedim. Sesimi duymasının onu üzmediğinden emin olmuştum. Aksine çok daha mutlu oluyordu artık. Yine öyle oldu.
Çocuklara oyuna kaldıkları yerden devam etmelerini söylerken Barun daha önce oturduğumuz banka ilerledi. Bize katılmayacağını görmek benim de kalan keyfimi kaçırdı. Çocuklara onlara sonra katılacağımı söyleyip bende yanına yetiştim.
“Parvati Hanım ne söyledi?” diye sordum.
“Özel sari diktiriyormuş gerçekten onlara. Alışverişine karışmayacağımı ama bir daha o adamın buraya gelmemesini söyledim”
“Peki ne oldu da Kumar öylece gitti? Neden akşam görüşürüz dedi? Onunla mı buluşacaksın?”
Banka oturdu ama ben karşısında dikilmeyi tercih ettim. Arkasına yaslanırken bakışları yurdun girişindeydi “Derdi neymiş onu öğreneceğim. Bu yüzden gideceğim çağırdığı yere” diye yanıtladı önemsiz bir sesle.
Kaşlarım hafifçe çatıldı “Derdi belli değil mi? Senin canını sıkmak?”
İç çekti “O bariz elbette ama bu defa başka bir şey var. Durup dururken böyle üzerime oynamaya cesaret edemez” dedi.
“Benim hakkımda bir şey öğrenmiş olabilir mi gerçekten?” diye sordum korkuyla.
Düşünceli bir şekilde yüzünü sıvazlarken “Sanmıyorum ama öğreneceğim, endişelenme” diye konuştu.
“Onunla dost muydun gerçekten?” Buna inanmak güçtü. Ondan duymak istiyordum.
“Hayır. Yalnızca gerçek yüzünü görene kadar öyle olduğumuzu sanıyordum” dedi, gözlerini kaçırdı sonra. Bu mesele daha çok canını sıkıyormuş gibiydi. “Ünlü iş adamlarından birinin oğlu o. Lise boyunca aynı okuldaydık bu yüzden. Babam ve soyadım yüzünden babası benimle arkadaşlık kurmasını istemiş. Çocukken bile böyleydi. Bencil ve kibirli. Her şey onunla iletişimimi kestikten sonra başladı. Düşman kesildi bana. Belki de hiçbir zaman hoşlanmamıştı benden”
Dudaklarım üzgünce büküldü “Başka şeylerde oldu ama değil mi? Sırf arkadaşlığını kestin diye şu an bu halde değilsiniz?”
Çenesinin kasıldığını fark ettim. Gözleri ise ben hariç her yerde dolanıyordu. “Evet” diye yanıtladı beni.
İçime kötü bir his yayıldı. Hani bazı insanlara kalbinin güzelliği yüzüne yansır deriz ya Kumar’ın kalbinin kötülüğü yüzüne gözlerine yansıyordu gerçekten. Kim bilir bu kötü kalp ona neler yapmıştı düşünmek dahi istemiyordum.
Sessiz kaldığımı görünce sıkıntı çökmüş kahveleri gözlerimle buluştu “Neler olduğunu sormayacak mısın?”
“Sen ne zaman anlatmak istersen dinlerim” dedim omuz silkerken. Hafifçe tebessüm ettim.
Gözlerindeki kasvet dağılırken geriye küçük korku parıltılarının kaldığını gördüm. Bakışlarını kaçırdı tekrar ve hafifçe kafasını eğdi teşekkür eder gibi. Neyden korkuyordu? Geçmişte olanlardan mı?
Bu merakımı arttırsa da dediğim gibi o anlatmadan başka bir şey sormamaya karar verdim “Akşam yanına gitme konusunda emin misin peki?”
“Evet”
Ona nasıl güvenebilirdi? Ya oyun oynuyorsa? Bir süre yüzüne bakmaya devam ettim ama gözleri bir noktaya dalmış olduğundan bakışlarıma karşılık vermedi.
Geri geri adımlarken “Geliyor musun?” diye sordum.
Bakışları yüzüme kalktı. “Siz devam edin” dedi kafasını iki yana sallarken.
Omuzlarım düştü. Canı gerçekten sıkılmış olduğundan daha fazla ısrar etmedim. Zaten az buçuk huzurumuz vardı onu da alıp gitmişti pislik herif! İçimden Kumar’a söylenip çocukların arasına geri döndüm.
Bir süre daha çocuklarla körebe oynadık. Sonrasında bir top bulup geldiler ve bir turda onunla oynadık. Çocuklara bir şey yansıtmak istemediğim için olanları düşünmemeye çalıştım. Neyse ki bu konuda iyiydim. Çoktan gelen yabancıyı unutmuşlardı bile.
Parvati Hanım geldiğinde çocukların bahçede oyun oynama saati bittiğinden onları başka genç bir çalışan kadın eşliğinde içeri yolladı. Hepsine tek tek sarılıp veda ettim. Gidene kadar bir daha gelemezdim buraya muhtemelen. Ancak onları hiç unutmayacaktım. Barun’a her birinin hikayesini sormayı aklımın bir köşesine not ettim.
Aamir ile vedalaşmamız uzun sürdü. Küçük kolları öyle sıkı sardı ki boynumu sanki hiç bırakmak istemiyormuş gibiydi. İçime yayılan sıcaklıkla gözlerim doldu. Bende ona sıkıca sarıldım ve kıvırcık saçlarının arasına derin bir öpücük kondurdum.
Parvati Hanım geciktiği için özür diledi. Sorun olmadığını belirtip tebessüm ettim. Beni çay ikram için içeriye davet etti daha sonra. Barun ona oyun gereği çok Hintçe bilmediğimi ama Hint işaret dili bildiğimi söylemişti. Bu yüzden öyle konuşuyorduk.
Normalde geri çevirecektim ama Barun’un yerinden kalktığını görünce bundan vazgeçtim. Birlikte içeri girdik.
“Aamir tanıştığınızdan beri sizden bahsediyor. Onun gibi diğerlerinin de kalbini hemen kazanmışsınız. Onların dilinden anlıyorsunuz gerçekten”
Yanaklarım utançla ısınırken tebessüm ettim “Teşekkür ederim, bende onları çok sevdim”
Uzun olan masaya geçmiş Barun ile yan yana oturmuştuk. Parvati Hanım ise bize çay hazırlıyor diğer yandan bizimle sohbet etmeye devam ediyordu. Elleri dolu olduğundan Hintçe konuşuyor Barun da bana İngilizce olarak çeviriyordu.
Masala çaylarımız geldiğinde Parvati Hanım çocuklardan bahsetmeye başladı. İkizler ve Neelam yurdun önüne bırakılmış. Ailelerinin kim olduğunu bilmiyorlarmış bu yüzden. Aynı şekilde Ravi, Pawan, Tisya ve Lalita’nın da ailesi bilinmiyormuş çünkü sokakta büyümüşler. Barun bulmuş onları.
Saf çocuğum Zuber de yurdun önüne bırakılmış ama annesini bulmuş Barun. Zuber gayrimeşruymuş. Bu yüzden annesi istememiş onu. Satya’nın da en az onun kadar acı bir hikayesi vardı. Parvati Hanım onu bebekken çöpte bulmuş. Ananya da onun gibi bebekken gelmiş yurda. Annesi doğumda vefat edince babası yurda bırakmış.
Onlar hakkında merak ettiklerimi Barun yerine ona sormuştum böylelikle. Bunları anlatırken gözleri dolmuş öğrendiklerim beni de ağlatmıştı. Barun konuşma boyunca sessizliğini korurken yalnızca çayını içmişti.
Tombiş yanaklı Madhuri’min ailesinin maddi durumu iyi değilmiş. Sadhil ise babasından şiddet görüyormuş. Barun zor da olsa onu buraya getirmiş. Vatsal ise ailesiyle en çok vakit geçirendi belki de. Bunda yaşının büyük olmasının etkisi de vardı elbette. Mahit gibi bir trafik kazasında kaybetmiş ailesini. Akrabaları da sahip çıkmamış.
Şimdi hepsinin neden buradan gitmek istemediğini daha iyi anlıyordum. Onlar için gerçek yuva burasıydı çünkü… Olması gerektiği gibi korkmadan ve yalnız hissetmeden yaşıyorlardı. Onların hayattaki mucizesi de Parvati Hanım ve Barun’du belki de.
Barun’un telefonu çaldığında yanımızdan ayrıldı. Bende yanaklarımı kurulayıp Parvati Hanım’a döndüm iyice. “Onlar çok şanslı gerçekten, sizin gibi bir anneleri var”
İçten bir şekilde gülümsedi. “Asıl ben şanslıyım. Onlar bana aile oldular. Bazen bir çocuk bir yetişkinden daha çok şey öğretir size. Onlar bana her geçen gün yeni şeyler öğretiyorlar. Siz de öğretmensiniz ne demek istediğimi iyi anlarsınız” diye konuştu.
Gülümsemem genişlerken kafamı sallayarak onayladım. Kesinlikle öyleydi. Mesleğimi sevmemdeki en büyük etkenlerden biriydi bu da. Onlara bir şeyler öğretirken bende onlarla yeni şeyler öğreniyordum.
Parvati Hanım’ın bakışları kapıya kaydı “Barun Bey’e bana onları verdiği için tanrıya her gün dua ediyorum. O elimden tutmasaydı muhtemelen yolumu kaybedecektim. Şimdi ise ait olduğum yerde hissediyorum”
Sözleri öyle içime dokundu ki içim ısındı. Uzanıp elini tuttum. Bakışları bana döndü. Kahverengi gözleri dolmuştu yine. O da gülümserken elimi sıktı.
“İnsan kendi yarasını kapatamadığından başkalarının yaralarını sarmaya çalışır. Böylece kendi acısını unutacağını sanır” dedi dudaklarındaki buruk tebessümle. Göğsüme bir sıkıntı çöktü o böyle konuşunca. “Barun Bey kendinden pek bahsetmez ama uzun zamandır bir aradayız. Onun da bu kişilerden biri olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden çocukları çok iyi anlıyor gibi”
Ben bunu hiç böyle düşünmemiştim. Annesinin vefat ettiğini bildiğine göre başka bir acısından bahsediyordu Parvati Hanım. Yine çocukluğuna dair…
“Bende sizin bildiğinizden fazlasını bilmiyorum ne yazık ki” dedim üzgünce.
Bu sırada Barun içeri girince konuyu kapatmak zorunda kaldık. Çaylarımız bittiğinden daha fazla kalmadık orada. Parvati Hanım ile vedalaşıp bahçeye çıktık.
Bir adım önümde ilerlerken elleri ceplerindeydi. Kiminle ve ne için konuşmuştu bilmiyordum ama yine düşüncelere dalmış gibiydi. Belki de hala Kumar’ı düşünüyordu. Onun yüzünden çocuklarla olan kısa vaktimizi çöp ettiğini hatırlamak tekrar canımı sıktı. Yine de buradan böyle ayrılmak istemiyordum.
Bahçenin ortasında kolundan tutup durdurdum onu. Yerinde bana doğru döndü. Bakışları yüzüme çıkarken kaşları hafifçe çatılmıştı.
“Onun amacı canımızı sıkmaktı ve sen böyle yaparak onu başarılı kılıyorsun. Artık düşünmesen olmaz mı?” diye sordum gözlerinin içine bakarken.
Başı hafifçe sola doğru bükülür gibi olurken “Özür dilerim” dedi birden. Sesinden akan hüzün canımı daha çok sıktı.
Kafamı iki yana sallarken kolunu tutan elimin baş parmağıyla tenini okşadım. Annesi hakkında konuşmuştu elbette kötü hissedecekti.
“Ben anlıyorum seni” dedim hafifçe tebessüm ederken.
“Senin kadar başarılı değilim bu konuda ama deneyeceğim. Gerçekten”
Biliyorum dercesine kafamı salladım “Her anımız o kadar kıymetli ki Asaf, ben bunu başıma gelen bu olayla daha iyi anladım. Bence sende böyle kötü kalpli insanlar yüzünden güzel anlarını heba etmemelisin. Kim bilir buraya bir daha gelebilecek miyiz ama sen onun yüzünden bizimle vakit geçirmedin”
Koyu kahveleri suçlulukla parlarken iç çekti “Haklısın... Bunu telafi edeceğim söz. Sen gitmeden buraya tekrar geleceğiz”
Bunu suçlu hissetmesi için söylememiştim ama o bunu anlamasına rağmen kendini yine suçlayarak böyle konuşuyordu.
Sağ işaret parmağımı ona doğru sallarken “Söz verdin bak, unutma” diye konuştum onu bozmayarak.
Tebessüm etti hafifçe “Unutmam”
Gülümsemem büyürken elimi kolundan çektim. Birlikte bahçeden çıktık. Hiçbir şey olmamış gibi davranmayı deneyeceği için içim daha rahattı şimdi.
Arabasının kapılarını açtığında arabayı süzerken buldum kendimi. Siyah aracına bile o kadar alışmışım ki yine bir garipsemiştim. Bu araba da en az onun kadar kaliteli ve havalıydı bence.
“Arabamı özlediğimi fark ettim” dedim aklımdan geçeni dilime dökerek.
“Araban var demek? Hangi marka?”
Emniyet kemerimi bağlarken “Renault Clio” diye yanıtladım onu.
“Hmm tam senlik”
“Neden öyle dedin?”
“Küçük ve kibar bir araba. Sürümü ve parkı da kolay. Bu yüzden istatistiklerde kadınlar daha çok tercih ediyor gözüküyor” diye yanıtladı beni. “Kaç model seninki?”
“İnanır mısın hiçbir fikrim yok. Ben kırmızı istedim sadece, o kısmıyla abimler ilgilendi” dedim gülerken. Araba hareket etmiş yola koyulmuştuk bu sırada.
“Anladım”
Camı açtım hemen. Rüzgâr saçlarımı uçurduğunda rahatladığımı hissettim. Sıcak basmıştı sanki. “Bu arabayı sen mi yaptın peki? Yani otomotiv mühendisleri tam olarak ne yapıyor bilmiyorum ama?”
Camım yukarı kalktı birden ve geri kapandı. Ona doğru döndüm şaşkınlıkla “Niye kapattın ya? Sıcak”
“Terlemişsin” dedi kısaca.
Kaşlarım havaya kalkarken çenemi bedenime yaslayıp kendimi kokladım. Ter mi kokuyordum?
“Hayır, saçların alnına yapışmış. Yanaklarında kızarmış”
Elimi utançla yanaklarıma yasladım “Ben sesli mi düşündüm onu?”
Bakışlarını üzerimde hissettim kısa bir an ama ona bakamadım. Kesin gülüyordur ya. Ben olsam bende gülerdim. Bu kaçıncı rezillikti?
Düşünme Ezgi, düşünme
Elinin ileriye uzanışını izledim. Klima ayarını bir kademe arttırdı. O da sıcaklamamış mıydı? Gerçi hava sabahkine nazaran soğumuştu. E benim gibi çocuklarla deli danalar gibi koşmadığından vücut ısısı da aynı kalmıştı tabii.
“Bu arabayı ekibimle birlikte yaptık. Araba yapımı birçok aşamadan oluşuyor. Tasarımı, yapımı, geliştirilip test edilmesine kadar beraber hareket ediyoruz. Volkswagen de çalıştığım şirketlerden biri” diye yanıtladı sorduğum soruyu.
“Kendi yaptığın arabayı kullanıyorsun. Aşırı havalı ya” dedim kendimi tutamayarak.
Dudağının kenarının kıvrıldığını gördüm “Arka planda yapılanları görsen o kadar havalı olduğunu düşünmezdin. Bol makineli ve yağlı bir ortam. Kokulardan bahsetmiyorum bile”
“Tahmin edebiliyorum” Yüzümü buruştururken gülüyordum. “Sonuç olarak yine de havalı ama. Berat da bilgisayar mühendisi mesela, o da erkek kardeşine oyun yapmıştı. Çok iyi değil mi?”
Başını salladı beni onaylayarak ama yüz ifadesi ciddileşmişti. “Bugün ismi geçenler Dilek’e bahsettiğin arkadaş grubunun içindekilerdi sanırım?”
“Evet, dediğim gibi ilk Rüya ile tanışmıştım. Sonra Mehmet ile okulun festivalinde tanışmıştık. Benim gibi yemek yemeye bayılır o da. Festivalde yeme yarışmasında başa baş gitmiştik ama az bir farkla o kazanmıştı. Uzun zamandır kendine denk biriyle karşılaşmadığını söyleyip muhabbeti ilerletmişti. Sonra güçlü bir bağ oluştu aramızda. Berat da onun arkadaşıydı öyle dahil oldu aramıza. Ardından Mehmet’in Sıla’dan hoşlanmasıyla o da gruba katıldı. Melike de çoğu zaman yanıma geldiğinden o da grubun bir parçası haline geldi. Hepsi ailemden bir parça gibi her birini ayrı seviyorum”
Hızımı alamayıp ona bazı anılarımızdan bahsetmeye başladım. Konu nasıl Mehmet ve Sıla’nın düğününe gelmişti bilmiyordum. “En eğlendiğim düğünlerden biriydi ya onlarınki biliyor musun? Damatlar genelde bu kadar oynamaz da ama maşallah Mehmet halay başını hiç bırakmadı. Halay bizim yöresel oyunlardan biri bilmiyorum duydun mu hiç?”
