

Aden Karaca
Hiçbir şey hissetmiyordum.
Kollarıma sarılmış, ağır adımlarla loş ışıkların aydınlattığı sokaklardan geçerken zihnim bile susuyordu. Haykırarak içimden attığım fırtına dinmişti. Ne yağmurunu ne soğuk rüzgarını ardında bırakmadan sessizliğe gömülmüştü.
Öfkeli değildim, adımlarım yere kendinden emin bir şekilde bassa da bağırıp çağırmak ya da yakıp yıkmak istemiyordum ama pişman da değildim. Kulaklarımda çalan müziğe rağmen zihnimi dolduran tek şey kurşunun silahtan ayrılırken gerisinde bıraktığı o çınlama olsa da Savaş’ın acıyla kasılan bedeni gözlerimin önünden gitmese de keşkelere sığınmıyordum.
Ruhumun ilelebet sessizleşeceğini, kalbimde taşıyacağım acının sona ermeyeceğini bilerek devam ediyordum.
Sebep olduklarımla beraber bu sefer oyunu ben kuruyordum. Fitilini alevlendirdiğim üç mumumla birlikte otururken masaya, onların aksine dürüst olacağıma dair yanan alevlerin gölgesinde yemin ediyordum.
Onlara neyin içinde olduklarını açıkça gösteriyordum, birbirleri için ne kadar ileri gidebileceklerini izlemeyi sabırsızlıkla beklesem de aceleci davranmıyordum.
Aynı, kardeşinin cinayete kurban gittiğini öğrendiği an polise ağlaya ağlaya gidecek Aden gibi karakola gidiyordum. Mantığımla değil, duygularımla hareket ediyordum. Acı değil, adalet istiyordum.
Çünkü bunca yıl salak yerine koyup kandırdıkları, gözünün içine baka baka güldükleri, acısını kanlı elleriyle sıvazladıkları Aden böyle yapardı. İlerisini gerisini düşünmezdi, plan yapamazdı. Acısının onu hapsetmesine izin verir, avuçlarına bırakılan silahı düşünmeden ateşlerdi ve kimsesizliğiyle baş başa kalmadan hemen önce sarılabileceği tek şey olan adalete dört kolla sarılırdı.
Lakin her şeyi kaybetmiş Aden maalesef ki bu kadar aptal davranamıyordu.
İlerisini düşünüyordum, adımlarımı planlıyordum. Savaş’ı vurmadan hemen önce usulsüzce aldığım ses kaydının önemsiz gördüğüm detaylarını -Savaş’ı vurduğum kısmı- kırpıp evde bulduğum bir belleğe aktarmamın sebebi de buydu.
Çünkü usulsüzce alınmış bir delilin tutuklama emri çıkartamayacağını biliyordum. Benim bu hamlem yalnızca kapanan ya da kapanmaya yüz tutmuş olan dosyamın tekrar açılmasını sağlayacaktı, hepsi bu kadar.
Pekâlâ, hepsi bu kadar değildi tabi ki. Savaş’ın vurulduğu açığa çıktığı an beni baş şüpheli konumuna düşecek bu ses kaydını polise getirmemin asıl sebebi bu değildi en azından. Benim hedefim Emir komiserdi.
İren’in davasına bakan Emir komiser ile şüphe çekmeyen bir karşılaşmaya ihtiyacım vardı ve Savaş’ın itirafları bu karşılaşma için bana istediğim o zemini hazırlıyordu.
Ben kardeşinin kaza diye geçiştirerek kapatılan dosyasını tekrar açmak için uğraşan acılı ablaydım. Yıllar sonra tesadüf eseri bir araya geldiğim arkadaşlarımın beni neden terk ettiğini öğrenmiş, yıllardır dost sandığım katillerimle yüzleşmiştim.
Adımlarım karakolun sokağında durduğunda tek bir duygu kırıntısının bile uğramadığı çehremi saatlerce gözyaşı dökmüş gibi düşürdüm. Histerik bir krizin eşindeymiş gibi nefes alışverişlerimi dengesizleştirirken göz çevremi ağlamışım gibi kızarıklık verebilmesi için ovuşturdum. Belki içtenlikle ağlayamazdım ama hayat bana zorlanmadan taklit edebileceğim kadar çok acı deneyimi kazandırmıştı.
Saçlarımı da gelişigüzel karıştırırken ilerlemeye devam ettim. Acısı kalbinden taşan bir kadının saçları bu kadar özenli toplanamazdı ama değil mi?
Kulaklıklarımı da çıkarttım, diğer metal eşyalarımında yer aldığı çantama tıkıştırırken karakolun yeni temizlenmiş fayanslarında topuklarımın ince sesi yankılandı.
Çantamı X-Ray cihazına bırakırken saatin geçliğinden dolayı keyifsiz ifadesini gizlemeyen memura “Emir komiserim burada mı?” Diye sordum sesimi titreterek.
Burada değilse bile dikkat çekmemek için yine ifademi verecektim. Lakin sonuna Emir komiseri tanıdığımı not düşürecek, yarın tekrar gelerek dosyanın açılıp açılmadığını ona soracaktım.
Fakat buradaysa direkt onunla konuşacak, kimsesizliğine kimse arayan o yalnız kızı onunla tanıştıracaktım.
Bir an için sessizliğini hiç bozmayacağını düşündüğüm polis memuru, en sonuda sağ tarafta kalan koridoru işaret ederek “Sondan ikinci kapı.” Diye homurdandı.
İçimden çoşkuyla bağırmak gelse de mahçup bir tebessümle teşekkür ettim ve hızla koridorun sonuna doğru ilerledim. Oyunun bu noktası basitti. Kardeşimin dosyanın tekrar açılabilmesi için ihbarda bulunacak, arkadaşım zannettiğim insanlar hakkında tek kelime konuşmadan Emir’in odasından çıkacaktım.
