31. Bölüm
Bgm / Yalancılar ve Mumları / Yirmi Dokuzuncu Bölüm

Yirmi Dokuzuncu Bölüm

Bgm
begumozturuk

Savaş Bilgin

 

Son saniyelerimizde güzel anılarımızın film şeridi tadında gözlerimizin önünden geçeceği söylenirdi, daha önce ölümün soğukluğunu hissetmemiş insanlar tarafından.

 

En az yirmi, en fazla altmış dakikam vardı. Kanım parmaklarımdan süzülüyor, karın boşluğumda büyüyen acı her nefeste daha da derinleşiyordu.

 

Ama o klişe gelmiyordu gözlerimin önüne. Güzel anılarımdan oluşan, içerisinde mutlu olduğum hatıralarım yoktu. Bir film şeridi göremiyordum, o aptal hatıraların ne olduğunu bile bilmiyordum.

 

Dizlerimin bağı çözüldüğü an bedenim şartlanmış gibi silaha uzanmıştı, acı her hücreme işlerken son gücüme tutunuyordum. Son gücümle siliyordum izlerini onun.

 

Aden'in aracı kontrolsüz bir hızda yola çıkarken gömleğimin temiz kumaşıyla silahın üzerinde bıraktığı parmak izlerini temizliyordum. Varlığım geçmişini kurtaramamıştı, şimdisini mahvetmişti ama geleceğine dokunamayacaktı.

 

Ben doğmadan karanlığa gömülmüş bir sabah, sessizliğe mahkûm edilmiş bir cümle gibi yok olacaktım.

 

Karnımda büyüyen acıdan çok canımı yakan nefreti, ölümümle son bulacaktı ve ben... Duraksadım. İzlerini sildiğim silahın namlusunu intihar süsü vermek için kana bulanmış gömleğimin ucuna hafifçe değdirken duraksadım.

 

Ölümümle son bulacak mıydı ki nefreti?

 

Benimle birlikte toprağa gömebilecek miydi ki hatalarımı?

 

Yüzleştiğim gerçekliğin acısıyla buruşturdum suratımı. Belki dakikalar, belki de saniyeler içinde atmayı bırakacaktı kalbim. Ölecektim, ben affedilmemenin verdiği o ağır yükle beraber ölecektim.

 

Aden beni affetmeyecekti, Aden bizi affetmeyecekti,

 

Ve ben kalp atışlarım durduğun da değil, onun hatıralarından yine silindiğim anda tamamen yok olacaktım.

 

Karnımda büyüyen acı göğsüme yayıldığında pes ederek sırt üstü bıraktım bedenimi. Görüşüm giderek bulanıklaşırken ölümü kabullenerek bıraktım kanayan yarama baskı uygulamayı.

 

Dünya, benim eksikliğimi fark etmeyecek kadar büyüktü ve Aden beni tamamen hatıralarından silmeye karar verdiğinde varlığım hiç tanınmamışçasına yabancıda olacaktı.

 

Yumduğum gözlerimden süzülen yaş çevremde izini bırakıp kaybolurken karanlığa teslim ettim ruhumu. Artık tamamen hiçliğin ortasındaydım.

 

Kocaman bir karanlığın ortasında yapayalnız...

 

Titreyen nefesim döküldü dudaklarımdan. Karanlığın getirdiği o hiçliğin ortasında parlayan koyu kahve gözleri doldurdu içimi, kontrolsüzce büyüdü dudaklarımda gülümsemem.

 

Acı bedenimde yavaş yavaş silikleşirken dalıp gitmiştim gözlerime hapsettiği göz bebeklerine. Heyecanla savurduğu elleri, hızlı hızlı kıpırdattığı dudakları, konuşurken bilinçsiz yaptığı sevimli mimikleri buradaydı, dokunabileceğim kadar yakınımda.

 

Konuşuyordu, bir şeyler anlatıyordu. Gözlerinin içi gülümsüyordu. Heyecanını hissedebiliyordum. Lakin duyamıyordum onu.