“Biliyorum”
“Valla mı? Nereden duydun?” dedim şaşkınlıkla.
“O bir yılda çok şey öğrendim diyebilirim”
Askere gittiği dönemden bahsediyordu. Kaşlarım hafifçe çatılmışken “Askerde halay mı çekiyorlardı?” diye sordum.
“Yani yapan vardı elbette ama ben ilk bir köy düğününde gördüm” diye açıklamaya başladığında merakla ona döndüm. O zamanından bir şeyler anlatacak olması beni heyecanlandırmıştı. “Askerdeki yakın arkadaşım Yavuz her izinde beni evine çağırırdı. Genelde izinlerde askeriyede kalmayı tercih ederdim. Ailesine de öyle bahsetmiş ki benden annesi bizzat arayıp çağırdığında kıramadım, bir izinde memleketi Tokat’a gittik”
Ben daha askerlik yapmasını atlatamadan adam şehir şehir geziyordu bir de. İnanamıyordum.
“Henüz beni tanımadan öyle sıcak karşılamışlardı ki o sene geçirdiğim en huzurlu günlerden biriydi o gün. Yavuz’un asıl dertlerinden biri de sevdiği kadınla tanıştırmaktı beni aslında. Bende merak etmiyor değildim kendisini çünkü askeriyede ondan bahsetmediği tek bir an bile yoktu. Sadece ben değil bütün koğuş şahittik sevdalarına. Çocukluktan beri seviyorlarmış birbirlerini, askerden dönünce de evlenme planları kuruyorlardı”
“Yaa” dedim kendime engel olamayarak. “Çok tatlı. Onların düğününe mi gittin?”
“Gittim ama o daha sonra oldu. İlk gittiğimde kuzeninin düğünü vardı. Orada gördüm çoğu oyunu. Güzel bir ortam ama pek benlik değil” diye konuşmaya devam etti.
Güldüm böyle söylemesine. Onu bir düğünde düşününce yüzündeki hoşnutsuzluğu hayal etmek zor değildi.
“Düğün bitince de döndünüz mü?”
“Yok ben erken döndüm. Yoksa bana da düğün yapacak gibi duruyorlardı”
“Ne?” derken gülüyordum.
Kısa mağrur bir bakış attı bana “Yavuz’un babası bırakmadı peşimi. Yavuz’un kime çektiği de belli olmuştu. Kızım olsa sana verirdim deyip durdu adam sürekli, bende ne diyeceğimi bilemiyordum. Yine de hoşgörü ile karşılıyordum ama gidip kahvehanede beni nasıl övdüyse evden dışarı çıkamaz oldum. Köyün bekar kızları bir yerden anneleri bir yerden ya yolumu kesiyor ya da dikizliyorlardı”
Kahkaha attım. Ses tonundaki korkulu tını mı yoksa anlattıkları mı daha çok komikti bilmiyorum ama gözlerim yaşarmıştı gülmekten “Ya kıyamam sana”
“Gül tabii sen gül”
“Az daha başını bağlıyorlarmış iyi kaçmışsın” dedim gülüşümün arasından.
“Başımı mı bağlayacaklarmış?”
“Gerçek anlamda değil tabii, evlenmek anlamında kullanılır bu söz. Mesela o zaman sevdiğin biri olsaydı benim başım bağlı diyebilirdin” diye açıkladım.
“Değişik. Ama doğru kaçmakla en iyisini yapmışım. Yavuz zaten dünden razıydı. Her bekar kızın CV’sini biliyordu sanki anlatıp duruyordu hepsini” dedi hoşnutsuz bir sesle. Yavuz gerçek bir çöpçatan çıkmıştı yalnız. “Benim anlamadığım yabancı olmamı bilmelerine rağmen kızlarıyla evlenmemi istemeleriydi. Bunu hangi anne baba ister?”
“İç güveysi alacaklardı belki de seni” dedim dalga geçerek ve bunu düşünmek yine kahkaha atmama sebep oldu.
Başı bana doğru dönerken “Ne, güvey mi?” diye sordu en avel haliyle. Kahkaham büyüdü.
“Hani ortak bir yer yoksa normalde damadın ailesinin evine gidilir ya, iç güveysi tam tersi demek. Damat gelinin ailesinin evinde yaşar”
Yüzünde anlık bir buruşma yaşandı. Gülümsemem sekteye uğrarken “Hayırdır yaşanmaz mı kızın evinde de? Ne o öyle yüz buruşturmalar falan?” dedim.
“Hayır, yanlış anladın. Tamamen oradaki kişiler yüzünden verdiğim bir tepkiydi” diye savundu hemen kendini. Anlamıştım zaten ama biraz korkutmak istemiştim. Sırıttım.
“Ranvir biliyor mu bunları peki?”
Bana dehşet dolu bir bakış attı bu defa “Sence anlatır mıyım? Ömür boyu dalga geçer benimle”
“Bende dalga geçtim, pişman mısın anlattığına?”
“Sen geçebilirsin”
“Benimki bir ömür sürmeyecek diye mi?” dedim gülerken.
Kafasını iki yana salladı “Hayır, sen olduğun için”
Midemde o tanıdık hareketlenmeleri hissettim yine. Gittikçe şiddetlenen bir his olmaya başlamıştı bu ve sebebini tahmin edebiliyor olmak kalbimin korkuyla atmasına sebep oldu o an.
Ne söyleyeceğimi bilemedim. O duyguyla yüzleşmekte olduğu gibi bundan da kaçtım. “Neyse. Yavuz’un düğününde ne yaptın? Öylece dikildin mi?”
“Daha düğüne aylar kala halay başı olacaksın diye halay öğretti beyefendi, sence dikilmek mümkün mü?” derken konuyu değiştirmemi hiç garipsememiş gibiydi.
“Haklı adam” dedim önüme dönerken.
Gerçekten halay çekmişti. Onu öyle hayal etmek çok zordu.
“Neyse ki atlattık geçti gitti. Çocuğu var artık. Baba olunca belki biraz huyu değişir dedim ama Ranvir’den tecrübeli olduğumdan artık umudum yok”
Gülümserken “Öyle deme ya. Onlar adına çok sevindim ben. Çocukları kız mı erkek mi?”
“Erkek, ismi Burak”
“O da babasına çekerse küçük bir Yavuz ile daha uğraşacaksın desene?”
“Kesinlikle”
Doğuma gitmemiş olmalıydı muhtemelen. Ama elbet bir gün en azından onları görmeye giderdi. Benim bir parçam hep oraya ait kalacak demişti. İnsan ne kadar uzun süre kendinden uzak kalabilirdi ki?
Hava kararmaya başlamıştı. Yol daha da kalabalık olduğundan trafik vardı. Aramıza bir sessizlik çökünce arkama iyice yaslandım. Ne kadar yorulmuş olduğumu o zaman fark ettim. İç geçirdim.
“Radyoyu açalım mı?” diye sordum.
“Tabii, sormana gerek yok” dedi bir yandan radyoyu açarken. Kafamı eğerken gülümsedim.
Frekans hala Türkiye ayarlıydı. Bilmediğim bir şarkı doldurdu arabanın içini. “Bu defa Hintçe dinlesek olur mu? Senin sevdiğin bir adam var ya belki onun şarkılarına denk geliriz?”
“Fark etmişsin” dedi şaşkın bir sesle. Gülümsedim. Tabii bizden kaçar mıydı? “Arijit Singh ismi. Denk gelmesine gerek yok. Direkt onun şarkılarını açayım”
“Harika”
Telefonunu koyduğu aralıktan alıp sabitleyici kısmına yerleştirdi. Müzik uygulamasını açtı direkt. Karışık çal moduna aldı daha sonra listesini. Bir melodi doldurdu arabayı hemen. Sesini biraz daha yükselttikten sonra o da arkasına yaslandı. İsminin Arijit olduğunu öğrendiğim o adam şarkıya girdi o an da.
Tu hi ye mujhko bata de
Chahun main ya naa
Apne tu dil ka pata de
Chahun main ya naa
“Normalde slow şarkılar dinlemem ama bu adamın sesinde kendini dinleten huzurlu bir tını var” dedim onunla düşüncelerimi paylaşarak.
Arabayı hareket ettirirken “Evet, bende bu yüzden seviyorum onu” diye katıldı bana. İnce bir kadın sesi katıldı bu sırada sanatçıya.
“Burası nakarat sanırım, ne söylüyor?”
Kısa bir an duraksadı sanki. “Şöyle hepsine bakabilirsin” diyerek ekranda bir şeyler yaptı sonra ve şarkının Hintçe sözleri yanında Türkçe çevirisi çıktı.
Merakla dirseğimi dizime yaslayıp yüzümü elimin arasına aldım ve ekrana yaklaştım.
Bana yalnızca şunu söyle
Sevsem mi sevmesem mi?
Anlat bana kalbinden geçenleri
Sevsem mi sevmesem mi?
Yüzümdeki ifade dondu bir an. Denk gelen şarkıya bak? Yutkundum. Midemdeki o kramplar kendini belli etti yine. Yavaşça arkama geri yaslandım ama bakışlarım ekrandan kopmadı.
En başından beri hissettiğim o garip hisleri hep bir şeye bağlamıştım. Ancak artık kafam daha berrak olduğundan üzerine düşünebiliyordum. Bunda o hissin kuvvetlenmesinin de etkisi vardı elbette. Artık gözlerime baktığında bile o kelebeklerin hareketini hissediyordum. Üstelik bugün güldüğünde hissettiğim şey çok farklıydı. Daha önce hiç hissetmediğim bir histi…
Ona kaçamak bir bakış attım. Ondan etkilenmediğimi söylemek kendimi kandırmak olurdu ve ben hislerim konusunda kendime her zaman açık davranırdım. Ne kadar tehlikeli bir his olduğunu biliyordum ve özellikle ona karşı böyle hissetmem çok yanlıştı. Saçmalıktı… Bu bile bile kalbime zarar vermek demekti.
Yüreğim benim değil sanki
Sana öylesine güveniyor ki kendine bile güvenmedi hiç bu kadar
Yalnız kaldığımda ele geçiriyor beni düşlerin
Ve usulca sana âşık oluyorum
Ne aşkı? Aşk falan yoktu! Yerimde rahatsızca kıpırdanmadan edemedim. Bu şarkı bitebilir miydi artık.
Beni güzel buluyor olabilirdi ama bu hiçbir şey değiştirmezdi. Her anlamda zıttık bir kere onunla. Benim gibi birini sevmesi imkânsız gibiydi bu yüzden. Onun yanına Lila gibi bir kadın yakışırdı…
Hepsinden öte onun burada bir düzeni vardı ve ben buraya ait değildim. Evim, ailem ve işim buradan kilometrelerce uzaktaydı. Kültür farklılarımızdan bahsetmiyordum bile. Türkiye’de şehir değiştiğinde bile aileler arasında sorunlar çıkıyordu ülke değişse o işin oluru kalmazdı muhtemelen. Her türlü imkânsız bir durumdu. Bunu bile bile bu hissi beslemeyecektim. Buna bir son vermeliydim.
Kafamı diğer tarafa çevirirken iç geçirdim. Aisha’yı nasıl unuturdum? Ona âşık olsam Aisha’nın yüzüne nasıl bakardım? İçim sıkıldı bu düşünceyle. Şu andan itibaren bu meseleyi düşünmeyi yasaklıyordum kendime.
Şarkı değişti yollar açıldı. Bu koltukta kesinlikle büyü falan vardı. Uykumu getiriyordu. Ya da ben çok yorgundum. Gözlerimin ne ara kapandığını anlamadım bile.
“Ezgi” koluma dokunulmasıyla gözlerimi kırpıştırdım “Geldik”
Kafamı sağa doğru çevirirken gözlerimi araladım tamamen. Onun da bana doğru dönmüş olduğunu gördüm. Etrafıma kısa bir bakış attığımda evin bahçesinde olduğumuzu fark ettim. Hava kararmış sokak lambaları ve evin ışıkları yanmıştı.
Yerimde toparlanırken kucağıma düşmüş ceketini fark ettim. Bugün ceket giymemişti bu nereden çıkmıştı bilmiyordum. Ceketini alıp ona uzattım “Teşekkür ederim”
“Rica ederim” dedi tok sesiyle ve ceketini alıp arkaya bıraktı.
Birlikte araçtan indik sonra. Yanıma geldiğinde elindeki poşeti gördüm. Adamlardan biri gelip arabayı aldı ve bahçeden çıkardı.
"Bu senin" diye konuştuğunda bana uzattığı poşete ardından yüzüne baktım şaşkınlıkla.
"Benim mi?"
"Evet, Panipuri sözüm vardı"
İçim ısındı. Muhtemelen ben uyurken almıştı. Bu aklıma beni mutfakta yakaladığı anı hatırlatınca utanmadan edemedim. Gerek yok demiştim oysa.
Poşeti alırken "Teşekkür ederim" dedim. Başını eğdi hafifçe. O da hatırlamıştı kesin.
Bu sırada diğer aracı durdu yanımıza. Şoför koltuğundaki adamı gelip anahtarı ona uzattı.
Anahtarı ondan aldıktan sonra bana döndü tekrar "Benim biraz işim var dışarıda. O zamana kadar dinlen. Gelince geçeriz restorana?"
“Bugün evde de yiyebilirim sorun değil, sen işlerini hallet rahatça” dedim mahcupça.
“Uzun değil zaten merak etme. Hem gitmeden Arda ile vakit geçirmek istersin diye düşünmüştüm? Bende o yüzden gideceğim”
Doğru ya! O Türkiye’ye dönecekti “Ben onu unutmuşum… Tamam gidelim o halde. Görüşürüz”
“Görüşürüz”
Basamaklara ilerlediğimde kapı sesinden onun da arabaya bindiğini anladım. Acaba işi kaymakamlıktaki bir iş miydi yoksa dosyayla ilgili bir şey mi olmuştu?
Arabayı çalıştırmadığını duyduğumda kaşlarım hafifçe çatıldı. İçimdeki dürtüye engel olamayıp son basamağı da çıktım ve dönüp ona baktım. Ön camında da koyu bir film olmalı ki yüzünü zor seçmiştim ama onun da bana baktığını gördüm. Yanlış anlamaması için elimi kaldırdım hemen ve ona doğru el salladım. Harikaydı gerçekten! Neden arkamı dönüyorsam? Onun da elini havaya kaldırdığını gördüm.
Neden gitmiyordu? Benim eve girmemi mi bekliyordu? Zaten bahçedeydim başıma ne gelecekti?
Başın yarılma tehlikesi geçirebilir mesele?
Önüme dönerken yüzümü buruşturdum. Onu saymasak olur mu?
Hole girdiğimde duydum arabanın sesini. Gerçekten beni bekliyormuş. Adamda artık nasıl bir bela profili bıraktıysam? Omuzlarım düşerken yüzümü ovaladım. Kendimi hala uyku mahmuru hissediyordum.
“Geeta” Aisha’nın sesiyle ilerlemeyi kesip kafamı kaldırdım. Mutfak tarafında yemek masasının önündeydi. Gözlerimiz kesişince bana doğru adımlamaya başladı.
Bende ona doğru ilerledim. Ellerini kollarıma koyduğunda “Seslenmesem fark etmeyecek gibiydin, iyi misin?” diye konuştu güzel Türkçesiyle.
Ellerimle kollarını tutarken gülümsedim hafifçe “İyiyim. Arabada uyuyakalmışım onun mahmurluğu var üzerimde”
“Abim gelmedi galiba?”
“Yok, işi varmış sonra gelecek”
Beni masanın yanındaki sandalyelerden birine oturturken “Bende sizi bekliyordum. Ranvir abilere gidince bugün erken dönersiniz eve diye düşünmüştüm. Bu saate kadar orada mıydınız?” diye sordu. Yanıma sandalyeye oturdu o da.
Ne diyeceğimi bilemedim başta. Yurda gittiğimiz aramızda kalsın demişti. Bu yüzden yalan söylemek zorundaydım.
“Hayır, kaymakamlığa da geçtik”
“Anladım” dedi kafasını sallarken. Kendimi kötü hissetmeden edemedim. “Babanlarla konuştun mu peki? Nasıllar?”
“Fizik tedavisine gittiğinden babamla konuşamadım. Annemler de iyi şükür. Abimi de normal odaya almışlar. Arkadaşlarım gelmiş İstanbul’dan bahsetmiştim ya sana, Rüya ve Berat”
“Ya ne kadar düşünceliler” dedi içten bir tebessümle. “Okul işin ne oldu? Onu konuşabildin mi?”