Lakin zor olan kısmı da bu noktayla beraber başlıyordu. Çünkü benim o odadan Emir ile çıkmam gerekiyordu. Onunla kendimi baskı altında hissetmeyeceğim bir yerde konuşmalıydım. Emir, kendimi bu denklemden çıkartmak için arkadaşlarımı suçladığımı değil de gizlenleri açığa çıkartmaya çalıştığımı düşünmeliydi.
Benden değil, arkadaşlarımdan şüphe etmeliydi.
Derin bir nefes aldım, bulunacağım ihbarın her bir kelimesi zihnimde bir puzzle gibi birleşirken Emir’in kapısını çalıp içeriye girdim. “İyi akşamlar…”
Bakışlarını bilgisayarının ekranından yavaşça kaldırdı Emir. Beni görmesiyle havalanan kaşları ve sorgular gibi omuzuna eğdiği kafası şu an benim burada ne halt yediğimin sorusunu açıkça sorarken kelimeleri dudaklarından dökülmek için aceleci davranmıyordu.
“İyi akşamlar, Aden.” Dedi önce Emir kontrollü bir ses tonuyla, daha sonra masasının önündeki koltuğunu işaret ederek oturmamı istedi.
Kapıyı arkamdan kapatıp zoraki olduğu her halinden anlaşılan bir tebessümle işaret ettiği o koltuğa oturdum.
“Bir şey içer misin?” Masasının yanındaki telefona doğru uzanırken zarif ama kararlı bir hareketle onu durdurdum. “Teşekkür ederim, hiçbir şey istemiyorum.”
Kelimeler nazikçe dudaklarımdan dökülürken dile getirmek istediğim cümlenin aslında “Hayır, bir an önce buraya neden geldiğimi anlatmak istiyorum.” olduğunu ikimizde biliyorduk.
“Pekâlâ…” Kısa bir duraksamayla birlikte yutkundum. Konuşurken zorlandığımı düşünmesini istiyordum, konuşmak için onun yardımına ihtiyaç duyduğumu hissetmeliydi.
Bakışlarım ellerime doğru kaydı, sanki stres altındayken parmaklarımla oynuyormuşum gibi bir elimle serçe parmağımı tutup kazırcasına oynamaya başladım.
“Hoş bir sohbet için gelmediğine göre…” dedi Emir dikkatimi tekrar kendine çekmeyi başararak. “O geceye dair bir şey hatırlamış olabilir misin?”
İşte ihtiyacım olan o cümle…
Gözlerimi saniyelerle yarış içindeymişim gibi hızla kaçırdım. Bu sefer hedef aldığım parmaklarım değildi, doğruca içimdeki kaçma isteği harekete geçmiş gibi kapıya bakıyordum. Bu hamlemle birlikte Emir’in zihninde bir şey biliyormuş da dile getirmekten korkuyormuşum gibi derin bir soru işareti bırakmıştım.
Beni zorlamaya çalışmadan sessizce beklemesinin, gözlerini bir an bile üzerimden çekmemesinin sebebi de buydu. Bir sonraki hamlem onda merak uyandırmıştı.
“Hayır…” dedim kısılmış sesimle. Ses tonum güvensizliğimi yansıtıyordu. Hala gözlerine dönmemiş bakışlarım ise sorduğu ve bundan sonra soracağı her soruya vereceğim cevabın doğruluğunu anlayabileceği bir kıstastı.
Gözlerine bakarak verdiğim cevapların doğru, bakmadan söylediklerimin ise yalan olduğunu zamanla bilinç altında şartlıyacaktı ve bunu öyle bilinçsizce yapılacaktı ki ilerlemesi için çabalayacağım arkadaşlığımızın devamında gözlerinin içine baka baka söyleyeceğim o yalanlara güvenecekti.
Baskı altında hissettiğim için terlediğini sanmasını istediğim avuç içlerimi dizlerime bastırdım ve doğruyu söylemek için bakışlarımı gözlerine çevirdim. “Üzgünüm ama onun için gelmedim.”
Emir’in bakışları keskinleşti. “Tehlikede misin?” Tek nefeste döküldü dudaklarından kelimeler. Meraktan çok tetikte bekleyen bakışları karşısında afallayarak “Hayır…” dedim bir an, daha sonra ayağıma gelen fırsatı nasıl teptiğim yankılandı kulaklarımda. “Yani… en azından şimdilik.”
Toparlayabilmiş miydim, emin değildim. Emir’in mimiklerinde gram oynama olmamıştı. Bu çok tuhaftı. Bazı noktalarda onu okumakta zorlanıyordum, hislerini sandığımdan daha iyi koruyordu. Tecrübesiz değildi ve bu da onu zor bir av haline getiriyordu.
“Peki o zaman neden buradasın?” Emir sandalyesinde hafifçe öne eğildi, kollarını masasının üzerinde birleştirip bütün dikkatinin bende olduğunu gösterdi. Farkında olmadan ona doğru ilerleyen avını ürkütmeye çalışıyordu. Üzerimde hakimiyet kurduğunu hissettirmeden ilerlediğini sanıyordu.
Ah, olamaz… Tam bir süzme salak olduğumu düşünüyor, bu çok tatlı.
Dudaklarımda peydahlanmak üzere olan gülümsememi bastırdım. Sanki boğazımda bir düğüm oluşmuşta konuşmama engel oluyormuş gibi sertçe yutkundum. “Ben…” bakışlarım kısa bir anlığına tekrar kapıya kayıp geri Emir’i döndüğünde duyulmaktan endişe ediyormuş gibi masaya doğru eğildim. “Ben başka bir dosya için buradayım.”