 

Dudaklarına kaydı bakışlarım, nefesimi tutacak kadar sessizleştim. "Annem ona korsan kostümü dikti, biliyor musun?" Dudaklarını okuduğum anda yankılandı güzel sesi kulaklarımda.

 

"Artık arkadaşları onunla dalga geçemeyecek. Ama dur! En güzel kısmına daha gelmedim. Baba o gün iş seyahatinde olacağı için annem sende bizimle gelebilirsin dedi. Asaf'ın gösterisine katılabilirmişim, Savaş. Çok heyecanlıydım. İlk defa gideceğim onun okuluna."

 

İçtenlikle gülümsedim. Bugünü hatırlıyordum. 2016 yılındaydık, aylardan yirmi yedi eylüldü. Henüz daha boyamadığımız o bankta oturuyorduk. Okuldan çıkmıştık, hava hafifçe esiyordu ve bu yüzden Aden'in üzerinde hırkam vardı.

 

Bileklerini kıvırdığı hırkamın içinde ne kadar ufak kaldığını düşünüp içten içe üzülüyordum. Düzgün beslenemiyordu. Bu yüzden de yaşıtlarına göre daha zayıf ve güçsüz kalıyordu. Onun güçsüz olduğunu bilmek canımı sıkıyordu, onu koruyamayacağım herhangi bir tehlike aklıma düştükçe öfkeleniyordum.

 

"İstersen sende gelebilirsin. Yani gelmek ister misin, bilmiyorum. Sonuçta çocuk gösterisi izlemeye gideceğiz. Bu sana pek eğlenceli gelmeyebilir." Sabah evden çıkmadan önce onun için yaptığım sandviç ve sıktığım portakal suyunu çantamdan çıkarttım.

 

"Seninle olduğum her an eğleniyorum, küçük kız." Sandviçi Aden'e uzatırken gülümsedim. "Ve ayrıca kavalyen olmamı istiyorsan da olurum."

 

Aden rutinimiz haline geldiği için yadırgamadan ona uzattığım sandviçi aldı. "Abartma! Bu bir yıl sonu gösterisi değil." Omuz silktim. "Bu durum, beni kavalyen olarak görmek istediğin gerçeğini değiştirmez."

 

Kaşlarını çattı, Aden. İki derin çizgi oluştu kaşlarının ortasında. Bu küçük kız çocuğu sinirlenince ne kadar sevimli göründüğünün farkında mıydı?

 

Gülümsememek için çenemi sıktım. "Bunu da nereden çıkarttın?" Diye sordu, Aden. "Ben sadece Asaf'ın orada olmanı isteyebileceğini düşündüm. Kardeşimin bazı anlarda sizi benden daha çok sevdiğini düşünüyorum. Hatta Barış'ı da çağıracaktım."

 

Anlıyormuş gibi kafamı salladığımda tebessümümü gizleyemedim. Eh tabi bu da biraz çıldırttı, Aden'i. "Gülümsüyorsun!" Sertçe vurmaya çalıştı omzuma. "Neden gülümsüyorsun, Savaş? Hayır yani anlamıyorum. Aklından ne geçiyor?"

 

Aklımdan ne mi geçiyordu?

 

Bir beklenti içine girmeden sorduğu sorusuyla duraksadım. Aklımdan geçenlerin ne olduğunu isimlendiremiyordum. Tek bildiğim bu küçük kızın aklımın içinde haddinden fazla yer ettiğiydi.

 

Sürekli onu düşünüyordum. Her gece odasında olup olmadığını kontrol ediyordum. Güvende olduğuna emin olmadan uyuyamıyordum. Onunla uyumak alışkanlığım olmuştu, küçük avuçları ellerimde olmadığında kendimi huzursuz hissediyordum.

 

Anlamaya çalışıyordum ama anlamlandıramıyordum. Sesini duymak ruhumu dinlendiriyordu sanki, saatlerce durmadan konuşsa dinlerdim. Yemin ederim ki dinlerdim.