Kucağımdaki ellerimle oynarken “Konuştuk. Geçici bir öğretmen getirmişler yerime. Abim uçak şirketiyle iletişime geçip kazaya dair bir kanıt sunacak ve okul müdürüm tekrar bir dilekçe yazacak. Şimdilik bir sorun yok yani” diye konuştum.
“Ne zaman döneceğin belli değil diye mi tekrar dilekçe yazacak?”
Başımı eğdim usulca “Evet. Arkadaşlarım bir şeyler planlamışlar ama bakalım henüz babamla konuşmamışlar”
Uzanıp elimi tuttuğunda bakışlarımı yüzüne kaldırdım. Elimin üzerini okşarken “Anladım. Umarım hayırlısı neyse o olur canım” diye konuştu sıcak sesiyle.
“Umarım” dedim buruk bir tebessüm ederken.
“Abim ne dedi bu duruma ne yapacaksınız?”
“Henüz konuşmadık. Babam ve annem Çetan amca ile konuşmak istiyor. Sanırım o konuşmada karar vereceğiz ne yapacağımıza” dedim düşünceli bir sesle.
Kafasını salladı “Doğru olan bu, evet. Abin yeni iyileşti. Bunun mutluluğunu çıkaralım önce. Konuşuruz bunları da elbet”
“Teşekkür ederim”
“Sen odaya geç dinlen istersen bende yemek hazır olunca çağırırım seni” dedi daha sonra.
Mutfaktan gelen sesleri o zaman fark ettim. Anlaşılan onlar da henüz yemek yememişti. Yukarı kattan da televizyon sesi geliyordu. Büyük salon ise boştu. Evde kimler vardı başka bilmiyordum.
“Olur. Ben bir babamla da konuşmak istiyorum, telefonun burada mı?” diye sordum tekrar Aisha’ya döndüğümde.
“Evet canım. Komidinimin içinde”
“Teşekkür ederim” dedim tekrar ve birlikte yerimizden ayaklandık.
O elindeki poşet nedir?" diye sordu Aisha yeni fark etmiş gibi.
"Panipuri denemiştik de ben çok sevince Barun bir kutu daha aldı bana"
Gözlerinden kısa bir şaşkınlık geçti. "Ya demek çok sevdin. Ben de çok severim"
Utandım elimde olmadan. Yanlış anlaşılmamıştır değil mi?
Bu sırada Astha abla çıktı mutfaktan. “Hoş geldin Geetacım” dedi, beni gördüğüne mutlu olmuş gibiydi.
Gülümsedim bende “Hoş buldum”
Onunla da ayak üstü konuştum biraz. Ardından merdivenlere yöneldim. İkinci kattaki salonda İndu Hanım ve Saras abinin annesi, ismini hatırlayamadım, televizyon izliyorlardı. Beni fark ettiklerinde sohbetlerine ara verdiler. Başımı eğerken onlara da selam verdim. Dudaklarında nezaketen bir tebessüm oluşurken onlar da aynı şekilde bana karşılık vermişlerdi.
Odaya geçtiğimde terlemiş olduğum için bir duş almak istedim tekrar. Panipuri kutumu komidinimin üzerine bıraktım. Banyoya girip kısa bir duş aldım sonra. Ardından bebek mavisi ince bir kazak geçirdim üzerime. Altıma da kendi İspanyol paça pantolonumu giydim.
Saçlarımı kuruttuktan sonra güzelce taradım ve tek örgü şeklinde ördüm. Bileziklerimi tekrar yerine koymuştum ama geri almadım. Aisha’nın yattığı tarafa ilerleyip oturdum. Çekmecesinden telefonunu alıp açtım. Onun da kilit ekranında şifresi yoktu. Olsa söyler diye düşünmüştüm zaten.
Ana ekranında bir aile fotoğrafları olduğunu gördüm. Annesi Sümeyra Hanım yere diz çökmüştü. Kucağında Barun vardı. Dört beş yaşlarında duruyordu. Ayakta olan Çetan amcanın kucağındaki bebek ise Aisha olmalıydı. Barun annesinin kucağından ona uzanmış Çetan amcanın Aisha’yı ona uzatmasıyla onu yanağından öpüyordu. Sümeyra Hanım ve Çetan amcanın onlara bakarken ki sıcak gülüşlerine baktım.
İçim burkuldu yine. Çok güzel bir fotoğraftı. Acaba Barun’da da var mıydı bu fotoğraf?
Daha fazla fotoğrafa bakamayarak rehbere girdim ve babamın numarasını tuşladım. Şanslıydım ki babam da yeni uyanmıştı. Tedavisi onu çok yoruyor olmalıydı yoksa günde bu kadar uyuyan bir insan değildi.
Annemin söylediğine göre fizik tedavisi iyi gidiyormuş. Ancak babam taburcu edin beni diye darlamaya başlamış doktorunu. Yarın beni evden ararsa şaşırmazdım. Odasına geri dönerken Yiğit abimin yanına uğramışlar. Yaraları ve kırıkları dışında onun da durumunun iyiye gittiğini söylediler.
Rüya ve Berat henüz konuyu açamamış olmalılar ki babam o meseleden hiç bahsetmedi. Okul konusunda Oğuz abimin gerekeni yapacağını ve canımı sıkmamamı tembihledi. Onlarla konuşmak içimdeki sıkıntıların azalmasına sebep oldu.
Ve sonunda beklenen konuşmada gerçekleşti. Hicran yengem ile konuştum. Daha doğrusu ikimiz de ağlamaktan pek bir şey konuşamadık. Beni suçlamadığını ve bana kızgın olmadığını öğrenmek içime su serperken omuzlarımdan bir yükün kalktığını hissettim.
Telefonu kapattığımda kendimi daha hafif hissettim. Ancak aklıma babamın onu sorması ve üzerine ailesiyle konuşma meselesini tekrar açtığı gelince modum yine düştü. Onu düşünmek istemiyordum. Yatağa iyice yerleşirken fularımı yüzüme yaslayıp cenin pozisyonu adım.
“Ne yapacağım? Sadece ona değil herkese çok alışmıştım. Burada ne kadar uzun kalırsam ayrılmak o kadar zor olacaktı. Benim en kısa sürede buradan gitmem gerekiyordu”
Derin bir iç geçirdim. Yerimden doğruldum hızlıca. Biraz daha düşünürsem kafayı yiyebilirdim. Ses lazımdı bana. Yalnızlık bana iyi gelmiyordu. Fularımı başıma bağlarken hızlı adımlarla çıktım odadan.
Televizyon sesi yerine konuşma sesleri almıştı. Balkondan baktığımda büyük salonda hanımların ve Barat Bey, Saras abi ve King’in olduğunu gördüm. Merdivenlerden inerken gözlerim birinci kattaki Vasant dedenin odasının kapısına değdi. O günden sonra da beni bekliyor olabilir miydi? Barun ona abimin iyi olduğunu söylemiş miydi acaba?
Onunla konuşmak isteyerek adımlarımı oraya yönlendirdim. Kapısını hafifçe tıklatıp ses gelemeyeceğini bildiğimden kafamı usulca içeri soktum. Işığı açıktı ancak onun uyuyor olduğunu gördüm. Bedeninin üzerinde gazeteye benzeyen bir şey vardı. Anlaşılan onu okurken uyuyakalmıştı. Hafifçe tebessüm edip içeriye girdim.
Yanına geldiğimde gazeteyi üzerinden alıp katladım ve yanındaki sehpanın üzerine koydum. Yatağın ucundaki battaniyeyi kaldırıp üzerine örttüm sonra. Bu sırada odanın kapısı açıldı. Bakışlarım oraya döndüğünde Kalindi Hanım ile göz göze geldik.
Kaşları çatılırken bakışları kısa bir an eşine döndü sonra bana baktı. Bir şey söylemeliydim ama ne söylesem beni hiçbir türlü anlamayacaktı zaten. Soğuk bakışları ise daha çok gerilmeme sebep oluyordu. Hızla yanıma doğru ilerlerken birden kolumdan tuttu.
Beni odanın dışına ilerletirken şaşkınlığımı atlatıp “Kalindi Hanım” diye seslendim. Bana cevap vermeyip Hintçe bir şeyler söyledi. Ne söylediğini anlamasam da sesi öfkeli çıkıyordu.
Koridorun ortasında kolumu kendime çekip onu durdurduğumda hiddetle bana doğru döndü. Bir dakika! Vasant dede için o da işaret dili biliyor olabilirdi.
"Sorun ne Kalindi Hanım?" diye sorarak şansımı denedim.
Şaşırdığından beni anladığını anladım. Gözlerine öfke tekrar yerleşirken "Senin onun odasında ne işin var?” diye konuştu. Neden işaret dili bildiğimi sorgulamadı bile.
“Ben yalnızca onunla konuşmak istedim”
“Sen kimsin de onunla konuşacaksın? Her önüne gelen bu odaya giremez anladın mı? Bu evde kalıyorsan kurallarına da uyacaksın!”
“Siz yanlış an-” birden havadaki elimi tutmasıyla cümlem yarım kaldı.
“Sakın! Sakın bir daha benim sözüm üstüne söz söyleme!” diye konuştu. Gözlerinde gördüğüm nefret afallamama sebep oldu.
Aisha’nın sesi aramıza girdiğinde diğerlerinin de etrafımıza toplandığını gördüm. Saras abi, King, Nalini ve Aastha ablanın yüzünde korku ve şaşkınlık ifadesi varken Barat Bey ve diğer hanımların yüzünde ayıplayan bir ifade vardı.
Aisha Hintçe konuşarak ona bir şeyler söylerken yanımıza adımlayacağı sırada Kalindi Hanım diğer elini ona doğru kaldırdı. Aisha olduğu yerde kalırken Kalindi Hanım soğuk sesiyle bir şeyler söyledi. Onların tartışmasına Barat Bey de katılırken annesini desteklediği belliydi. Aisha onlara cevap verirken King de ona destek çıkmıştı. Onu da annesi susturmuştu. Kalindi Hanım bir şeyler söylemeye devam etti.
Kolumu ondan kurtarmak isteyerek tekrar kendime çektiğimde buna izin vermedi ve tekrar bakışları bana döndü. Bende kaşlarımı çatarken geri adım atmadım ve bende ona aynı şekilde baktım. Ne istiyordu bu kadın benden?
“Beni iyi dinle. Önce acın var dedik sustuk. Artık böyle bir derdin de olmadığına göre bunları öğrenmenin vakti geldi. Burada kaldığın sürece ben ne dersem o olacak. Biz çağırmadan odandan çıkmayacaksın-”
“Yoksa? Yoksa ne yapacaksınız?” dedim onun bana yaptığı gibi lafını bölerek. Büyük diye saygımı kaybetmek istemiyordum ama bu yaptığı çok kırıcıydı.
Öfkesi iki kat artarken kolumdaki elini sıkılaştırdı ve beni kendine çekti. Benden birkaç santim kısaydı. Göründüğünden daha güçlüydü üstelik. Bu beni durdurmadı. Ben yanlış bir şey yapmamıştım! Bende kolumu tutan kolunu tuttum.
“Yoksa seni kendi ellerimle polise götürürüm!”
Ona inanamaz bir şekilde bakarken başka bir ses girdi bu defa aramıza. İkimizin de bakışları sesin sahibine dönerken Barun’un bakışları babaannesinin yüzündeydi. Ne zaman gelmişti hatta bize ne ara bu kadar yaklaşmıştı bilmiyordum.
Kaşları çatılmışken bakışları önce ellerimize indi ardından bana baktı. İçimde anlık bir rahatlama hissettim. Bir parça suçlu hissetmeyi ise beklemiyordum. Yine beni yalnız bırakmıştı ortalık karışmıştı.
Kalindi Hanım’ın konuşmasıyla bakışlarımız koparken Barun istifini bozmadan bize doğru ilerledi. Sanki onu dinlemiyor gibiydi. Bir eliyle onun elini diğeriyle benim kolumu tuttu. Kalindi Hanım torununa direnmeyip kolumu bırakırken öfkeli bakışlarının hedefi Barun’du bu defa.
Barun kolumu bırakmayıp önüme geçerken babaannesine bir şeyler söyledi. Baş parmağı tenimde hareket etti yine usulca. Bu iki oluyordu.
Barat Bey hiddetle bir şeyler söyleyerek öne çıkarken bakışlarım o tarafa döndü. Kalindi Hanım da ona katılırken Barun ile konuşuyorlardı. Ne söylediklerini deli gibi merak ettim. Kim bilir ne anlatıyorlardı hakkımda? Kalindi Hanım’ın istediği şeyleri yapmam gerektiğini söylüyorlardı muhtemelen. Barun’un da onlara hak vermeleri için kendilerini açıklıyorlardı.
Aisha abisinin vermiş olduğu güvenceyle yanımıza geldi hemen. Omzuma dokunurken mahcup bakışlar attı.
Barun dönüp bana baktığında “Konuşmak için girmiştim ama uyuyordu zaten. Sonra Kalindi Hanım geldi” diye açıklamak istedim kendimi.
“Biliyorum. Yalnızca seni de dinlemek istedim”
“Teşekkür ederim… Neden ona zarar vermişim gibi davranıyorlar?” diye söylendim, bu sırada üzgün bakışlarımı aile büyüklerinde gezdiriyordum.
“Dert etme, halledeceğim ben” dedi güven veren bir sesle.
Bu sırada Kalindi Hanım kendi aramızda konuşmamıza dayanamamış olacak ki bize doğru hiddetle bir şeyler söyledi. Barun ona aynı soğukkanlılıkla cevap verirken Barat Bey de bir şeyler söyledi. Aisha’nın kaşları çatıldı. Amcasına doğru döndü hızla ve o da bir şeyler söyledi. Onu ise halası İndu Hanım yanıtladı.
Aisha’nın kaşları daha çok çatılırken sinirlendiğini hissettim. Ona cevap vereceği sırada Barun bize doğru döndü ve ona baktı. Tamam diyordu, devam etme. Boşa konuşuyorsun. Aisha da bunları anlamış olmalı ki onu dinleyip dudaklarını geri kapadı.
Ragini Hanım konuştu bu defa. Bakışlarım ona döndüğünde kollarını göğsünde bağlamış kayıtsız bakışlarıyla bize bakıyordu. Barun ona cevap vermedi. Onun yerine Kalindi Hanım patlamıştı. Sesi öyle yükselmişti ki yerimde irkilmeden edemedim.
Barun’a doğru işaret parmağını salladığında Ragini Hanım ile değil onunla konuştuğunu anladım. Barun soğuk sesiyle ona yanıt verdiğinde Kalindi Hanım geri adım atmadı. Barun’un omuzları dikleşirken bakışlarını diğerlerinin üzerinde gezdirerek bir şeyler söyledi. İsmim geçti. Büyüklerin yüzünde öfkenin yanında şaşkınlık oluşmuştu bununla birlikte.
Ne oluyordu? Tam Aisha’ya soracağım sırada Barun bileğimdeki elini omzuma sardı ve beni ilerletti. Kaşlarım merakla çatılırken ona ayak uydurmaktan başka bir şey yapamadım.
Henüz onların sardığı alandan çıkmamıştık ki Kalindi Hanım’ın sesiyle adımlarımız duraksadı. Barun’un iç çektiğini duydum. Omuzları düşerken babaannesi yerine ilk önce bizimle gelen Aisha’ya döndü. “Geeta’yı dışarı çıkar, bende geliyorum hemen” dedi Türkçe konuşarak.
Aisha kafasını sallayıp onu onaylarken onun da gerildiğini görmemek imkansızdı. Onlara bakarken endişeyle kaşlarımı çatmadan edemedim “Ne oluyor?”
“Sorun yok, hemen geleceğim” diye konuştu Barun.
Bu kadar basit bir olayı neden bu kadar çok büyütmüşlerdi anlamıyordum? Üstelik sadece Kalindi Hanım değil, diğer büyükler de çok öfkelenmişti.
Aisha koluma girerken merdivenlere doğru yöneldik. “Aisha, tartışacaklar ve Barun tek kaldı. Sen onunla mı kalsaydın? Ya da Çetan amca nerede? Ona haber versen?” diye sordum endişemi saklamadan.
“Abim alışkın, halledecektir. Hem söylediğini yapmazsak daha çok kızar, hadi”
Alışkın olması onlarla hep tartıştığı anlamına geliyordu. İkna olmasam da onunla ilerlemeye devam ettim. Benim yüzümden üstüne gideceklerdi. Kötü hissettim kendimi.
Kapının önünde durduğumuzda kolundan çıkıp ona doğru döndüm. “Babaannen ne söyledi? Barun neden kaldı?”
“Öncelikle sen dedemle ne ara tanıştın? Üstelik Hint işaret dili mi biliyorsun?” diye sordu, sesinde suçlayıcı olmayan gerçek bir merak vardı.