Emir ya bana güven vermek için ya da tamamen bilinçsizce beni taklit ederek masaya doğru eğildi. “Yaklaşık yedi yıl önce…” dedim kelimeler boğuk bir şekilde dudaklarımdan dökülürken. “2 Ağustos 2018’de açılmış Ali Asaf…” Kardeşimin adını söylerken sesimin altındaki titretişimi bastırmak için çenemi hafifçe sıktım. “Ali Asaf Karaca dosyası hakkında…” Soyadlarımız arasındaki bağlantıyı kurmasıyla mimiklerini kontrol edemedi, yüzüne yansıyan şaşkınlığı engelleyemedi Emir. “Beyanda bulunmak istiyorum.”
Emir doğrularak klavyesine hızlıca bir şeyler yazmaya başladı. Muhtemelen şu an sistemden kardeşimin dosyasına ulaşmaya çalışıyordu.
“Dosya trafik kazası olarak kapatılmış.”
Kontrolsüzce çıkıştım. “Kaza değildi.” Ses tonumdaki baskınlık dikkatini çekmiş olacaktı ki ekrana bakan gözleri kısıldı, kaşlarını çatarak çenesini kaşıdı. “Ama dosyada cinayete ilişkin bir bulgu yok.” Tonunda sabır vardı, gözden kaçırmamak için iki üç kere aynı cümleleri okuyup okudukları teyit ettiğine yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım.
“Çünkü yeterli delil yoktu.” Dedim, doğrularak çantama uzandığım sırada. Çantamın ön gözüne sıkıştığım belleği çıkarttım. Metalin soğukluğu parmaklarımın ucundan içime akarken “Ama artık var.” Dedim çenemi dik tutmaya çalışarak. Bazı anlarda kontrolümü kaybediyor, tepkilerimi gizleyemiyordum.
İçimdeki acı dışarı çıkmak için sınırlarımı zorluyordu ve ben bazı anlarda çok kısa sürse de rol yapmayı bırakıyor, acılarıma teslim oluyordum.
“Bunu yedi yıl sonra mı fark ettin, Aden?” Diye sordu, Emir. Soruş tarzı alaylıydı. Sanki burada olmamın asıl sebebini okuyabiliyormuş gibi.
“Evet.” Dedim, onun alaycılarına karşılık dürüst davranarak. “Yıllarca ayakta uyutulmuşum.” Belleği masaya bırakıp parmaklarımın ucuyla ona doğru ittirdim. “Bu da kanıtım.”
“Bu ne?” Emir belleği almak için yeltendiğinde uzanıp elimle belleğin üzerini kapattım. “Delilim ve bu delili tutanak karşılığında teslim etmek istiyorum.”
Emir masanın üzerinden bana doğru eğildi. İfadesi ciddileşmiş, bakışları şüpheyle keskinleşmişti “Şüphelisi olduğun İren Angı davası hala sonuçlanmamışken yedi yıl öncesine ait bir kanıt buluyorsun ve bu kanıtla kardeşinin kapanmış dosyasını tekrar gündeme getirmesi için bana mı teslim etmek istiyorsun gerçekten?”
Daha öncesinde itiraf ettiremediğim için kusura bakma.
Şüpheci aptal!
İçimden geçirdiğim tek bir kelime bile dudaklarımdan dökülseydi delili usulsüzce aldığım açığa çıkacaktı. Hem de dosya savcıya taşınmadan.
Derin bir nefes alıp doğru kelimeleri süzgeçten geçirdim. “Delili yeni bulduğum için üzgünüm komiserim. Zamanlamam berbat olabilir ama emin olun bende böyle olsun istemezdim.”
Emir kısa bir süre kıstığı bakışlarının ardından mimiklerimi ölçtü. “Bunu nereden buldun, Aden? Delilini nasıl elde ettin?”
“Bu aşamada kaynağımı açıklamak istemiyorum.”
Emir’in üzerimdeki şüphesi daha da büyüyordu. Onun kafasında açtığım her yeni soru işareti konuşmamızın bu oda içerisinde bitmeyeceği, gitmek için hareketliğinde benimle gelmek isteyeceği ihtimalini arttırıyordu.
Emir en sonunda pes edercesine sırtını sandalyesine sertçe bıraktığında masanın üzerindeki boş kâğıtlardan birisini aldı, kalemle birlikte bana uzattı. “Beyanını yaz, delilini işleme koyalım o zaman. “
Ulaştığım zafer dudaklarıma varla yok arası bir tebessüm bıraktığında dediklerini harfiyen yerine getirdim. Önce beyanımı yazdım, daha sonra da delil torbasına konulan belleğin seri numarasını telefonuma kaydettim.
Artık delilim an itibariyle sistemlerindeydi. Yani bu da demek oluyordu ki yedi yıl önce kaza denilerek kapatılmaya çalışılan dosya nihayetinde tekrar açılmıştı ve bu sefer ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar kardeşimin ölümünün üzerini örtemeyeceklerdi.
İçimdeki tuhaf heyecanı Emir’in delil torbasını havaya kaldırarak sorduğu soru bıçak gibi kesmişti. “Peki ya bu belleğin içinde ne var, Aden?”
Savaş’ın ebedi sessizliğe gömülmeden önceki son kelimeleri, zamanla aklımdan silinecek sesi ve beraberinde getirdiği gerçekleri…
Boğazımda oluşan düğümü yutarak “Savcı Savaş Bilgin’in itirafı.” Dedim. Bakışlarım bellekte takılı kaldı, Savaş’ın sonsuza denk hayatımdan silindiği gerçeği tokat gibi indi yüreğime.