 

Ya da bana böyle sadece baksa da olurdu. Gözlerini gözlerime dikse, kalbim ağzımdan çıkacakmış gibi çarpsada dalıp giderdim kahve harelerine. Acaba kahverengini sıradan bir renk olarak isimlendirken onun gözlerini görmüşler miydi?

 

Dalgınlıkla kurduğum cümleyle çattım kaşlarımı. Kim görüyordu onun gözlerini? Onun kahvelerinde bir tek ben barınabilirdim!

 

"Hey?" Aden hiddetle omuzumu sarstı. "Sinirlenen benim, rol çalma!"

 

"Hıh" Mümkünmüş gibi daha da çattı Aden kaşlarını. Sevimli suratını avuçlarımın arasına almam an meselesiydi, neden sinirlendiğimi bile unutmuştum. Bu küçük kız nasıl bu kadar aklımı başımdan alabilirdi?

 

Hipnotize bir şekilde inceledim Aden'in çehresini. Parmaklarımın arasına almak istediğim küçük, şirin bir burnu vardı. Gülünce kısılan kocaman gözleri, her daim odağımı kaybettiren dolgun dudakları ve sadece içten kahkahalarında yanaklarında oluşan o uzun çizgisi...

 

Aden çoğu insanın güzellik algısına uyacak kadar güzeldi, o bir tanrıça kadar kusursuzdu. Adının anlamını taşıyordu sanki teninde. Cenneti vadediyordu insana.

 

Cennet bahçesiydi isminin anlamı. Daha öncesinde hiç duymadığım bir isim olduğu için bana ismini söylediği ilk anda gidip bakmıştım. Anlamını öğrendiğimde ise neden daha önce hiç kimseden bu ismi duymadığımı anlamıştım. Çünkü her insanın taşıyamayacağı kadar güzeldi adı, sadece ona özeldi.

 

Biçimli kaşları daha da çatıldı, Aden'in. Alnı kırışmıştı, çizgileri daha da belirginleşmişti.

 

Bir saniye...

 

Ne olmuştu? Neden daha da sinirlenmişti?

 

"Sen beni dinlemiyor musun?"

 

"Ne, hayır." Afallayarak silkindim. "Dinliyorum tabi ki."

 

"O zaman neden hıh diyerek beni geçiştiriyorsun." Taklidimi yaparken sinir bozucu olmak için uğraşmıştı. Fakat bu surat ifadesi onu daha da sevimli kılmıştı.

 

"Düşünüyorum." Dedim dürüst davranarak.

 

Alnını gevşetti. Bakışlarına merak oturmuştu. "Neyi?" Sorusuna cevap vermem için hala sinirli gözükmeye çalışıyordu. Fakat çoktan bacağının üzerine attığı bacağını sabırsızlıkla sallamaya başlamıştı.

 

Sabırsızlandığında hep böyle yapardı. Sağ bacağını sol bacağının üzerine atar ve farkında olmadan hızla sallardı. Gülümsememe engel olmak için direndim. Tek kaşını kaldırmış, vereceğim cevabı beklerken dudağının içini ısıran kızın almak istediği en son karşılık heralde bu olurdu, alay ediyormuş gibi gülümsemem.

 

Bakışlarım dudaklarında oyalandı. Düşüncelerim yok olurcasına zihnim sessizleşirken bilinçsizce verdim nefesimi. Artık tek merak ettiğim, tadıydı. Dudaklarının tadı...

 

Alt dudağını dişlerinin arasına aldı, Aden. Bu hamlesi bakışlarımı gözlerine taşımıştı. Gülünce kısılan gözleri garip bir merakla büyümüştü. Hızlı hızlı aldığı nefesleri, sık sık kırpıştığı göz kapaklarıyla yarışıyordu. Hipnotize olmuş gibi "Tadını." Dedim.

 

"Hıh?" Afalladı Aden.

 

Dudaklarımda büyüyen tebessümü gizleyemedim. Kalbi vücudundan çıkacakmış gibi hızla atanın bir tek ben değildim, araladığı dudaklarının her nefesinde nasıl titrediğini görebiliyordum. Duygularımız karşılıklıydı, değil mi?