“Doğuştan duyamayan Hintli bir öğrencim için öğrenmiştim, oradan biliyorum. Dedenle de tesadüf eseri tanıştım. Sonrasında ona bir şeyler anlatmamı istediğinden yanına gidiyordum. Abinin haberi vardı. Yine aşağı inmeden yanına uğramak istedim o kadar”
Aisha sıkıntıyla bir nefes verirken “Anladım. Ben bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama onları öfkelendiren şey biz bile o odaya zor girerken senin öylece girmen. Bu bir kuraldır Geeta. Babaannemin izni olmadan kimse o odaya giremez”
“Kusura bakma ama çok saçma bir kural bu. O sizin dedeniz sonuçta yanına girmek için neden ondan izin almıyorsunuz?”
“Dedemin de isteğinde olan bir şey zaten bu” dedi üzgünce.
Kafamı iki yana salladım “Bana gayet sıcakkanlı davranmıştı. Onun isteği ve Barun’un haberi olmasa zaten böyle bir şeye kalkışmazdım”
“Biliyorum canım ben seni suçlamıyorum lütfen yanlış anlama. Hatta abimin söylediğine göre babaannemin de haberi varmış zaten senin onunla tanıştığından”
Şaşkınlıkla kaşlarım havalanırken “O zaman neden böyle davrandı bana?” diye soludum.
“Hatırlarsan sana daha ilk gün demiştim babaannemin katı kuralları olduğunu ve bu konuda hassas olduğunu. Anlaşılan haberi olmasına rağmen kabul etmedi senin dedemin yanına girmeni. Ben onun yaptıkları ve söyledikleri için gerçekten özür dilerim Geeta”
“Sorun değil, asıl sen kusura bakma. Sana patlamış gibi oldum. Abin de bahsetmişti bugün bu kural meselesinden zaten, anlıyorum” dedim sesli bir nefes bırakırken. Kafasını iki yana salladı o da üzgünce. “Neden şaşırıyorsam ayrıca? Onlar başından beri beni bu evde istemediler biliyorum. Yalnızca kabullenmişlerdi. Şimdi onların dediği tek bir şeyi yapmamam hep böyle olay yaratacak evde”
“Hayır, Geeta. Lütfen böyle düşünme. Abim gerekeni söyledi zaten, şimdi asıl bunu kabullenmek zorundalar” diye konuştu telaşla.
“Abin ne söyledi?” diye sordum. Şu en son söylediği şeyden bahsediyordu muhtemelen.
“Onun şaşkınlığından da çıkabilmiş değilim hala. Abim tam olarak şöyle dedi ‘Geeta artık yalnızca benim misafirim, sizin değil. Bu yüzden sizin kurallarınıza da uymak zorunda değil’”
Ne? Gözlerim şaşkınlıkla büyürken yanaklarıma hücum eden ısıyı hissettim. Bu adam ne yapmıştı? Demek bu yüzden öfkelenmişlerdi.
Bu sırada Barun kapıda göründü. Onun önüne ilerledim hemen. Hala gergin gözüküyordu. Gözleri yüzümde gezinirken kısa bir an kaşları çatıldı.
“Ne oldu?”
“Bir sorun yok artık, merak etme”
Kaşlarım hafifçe çatılırken “Nasıl merak etmeyeyim? ‘Benim misafirim, artık sizin kurallarınıza uymak zorunda değil’ Bu mu senin olayı tatlıya bağlama yolun?” diye çıkıştım.
Aisha’ya baktı kısa bir an. Kollarını göğsünde bağlarken “Evet bu, çünkü bu dilden anlıyorlar” dedi öylece.
“Resmen onlara meydan okumuşsun, bu nasıl bir yol? Beni aileme kavuşturturken sen mi ailenden olmak istiyorsun Asaf Barun Khan?”
İç geçirirken çenesini sıvazladı “Böyle yapmazsam babaannem durmayacak. İstediğini yaptırır. Buna razı mı olacaksın?”
“Eğer aranız bozulmayacaksa evet, razıyım. Ayak altında dolaşmamam, istediği bu” dedim kararlı bir sesle. Kaşları hafifçe çatılırken kafasını iki yana salladı. Dudaklarımı araladım tekrar “Kısa bir süre sonra gideceğim zaten. İdare ederdim Barun”
“İstediği yalnızca bununla sınırlı kalmaz. Ayrıca başından beri benim için kabullendi seni, söylediğimde yanlış bir şey yok bu yüzden. Ben sadece bir hatırlatma yaptım. Bu konuda burada kapandı”
“Benim yüzümden-”
“Senin yüzünden olan hiçbir şey yok. Aksine ben özür dilerim az önce yaşananlar için” diyerek böldü lafımı. Kafamı iki yana salladım. Gözlerimin içine bakarken kollarını bedeninin yanına indirdi. “Bundan sonra evden herhangi biri canını sıkacak bir şey yapar ya da söylerse gelip bana söylüyorsun. Anlaştık mı?”
Omuzlarım düştü üzgünce ama bir yanım mutluydu yanımda olduğu için. Bunu gözlerimde gördüğünü hissettim “Anlaştık”
“Teşekkür ederim abi” diyen Aisha’nın sesiyle ona doğru döndük. Sarı ışıkta yeşil hareleri parlarken abisine bakıyordu “Sen gelmesen Geeta’yı oradan nasıl çıkaracaktım bilmiyorum. Yaptıkların için de teşekkür ederim”
Abisinin yaptıklarını onaylamasına şaşırmadım bu defa. Karşı gelebilse eminim o da aynısını yapardı. Buruk bir tebessüm ettim.
Barun bakışlarını kaçırırken başını eğdi yalnızca. Bu aklıma Aisha’nın ekranındaki fotoğrafı getirirken Aisha’ya doğru döndüm “Her neyse. Ben çok acıktım. Yemeğe Kerem’in Yeri’ne gideceğiz. Sen de gelsene?” diye konuştum.
Aisha abisine kaçamak bakışlar atarken “Ben…” diye geveledi. İstediğini ama onun tepkisinden çekindiğini biliyordum. Aksine Barun hiçbir ses vermedi bu konu hakkında. Geçen defa kendisi de çağırmıştı ayrıca.
“Evet sende geliyorsun anladım ben seni. Sende açsın ondan, konuşamıyor o derece görüyor musun Barun?” dedim ve onun onayını beklemeden Aisha’nın koluna girip ilerlemeye başladım. Heyecanlanmıştım.
Aisha’nın diğer eliyle dudaklarını örttüğünü gördüm. Sanırım gülüyordu. Rahatlamasına sevinmiştim. Barun sürücü koltuğuna geçerken biz de arkaya geçmiştik. Aisha’ya doğru dönerken olanları bir kenara bırakıp onun gününün nasıl geçtiğini sordum. Maksadım sohbet açıp onları konuşturmaktı ama Barun asla dahil olmuyordu bu plana.
Aisha ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı elbette. Buruk bir tebessüm ederken teşekkür edercesine kafasını eğmişti. ‘Bak şimdi’ bakışı atarak ona bakacak şekilde başımı önümdeki koltuğa yasladım. Yani sürücü koltuğuna.
“Keşke Ranvir şoförümüz olsaydı. Kesin çok eğlenirdik” dedim imalı bir sesle.
Aisha gülerken sonunda o beklediğimiz kişiden bir tepki aldık “Öyle mi hanımefendi?”
“Öyle beyefendi. Ne bizi dinlediğinize dair bir mimik yapıyorsunuz ne de konuşuyorsunuz. Ama Ranvir öyle mi yapardı?”
Sesli bir nefes bıraktığını duydum. Benimle uğraşmamalıydı. Böyle delirtirlerdi adamı.
Aisha bugünkü kahvaltının nasıl geçtiğini sorduğunda yolun geri kalanında orada yaptıklarımızdan bahsettim. Restoranın önüne gelince arabadan indik. Aisha ile kol kola restorandan içeri girdik. Yalnızca üç masa doluydu.
Gözlerim direkt Arda’yı seçti. Orta masalarda sırtı bize dönük şekilde bir şeyle uğraşıyordu. Dilek ve Sevilay teyze tezgâhın önünde ayaktaydı. Bakışları bize döndüğünde ikisinin de gözleri büyüdü. Bir an korkmadım değil. Ancak yıllar sonra Aisha ve Barun’u bu kapıdan beraber girerken görüyor olduklarını hatırladım. Dudaklarımı buruk bir tebessüm sardı.
İlk şoktan çıkan Sevilay teyze oldu. “Hoş geldiniz çocuklar” diye konuştu yanımıza geldiğinde. Biz onu yanıtladığımızda Dilek de yanımıza gelmişti.
“Asaf abi!” Arda bizi fark ederek kendini belli etti hemen. “Geeta! Şeyda abla!”
Güldüm onun bu tepkisine. Yanımıza gelip hepimize sarıldı sonra. Masasına göz attığımda yine resim yapıyor olduğunu gördüm.
Barun her zamanki yerine ilerlerken Aisha’nın bir anlık duraksadığını fark ettim. Sevilay teyze koluma dokunduğunda ona döndüm. “Sen nasıl oldun kızım, daha iyisindir inşallah?”
“İyiyim Sevilay teyze, sağ ol” dedim gülümseyerek. “Sen nasılsın? Halil amca nasıl?”
Beni yerime ilerletirken “İkimizde iyiyiz şükür. Amcan mutfağa girdi bugün. Gelir işi bitince” diye konuştu.
Kafamı sallarken Barun’un karşısına oturdum. Aisha da benim yanıma oturmuştu. Aynı konuşma faslı onların da aralarında geçti bu sırada.
Arda diğer masadan eşyalarını alıp Barun’un yanına kurulmuştu çoktan. Dilek ayakta kalırken bakışlarını üzerimizde gezdirdi “Size Halil Şef’in spesiyalini getiriyorum o halde?” dedi, sesinde hafif bir alay tınısı vardı.
Aishalar ona gülerken Barun’un bakışlarını üzerimde hissettim. Ona baktığımda göz göze geldik. “Kebap yer misin?”
Elimi göğsüme yapıştırırken “Bunu hakaret sayarım. Benim göbek adım ettir, lütfen” dedim dramatik bir şekilde. Demek Halil amcanın spesiyali kebaptı. Bu yüzden gülmüştü Dilek de.
Arda bu tepkime kahkaha atarken diğerleri de ona katılıp gülmüştü. Dilek yanımızdan ayrıldıktan sonra Sevilay teyze de sonra geleceğini söyleyerek ona katıldı.
Masada gerici bir sessizlik oluştu. Elimi çeneme yaslarken “Bu defa ne çiziyorsunuz ressam Arda Bey?” diye konuştum bu yüzden.
“Geçen yarım kalan resmimi tamamlıyorum Geeta”
“Ha bize sürpriz demiştin o mu?”
“Evet”
“Harika” Elimle küçük bir alkış tuttum “Bugün görür müyüz?”
Arda bana baktığında dudaklarında utangaç bir gülümseme vardı “Evet, az kaldı”
“Tamam bekliyoruz”
Bunu derken üstten biraz bakmaya çalıştım tabii ama Barun’un tek kaşını kaldırdığını gördüğümde surat asıp yerimde geri yaslandım. Ne vardı merak edip azıcık ucundan baktıysam?
Bir garson yemeklerimizi getirdiğinde Barun Aisha’nın önündeki tabağı işaret ederek garsona Hintçe bir şeyler söyledi. Genç adam başını eğerek tabağı geri aldı. Kaşlarımı merakla çatmış ne olduğunu anlamaya çalışırken garson Aisha’ya dönmüş ve bir şey demişti. Aisha şaşkın bakışlarını abisinden çekip garsona cevap verdi daha sonra.
Garson gittiğinde “Ne oldu?” diye sordum.
“Ben pek et sevmem de Dilek bana başka bir şey gönderir diye düşünmüştüm”
“Ne demek et sevmiyorum?” dedim şaşkınlıkla. “Köfte falan da mı yemiyorsun?”
Aisha gülerken “Çocukken hiç yemezdim, kokusu midemi bulandırırdı. Hep abimin tabağına ayıklardım hatta etleri. Şimdi kıyma ve bazı yemekleri yiyorum” diye konuştu. Barun’dan bahsederken ona kaçamak bir bakış atmıştı.
Demek Barun da garsonu bu yüzden uyarmıştı. Aisha ses etmeyip yiyecek gibi duruyordu oysa. Sırıtarak Barun’a baktığımda onun bize bakmadığını yemeğine başlamış olduğunu gördüm.
Gıcık adam!
“Dedemin kebabı harikadır ama Şeyda abla. Bence onu seversin, değil mi Asaf abi?” diye konuşan Arda ile bakışlarımız ona döndü. Kardeşlerin arasındaki buzları eritmede ilk destekçim belli olmuştu.
“Evet” dedi Barun onu onaylayarak. Anlaşılan o da et seviyordu.
Tek ortak noktamızın et sevgimiz olması ne kadar güzeldi değil mi? Kısa bir an yüzümü buruşturdum istemsizce.
“Biliyorum canım, o konuda kimse dedenin eline su dökemez zaten”
“Dedem ve Asaf abimin yaptığı kebapta çok güzel olmuş. Merve halam tıpkı babanla yaptıklarına benziyordu dedi Asaf abi” dedi Arda ve Barun’a doğru döndü heyecanla. “Hani sen ben çok küçükken gelmişsin ya Antep’e o zaman yapmışsınız, değil mi?”
Barun’un yüzünden bir gölgelenme geçerken “Evet, o zaman yapmıştık” dedi. İçim burkuldu bunu duyunca benim de. Kim bilir Halil amca neler hissetmişti o zaman…
Bugün sabah ara sıra mutfağa girdiğini duymuştum Barun’un ama bu kadar olduğunu düşünmemiştim açıkçası.
“Bende çok güzel kebap yaparım ama Adana kebap” dedim konuyu dağıtarak. Hüzünlenmek sessizliği getiriyordu ve bu masadaki sessizlik beni geriyordu. “Babam kadar güzel yapamam tabii ama onun öğrencisiyiz biz de var bir şeyler”
“Onun bundan farkı ne oluyor?” diye sordu Aisha gülümserken.
“Her şeyi farklı. Öncelikle böyle et şeklinde değil. Köfte harcı gibi bir harcı var. Onu böyle kocaman şişlere diziyorsun. Pişerken yağını ekmeğine sürüyorsun bak bu ince detay” derken elimle hayali kebap yapıyordum. Üçünün de dikkatli bakışları bendeydi böylelikle. “Dürüm isterseniz o ekmeğe sarıyoruz, içine sumaklı soğan karışımı, közlenmiş domates biber… ama yok tabakta sunum isterseniz bin bir çeşit mezesi, közlenmiş biberi, salatasıyla servis yapıyoruz. Ay neyse devam etmeyeceğim canım çekti”
Aisha ve Arda bana gülerken Barun’un dudağının kenarı kıvrılmıştı. “Seni gitmeden bir mutfağa sokacağız gibi Geeta, belli oldu” diye konuştu Aisha.
“Olur, hayır demem yani”
Bu sırada Aisha’nın yemeği de gelmişti. Tavuk sote istemişti. Böylelikle konuşmayı bırakıp yemeklere gömülmüştük. Arda biz gelmeden yediğinden resmine devam etmişti. Yemeklerimiz bittikten sonra en sevdiğim kısma yani tatlıya geçtik. Profiterol getirmişti Dilek bize. Bayılırdım. Barun bize katılmamış direkt çaya geçmişti.
Restoranda boşalmış Sevilay teyzelerde bize katılmıştı. Yemeğin üstüne tatlıyı fazla kaçırınca çay içerken onlara katılmadım. Bu sırada Arda merakla beklediğimiz resmini tamamlayıp bize sundu. Tahmin ettiğim gibi parka gittiğimiz günü çizmişti.
İkimiz salıncakta sallanıyorduk. Benim yüzümde kocaman bir gülümseme varken Arda da gülerek bana bakıyordu. Üzerimizdeki giysilerin rengi bile aynıydı. Parkı bile öyle güzel çizmişti ki ağzım açık kaldı. Diğer tarafta oturan Barun ve Dilek’e baktım. Dilek Barun’a bakıyordu. Barun ise bize. Hem de gülümseyerek.
O an gerçekten bize mi bakıyordu bilmiyordum ama bu resim içimi sıcacık etti. Kendimi gülümserken buldum. Arda’ya baktım hemen “Ya sen şaka mısın çocuk? Nasıl bu kadar iyi çizebilirsin? Maşallah puh!” diye konuştum coşkuyla.
Arda’nın gözleri gülerken yanakları ise pespembe olmuştu utançtan. Diğerleri de övgülerini dile getirirken Aisha “Bu yaşanmış bir an mı? Ne zaman parka gittiniz?” diye sormuştu. Bakışlarım Barun’a döndü ama o hala resme bakıyordu.
“İki gün oldu sanırım canım. Arda istemişti, spontane gelişti yani” diye konuştu Dilek.