Artık o yok, inanamayarak fısıldadı kalbim. Sen onu sonsuza denk kaybettin. Avuçlarında sıkı sıkıya tuttuğun silahı ateşlediğin an sen; sana ait olanı, Savaş’ını kaybettin.
“Sorgu sırasında seni apar topar odadan çıkartıp bayılmana sebep olan savcı Savaş Bilgin mi?”
Kinaye dolu sorusuyla irkilerek nerede, kimin karşısında olduğunu hatırladığımda “Bu şahsıma ait üstü kapalı şekilde yapılan bir suçlama mı?” Diye cevap verdim. Ses tonum kontrollü çıkmıştı ve saniyeler içinde kendimi toparlamış, zihnimin yankılarını tekrar susturmuştum.
Emir içimi okumak istercesine bakışlarını gözlerimde yoğunlaştırdığında “İçimden bir ses…” diye mırıldandı tereddütünü gizlememe zahmetine girmeden. Ardından masanın üzerine dayadığı koluna doğru eğildi ve devam etti. “Kafamı karıştırmaya çalıştığını haykırıyor, Aden. Ne yapmalıyım, sence onu dinlemeli miyim?”
“İçimden bir ses…” Aynı onun gibi yaparak masanın üzerinde eğildim. Bu hamlem açık bir meydan okumaydı, sesim onun aksine kendinden emin çıkarken açık açık onu kışkırtmaya çalışıyordum. “Avukatım olmadan beni sorguya çekmeye çalıştığını söylüyor. Ne yapmalıyım, sizce avukatımı aramalı mıyım komiserim?”
Emir alt dudağını hiddetle dişlerinin arasına aldı, masaya hafifçe vurarak gülümsedi ve pes edercesine geri çekildi. Yüzümdeki gülümseme bilinçsizce içten bir hal aldı. Bu küçük meydan okumanın benim tarafımdan galibiyetle sonuçlanması hoşuma gitmişti. Bakalım Komiser Emir yenilgi karşısında ne yapıyordu?
Sehpanın üzerine bıraktığım çantamı alıp ayaklandım. “Peki… O halde size kolay gelsin, komiserim.” Emir çenesini hafifçe sıktığında gözlerini kıstı. Zihninden geçenleri okuyabiliyordum, yenilgi karşısında nasıl öfkelendiğini görebiliyordum.
Hadi Emir…
Diye mırıldandım onu arkamda bırakıp kapıya doğru ilk adımımı atarken.
Beni eve bırakmayı teklif et.
İkinci adım… Üçüncü adım… Dördüncü…
“Aden!”
Ve bingo! Dudaklarıma yansımak için deli olan gülümsemi bastırdım, meraklı gözlerle topuklarımın üzerinde Emir’e doğru döndüm. “Saat geç oldu.” Allah Allah, öyle miymiş? Bak sen ya… “Biraz beklersen seni eve bırakabilirim.”
Her ne kadar en başından beri bu teklifi beklesem de tabi ki de dünden razıymış gibi balıklama atlamayacaktım! Bakışlarım kararmış gökyüzünü gösteren pencereye doğru kaydı önce, tereddütlü bir şekilde dudaklarımı birbirine bastırıp yüzümü ekşittim. Daha sonra teklifini reddedeceğimin sinyallerini verebilmek için mahçup bir gülümsemeyle Emir’e doğru bakmıştım ki “Rica ediyorum.” Diye diretti Emir.
Allahım gol!
“Pekâlâ…” Gönülsüzce mırıldandım. “Dışarıda bekliyorum o zaman.”
“Beş dakikaya yanındayım.”
Kapıyı arkamdan kapatıp kendimi koridora attığım an gülümseyerek verdim nefesimi. Başarabildiğime inanamıyordum, gerçekten yapmıştım. En zor olan kısmı neredeyse hiç zorlanmadan atlatmıştım. Ah, inanmıyorum! İnanmıyorum! Bu… Bu çok heyecan verici bir şeymiş!
Kalbim hızlı hızlı atmaya başladığında soğuk havanın rüzgârı dokundu tenime. Tadını unuttuğum başarma hissi vücudumun dört bir yanını sarıyor, bu soğuk havaya rağmen sıcacık yapıyordu içimi.
Öyle uzun zamandır bir şeyleri başaramıyor, elime ufaladıkları ekmek kırıntılarıyla yetiniyordum ki şu an olduğum halime sıkıca sarılmak istedim. Bu kızı özlemiştim. Aden Karacayı gerçekten çok özlemiştim.
Emir üniformalarından kurtulup pantolonun içine soktuğu siyah bir tişört ve deri bir ceketle yanıma geldiğinde “Hadi…” dedi. “Gidelim.”
Onu ilk defa sivil görüyor olmamdan mı kaynaklanıyordu, yoksa tarzının Asaf’ın tarzına benzemesinden miydi bilmiyordum ama gözüme oldukça farklı gelmişti. Peşinden arabasına doğru ilerlerken istemsizce oluşan onu inceleme isteğimi bastıramamıştım.
Özenle taranmış siyah saçları vardı. Keskin çene hatları çehresini güzelleştiriyordu. İnce dudak yapısı ve hafif kemerli düşük burnu onu sıradanlaştırırken sağ kaşının üzerindeki yara izi gibi olan çizik onu farklı kılıyordu. Hem çok sıradan hem de çok farklı gibiydi.
Tuhaf olduğu kadar normal, normal olduğu kadar tuhaf.
Emir siyah bir Fiat Egea’nın önünde durduğunda bakışlarımla onu taciz etmeyi bıraktım, kapılarını açtığı araca bindim.
Pekâlâ bu çok tuhaftı!
Az önce kurduğum cümlelerin aynısını bu seferde kendimi içine soktuğum durum yüzünden tekrarladım.
Tuhaf olduğu kadar normal, normal olduğu kadar tuhaf.