 

İkimizde içimize hapsettiğimiz o yangında kül olmak istiyorduk.

 

Dayanamayarak nazikçe tuttu çenesini parmaklarım. Ona geri çekilmek için vakit tanıyarak yaklaştım ağır ağır. Yanacaktık, yandığımız kadar yakacaktık da ve bu yangını bir tek şu an, o engel olabilirdi. Beni durdurması için hafifçe geriye çekilmesi bile yeterliydi. Lakin yapmamıştı, geri çekilmemişti Aden.

 

Titreyen nefesi dudaklarıma çarpacak kadar yakınımdayken sessizce fısıldadım. "Dudaklarının tadını."

 

Dudaklarımın üzerindeydi sanki hala dudakları. Kızaran yanaklarını, utandığı için kuramadığı devrik cümlelerini ve kaçırdığı gözlerini sanki buradaymış gibi görüyordum yine.

 

Karnımdan belime doğru büyüyen katlanılamaz acı o anda olmadığımın en büyük kanıtı olsa da ruhum oradaydı, Aden'i ilk öptüğüm günde...

 

Ona ilk âşık olduğumun farkına vardığım günün o gün olduğunu düşünmüştüm hep. Fakat şimdi küçük avuçlarıyla kanayan saçlarına dokunan kız çocuğu gözlerimin önüne geldikçe anlıyordum ki yanılmıştım.

 

Onu ilk gördüğümde, bahçeme sığınan o yaralı kız çocuğunun gözlerine ilk baktığımda aslında hissetmiştim o tuhaflığı. Onu her daim korumak isteyeceğimi, onu gözümden sakınacağımı, onu son nefesime kadar seveceğimi.

 

Onu ilk öptüğüm gün ise tamamen zincirlemiştim kalbimi onun kalbine. Nefesi nefesime karıştığı o an, adamıştım kendimi ona. Artık gülünce kısılan güzel gözlerinin kölesiydim, kalbim de ruhum da onunla doluydu ve hep böyle olacaktı.

 

Güzel anılarından oluşan film şeridini göreceğine inanan insanlar yanılmışlardı, artık tamamen emin olmuştum. Bahsedilen o film şeridi hiçbir zaman gelmeyecekti.

 

Ölmeden önce gözlerimizin önünden gitmeyen şey güzel anılarımız olmayacaktı, bu dünyada yalnız bırakmaya hazır olmadığımız o insan olacaktı. Onunla vedalaşabilmek için yalvaracak, son kez onun gözlerinin içine bakıp korkmaması gerektiğini söylemek isteyecektik.

 

Burnuma dolan hava ağırlaşmaya, solumakta zorlanacak kadar sıcaklaşmaya başlamıştı. Ölüyordum, saniyeler içinde kalbim duracaktı ve hiçliğe karışmadan önce gerçekleşmesini istediğim son dileğim oydu.

 

Âşık olduğum kadındı. Varlığımın varlığıyla anlam bulduğu kadın, Adendi...

 

Böyle bitmesini istemiyordum. Onun yanında olamadığım her ana öfkeliydim. Onu koruyamadım her an için kendime duyduğum nefretim büyüyordu. Kendimi affedemiyordum, affedilmeye layık göremiyordum.

 

Ben başaramamıştım, o gün sevdiğim kadını o evden çıkartamamıştım. O adama yenilmiş, Aden'i sonsuza kadar kaybetmiştim.

 

2019

Cılız lambaların aydınlattığı sokaklarda telaşlı adımlarının yankısı duyuluyordu, genç adamın.

 

Kafasının içinde bağıran korkunç düşünceleri susturamadıkça daha da hızlanıyordu ve eve yaklaştıkça azalacağını düşündüğü içini kemiren o şüphe daha da büyüyordu.

 

Gücünü tüketmiş bacakları koca cüssesini taşımakta zorlansa da durmuyordu; ciğerlerine armağan edeceği bir nefesi bile çok görüyordu kendine.