Resmi masadan alırken “Ardaaa bunu bana verir misin, lütfen? Ne istersen veririm valla?” dedim.
“Zaten sana çizmiştim Geeta, alabilirsin”
“Yaa” dayanamayıp masanın üzerinden uzanarak yanaklarını sıktım “Bende Antep’e seni ziyarete gediğimde bir hediye getireceğim sana. Bunun kadar güzel olmayabilir tabii”
Gözleri şaşkınlıkla büyürken “Gerçekten gelecek misin?” diye sordu.
“Elbette. Zaten gelip gittiğim bir yerdi. Artık orada uğrayacağım birileri daha var” dedim aynı heyecanla. Ardından Aisha’ya baktım. “Belki Şeyda ablan ile bir sürpriz yaparız?”
“Şahane olur” dedi o da beni onaylayarak.
Sevilay teyze ve Halil amca da çok mutlu oldu buna. Dilek de onlara katılırken Barun hiçbir yorum yapmadı. Hatta sohbetin devamında da hiç konuşmadı. Gözleri arada masaya dalıp gitti. Bu Aisha’nın da moralini bozdu ve onu da sessizliğe itti.
İzin isteyip lavaboya gittiğinde masaya kısa bir an sessizlik çöktü. Bende müsaade isteyip kalktım ve ardından gittim. Tahmin ettiğim gibi ağlıyordu. Kollarımı ona sardığımda beni geri çevirmeyip göğsüme yaslandı. Gözyaşları hızlanmıştı.
“Özür dilerim, seni hiç çağırmamalıydım belki de” diye mırıldandım hüzünle.
Kafasını iki yana sallamaya çalıştı. “Hayır, senin bir suçun yok. Ben hiç gelmemeliydim. Ne sandıysam?”
Bu sırada lavabonun kapısı açıldı. Dilek’ti gelen. O da üzgün görünüyordu. Aisha kendini geri çekip toparlanmaya çalışırken Dilek sarıldı bu defa ona.
“Bu da büyük bir adım sayılır sizin için. Üzme kendini bu kadar” diye konuştu onun sırtını sıvazlarken. Bir süre sonra geri çekildi. Bakışları ikimiz arasında gidip geldi. “Bu arada ben buraya gelirken Asaf da gitmek için kalkıyordu”
“Nereye? Biz?” dedim şaşkınlıkla.
“Bilmiyorum bir şey demedi”
Ah! Nereye gidiyordu ya? Kaşlarım çatılırken bir hışımla lavabodan çıktım. Halil amcaların seslenmesine aldırmayıp çıkışa yöneldim. O da henüz yeni çıkmış olmalı ki orada yakaladım onu.
“Barun!” Sesimi duyunca yerinde durup bana doğru döndü. Yanında durdum. “Nereye gidiyorsun?”
“İşim çıktı” dedi baştan savma bir cevapla. “Siz ne zaman kalkmak isterseniz korumalarla dönersiniz eve”
Kaşlarım çatıldı iyice. Gitmesine izin veremezdim “Kumar ile mi görüşeceksin?”
Onun adını duymak canını iki kat daha sıkmış gibiyken “Hayır” dedi yalnızca. Daha çok kaçıyor gibi olduğundan buna inanmak istedim.
Bunu kanıtlar gibi başka bir şey söylemeden arkasını döndü ve basamakları inmeye başladı. Böyle gidemezdi!
“Aisha ağlıyor!” diye bağırdım arkasından. Onu böyle bırakamazdı. İngilizce konuşunca bir farklı oldu tabii bu ama etki önemliydi. Adımları durdu çünkü. Yanına indim. “Onu böyle bırakıp gidemezsin”
“O halde git sen onun yanında ol” diye konuştu bana doğru dönerken.
“Bana değil sana ihtiyacı var ama”
“Hiç sanmıyorum”
“Bu kadar katı olmak zorunda mısın? Herkes hata yapabilir. Bir kere dinlesen ne olur?” diye çıkıştım. Yüzünde mimik oynamadı. Aynı sert ifade ile yüzüme baktı. “Sevdiğin insanları hayatından bu kadar kolay silemezsin Barun! Sevdiğin bir insan ikinci şansı hak etmez mi?”
“Etmez” dedi net bir şekilde. Ona ağzım açık şaşkınlıkla bakarken o arkasını dönüp yoluna devam etti.
“Yalancı!” diye bağırdım yine arkasından. Bu defa durmadı. Arabasının kapılarını açtı. “Korkaksın! Yüzleşmekten, tekrar kırılmaktan deli gibi korkuyorsun!”
Kapıya giden eli bir an duraksasa da durmadı. Arabasına bindi ve bir kere bile buraya bakmadan çekip gitti. Omuzlarım düşerken arkasından baktım bir süre. Geri dönmesini bekledim. Dönmedi.
“İnatçı herif!” diye söylendim öfkeyle. Saat geç olmasına rağmen sokaktan geçen insanları fark ettim bu sırada. O kadar bağırmasak iyiydi “Bütün Hindistan’a rezil etti bir de bizi”
İçeri geri girdiğimde Aisha ve Dilek masaya dönmüştü. Aisha Sevilay teyzenin kollarındaydı bu defa.
“İşi çok önemliymiş de ondan kalkmış” diye açıkladım üzerimdeki bakışları. Diğerlerini bilemeyeceğim ama Aisha pek inanmamıştı. Biz de çok durmadık daha sonra. Kimse de konuşma havası kalmamıştı zaten. Arda da uyuyakalmıştı.
Biz çıkarken çalışanlarda masaları toplamaya başlamıştı. Sevilay teyzeler ile vedalaştık. Dışarı çıkınca biz çağırmadan korumalardan biri yanımızda bitti. Aisha onun söylediğini onaylarken arabaya bindik.
Eve vardığımızda da aramızdaki sessizlik sürdü. Evden nasıl ayrıldığımı hatırlayınca gerilmeden edemedim. Herkes odasına çekilmiş gibiydi neyse ki. Hiç ses çıkmıyordu. İkinci kata çıktığımızda King ile karşılaştık. Üzerinde gri bir eşofman takımı vardı.
“Oo kaçaklarda gelmiş. Nereye kayboldunuz öyle?” diye konuştu gülerek. Sonra Aisha’nın durgunluğunu fark etti. Kısa bir an kaşları çatıldı bu yüzden.
Gülümsemeye çalışırken “Yemek yedik ya. Bir yere kaçmadık” dedim.
“Tamam bu seferlik affettim. Ancak bir dahakinde beni de çağırın”
“Tamamdır”
Aisha bana doğru dönerken “Ben odaya çıkacağım canım” diye konuştu durgun bir sesle. Gözleri hala kızarıktı.
Biraz yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu düşünüp “Bende gelirim biraz sonra” dedim kolunu okşayarak.
Kafasını eğdi ve ikimize de iyi geceler dileyerek yanımızdan ayrıldı.
“Onun nesi var? Bir şey mi oldu?” diye soran King’e döndü bakışlarım.
Orta sehpanın üzerindeki dosya yığınlarını fark ettim bu sırada. Anlaşılan King biz gelmeden burada oturuyordu. Oraya ilerleyip koltuğa oturdum. Yanıma oturdu o da.
İç çekerken ellerimle oynuyordum “Barun ile biraz buzları eritsinler istemiştim ama elime yüzüme bulaştırdım sanırım”
“Şimdi anlaşıldı” dedi o da iç çekerken.
“Bunun bir yolu yok mu King? Siz hiç denediniz mi bir şey?”
“Kendi adıma konuşacak olursam denedim. Ancak bence onların barışması için Barun’un Çetan amcam ile arasının düzelmesi gerekiyor… Bu da imkânsız” diye konuştu düşünceli bir sesle. Bu kadar net olması içimi sıktı. Sesli bir iç geçirdim bu defa. “Sana tavsiyem bu duruma karışmaman. Bende çok istiyorum bunu yanlış anlama ama arada kalıp senin de üzülmeni istemem”
Kafamı salladım “Teşekkür ederim”
Haklıydı belki de. Hiç karışmamalıydım. Bunca zaman bir şey olmamış ben deyince mi bir şey olacaktı? Yine de tutamamıştım işte kendimi. Eskiden aralarında çok özel bir bağ varken şimdi böyle heba olmalarına dayanamamıştım.
“Sen ne yapıyordun burada?” diye masayı gösterdim konuyu değiştirerek.
“Köle ne yapar?” dedi, kollarını açıp kendini gösterdi. “Çalışır tabii ki”
Güldüm bu haline. “Bu saatlere kadar kaldığına göre başın bir hayli dolu?”
“Abim sağ olsun. En büyük hobisi bana iş kitlemek” diye konuştu huysuz bir sesle. Bir dosyayı alıp açtı ve birkaç kâğıdı aldı içinden.
“Yardım edebileceğim bir şey var mı?” diye sordum bu haline acıyarak.
“Sen var ya bir tanesin!” dedi anında yüzü canlanmıştı. Birkaç dosyayı kucağıma bıraktı “Bana buradaki isimleri sırasına göre söyler misin?”
Kucağımdaki dosyalardan birinin kapağını açarken King büyük deri bir defterin sayfalarını karıştırıyordu.
“King… ama bir sorunumuz var” dedim onu izlerken.
Bana döndü böylelikle. “Nedir?”
“Ben Hintçe bilmiyorum ki?”
Bir an algılayamadı sanki. İfadesi dondu. Sonra birden kahkaha atmaya başladı. Kendimi tutamayıp bende güldüm onunla. Salak çocuk. Bir de ciddi ciddi burada yazanları okumamı bekliyordu.
“Ne gülüyorsun ya?”
“Kendi salaklığıma mı güleyim yoksa senin masum masum ‘Ama ben Hintçe bilmiyorum ki’ deyişine mi güleyim bilemedim” diye konuştu gülüşünün arasından.
Utandığım için başımı eğerken bende gülmeye devam ediyordum. Onu dürttüm bir yandan “Tamam sus artık, bütün evi başımıza dikeceksin” dedim.
Yüzü tekrar ciddileşirken “Babaannemle olanlar için üzgünüm, Geeta. Babaannem biraz… zordur. Zaman zaman bu kavgalar hep olur evde. Sana özelmiş gibi düşünme lütfen” diye konuştu sevecen bir sesle.
Gülümserken bakışlarımı kaçırdım. Ben aslında öyle düşünmüyordum. O kadın benden hoşlanmıyordu. Beni gördüğü ilk günden beri böyle hissediyordum. Bunu King’e söylemedim. Bunun yerine kafamı salladım onu onaylayarak.
Sonrasında King işini yaparken bende ona sohbet ederek yardımcı oldum. Motivasyonda önemliydi şimdi, lütfen.
King aynı zamanda bana Hintçe öğretmeye çalışmıştı. Tek öğrendiğim kelime ‘tamam’ ve ‘harika’ demekti. Kendisi pek iyi bir öğretmen değildi maalesef.
Aastha abla gelip saatin geç olduğuna dair bizi yataklara yollamasa zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaktık. Odaya girdiğimde Aisha’yı uyuyakalmış gördüm. Işık açıktı. Üzerini örterken başının tepesine bir buse kondurdum.
Ardından üzerimi değiştirmek için dolabı açtım. Aisha ile aldığımız pijama takımlarını fark ettim. Bunları hiç giymemiştim. Bunları ne ara almıştık onu bile bilmiyordum. O ara kafam pek yerinde değildi zaten. Toz pembe olanı alıp giyindim. Üstü yarım kol, önü düğmeliydi ve üzerinde küçük kahverengi ayıcıklar vardı. Tam benlikti.
Yatağa oturdum öylece. Uykum yoktu. Aklımda Barun’daydı. Komidindeki kutuyu açtım ve bir Panipuri attım ağzıma.
Gelmiş miydi acaba? Ya direkt Kumar’ın yanına gittiyse? Gidip bir baksa mıydım odasına?
“Saçmalama Ezgi, yat uyu” diye söylendim kendime. Oflarken kutuyu kapattım. Abajurumu yaktım sonra ve ışığı kapatmak için kapının yanına ilerledim.
Ayak sesleri duydum bu sırada. Kulağımı kapıya dayarken bir şey duymaya çalıştım. Onun sesini duydum sonra. Hintçe konuşuyordu. Kapıyı yavaşça aralarken kafamı uzattım ve kiminle konuştuğuna baktım. Telefonla konuşuyordu ve merdivenleri inmeye başlamıştı.
Ne ara gelmişti? Üstünü değiştirmiş siyah takımlarından birini giymişti. Kesin Kumar’ın yanına gidiyordu. Hiç düşünmeden ardımdan kapıyı kapatıp peşinden gittim. İsmini seslendiğimde yerinde durup bana doğru döndü.
“Sen neden hala ayaktasın?” dedi kaşları hafifçe çatılmışken. Ardından bakışları kısa bir an üzerimde gezindi.
Bakışlarından utansam da “Kumar’ın yanına mı gidiyorsun?” diye sordum onun sorusunu es geçerek.
“Evet”
“Gitmesen olmaz mı?” diyerek şansımı denedim.
“Dedim ya derdi neymiş öğrenip geleceğim”
“Bende geliyorum o zaman” dedim ve yanıt vermesini beklemeden merdivenleri inmeye devam ettim.
Zemin kata indiğimde kolumdan tutup beni kendine çevirdi “Hiçbir yere gelmiyorsun. Şimdi odana çık lütfen”
Kaşlarım çatılırken “Gelebilir miyim diye sormadım zaten. Bende davetli değil miyim sonuçta? Geleceğim” diye konuştum. O inatsa ben daha da inattım. Hodri meydan!
Kolumu bırakıp alnını ovarken “Gerçekten seni o adamın yanına götüreceğimi düşünüyorsan çok yanılıyorsun” diye konuştu.
“Sende gitme o zaman”
“Neden?”
“Seni kendi istediği bir yere çağırması çok şüpheli değil mi? Tuzak gibi…”
“Bana zarar veremez. Kendi eğlence mekanlarından birine çağırmış. Amacı canımı sıkmak sadece” dedi kendinden emin bir sesle.
Omuz silktim “Boşuna canını sıkmaya ne gerek var işte o zaman?”
“Bunu düşünme, hallederim. Hadi sen odaya çık”
Kollarımı göğsümde bağladım. Pes etmeyecektim “Madem öyle. Odaya değil Kalindi Hanım’ın yanına ya da Çetan amcanın yanına çıkarım bende. Nereye gittiğinden bahsederim biraz”
O herifin yüzünü görmeye bende çok meraklı değildim. Benim amacım Barun’un yanında olmaktı. O adama güvenmiyordum.
Bana inanamaz bir şekilde bakarken “Sen beni tehdit mi ediyorsun şu an?” diye sordu.
“Yoo ne haddime Kaymakam Bey? Küçük bir uyarı sadece”
Kafasını iki yana sallarken sıkıntıyla çenesini sıvazladı.
“Yapamaz mıyım sanıyorsun? Bak gör şimdi” diyerek merdivenlere yöneldim tekrar.
Kolumdan tutup önüme geçerken “Tamam. Gel” dedi pes ederek. Zaferle sırıttım. Bu sırada onun bakışları tekrar üzerimde gezindi “Önce üzerini değiştir ama”
Şüpheyle gözlerimi kıstım “Ben üzerimi değiştirmek için yukarı çıkınca kaçacaksın değil mi? Yer mi Anadolu çocuğu?”
“Ne?”
“Böyle geleceğim” dedim. Hemen kabul etmesi kuşkuluydu. Kaçacaktı belki de gerçekten? İşimi garantiye aldım. Üzerime baktım sonra. “Evet bu kombin mekân için hiç uygun olmayabilir”
Aklıma gelen şeyle “Ama şöyle yapabiliriz” diyerek üstümün düğmelerini çözmeye başladım.
Barun birden kafasını çevirip öksürmeye başlarken “Ne yapıyorsun?” diye konuşmaya çalıştı.
Anladığı şeyi kavramamla yüzüme hücum eden ısıyı hissettim. Yok artık! “İçine bluz giymiştim…” dedim zar zor.
Sesli bir nefes bırakırken bana döndü tekrar ama bakışları yerdeydi. Onun da açıkta kalan boynunun kızardığını gördüm. Utanmış mıydı?
Ay nasıl böyle bir şey yapacağımı düşünür? Rezillikti. O kadar aklımı kaçırmamıştım. Derin bir nefes alıp verirken utancımı bir kenara bıraktım.
Beyaz, ince askılı atlet tarzı bluzumla kaldığımda tekrar bir baktım kendime. Şimdi çok sırıtmıyordu bence ayıcıklarım. “Böyle olur, hadi gidelim”
Barun kafasını kaldırıp üzerimdekini gördüğünde kaşları çatıldı iyice. “Cidden mi? Ben hava soğuk diye üzerini değiştir diyorum, senin haline bak?”
“Arabayla gitmeyecek miyiz zaten ya?”