Ve ayrıca asla tekrarlanmasını istemeyeceğim kadar da utanç verici!
Ondan hoşlanmış ya da onu beğenmiş değildim elbette. Lakin Savaş dışında herhangi birine sadece bakmış olmak bile kalbime ihanet ediyormuşum gibi hissettirmişti. Daha önce de Savaş’ın yokluğuyla sınanmıştım, daha önce de Savaş’ın geri geleceğine olan inancımı yitirdiğim anlarla boğuşmuştum. Tamam, kabul etmek gerekirse bu anlar kısa süreliydi. Fakat yine de bir an olsun kalbimi bir başkasına açabilme ihtimalini aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Şimdiki durum biraz farklıydı, biliyordum. Önce Savaş’ın ihanetiyle yüzleşmiş, sonra da onu sonsuza kadar kaybetmiştim. Bu sefer Savaş geri gelmeyecekti, bu sefer onu kendimden koparan ben olmuştum. Fakat tüm bunlar birleştiğinde yine de durumu değiştirmiyordu, yaşanılan hiçbir şey ona hissettiklerimi değiştiremiyordu.
O hayatımın bir çizgisinde var olsa da olmasa da benim kalbim onun için atıyor, onun adını sayıklıyordu.
Kalp ihanetin ne demek olduğunu bilmezdi. Amansızca daldığı hayallerle heyecanlanırken durdan, atlamaması gereken bir adam için atarken bir de bunu hızlı hızlı yaparken yapmadan anlamazdı.
Beyin bile ona hissettiği acıları hatırlatmışken o aynı küçük bir çocuk gibi kafasının dikine gider, kendi bildiğini okurdu.
Bu yüzden yanımda oturan dünyanın en yakışıklı adamı da olsa bir önemi yoktu, benim kalbimde ruhum da gözlerini karanlığa yummuş o adama bağlıydı ve her atışında bir ilmek daha sağlamlaştırdığı bu bağın düğümünü bir tek duran kalbim çözebilirdi.
Emir’in çalıştırdığın aracının sesi kulaklarıma ulaştığında gözlerimi yumdum, odaklanabilmek için zamana ihtiyacım vardı. Savaş yine kafamın içine girdiği an, amacımdan sapmanın eşine kadar gelmiştim.
Lanet olsun!
Düşünmemeye çalış!
Düşünmemeye çalış!
Düşünme!
Refleksle uzandığım kemerimi taktığımda gözlerimi de araladım. Kalbimden asla temizleyemeyeceğim izlerini zihnimden silip atmayı nihayetinde başardığımda omuzlarımı dikleştirmiş, planıma pür dikkat odaklanmıştım.
Henüz Savaş sadık kalmam gereken planımın bir parçası değildi ve ben Barış’ın karşına geçipte gözlerinin içine baka baka kardeşini öldürdüğüm anı söyleyene kadar da sessizce sırasını beklemek zorundaydı.
Bakışlarım kararlı bir şekilde yola kaydığında karakolun çevresinden çoktan uzaklaştığımızı fark ettim. Ne kadar süre sessiz kalmıştık, tahmin edemiyordum. Fakat oldukça uzun gibi duruyordu.
“Muğla’nın güzel koylarından birinde yaşıyorken yolun nasıl İzmir’e düştü?”
Neyse ki Emir, benden önce davranarak durumu garipleştirmeme engel oldu. Silkinircesine rolüme girip “Kime göre güzel?” Diye sordum ses tonuma yansıtmaya özen gösterdiğim duygusuzlukla.
“Sakinlik seven yazlıkçılar?” Konuşmayı başlatabilmek için Muğla’dan girdiğini, aslında Muğla Akyaka hakkında pek de bir şey bilmediğini şansını denercesine alt dudağını büzüp tereddütle karşılık vermesiyle anladığımda dudaklarımdan dökülen kısık kahkahalara engel olamadım.
“Ama ben yazlıkçı değilim.” Ailemle güzel vakit geçirmek için Akyaka’ya gittiğim bir paralellik canlandırdım gözlerimin önünde. Orada denize girmek isteyen herhangi bir yazlıkçı aile olduğumuz, daha doğrusu sadece normal bir aile olduğumuz… Gerçekten çok isterdim, normal bir aile olabilmemizi ama… ama maalesef ki değildik ve asla da olamazdık.
Gülümsemem yüzümden silinirken bakışlarımı Emir’e çevirdim. Odasındayken başlattığım bu küçük oyuna devam edecektim. Doğruyu söylerken ona baktığımı bilinç altında yer edecektim. “Kolay bir çocukluk geçirmedim, komiserim. Bu yüzden de elime geçen ilk fırsatta doğduğum şehirden, evim sanılan o yerden kaçtım.”
“Emir…” dedi küçük bir düzeltme yaparak. “Karakol sınırları içinde değiliz, komiserim demene gerek yok.”
Garipseyerek kırpıştırdım kirpiklerimi. Bu çok ani olmuştu. Kısa bir anlığına yoldan bakışlarını çekip güven vermek istercesine bana gülümsesi ise hazırlıksız yakalandığım diğer hamlesiydi.
Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken ürperdiğimi hissettim. Sandığımdan çok daha hızlı bir şekilde o istediğim arkadaşlığa doğru ilerliyorduk ve bunu olmasını ben değil, Emir sağlıyordu. Şüphe tohumları ekildi içime. Emir’i hafife almamam gerektiğini not düştüm zihnime. Oyunuma piyon ararken onun oyun piyonu olmamalıydım, adımlarımı gerekirse üç hatta dört defa düşünerek atmalıydım.