 

Çünkü korkuyordu. Onun zarar görmüş olma ihtimali zihninde yankılandıkça aklını yitirecek kadar çok korkuyordu.

 

Bu şehri terk ederken babasıyla bir anlaşma yapmıştı, Savaş. Kazandığı o okula gidecekti. Ankara'da kendine yeni bir hayat kuracak, Aden'den uzak duracaktı.

 

Karşılığında ise tek bir şey istemişti, babasından. Aden iyi olacaktı. Babası, Aden'i koruyacaktı. Savaş burada olmadığı süre boyunca Aden'in kılına zarar gelmeyecekti.

 

Annesiyse tüm bu anlaşmanın dışında, babasından gizli bir şekilde Aden ile Savaş'ı telefonda görüştürecekti. Savaş, Aden'in iyi olduğunu görecekti, uzaktan da olsa bilecekti.

 

Bu şekilde kabul etmişti, Savaş ailesinin teklifini. Onun için inşa etmeye çalıştıkları hayat umurunda değildi, onun tek önemsediği Adendi ve ailesi de bunu bilerek, işlerine geldiği şekilde kullanmışlardı.

 

O halde anlaşmaya uymaları gerekirdi. Babasının Aden'i koruyor olması gerekirdi. Annesinin son dört aramadır Aden'in iyi olduğunu söylemesine rağmen Savaş ile görüşmekten kaçınmaması gerekirdi.

 

Lakin annesi kaçıyordu ve Savaş biliyordu ki bunun sadece iki sebebi olabilirdi. Ya babası oğlunun annesi ile oynadığı küçük oyunu öğrenmiş ve dizginleri eline alarak görüşmelerine engel olmaya çalışıyordu. Ya da Aden'in başına bir şey gelmişti.

 

İlk ihtimale tutunmaya ihtiyacı vardı Savaş'ın. Babasından yiyeceği hakaretlere, dinleyeceği üsten konuşmalara razıydı. Aden iyi olduğu sürece susmak bilmeyen babasının nasihatlarını bile saatlerce dinleyebilirdi. Buraya boşu boşuna geldiğini, yok yere evham yarattığını görmeliydi, Aden'in iyi olduğunu görmeliydi.

 

Adımları yan yana olan evlerinin önüne geldiğinde durdu. Gözleri tereddütle Aden'in onun için aralık bıraktığı penceresine döndü. Odası karanlıktı genç kızın. Savaş'ın görmekten korkacağı kadar karanlık.

 

İçindeki korku tarifsiz bir acıya dönüştü genç adamın. Karanlıktan korkan genç kızın mumunu yakmadan uyuması imkansızdı. Biliyordu ki genç kız, sadece gücü mumunu yakacak kadar bile olmadığında karanlıkta uyurdu. Daha doğrusu karanlık olduğunun bile farkına varmadan bayılırdı.

 

O an canını yakan gerçeklerle yüzleşti, genç adam. İçince kurduğu her ihtimal, tutunduğu her umut kırıntısı bir bir ellerinden kayıp gitmişti.

 

Artık yaptığı hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.

 

Altı ay önce onu bu cehennemden çıkarmak için Ankara'ya gitmişti, Savaş. İçinde huzurlu yaşayacakları bir ev kiralamamış, babasının Aden'i yanına aldığı an keseceği parasının yerini doldurmak için bir iş bulmuştu.

 

Bu ayın sonunda gelecek ve Aden'i alacaktı. Ankara da ailelerinden uzakta küçük ama huzurlu bir hayatları olacaktı. Evin herbir köşesini Aden'in seveceği gibi tasarlamıştı zihninde. Maddi olarak zorlandığı için belki mükemmel mobilyaları ya da eşya dolu bir evleri olmayacaktı. Fakat birlikte olacaklardı.

 

Sadece birkaç gün... sadece birkaç gün sonra hayallini kurdukları o hayatı yaşamaya başlayacaklardı.