Odaya çıkmamakta kararlı olduğumu anlayınca kabullenmiş gibi bir nefes bıraktı. Üzerindeki ceketi çıkarmaya başladı birden. “Delirteceksin beni gerçekten” diye sitem etti bana.
Kaşlarımı çatmış ona bakarken o aramızdaki mesafeyi kapattı. Elimde duran pijama üstünü alıp salona doğru adeta fırlattı. Pijamamın suçu neydi?
“Hey ne yapıyorsun?” dedim şaşkınlıkla. İnat etmeme mi bu kadar öfkelenmişti anlamıyordum?
Ceketi kollarımdan geçirmem için tuttu. Gerçekten mi? Yine de bu defa karşı gelmedim yoksa gerçekten delirecek gibiydi.
Ceketini giydirip önündeki düğmeleri ilikledi bir de. Kokusu etrafımı esir alırken yakınımdaki yüzüne baktım. Bakışları yüzüme çıktı onun da. Kahveleri gözlerimle buluştuğunda kaşlarım eski halini aldı. Yine aynı his belirdi göğsümde. Yutkundum.
Bakışlarını ayırmadan ellerini boynuma çıkardı. Ceketinin içinde kalmış saçlarımın belime sarkmasına izin verdi. Bunu öyle yavaş ve nazik bir şekilde yaptı ki sanki canımın yanmasını istemiyormuş gibiydi.
Geri çekildiğinde “Şimdi gidebiliriz” diye konuştu.
Ceketi dizlerime uzanırken ellerim ceketin kollarında kaybolmuştu. Altında olan ayıcıklı pijama altımın ceket ile uyumundan bahsetmiyordum bile.
Ellerimi mahalle kadınları gibi belime yaslarken ona baktım “Şaka mısın sen? Şu an daha çok dikkat çekiyorum?”
Anlık dudağının kenarının kıvrıldığını gördüm “Hayır, bence gayet yakıştı. Harika görünüyorsun” dedi bakışlarını üzerimde gezdirmeye devam ederken.
“Gıcık adam”
“Hadi hadi”
“Şunu alayım önce” diyerek yerdeki pijamama ilerleyecektim ki bileğimden yakaladı.
“Boş ver kalsın” Kapıya doğru ilerletmeye başladı beni.
“Salonun ortasında, evdekiler görebilir!” dedim, elimi çekmeye çalıştım ama bırakmadı. Bu sırada dış hole çıkmıştık.
“Görsünler”
“İnanamıyorum sana” diye söylendim.
Bu sırada gözlerim ayaklarıma takıldı. Beyaz çoraplarım ile bakıştık. Dudaklarımı dişledim. “Şey Barun… bir sorunumuz daha var galiba?”
Yerinde duraksarken bileğimi bırakmadan bana doğru döndü “Ne oldu?”
Gözlerimle ayaklarımı işaret ettim. Kaşları hafifçe çatılırken bakışları ayaklarıma indi. Tekrar yüzüme baktığında şirince sırıttım. Kafasını iki yana salladı ben seninle ne yapacağım der gibi.
“Ama ben nereden bileyim gideceğimizi? Seni gitmemeye ikna ederim sanmıştım” diye savundum kendimi.
İç çekti. Ardından ilerlemeye devam etti. Nereye? Çorapla mı gidecektim? Kızmamış gibiydi oysa…
“Kızdın mı şimdi? Odaya çıkmazsan böyle çorapla da gelmeye katlanacaksın demek mi istiyorsun?” diye konuştum.
Cevap vermeyip holdeki yeni fark ettiğim bir kapıyı açtı. İçeri girdik. Çatık kaşlarım ardından küçük odayı inceledim. Odanın sağ tarafında birkaç dolap ve eşya varken diğer tarafta duvarı komple saran bir ayakkabılık vardı. Rafların hepsi dolu değildi.
“Kimin bunlar?” dedim şaşkınlıkla.
“Ev halkının. Sık giydiklerini buraya koyarlar” derken kolumu bırakmış dolaba yaklaşarak bakışlarını raflarda gezdiriyordu.
“Şimdi siz evde ayakkabı giyiyor musunuz giymiyor musunuz ben anlamadım?”
“Davetlerde giyiliyor daha çok. Normal zamanda ev sandaletleri giyiyorlar” diye açıkladı.
“Ben ayakkabı giyiyorsunuz sanıp hep ayakkabıyla dolaştım. Aisha bile bir şey demedi” dedim yüzümü buruştururken. Aferin bana.
Eline siyah, amblemi pembe olan bir spor ayakkabı aldı. “Sorun yok istediğini giy” dedi yine geniş bir şekilde. Ayakkabının numarasına baktı.
“Seni de ayakkabıyla gördüm ben hep”
“Ben ayakkabılarımı hep temiz tutarım” dedi.
Böyle bir cevap beklemediğimden kaşlarım havalandı. “Aferin sana”
Bana doğru dönüp ayakkabıyı uzattı. “Kavita’nın ayakkabısı”
Ayakkabıyı alırken “Sen benim ayak numaramı nereden biliyorsun?” diye sordum şaşkınca.
“Tahmin”
Otuz sekiz numaraydı. Doğru tahmindi. Normalde başkasının ayakkabısını giymezdim ama şu an mecburdum. Ayakkabıları giydim.
“Kombinimle de uyumlu oldu ha?” dedim gülerken. Allah’ım çok komik görünüyordum. Millet kesin gülecekti.
“Bir de laf ediyordun, bak sende beğendin”
“Ya ne demezsin? Aslında bir de belime kemer olsa çok iyi olacak biliyor musun?” diye konuştum alayla. “Şuna bak elbise gibi oldu ceketin”
“Yakıştı. Yakıştı. Sen bana inan. Hadi” dedi kapıya yönelirken. Omuzlarım düştü. Sanki başka çarem vardı. Pislik adam!
Evden çıkıp arabaya ilerledik. Bu sırada onun telefonuyla uğraştığını gördüm. Kumar’a yolda olduğunu mu haber veriyordu acaba? Arabaya bindiğimizde emniyet kemerimi bağlamak istedim ama ellerim yoktu ki! Önce kollarımı katladım. Bu sırada Barun arabayı çalıştırmış bahçeden çıkmıştı. Emniyet kemerimi taktım.
Restorandan çıkarken söylediklerim hakkında hiçbir şey dememişti. Yine hiç yaşanmamış gibi davranacaktı sanırım. Bende o açana kadar bu konuyu açmamaya karar verdim. Aralarındaki olayı tam bilmeden bu kadar üzerine gittiğim için bir tık suçlu hissetmiştim bende kendimi şimdi yalan yok. Haklıydım ama kaçıyordu basbayağı.
Ellerimi kucağımda birleştirirken “Kumar gerçekten benim hakkımda bir şey öğrenmişse ne yapacağız?” diye sordum.
“Bir şey öğrendiğini sanmıyorum. Bu konuda endişelenme”
“Yalnızca şüpheydi yani söyledikleri… O zaman bundan sonra hep açığımızı aramaya çalışacaktır?”
Onun gibi biri bu gerçeği zevkle gidip herkese anlatırdı. En başta da polise. O adamın insafına kalmak istemiyordum.
“Bir şey öğrense de hiçbir şey yapamaz. Buna izin vermem” dedi net bir şekilde. Sesi sertleştiğinden sinirlendiğini anladım. O adamdan bahsetmek bile canını fena sıkıyordu.
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” diye sordum ona bakarken.
Sıkıntıyla bir nefes bıraktı “Onu tanıyorum çünkü. Yapacağı ilk şey öğrendiklerini bana karşı kullanmak olacak”
“Tehdit mi eder seni yani?” dedim şaşkınlıkla.
“Tam olarak öyle yapar. Ancak benim onun hakkında bildiklerim bunun yanında bir hiç. Ben istesem onu Hindistan’a bile sokmam, Ezgi. O annesine dua etsin”
Oha! Ne biliyordu ki onun hakkında? Sorsam söylemeyecekti muhtemelen. Annesiyle nasıl bir iletişimi olmuştu bilmiyordum ama onun için Kumar’ın pisliklerini saklaması içimi burkmuştu. Kumar onun iyi niyetini asla hak etmiyordu oysa.
“Ben o zaman evden çıkmayayım bence bir süre. Başta umurumda olmamıştı ama belli ki çok yanlış anlaşılmışız” dedim sıkıntılı bir sesle. Kumar’ın sevgili muhabbetinden bahsettiğimi anlamıştı.
Bana kısa bir bakış attı. Kaşları daha çok çatılmıştı “Onun lafıyla iş mi yapacağım?”
“Hayır. Yalnızca o değil ki. Hatırlarsan basın da öyle şeyler söylemiş? Demek ki herkes öyle düşünüyor. Yani mantıklı düşününce benim her gün kaymakamlıkta ya da senin yanında olmamın amacı ne?”
“Onların ne düşündüğü umurumda değil” dedi keskin bir sesle.
İç geçirdim. Yani tabii ki bende umursamıyordum ama dikkat çekiyorduk. Böylelikle gözler de üzerimizde oluyordu. Oyun oynamıyor olsak bu da sorun olmazdı. Bu sırada Kumar’ın bahsettiği Lila meselesi geldi aklıma.
“Lila Hanım’ın ailesi de görmüştür bu haberleri değil mi? Sana bir şey sordular mı? Belki de Kalindi Hanım bu yüzden öfkeli bana? Lila Hanım’ın ailesiyle benim yüzümden tartışmış olmasınlar?”
“Bu onların sorunu ve senin yüzünden değil. Ortada söz yok, evlilik yok. Kimseye de yanında olduğum kadın için hesap verecek değilim” diye konuştu.
Midemde bir karıncalanma hissettim. Etkilenmedim, hayır. “Anladım” diyebildim zar zor. Yutkunurken bakışlarımı ondan çekip yola çevirdim. Bu konu için canı ayrı sıkkındı sanki. Bu yüzden daha fazla üstelemedim.
Issız ama sağ tarafında boylu boyunca renkli tabelalar asılı olan mekanların olduğu bir sokağa giriş yaptık. Karşı tarafa arabayı park ettiğinde öndeki araç tanıdık geldi. Plakaya baktığımda Barun’un arabalarından biri olduğunu gördüm. Koruma mı çağırmıştı? Arkamızdan gelmemişlerdi ama bu defa?
Arabadan indiğimizde öndeki aracın sürücü koltuğundan iri cüssesiyle Ranvir indi. Üzerinde takım elbisesi vardı. Kahverengi kısa saçlarına şekil vermişti. Şimdi dürüst olmak gerekirse Neha da Ranvir’i kıskanmakta bir hayli haklıydı. Adam heybetli, karizmatik hem de sempatikti yani.
Beni fark ettiğinde “Geeta? Senin ne işin var burada?” diye sordu benim gibi şaşırarak. Ardından bakışları üzerimde gezindi. Kaşları çatıldı bariz bir şekilde. Utandım. Barun’a baktı sonra “Bir sorun mu var? Attığım konuma gel dedin başka bir şey demedin. Bu saatte ne işimiz var burada?”
Anlaşılan Kumar ile buluşacağımızı bilmiyordu. Onun gelmesi iyi olmuştu. Barun kendini tutamazsa ya da Kumar bir şey yapmaya kalkarsa Ranvir de ona destek olurdu.
“Kumar şurada beni bekliyor. Onunla görüşeceğim” dedi Barun yolun karşısında kalan mekânı göstererek. Kırmızı ve sarı renkte yanıp sönen bir tabelası vardı.
Ranvir’in yüzü sertleşti anında “Kumar mı? O ne alaka şimdi?”
“Uzun hikâye, anlatırım sonra. Seni Geeta beni beklerken burada eşlik et diye çağırdım”
“Ne?” derken hışımla ona doğru döndüm. Ne demek burada bekleyeceğim? “Bana gelebilirsin dedin!”
“Evet. Benimle gelebilirsin dedim, mekâna değil”
Sinirle bir soluk bırakırken “Beni kandırdın” dedim, istemeden de olsa sesim kırgın çıkmıştı.
Kaşları çatıldı. Gözlerini gözlerimden ayırmazken kafasını hafifçe iki yana salladı yavaşça “Kandırmadım. Sana o adamın olduğu yere seni götürmeyeceğimi söylemiştim”
“Barun ve kelime oyunları Geeta, aldırma” diye konuştu Ranvir de huysuz bir sesle. Küskün ifademle ona baktım. Dudaklarını birbirine bastırdı “Kumar ile alakan ne onu bilmiyorum ama bu konuda Barun haklı Geetacım. Bu tarz mekanlar senin gibi şeker kızlar için hiç uygun değil”
Omuzlarım düştü. Ben onun yanında olmak istemiştim sadece ama beyefendi bunu anlamamış üstüne en güvendiği adamı çağırtıp onu yanında götürmek yerine başıma dikiyordu!
“Hem Ranvir’i de özlediğini söylüyordun. Sıkılmazsın artık beklerken” dediğini duydum.
Ona çevirdim bakışlarımı. Kaşlarım iyice çatılmıştı. Bunu laf çarparak değil de sitemle söylemişti. Sanki haksızdık? Sohbet ederken Aisha ile bana katılsaydı öyle düşünmezdik. Uğraşmak için demiştim ayrıca onu, anlamamış mıydı gerçekten?
“Beni özlediğinizi biliyordum, bensizlik zor tabii” diyen Ranvir ise çok başka bir yerdeydi.
Barun hala yüzüme bakarken gardımı indirmemi ya da ona hak vermemi bekliyordu muhtemelen ama çok beklerdi. Oyuna getirmişti beni! Ben bunun öcünü almaz mıyım senden Kaymakam Bey! Gör sen.
“Gitsene ne bekliyorsun?” dedim ters bir şekilde.
“Geeta-”
Ranvir’e doğru döndüm “Git. Konuşmak istemiyorum seninle”
Sesli bir nefes bıraktığını duydum. Ranvir dudağının kenarında bir tebessüm varken ona bakıyordu. Yine bakışarak anlaşmış olmalılar ki gözlerini kapatıp açarak kafasını eğdi yalnızca. Sonrasında Barun’un yanımızdan uzaklaşan adım seslerini duydum.
Neden kendimi kötü hissediyordum? Beni oyuna getirdiği için mi yoksa ona böyle davrandığım için miydi?
Direnmeme rağmen kendime söz geçiremeyip arkasından baktım. Ceketini bana verdiği için yalnızca beyaz gömleği ile kalmıştı. Salaklık bendeydi ama bu kılıkla beni oraya sokacağına inanmıştım.
Üzülmüş müdür ona öyle davrandım diye? Niye üzülsün ki… kesin memnun olmuştur. Sabahtan beri başını şişirdik zaten. Onunla konuşmamam onun işine gelirdi. Ben hala sabırla beni dinlemesine şaşırıyordum.
“Merak etme ona zarar verecek yürek yok Kumar’da. Yoksa onu bile dinlemez bende giderdim ardından” diyen Ranvir’i duyduğumda Barun mekâna girmişti. Bakışlarım ona döndü. “Benim anlamadığım senin o herifi nereden tanıdığın? Sen anlat bakalım ne oldu?”
Restoranda olanları hatırlamak içimin ürpermesine sebep oldu. Bakışlarımı yere indirirken ceketin kollarıyla oynadım.
“Geeta?”
“Barun anlatsa daha iyi olur sanırım”
Elini kolumda hissettiğimde bakışlarım yüzüne çıktı. Kaşlarının endişeyle çatılmış olduğunu gördüm “Korkutma beni Geeta. Belli ki kötü şeyler olmuş. Çekinme lütfen, bir arkadaş ya da abi olarak düşün beni. Her şey aramızda kalacak” dedi şefkatle.
Gözlerim nemlendi. Onun yaklaşımı hep bir abi gibiydi aslından bana. Bugün daha iyi hissetmiştim bunu. Abilerimin göz bebeği olduğumu söylediğimde ‘senin gibi bir kardeşim olsa benim de göz bebeğim olurdu’ demişti bugün.
“Sana sarılabilir miyim?” dedim birden. Bu duygusallık aniden nasıl yüklenmişti bilmiyordum. O olay yüzünden miydi yoksa önüne geçmeye çalıştığım duygularım yüzünden miydi? Ya da sadece abilerimi özlemiştim sanırım.
Ranvir tebessüm ederken “Gel buraya şeker kız” dedi, kollarını iki yana açmıştı.
Utanırken tebessüm ettim bende ve aramızdaki mesafeyi kapattım. Başımı göğsüne yaslarken kollarımı beline sardım hafifçe. Onun elleri ise omuzlarımdaydı. Keskin erkeksi kokusu doldu burnuma.