“Peki, Emir…” dedim, sesime tereddütün yansımasını engelleyerek. Daha sonra ekledim. “Ama sen zaten benim neden Muğla’da yaşamadığımı biliyorsun değil mi?” Ona adıyla seslenmemi söylemesini hiç umursamamışım gibi devam ettim. “Muhtemelen sisteminizde babanın cezaevinde olduğu da yer alıyordur.”
“Evet, yer alıyor. Lakin üzerinde seni evden kaçıracak bir suç kaydı…”
“Şiddet.” Dedim kısaca. Ona karşı ne kadar dürüst olursam onun da bana o kadar kısa süre içinde güveneceğine inanıyordum. Çünkü biliyordum ki insan, karşısındaki o insanı ne kadar çıplak görürse ondan gelecek tehlikeye de bir o kadar kör olurdu.
“Muğla’da vazgeçmek istemememe neden olacak kadar güzel bir çocukluk geçirmedim. Korkuyla, cezalandırılacak büyüdüm. Hatta hala da çocukluğumun izlerini bedenimde taşımaya devam ederim. Fakat nihayetinde oradan kurtulabildim, kardeşimin ölümünden sonra aklını kaçıran annem için gelen ambulansı kullanarak babadan kaçmayı başardım. O nasıl içeriye girdi hala bilmiyorum ama Efe, ondan artık kaçmamıza gerek kalmadığını söylediğinde babanın içeri girdiğinden de bahsetmişti.” Histerik bir şekilde gülümsedim. “Tabi o zaman içeri kavramıyla ilgili pek bir bilgim yoktu ama öğrenince çok mutlu olmuştum. Muhtemelen üzerindeki suçlamalar arasında şiddet olmamasından anlamışsındır ki ondan hiçbir zaman şikayetçi olmadım. Yani onun içeri girmesine bile sebep olamayacak kadar korkuyordum…” kelimeler boğazımda düğümlendiğinde kısa bir anlığına duraksadım.
“Yani korkuyorum.” Bir yabancıya hala babadan korktuğumu itiraf etmiş olmanın tuhaflığını yok saymaya çalışarak gülümsedim. “Umarım günün birinde de olmak zorunda kalmam. Çünkü… Sanırım o gün gelirse… Bunu yapamamam.”
Emir’in itirafım karşısında afallayan bakışları bana döndüğünde “Of…” diyerek çıkıştım. Sanki gözlerim dolmuşta gizlemeye çalışıyormuşum gibi işaret parmağımı kanca halinde bükerek göz altlarımı sildim. Yaralı olduğu kadar güçlü durmaya çalışan kız imajımın Emir’e geçip geçmediğini anlayabilmek için de “Tamam, yeter bu kadar. Sıra bana geçti.” Dedim.
“Anlamadım?” Emir şaşkınlıkla kısa bir anlığına bana dönüp tekrar yola odaklandığında. “Eğer bu bir sorgu değilse, soru sorma sırası bana geçti diyorum.” diyerek kendimi açıkladım.
Şayet ki kurmaya çalıştığım bu küçük doğruluk oyuna dahil olmak isterse, yaralarının sarılması gereken zavallı kız imajımı doğru bir şekilde yansıttığımı anlamış olacaktım. Lakin oyun oynamak istemezse ve teklifimi reddederse yeni bir gidişat belirlemek zorunda kalacaktım.
Lütfen inanmış ol!
Lütfen güvenmiş ol!
Lütfen…
“Sırayla mı ilerletiyoruz?” Emir’in dudaklarını aralamasıyla nefesimi tuttum. “Pekâlâ, sor bakalım. Ne merak ediyorsun?”
Rahatlayarak vermek istediğim nefesimi adete yuttuğumda heyacanımın ses tonuma yansımasına özen gösterdim. “Bizi ne kadar tanıyorsun? Hakkımızda ne biliyorsun?”
“Tek soru sorma hakkın var. Bu yüzden ilkini cevaplayacağım, sizi sadece anlattıklarınız kadarıyla biliyorum.”
Kuşkuyla kıstım gözlerimi. Yalan söylüyordu. Biz Savaş’ın babasının planı yüzünden uyutulurken lisedeki arkadaşlarımızı konuşturmaya çalışmıştı. Yani anlattıklarımızdan daha fazlasını biliyor olmalıydı. “Yalan söylüyorsun.”
Neden yalan söylüyordu?
Yoksa oynadığım o küçük gösteri ona yeterince geçememiş miydi?
Emir’in gülümsemesi içtenlikle büyürken hızını düşürdü ve yüzünün yarına yansıyan kırmızı ışıkla birlikte aracını tamamen durduru. “Dürüstlük yemini ettiğimizi hatırlamıyorum.”
Pekâlâ, daha derinime girmesine izin vermek zorundayım.
“O da ne?” Diye sordum bildiğim halde.
“Bilmiyor olamazsın…” Tek kaşımı havalandırdım, düşünüyormuşum gibi gözlerimi kıstım. “İnanmıyorum, sen ciddisin!”
Emir keyifle kahkaha attığında ses tonumu düşürdüm ve vicdanına oynamaya çalışarak “Normal olmayan çocukların arkadaşları çok olmaz, komiserim.” Dedim ve devamında sanki acılarımı içtenlikten uzak gülümsememin ardına gizliyormuşum gibi burukça tebessüm ettim. “Üzgünüm, cehaletime verin ama ne çocukluğumda ne de ergenliğimde o yemini duymadım.”
Bulabildiğim her açıktan saldırmaya çalışıyordum, fakat bunu öyle umursamaz gözükmeye çalışarak yapıyordum ki vicdanına dokunan sesimden ziyade sessizliğim oluyordu.