 

Savaş, başını avuçlarının arasına aldı. Parmakları saçlarının arasına gömüldü. Göğsüne çöken acıyla nefes almak bile zorlaşmıştı. Kalbi, kaburgalarına her çarpışında ona geç kaldığını fısıldarken susturamadığı düşünceleri iki yakasını sarmıştı.

 

Güvenmek, kaybetmek demekti.

 

Ve Savaş babasına güvendiği o gün kaybetmişti.

 

Genç adamın gözlerini yakan yaşları görüşünü istila etmeye başladığında derin nefesler aldı, sakinleşmek için kendisine birkaç saniye zaman tanıdı.

 

Şayet zihninde dönüp duran o korkunç ihtimaller gerçekse, Aden şu an karanlığın ortasında yapayalnızsa yıkılmaya hakkı yoktu, biliyordu. Dizlerinin titremesine müsaade edemezdi, yıkılmayı bırak tökezleyemezdi bile.

 

Eğdiği kafasını kaldırıp genç kızın penceresine bakarken sertçe yutkundu, Savaş. Acısını içine bastırdı. Düşmek isteyen omuzlarını dikleştirdi.

 

Aden gerçekten onu bekliyorsa şayet ona uzatacağı eli, önce kendi çöküşünü gizleyecekti.

 

Son bir nefes bahsettiğinde ciğerlerine tüm gücüyle alt kat verandasının demirlerine çıkıp ikinci kata ait olan çatıya taşıdı bedenini. Sessiz olmaya çalışarak ağır adımlarla ilerliyordu Aden'in hala aralık bıraktığı penceresine doğru. Saat sabahın dördüydü, her ne kadar içinde büyüyen öfkeyi Aden'in babasına yöneltmek istese de sessiz olmak zorundaydı.

 

Şu an yapabileceği herhangi bir hata Aden'i tamamen kaybetmesine sebep olabilirdi ve Savaş buna asla izin vermezdi. Yavaşça pencereyi ittirip parmak uçlarında içeriye girmesinin sebebi de buydu. Aden'in babası uyanmadan defolup gideceklerdi bu evden, bu şehirden.

 

Savaş'ın hafif adımları Aden'in yatağını görebileceği bir açıya geldiği an durdu. Görmekten korktuğu o manzara şimdi gözlerinin önündeydi.

 

Aden yatakta kafasına gelişigüzel, beceriksizce sarılmış bandaj ile yatıyordu. Dışarıdaki buz gibi havaya rağmen üzerinde ince bir atlet vardı. Kollarında morarmaya başlamış koyu kırmızı izleri oluşmuştu. Ayak bileğinde Savaş'ın verdiği o bandana yoktu, sokaktan süzülen ışık ise bileğindeki zincirin izlerini vuruyordu.

 

Solumaya çalıştığı hava boğazına dolanıp kalırken içi titredi, genç adamın. Onu uzun zamandır bu halde görmeyince bittiğine inanmak istemişti, Savaş. Babasının artık Aden'e zarar vermeyeceğine, onu rahat bıraktığını inanmak istemişti. Her şeyden çok istemişti.

 

Tereddütlü adımını aralı gözlerine rağmen ona tepkisizce bakan genç kıza doğru atarken nasıl diye soruyordu kendine. Nasıl kıyabiliyordu, Aden'e? Nasıl yapabiliyordu bunu kızına?

 

Savaş, Aden'in görüş açısında olmasına rağmen genç kızın, bakışlarını sabitlediği noktadan ayırmadığını fark ettiğinde korkuyla soludu.

 

"Bebeğim..." Savaş'ın fısıltıyı andıran sesi kulaklarına ulaştığında karanlığında bir mum yanmış gibi gözlerini Savaş'a doğru çevirdi Aden.

 

Titreyen dudaklarını gizleme çabasına girmeden yumdu gözlerini, Savaş. Yaşları kısa bir anlığına rahatlamışçasına yanaklarına süzüldü. İlk defa hâkim olamadı kendisine, yenilgiyle düşürdü omuzlarını. Koşar adım kızın yanına vardığında ve onu göğsüne çekip sıkıca sarıldığında gözyaşlarıyla döküldü özürler dudaklarından.