“O Kerem’in Yeri’ne gelmişti… Nisha’nın cenaze töreni olduğu günün akşamı” diye konuştum bir süre sonra. Böyle anlatmak daha kolay olacaktı sanırım. “Eniştesi eski milletvekiliymiş. Bizi masalarına davet etmişti. Barun da yemeğimizi yer kalkarız dedi. Ancak Kumar bana sorular sorup durdu”
“Beni iş yerlerinde gezdirmek istediğini söyledi. Başka planlarım olduğunu söyledim. Barun ile araları gerildi. Sonra konu kapandı sandım. Lavaboya gitmiştim. Peşimden gelmiş” diye devam ettiğimde omzumda hareket eden elinin durduğunu hissettim. “Beni başka bir yere götürmek için ikna etmeye çalıştı. İstemediğimi söylediğimde de Barun’dan korktuğumu iddia edip durdu”
Ranvir omuzlarımdan tutup beni hafifçe kendinden uzaklaştırırken yüzüme baktı. Kaşları öfkeyle çatılmıştı. “Bir şey yaptı mı sana?” dedi, gözlerinde korku parıltılarını gördüm.
Kafamı iki yana salladım hızla. “Barun geldi. Sonra da ayrıldık restorandan. Bugün yine çıktı karşımıza. Barun’a benim misafir meselesinin ardında başka şeyler olduğunu söyledi. İnanmıyormuş Barun’a. Benim Türkçe konuştuğumu duydu bir de… Sevgilisiniz de gizliyor musunuz dedi. Lila Hanım ile anlaşması bozulmasın diye bunu sakladığımızı iddia etti. En son anlaştılar burada konuşmak için. Derdi neymiş öğreneceğim dedi Barun da”
Ranvir ellerini üzerimden çekerken yüzünü sıvazladı sinirle. “Derdi belli. Zamanında yediği dayaklar yetmemiş şerefsize” dedi dişlerinin arasından.
“Sence hakkımda bir şey öğrenmiş olabilir mi gerçekten? Barun onun derdi başka dedi ama daha çok benim endişelenmemi istemiyor gibiydi?”
“Bilmiyorum. Ama merak etme öğrendiyse de unuttururuz” diye konuştu gayet ciddi bir şekilde.
Gözlerime baktığında yüzündeki sert ifade dağıldı hemen. Neden başta anlatmak için çekindiğimi anlamıştı. Sağ elini uzatıp başıma koydu ve saçlarımı okşadı usulca. Dudaklarında ise buruk bir tebessüm vardı. Bende ona aynı şekilde karşılık verdim.
Rüzgâr saçlarımı uçurdu. Hava gerçekten soğumuştu. Kollarımı bedenime dolarken onun ceketine sarıldım. Kokusunu içime çekmeden edemedim yine.
“O gerçekten Barun’dan ne istiyor?” diye sordum. O biliyor olmalıydı aralarında neler olduğunu.
Sıkıntıyla bir nefes verip sırtını arabaya yaslarken “Çocukluğunu, gençliğini zehretti… Kız kardeşiyle arasını bozdu. Daha ne alacak ki ondan?” diye söylendi.
“Aisha ile arasını mı bozdu? Nasıl?” derken kaşlarım çatılmış merakla ona bakıyordum. Yanlış bir şey söylemiş gibi dudaklarını birbirine bastırdı. O an dank etti kafama. Kollarım iki yana düştü. “Bir dakika… Yoksa Aisha’nın âşık olduğu adam… Kumar mı?”
Kısa bir an olayı bilmeme şaşırmış gibi kaşları havalandı ardından dudakları aralandı “Evet o”
Şok içinde gözlerim büyürken “Bu nasıl olur? Aisha nasıl bu adamı sevebilir?” dedim dehşet içinde. Aklım almıyordu gerçekten. “Çocukken abisine yaptıklarını bilmiyor muydu? Ya da onu tanımıyor muydu? Buna rağmen onu sevmiş olamaz!”
“İsmen tanıyormuş onu çocukken. Çetan amca Kumar’ın babasıyla o kadar yakın değildi. Barun İngiltere’ye gittikten sonra da bunu fırsat bilip Aisha’ya yanaşmış. Ona iyi bir adammış ve aşıkmış gibi davranmış. Aisha’yı da kendine böyle aşık etmiş. Sırf Barun’un canını sıkacağım diye Aisha’nın duygularıyla oynamış yani”
Allah’ım girip ben dövecektim şimdi o adamı! Bu ne demekti böyle?
“Aisha nasıl gerçek yüzünü geç gördü? Barun anlatmış olmalı. Buna rağmen onu mu savundu?”
Ranvir iç çekti sıkıntıyla. “Kumar Aisha’ya Barun ile çocukken aralarının saçma bir sebepten bozulduğu yalanını söylemiş. Barun ilk karşılaşmalarında Kumar’ı dövünce Aisha bu sebepten abisinin öfkelendiğini sanmış. Barun yalnızca onun iyi biri olmadığını ve derhal onunla iletişimini kesmesini söylemiş. Zorla olmuş bu daha doğrusu”
“Aisha dinlememiş onu, Kumar’ı savunmuş. Barun Kumar ile ayrı konuşmuş bu defa. Ne söylediyse delirtmiş Barun’u ölesiye dövmüş bunu. Etraftakiler polis çağırmış. Kumar efendi Aisha’ya iyi adam ya Barun’dan şikayetçi olmadı. Aisha da görmemiş bunu. Kumar’ın ağzı yüzü dağılmış görünce Barun’a patlamış”
İnanamıyordum gerçekten. Resmen bir tiyatro oyunu gibi yazmış ve oynamıştı. Olan ise Barun ve Aisha’ya olmuştu.
Ranvir’in bakışları zeminde dalmışken o da kederli gözüküyordu “Barun İngiltere’den döndükten sonra annesi hayattayken oturdukları evi geri alıp Aisha’ya sürpriz yapmıştı. Beraber eskisi gibi döşemişlerdi. Orada oturuyorlardı birlikte. Aisha o akşam gelip eşyalarını toplamış. Barun konuşmaya çalışmış ama dinlememiş. Yediremiyordu kendine. Kardeşi o herife karşı kendisine sırtını dönüyordu”
“Bir daha ayak basmam dediği o eve gitti Aisha ile konuşmak için. Şu an ki evlerinden bahsediyorum. Orayı pek sevmez Barun, neyse. Aisha’yı dönmesi için ikna etmek ve gerçekleri anlatmak istemiş. Aisha’nın kızgınlığı geçmemiş ama. Dinlememiş onu. Onun tanıdığı abisi olmadığını söylemiş. Ağır laflar etmiş. Üstüne… kovmuş evden” diye devam etti Ranvir geceye çöken ağır sesiyle.
Sol gözümden akan yaşı hissettim. Zihnim buradaki ilk günlerime gitti. Kavita’nın düğününde halası Barun’u kovduğunda Aisha arkasından gidecek gibi olmuş sonra vazgeçmişti. Kendi yaptığını mı hatırlamıştı? Şimdi evden gidecek diye ödü kopuyordu mesela…
Jalebi yaptığımız gün mutfakta Barun için kollarımda kendinden geçercesine ağlayışı geldi aklıma sonra. Onun yüzüne doğru dürüst bakamayışı, konuşmaktan çekinişi ve ondan ufak bir şey isterken bile buna hakkı yokmuş gibi davranışı… Kalbim öyle kırıldı ki onun için. Bende abilerimden biriyle bu durumda olsam kahrolurdum.
Barun… Onun nasıl kırılmış olduğunu düşünmek bile istemiyordum. Onu bir kere dinleyemez misin demiştim bugün arkasından bağırırken. Aisha onu hiç dinlememişti ki… Canım yandı. Gözyaşlarım hızlanırken ellerimle yanaklarımı kurulamaya çalıştım.
“Anlattığıma pişman ediyorsun şu an beni?” dedi Ranvir bu halimi gördüğünde.
Burnumu çektim üzgünce. “Aisha’nın yaptığını savunmuyorum ama o da kandırılmış hem de duygularıyla oynanarak. İki yerden darbe almış… O çok pişman, çok üzgün…”
“Biliyorum. Onun gerçek yüzünü öğrenince bunların hepsini o anlattı bana ve Neha’ya. Onunla yaşadıklarını, Barun’a söylediklerini… Gözlerinde yaş kalmayacak kendini hasta edecek diye korkmuştuk” dedi Ranvir dudaklarını büzerek. O da onlar adına çok üzgün görünüyordu. “O evden ayrıldıktan sonra Barun’a ulaşamadık zaten. Bir süre yalnız kalmak istiyorum diye mesaj atmış sadece. Ne kadar kötü bir halde olduğunu tahmin ettiğimden yanında olmak istedim ama bulamadım onu hiçbir yerde”
“Nereye kaybolmuş?”
“Türkiye’ye gitmiş. Bir ay geçmişti başka bir numaradan beni aradığında. Nerede olduğunu söylemedi ama geri dönmeyeceğim dedi. Bir korkmadım değil. Annesinin ailesinin yanına mı gitti diye düşünmüştüm ama meğer askerlik yapıyormuş orada. Döndükten sonra anlattı bunları da. Bir yıl sonra geri döndü, neden bilmem” diye açıkladı.
Demek o dönem bu yüzden oradaydı… Bana neden döndüğünden bahsetmişti. Annesinin rüyasına girdiğinden ve kendine yaşamak için yeni bir amaç bulduğundan…
“Aisha’yı hiç affetmeyecek mi?” dedim üzgünce.
Ranvir iç geçirdi yine. Ardından buruk bir tebessüm etti. “Barun onu çoktan affetti zaten. Bilsen daha önce nasıllardı… kıyamaz ki ona Barun. Onun affedemediği kendisi… Dört yıl boyunca babasına inat buraya gelmedi. Aisha daha küçüktü o zaman reşit bile değildi. Babasıyla iletişimini keserken onunla da kesmiş oldu. Aisha ben geldiğimde bana soruyordu onu, beni de götür diyordu ama Barun istemiyordu kimseyi. Bende Aisha’ya onu beklemesini söylüyordum. Barun onu yalnız bırakmasaydım Kumar gibi bir herife de kanmazdı diye kendisini suçluyor bu yüzden.”
Alt dudağım sarktı üzgünce. Kendine de ona da yazık ediyordu böyle. Bundan vazgeçmeliydi.
“Bir şey yapamaz mıyız?” dedim sıkıntıyla.
Kafasını iki yana sallarken “Sen zararlı çıkarsın. Denendi onaylandı” diye konuştu. King gibi o da umutsuzdu.
Ofladım. İnat adam!
“Bende kahroluyorum onları her gördüğümde inan… Benim Barun ile tanışma sebebim onların arasındaki bağa duyduğum hayranlıktı zaten öyle düşün”
Hüzünle yüzüne bakarken “Nasıl tanıştınız ki onunla?” diye sordum.
“Gel şöyle oturalım önce” diyerek arabanın yanında durduğu kaldırıma ilerledi.
Onu takip ettim. Yan yana oturacağımız sırada Ranvir beni durdurup “Buz gibidir taş dur, karnın ağrımasın” diyerek ceketini çıkardı ve oturacağım yerin altına serdi.
Şaşırsam da bu düşünceli tavrı karşısında erimiştim. E kimin adamıydı?
“Teşekkür ederim çok incesin ama gerek yok. Ceketin boşa kirlenmesin”
“Otur otur. Sorun yok” dedi itiraz kabul etmeyerek.
Mecbur oturduk artık. O da yanıma oturdu. Mekânın girişi çaprazımızda kalmıştı böylelikle. Sokaktan tek tük insan geçiyordu ve hiçbiri normal bir tip değildi. Kıyafetleri oldukça renkli ve bedenlerini pek kapattığı söylenemezdi. Bu sokağın insanları oldukları çok belliydi.
Ceketin kollarını katlayıp ellerimi ortaya çıkardım. “Evet, anlat dinliyorum” dedim sonra. Yüzümü avuçlarıma yaslayıp ona baktım.
Tebessüm etti bu halime. Ardından bakışlarını önüne çevirdi. Kaşları hafifçe çatıldığından o günlere daldığını düşündüm. “Oraya gelmem için önce sanırım biraz kendimden bahsetmem gerekiyor… Ben daha doğmadan dedem abimi yetiştirmek için yanına almak istemiş. Bizimkiler buraya uzak bir köyde yaşıyorlardı eskiden. Dedem buradaydı. Babaannem kalp krizinden vefat etmiş, onu hiç görmedim. Neyse babam izin vermemiş dedeme. Tek oğlu sonuçta oldukça da düşkündü ona. Dedem çok öfkelenmiş. Çünkü babam söz vermiş zamanında. ‘Beni rahat bırak, erkek torunun olursa onu sana veririm eğitirsin’ diye”
“Dedem bunu babama hatırlatıp birkaç ay süre vermiş. Süre bitince abimi almaya gelecekmiş. Dedem geldiğinde annem bana hamileliğinin üçüncü ayını dolduruyormuş. Cinsiyetimi öğrenmişler ve dedeme beni alması için ikna etmişler. Anlayacağın daha anne karnında belli olmuş benim meslek” dedi gülerken ama gülüşü ilk defa içten değildi.
Kaşlarım çatıldı üzgünce. Dedesini anlıyordum ama sonuçta onların çocuğuydu böyle bir söz hakkı olduğunu düşünmüyordum. Anne babasının tavrına hiçbir şey demiyordum. Eskiler niye böyleydi ya?
“Okula başlamamıştım henüz dedemin yanına gittiğimde. Dedem önce gelip bizde kalmıştı bir ay kadar. Abimlerin aksine sevmiştim onu. Birkaç hareket göstermişti. Etkilenmiştim baya. ‘Sana da öğreteyim mi?’ diye sormuştu. Bende heyecanla kafamı sallamıştım hemen. Bana öyle anlatmıştı evden gideceğimizi. Annemle babamın da gönlü yoktu aslında ama bir kere söz vermişlerdi” diye devam etti anlatmaya. Derin bir iç geçirdi. “Liseye geçene kadar sık gelip gittiler yanıma. Bazen de biz gidiyorduk yanlarına. Anne ve babamla o soğukluk olmuyordu ama kardeşlerimle bir bağ kuramamıştım. Misafir çocuğu gibiydim onlar için. Ablamı zaten abim tutuyormuş yanında. Büyüdükçe değişti çünkü onun tavırları. Daha yakın olduk ama abim… Özellikle başarılı olup ünlü olduktan sonra daha çok uzaklaştı benden. Eğer zamanında dedemle gitmeyi kabul etseydi benim yerimde o olacaktı ve şimdi çocukken yaptığı seçimin suçlusu olarak beni görüyor. Sanki bunu da ben seçmişim gibi…”
“Seni kıskanıyor… Başarınla övünüp yanında olması gerekirken hem de… çünkü kardeşler böyle yapar” dedim abisine olan kızgınlığımla.
Sıkıntıyla bir nefes bıraktı. “Öyle ve ben buna o kadar üzülüyordum ki Geeta… Keşke bir kardeşim olsaydı diye düşünürdüm çocukken. Ben ona böyle yapmaz çok iyi bir abi olurdum derdim. Bir gün dedeme de böyle söylemişim. O zamanki bana bakışını hiç unutmam. ‘Kardeş olmak için kan bağına gerek yok evlat’ demişti. ‘Tanrıya dua et o sana seni yürekten seven bir kardeş verir’ Ona inanıp dua ettim yıllarca öyle. Çevrem genişti, insanlarla kolay anlaşırım ve kendimi sevdiririm. Ancak aradığım o yakınlığı kimsede bulamadım. Ben; beni gerçekten seven, yanında kendim olabileceğim ve derdine ortak olup kendi dertlerimi paylaşabileceğim bir yoldaş arıyordum”
“Yaş yirmiye dayandı, tam böyle patladığım zamanlar. Burada olduğum vakitlerde dedemin spor salonunda kalırdım. Çoğunlukla bahçesinde aynı saatlerde antrenman yapardım. Spor salonu da ortaokula bakıyordu. Bir gün bahçede çalışırken okulun önünde Barun ve Aisha’yı gördüm. Siyah bir araçla geliyorlardı. Plakasından Desai’lilerden olduklarını anlamıştım. Arabayla gelmiş olmalarına rağmen Barun’un diğer omuzunda Aisha’nın çantası vardı. Elinden tutup onu okulun kapısına götürdü. Sonra yüzüne eğilip bir şeyler söyledi ona, aynı zamanda onu rahatlatmak istiyormuş gibi saçlarını okşuyordu. Aisha da kafasını sallayarak onu onayladı. Ardından Aisha’ya iki yanağını da uzatıp öpücük aldı. Sonra birbirlerine sarıldılar sıkı sıkı. Barun okula girene kadar ardından onu izledi. Sonrasında o da iki sokak ötede kalan lisesine gidiyordu. Bu bir döngüydü ve ben o günden sonra aynı saatlerde kendimi onları izlerken bulmaya başladım”
Kalbim öyle burkuldu ki ağlamak istedim ama tuttum kendimi. Ranvir de hala aynı yeri izlerken dudaklarında buruk bir tebessüm oluşmuştu.