Sustuğum andan itibaren Emir’in yüzündenki gülümsemenin yavaş yavaş silindiğine şahit oldum. Sessizliğimde konuşan zihni şu an çocukluğumla empati kurmaya çalışıyordu, görebiliyordum. Çocukluğumu anlamaya ve belki de onunla beraber anlaşılmaya çalışıyordu. Aklından geçenleri tam olarak okuyamıyordum ama göz bebeklerini sisle kaplayan yoğunluğu gördükçe bu seferki hamlemin işe yaradığını anlamıştım.
Trafik lambasındaki ışıklar kırmızıdan, turuncuya; turuncudan yeşile geçerken aklımın bir köşesine not aldım. Emir, aileden ziyade arkadaşlık kavramıyla bağ kuruyordu.
“Sağ elini havaya kaldır.” Dedi, ciddi bir tonda. Gözlerindeki yoğun ifade emreder gibiydi. Bana şu an öyle bir bakıyordu ki kendimi İren’in ifadesi için beni çağırdığı o günle dejavu yaşamış gibi hissetmiştim.
Neden yaptırdığını bile sorgulaman kaldırdım sağ elimi. “Ve benimle birlikte tekrar et. Bu andan itibaren…”
Onu tekrar etmem için duraksadığında tek nefesle tekrar ettim. “Bu andan itibaren…”
“Her ne olursa olsun…”
“Her ne olursa olsun…”
“İçimizden biri yemini bozduğunu dile getirmediği sürece…”
Dudaklarım garipseyerek yukarıya doğru kıvrıldığında ne yaptığımızı anladım. Bana bilmediğimi söylediğim o ‘doğruluk yemini’ öğretiyordu. İnanmıyorum, bunu gerçekten bu kadar içselleştirmiş miydi? “İçimizden biri yemini bozduğunu söylemediği sürece…” Gülümsememi bastırmaya çalışmadan devam ettim onu tekrar etmeye.
“Dürüst olacağıma, yemin ederim.”
“Önümde bir mum yanmasa da dürüst olacağıma, yemin ederim.”
Emir havadaki elini sıkmam için uzattı, uzattığı eli sıktım. “Aslında önce ellerimize tükürmemiz gerekiyordu ama bunu yapmasakta olabilir diye düşündüm.” Emir’in nihayetinde yüzündeki o ciddi ifade dağıldığında kıkırdayarak yüzünü ekşittim. “İyi düşünmüşsün.”
Gülümsemem Emir’in de dudaklarına bulaştığında arabanın içinde oluşan o garip havayı arkamızda yeni duraksayan aracın kornası dağıttı. Emir, kırmızı ışığa tekrar yakalanmadan arabayı hareket ettirdi, sürmeye devam ettim. “Sıra bana geçti.”
Dürüstlük yemininden sonra daha bir hevesle atıldı Emir, sanırım benim dürüst olabilme ihtimalime inanıyordu ama sanırım… “Şu mumların olayı ne?”
Kıkırdayarak arkama yaslandım. Soru sorma hakkını böyle saçma bir şeye harcaması, hele ki dürüstlük yemininden sonra… “Gerçekten mi?” Diye sordum inanamayarak.
“Ne? Sordum işte! Cevap vermek zorundasın, dürüstlük yemini de ettik o kadar.”
“Pekâlâ, sen kaybedersin.” Keyifle kollarımı göğsümde birleştirip sırtımı cama yasladım ve tamamen ona doğru döndüm.
“Küçükken birbirimize karşı dürüst olmağımıza inandığımız zamanlarda bir mum yakardık. Hani şu yalancı çoban masalında bahsedilen yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış sözü var ya. İşte bizde ona çok inanırdık.” Çocukluğuma daha doğrusu çocukken olan arkadaşlığımıza duyduğum özlemle gülümsedim. Lakin Emir’in biraz fazla eğlenmeye başlaması gülümsememi donuklaştırdı.
Emir adeta kahkahalara boğularak güldüğünde. “Şaka yapıyor olmalısın.” Dedi, lakin hazırlıksız yakalandığı ciddi ifademi görmek onu daha da patlatmıştı. “Önemli bir geçmişi olduğuna o kadar inanmıştım ki…” Gülüşleriyle kesiliyordu resmen cümleleri. “Kendimi buna o kadar şartlamıştım ki… Özür dilerim…”
Bir de özür diliyordu, inanamıyorum. Hala durmuş bu kadar eğlenmesinin sebebini söylemesini bekliyordum.
“Bir an boşluğuma geldi, affedersin.” Emir nihayetinde ciddileştiğinde “Sizi sorgulayamadığım anlarda çevrenizden o kadar çok ‘Onlar yanan bir mum olmadığı sürece doğruları söylemez.’ cümlesini duydum ki Aden çıldırmanın eşine gelmiştim. Bir muma bu kadar anlam yüklenilmesinin sebebini de haliyle merak ediyordum. Lakin bir masal yüzünden…” Emir tam gülümsemek üzereyken “Hey!” Dedim uyarırcasına. “Bunu İren buldu. Gerisinde bıraktıklarıyla bu şekilde alay edemezsin.”
Bir anlığına öfkeme yenik düşüp yaptığım çıkış konuyu beklenmedik bir anda İren eksenine sokmamı sağlamıştı. Anlık duraksadım. Konuşurken yolun nasıl geçtiğini anlamamıştım, neredeyse evime gelmiştik ve ben daha İren’in katili hakkındaki tahminlerimi onunla paylaşamamıştım bile.
Adeta silkinerek doğruldum. Burada kalmalıydım, konun başka bir noktaya kaymasına izin vermeyerek ani çıkışımı hızlıca toparlamalıydım.
Emir’in ifadesinin ciddileşip direksiyonu tutuşunu sertleştirdiğini gözlemleyince “Özür dilerim…” dedim sesimi incelterek. “Yükselmek istememiştim. Fakat o günden sonra İren konusunda biraz hassas davranmaya başladım.”