“Barun’un onun üzerine titremesi ve Aisha’nın gözlerindeki parıltı… Aradığım sevgi buydu Geeta. Barun kardeşim olsa neler olacağına dair hayaller kurmuştum kafamda. Öyle istedim ki yanına gidip tanışmayı ama onun o sıcak tavırları yalnızca Aisha’ya karşıydı. Tanrı şahidim ya çocukken bile odunun tekiydi” dediğinde gülmeden edemedim. Bana baktı o da gülerek.
“Buna şaşırmadım desem? Sonra ne oldu peki?”
“Bir gün dedeme yakalandım öyle. Yanımda durmuş o da onlara bakarken ‘tanrı dualarını kabul etti galiba’ dedi. Demek istediğini anladığımda şaşırdım. Git yanına dedi sonra ama ben ilk defa biriyle tanışacağım için çekindim ve gitmedim. Ne diyecektim ki zaten yanına gidip?” diye devam etti omuz silkerken. Onları öyle hayal ettim bende kafamda. “Ama izlemekten de alamadım kendimi. Bir gün normalden uzun kaldı okulun önünde. Birini bekliyor gibiydi. O kişi gelmeyince okuluna doğru ilerledi ama sağ ayağının hafif aksadığını fark ettim. Halbuki Aisha’yı okula bırakırken öyle değildi. Ondan sakladığını anladım. İçimdeki kötü hisle onu takip ettim o gün”
Ne olmuş olabilirdi? Kaşlarım merakla çatılırken onu dinlemeye devam ettim. “Okulun tersinde kalan bir çıkmaz sokakta üzerinde okul üniforması olan bir grup genç sarmıştı bunun etrafını. Çoğunu tanıyorum çünkü benim dönemden sınıfta kalan ya da alt sınıflardan olanlar vardı. Şaşırdım onları öyle görünce. Barun ile dertlerinin ne olduğunu anlamak için köşeden izledim onları. Barun’un karşısına bir çocuk geçti sonra… Kumar. Babası ünlü bir iş adamı olunca tanıyordum onu”
“Ne?” dedim korkuyla. Kumar’ın ona yaptığı kötülükleri duymaya hazır olduğumu sanmıyordum.
Ranvir’in sağ eli yumrukken diğer eliyle onu sarmıştı. Damarları belirginleşmişti. Gerildiğini hissetim onun da. “Aralarında ne geçtiyse Kumar bunu kimseye söylemediği için Barun’u tebrik ediyordu. Barun ise yalnızca Aisha’ya yaklaşırlarsa hepsini mahvedeceğini söyledi. Onunla dalga geçtiler. Uğraştılar. Birinin omzuna vurması yetti Barun’u çileden çıkarmak için. Yumruğunu geçirdi o çocuğun suratına. Diğerleri de durmadı tabii üstüne çullandılar. Hem sayı olarak hem de cüsse olarak fazlaydılar ona. İkisi kolundan onu zapt etmeye çalışırken diğeri de yumruklarını konuşturuyordu. Kumar ise öylece izleyip saçma salak laflar ediyordu. Daha fazla duramadım yerimde ve olduğum yerden çıkıp yanlarına ilerledim hızla. Ona vuranın yumruğunu yakalayıp ben bir tane geçirdim onun suratına. Hepsini bir güzel benzettim”
“Onu bir daha rahatsız etmemelerini söyledim. Kumar bir diklendi tabii ama arkadaşlarının halini görünce aldı köpeklerini gitti. Barun o sıra yere dağılan eşyalarından bir mendil bulmuş gelmiş yanıma kanayan burnum için. Bana iyi misin diye soruyor ama kendi tipini bir görse. Üst baş dağılmış, gömleği yırtılmış, dudağı patlamış… Ben tabii teşekkür edeceğini belki bu sebepten arkadaş olabileceğimizi falan düşünüyorum. Peki Barun Efendi ne yapsa beğenirsin?” diye bana döndü Ranvir birden. Sanırım ne yaptıysa buna hala sinirliydi.
Gülmek istedim ama onu o şekilde hayal ettiğimden yapamadım. Bunun bir seferlik olmadığı belliydi. İlkokuldan beri tanışıyoruz demişti Kumar için. O zamana kadar onunla böyle uğraşıp zarar mı vermişlerdi?
“Ne yaptı?” diye sordum Ranvir’i yanıtlayarak.
“Ona yardım ettiğim için azarladı beni. ‘Bir daha görürsen görmezden gel ve sakın karışma’ dedi. Bu sıkıştırmanın bir kereye mahsus olmadığını o zaman anladım. Ayağın neden aksıyor diye sordum hatta cevap vermedi ama onların bir şeyler yaptığı belliydi. Onu tanıdığımı, valinin oğlu olduğunu söyledim. Neden ona babasına olanları söylemediğini sordum. Seni ilgilendirmez dedi pislik herif” Ranvir hararetle anlatmaya devam ederken benim içim sıkılıyordu. Onun çocukluğunu zehredişlerini dinliyordum ve o şu an tek başına bunun başrolü olan adamla görüşüyordu.
Çetan amcaya neden söylememişti gerçekten? Ya da annesine? O zaman yaşıyor muydu bilmiyorum ama daha öncesinde söyleyebilirdi… Onlar nasıl fark etmemişti? Yaralarını nasıl saklamıştı?
“Bırakmadım bu işin peşini ama şehir dışına çıkmıştım o sıra, takip edemedim sonrasında ne olduğunu. Böyle tipler bir lafla geri durmaz biliyorum. Hatta benim yüzümden daha çok üstüne gitmelerinden korktum. Geri döndüğümde görmedim onu. Aisha da okula gelmiyordu. Ne olduğunu merak ettiğim sıra bir gün Çetan amca ile spor salonuna geldiler. Çetan amca dedemi ziyarete gelmişti. Bizi de tanıştırdılar. Tabii Barun Efendi ben seni tanıyorum demesin mi? Bende bir an sokakta olan karşılaşmamızdan bahsediyor sandım meğer beni gazetelerde görmüş onu diyormuş. Dedem onlar konuşurken Barun’a salonu gezdirmemi istedi. Asıl amacını anlamıştım tabii”
Gülümsedim hafifçe “İşe yaradı mı bari?”
“Pek sayılmaz” dedi o da gülerken.
“Ne olduğunu sordun mu? Neden gözükmüyorlarmış ortalıkta?”
“Aisha annesinin yanındaymış hastanede, ondan. O gün söylemedi sonra öğrendim. O gün hiç konuşmadı hatta. Ona Kumar ve arkadaşlarını sorduğumda sinirlendi. Sen karışma falan dedi. Sinirlendim tabii bende ama pes etmedim. ‘Onlarla baş etmene yardım edeyim?’ dedim. ‘Birkaç defa daha korkutursam bir daha yanına yaklaşmazlar’ dedim. Bu durumun aramızda kalacağını da ekledim çünkü onun en çok bundan korktuğunu görüyordum. Kabul etmedi tabii ki ama yumuşamıştı. ‘O zaman izin ver kendini korumayı öğreteyim sana?’ dedim bende”
“O kadar inatçı ki adamı delirtir yani” dedim sitemle. Önüme gelen saçımı omzumdan geriye attım bir yandan da.
“Kesinlikle” diye onayladı beni. “Bunlar hep benim de başımı yakmamak içinmiş sonra anladım tabii ben bunları. O gün bir şey söylemedi ama başka bir gün salona gelip benimle antrenman yaptı. Ondan sonra ara ara gelmeye başladı. Bazı günler dilini çözüp onu tanımaya çalıştım. Böylelikle yakınlaştık biraz daha”
“Sen onların annesiyle tanış mıydın peki?” diye sordum hüzünle.
Kafasını salladı usulca “Evet. Vefat ettiği sene tanıştığımızdan çok vakit geçirmeye fırsatımız olmadı ama maalesef. Annesiyle tanıştırdığı ilk arkadaşıymışım… Melek gibi bir kadındı. Çocuklarını ve eşini çok seviyordu. Gözleri hem sevgiyle hem de hüzünle parlıyordu sanki... Aynı hüznü Barun’un gözlerinde de gördüğüm için tanıdık gelmişti”
“Hala öyle bakıyor” derken buldum kendimi. İçim burkuldu yine. Annesinin neden öyle baktığını da biliyordum. Ailesi yüzündendi. Onlara kırgındı ve eksikti…
Yine kafasını sallayarak onayladı beni. “Annesi vefat ettikten sonra yine göremedim onu uzun bir süre. Sonra bir gün salona geldi. Gözleri şiş ve uykusuzdu. Sessizce antrenman yaptı benimle. Konuşmak istemediğini anladığımdan bende hiç konuşmadım. Kumar ve köpekleri bırakmamıştı peşini tabii. Bir gün de beraber dövdük onları. Yine ilk benim yaralarımı sarmaya çalıştı. Kendini düşünerek bir şey yaptığı şey o kadar az ki zaten… Bir yandan azarladı tabii bizi. Koskoca milli güreşçinin ne işi varmış ergen veletlerin kavgasında. Ben tabii halimden memnun bunu iyice ayar ettim. Beni Kerem’in Yeri’ne götürdü o gün”
“Onu da tanıyorsun yani?”
“Tabii. O da çok iyi bir adamdı ve harika bir arkadaş” diye yanıtladı beni. Sesinde özlem vardı. “Bizim halimizi görünce Kerem öfkeyle Barun’a bir şeyler dedi. Barun umursamaz bir şekilde onunla konuşuyordu. Türkçe konuştuklarından anlamıyordum. Sonra beni arkadaşı olarak tanıttı Kerem’e. Yüzündeki şaşkınlığı hiç unutmam. Bende bir şaşırmıştım tabii”
“O biliyor muymuş Kumar’ın Barun’un başına bela olduğunu?” diye konuşarak araya girdim.
“Çok olmamış onun da öğreneli. Bir defa söylemeye kalkmış Çetan amcaya da Barun susturmuş. Bu yüzden öfkeliydi Kerem de. Ben tabii bilmiyorum bunları o zaman. Bana sordu ‘Ne oldu bu haliniz ne sen söyle bari?’ diye. Bende yalan söyledim. Söylediğine göre ilk o zaman güvenmeye başlamış bana Barun. Sonraki gün bana tatlı alıp gelmişti. Formumu korumak için diyette olduğumdan uzun zamandır tatlı yiyemediğimden ve özlediğimden yakınmıştım bir ara ona. Beni dinlediğini bilmiyordum bile. O da tatlı sevmez halbuki ama benimle kaçamak yapmak istemişti. Nasıl geri çevirebilirim?”
Gülümsedim hüzünle. Bencildi ama kendine… Ona sarılma isteğiyle doldu içim. Bakışlarım mekânın kapısına kaydı. Girip çıkanlar vardı ama o hala görünürde yoktu.
“Bundan sonra daha sık görüştük. Sadece salonda değil restoranda, dışarıda… Aisha ile tanıştım. Barun’un dilini başlarda onun sayesinde çözüyordum zaten. Onu anlatmayı seviyordu. Sonra kendiliğinden evde yaşananlardan ve kendinden bahsetmeye başladı. Ben zaten hiç susmuyordum. Ona önemli bir maçım olduğunu ve onun ile Aisha için yer ayırttığımı söyledim bir gün. Heyecanlıydım çünkü ilk defa dedemin yanında benim için değerli olan iki kişi daha yanımda olacaktı. Geldiler… O gün kazandım ama kaybetmiş olsam bile çok özel bir gün olurdu benim için. İkisinin gözlerinde de parlayan gurur ve sevgiyi gördüğümde işte dedim Ranvir, tanrı gerçekten dualarını kabul etti. Hem de bir değil iki kardeşin oldu”
Onun Aisha’dan da böyle bahsetmesi içimi ısıttı. Barun ve Aisha arasındaki küskünlük onları da uzaklaştırmış olmalıydı.
“Sende kızgın mısın Aisha’ya?” diye sordum ona doğru dönerken.
İç geçirirken saçlarını karıştırdı. Ardından dalgınca ileriye doğru baktı “Kızgınım hem de çok kızgınım ama… karşıma geçip gözlerimin içine baksa pişman olduğunu söyleyip sarılsa bana… bir saniye bile düşünmem kollarımı ona sarmak için. Neha ve benim kapım ona her zaman açık”
Buruk bir şekilde tebessüm ederken içim mutlulukla doldu. Neha ile de yakın olmalıydılar. Düğünlerini bile gitmiş olmalıydı Aisha…
Aisha Ranvir’e abi diye hitap etse de neden ona uzak davrandığını bilmiyordum. Belki de Ranvir Barun’un en yakını oluğundan ve yaptıkları için utandığından böyle davranıyordu.
“Ranvir” diyerek onun düşüncelerinden sıyrılmasını ve bana dönmesini sağladım. “Aisha benim için de çok kıymetli. Eğer o olmasaydı ben bu kadar kolay toparlayamaz, rahat hissedemez hatta aklımı kaybedebilirdim… Aynı şekilde Barun da öyle. O elimden tutmasaydı, bana bir yol göstermemiş olsaydı ne ailemin ne de benim içim bu kadar rahat olurdu. İkisine de minnettarım… Bu yüzden bende gitmeden onların hayatına dokunmak istiyorum. Onlar için bir şey yapmak istiyorum. Eskisi gibi olmayacaklar belki de ama onları böyle dargın bırakmak istemiyorum”
Zararlı sen çıkarsın demişti ama buna değeceğini söylemek istiyordum aslında. Ancak onları çok iyi tanıyan birine ihtiyacım vardı ve bunu ondan başka kimseden isteyemezdim.
“Peki benden ne istiyorsun?” derken gözlerinden beni anladığını görebiliyordum.
“Bana yardım etmeni istiyorum çünkü sana ihtiyacım var?” dedim kararlı ama biraz da çekingen bir sesle.
İçten bir şekilde gülümsedi. Kafasını hafifçe eğerken “Emrinize amadeyim Geeta Hanım” dedi sesini kalınlaştırarak. Kalbim sevinçle hızlandı.
“Emir falan yok. Bu yolda… ortağız, evet bu daha güzel” dedim. Sırıtırken yumruğumu ona doğru uzattım. “Anlaştık mı ortak?”
Gülümsemesi tüm yüzüne yayılırken yumruğunu uzattı o da. Benim küçük yumruğun yanında onunki kocaman kalmıştı tabii. “Anlaştık ortak”
İçim umutla doldu. Mekânın önündeki hareketlilik ile bakışlarım anlık oraya kaydığında Barun’u gördüm. Burnundan soluyordu. Yerimden ayaklandığımda Ranvir de onu görmüş olmalı ki o da kalktı. Barun’un bakışları yerde olduğundan henüz bizi fark etmemişti.
Mekândan çıkan sarışın bir kadın onu kolundan tutup durdurdu bu sırada. Barun ona dönerken kolunu kurtardı kadından ve bir şeyler söyledi. Kadın onun bu tavrının aksine gülümsedi ve aralarındaki mesafeyi kapattı.
“Bu kadın da kim?” dedim kaşlarım çatılırken.
“Takmış peşine yine birilerini” dedi Ranvir gülerek ama ben gülmüyordum.
Kadını süzerken buldum kendimi. Sarı saçlarının dibi gelmişti. Doğal sarışın olmadığı çok belliydi zaten. Boyu neredeyse benimle aynıyken üzerinde siyah bralet diyebileceğim tarzda bir büstiyer altında ise oldukça kısa, deri, siyah bir şort vardı.
Kadının yüzündeki gülümseme ile bir şeyler söylediğini ve sol elini Barun’un omzuna koyup göğsüne doğru indirdiğini gördüm. Barun’un kaşları daha çok çatılırken elini tutup koluna yaptığı gibi onu savuşturmak istedi ama kadın bu defa buna izin vermedi. Elini bırakmadı ve aynı hızla bedeninin onun bedenine yasladı.
Hayretler içerisinde onları izlerken içimi yakıp kemiren bu duygu neydi bilmiyordum. Bildiğim tek şey o kadını yolmak istediğim ve bu duyguyu hissetmemin normal olmadığıydı.
BÖLÜM SONU
Evet, nasıl buldunuz bakalım bölümü?
Türkiye'den olan sahneler ile ilgili sorularınızı buraya alabilirim?
En çok hangi çifti sevdiniz? Benim favorim Hasan ve Meryem sjsjsjsjsjsj
Ezgi ve Ranvir ortaklığına ne diyorsunuz? Barıştıracaklar mı kardeşleri dersiniz?
Ezgi'nin de duygularını fark etmesine ne demeli? Sizce ilk kim çözülür, kim adım atacak dersiniz?
Kumar sizce gerçekten bir şey öğrenmiş olabilir mi peki?
Bir sonraki bölüm Barun'un ağzından olacak. Ne konuştuklarını öğreneceksiniz hemen merak etmeyin. Yeni bölümde görüşmek üzere o halde, kendinize çok iyi bakınnn
Sevgilerimle...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 981 Okunma |
174 Oy |
0 Takip |
18 Bölümlü Kitap |