“Ben özür dilerim.” Dedi Emir pişmanlığını ses tonuna yansıtarak.
İnan hiç önemi yok, Emir.
“Emir…” dedim, konuşmakta zorlanıyormuşum gibi. “Dosyaya bakan bir polis olarak değil, kendin olarak cevapla. İren’i sence kim öldürdü?” Sesime yansıyan korkuya engel olamadım.
Sorumdan şüphe dahi etmeden hızlıca atıldı, Emir. “Bilmiyorum. Sizi ve arkadaşlığınızı okumakta zorlanıyorum. Kafamı gerçekten karıştırıyorsunuz.”
Huzursuzca yerimde kıpırdandım. O anı tekrar hatırlamışta tetiklenmiş gibi oturuşumu düzelterek sertçe yutkundum. Artık bakışlarım Emirde değil, yoldaydı ve bu durum anında dikkatini çekmişti.
“Cinayet şüphelisi değil de İren’in arkadaşı gibi cevapla. Peki ya sence kim yaptı?”
Çığlık çığlığa bağırmak istiyordum. Sevinçten kanatlanıp uçmak istiyordum. Kalbim en başından beri sabırla beklediği o soruyu duymanın heyecanıyla güm güm atarken deli gibi dans edip bu anı kutlamak istiyordum.
Sormuştu, sonunda Emir ihtiyacım olan tek soruyu bana sormuştu!
Pekâlâ, bundan gerisi kusursuz gözükmeliydi. Bu yüzden önce tereddütlü bir nefes aldım dudaklarımın arasından, ardından uzun perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırdım ve endişe yansıyan bakışlarımı Emir’e çevirdim.
Dudaklarım hafifçe aralandı ve sonra ritmik bir şekilde geri kapandı. Boş yolu fırsat bilerek gözlerimin içine bakıyordu, Emir. Dudaklarımdan çıkacak her bir kelimeye dikkat kesilmişti adeta.
Kuruyan dudaklarımı ıslattım gözlerimi kaçırarak. Boğazımda düğümlenen bir isim olduğunu, bir şeyler bildiğim halde sustuğumu fark etmişti. Belki de bugünlük burada kesmeli, onu merakıyla baş başa bırakmalıydım. Lakin ilerleyen zamanlarda bana inanması için ettiğimiz dürüstlük yeminine bağlı kaldığımı bilmeliydi.
Bakışlarımı tekrar Emir’e çevirdiğimde “Müge.” Dedim tek nefeste.
“Neden?” Diye sordu Emir, evimin yakınındaki parkın sokağına dönerken. “Aldatıldığı için mi?”
Olumsuz anlamda salladım kafamı. “Susturmak için.”
Ne demek istediğimi anlamadı, Emir. Lakin bende daha fazla detaylandırmadım. Tek bir soru sorma hakkı olmasına rağmen sorduğu iki soruya da gözlerimi kaçırmadan cevap vermiştim. Daha fazlasını bilmek istiyorsa benimle görüşmeye devam etmeliydi.
“O ne demek? Müge, İren’i neden susturmak istesin ki?”
“Bazı cevaplar dilimizin ucunda bazı cevaplar ise çekmecemizin içindedir Emir.” Dedim, açıkça delili kastederek. Önce gidip delili dinlemeli, yeterince kafası karıştıktan sonra ise bana gelmeliydi.
Eminim ki ikinci gelişinde bana şu ankinden daha fazla güvenecekti.
Emir, evimin önünde durduğunda küçük bir tebessümle bıraktığı teşekkür ettim. Yavaşça aracından indim ve Emir’in kafasını allak bullak edecek o son hamleyi yaptım.
Gitmek üzere hareketlendiğinde topuklarımın üzerinde döndüm, ona seslendim. Aynı yemin ederken havalandırdığımız gibi sağ elimi kaldırıp yumruk haline getirdim ve “Dürüstlüğü bozuyorum.” Diye ekledim.
Ve bingo. Afallayarak dudaklarını araladı, Emir. Küçük bir anda olsa kafasının içinde bunca zaman ona gerçekten dürüst davrandığıma tüm benliğinle inandı, gördüm. Bakışlarındaki tereddütü iliklerime kadar hissettim.
Belki şu kısacık sürede güvenini tam anlamıyla kazanamamıştım, fakat adım kadar emindim ki o güveni kazanabilmem için bana ikinci bir şansı daha verecekti. Emir, arkadaşımın cinayeti için bana bir kez daha gelecekti. Hatta daha fazlası için birden fazla kez…
🕯️
Helloooo balımmmm🍯💛
Nasılsııınnn🌟
Umarım sen benim aksime iyisindir 🥹 Çünkü ben dokuz saat süren araba yolculuğundan sonra bayılmak üzeriyim…
Bölüm nihayetinde içime sindi, gereken düzenlemelerin sonunda bölüm atılacak hale geldi. Buluşma günlerimizi cumartesi akşam olarak ayarlamıştık ama üzgünümki biraz kaydı 😿
Önümüzdeki hafta bunu telafi edicem, balım. Yaşadığım şehre, düzenime döndüm. Bundan sonrası artık sadece gerçek eğlenceeeee…
Ayyyyy durun, aşırı merak ediyorum. Aden’in ruhsal gelgitleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sizce Savaş’a yaptıklarını ne zamana kadar yok sayacak, kurduğu küçük oyunlarda başarılı olabilecek mi?
Bu arada bölüm hakkında yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayıııınnn, bölüm hoşunuza gittiyse yıldızları parlatın⭐️ Hatta geçicek bölümler için sövmek bile serbest 👉🏻👈🏻
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 772 Okunma |
105 Oy |
0 Takip |
32 Bölümlü Kitap |