 

"Özür dilerim, bebeğim. Özür dilerim, seni bir an bile yalnız bırakmamalıydım."

 

Aden Savaş'ın göğsünde kaybolmak istercesine sardı kollarını beline. Savaş'ın dudakları Aden'in saçlarına gömüldü. Babasının çektiği her teli kızın kokusunu içine çekerek öpüyor, artık güvende olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Sessizce gözyaşlarını akıtan genç kızın adamın sesini duyduğun anda acısının azaldığını bilmeden.

 

Savaş'ın varlığını yanında hissettiği sürece Aden zorunda bırakıldığı her şeye göğüs gerebilirmiş ve hatta savaşabilirmiş gibi hissediyordu. Yaşadığı bu hayatı bile kabul edebilirdi. Kaçmak ya da kurtulmak istemiyordu. Onun istediği tek şey Savaş'tı.

 

Savaş ikisinin dışında kimsenin duyamayacağı kadar kısık bir tonda fısıldadı Aden'in kulağına. "Bu bir daha olmayacak. Yemin ederim olmayacak."

 

Aden sadece sarılışını güçlendirerek karşılık verdi Savaş'a. Onu tekrar bırakmak istemiyordu, Savaş'ın Ankara'ya dönmesini istemiyordu. Aden bu hayatı yaşamaya razıydı, yeni bir hayat istemiyordu. O yan evlerindeki kahraman çocuk olarak kalmaya devam ettiği Aden hiçbir şey istemiyordu. "Geldim ben. Artık buradayım. Seni almadan da gitmeyeceğim. Bu sefer beraber gideceğiz, küçük kız. Söz verdiğim gibi..."

 

Hafifçe geri çekildi, Aden. Tereddüt ediyordu. Savaş'ın tekrar gitmesinden, onu tekrar yapayalnız bırakmasından korkuyordu.

 

Kızın tereddütünü hisseden Savaş parmaklarının ucuyla sildi Aden'in gözyaşlarını. "Bize bir ev tuttum." Dedi umutlu bakışlarıyla. "Ev biraz küçük ama mutfağı tam hayal ettiğin gibi, salon ile bütün. Evin bir odası var. Henüz sadece koltuk ve ihtiyaç duyabileceğimiz mutfak eşyalarını alabildim ama ilerde yatak odası yapabiliriz o odayı. Belli bir süre koltukta yatabilir miyiz? Rahat bir koltuk. Yatağın kadar olmasa da idare edebiliriz diye düşündüm. Çok değil, kısa bir süreliğine."

 

Dudaklarında varla yok arası bir gülümseme oluştu, Aden'in. Savaş bu sefer onu da götürecekti. Tüm imkansızlıklara rağmen bir umut yeşerdi sanki içinde. Yüreği pır pırdı. Savaş'ın o tereddüt ettiği koltukta bu yatakta uyuduğundan daha huzurlu uyuduğunu hayal etti ister istemez. Büyüyen gülümsemesiyle aldı avuçlarının arasına Savaş'ın yaşlarıyla nemlenmiş yanaklarını, hayali bile huzur veriyorken Savaş nasıl da gelip rahat eder misin diye sorabilirdi?

 

"Yanımda sen olduğun sürece bir koltuğa bile ihtiyacım yok, Savaş." O ana hapsolmak ister gibi yumdu gözlerini, Savaş.

 

Savaş'ın kıvrılan dudaklarına buruk bir tebessümle baktı Aden. Başında şiddetli bir ağrı olmasaydı dudaklarını dudaklarına bastırabilirdi. Fakat acısı gülümsemesini bile donuklaştıracak cinstedi.

 

Savaş her ne kadar bu anın içinde kaybolmak istese de silkinerek gözlerini açtı, Aden'in avuçlarını öperek uzaklaştırdı. Hayal kuracakları an şu an değildi. O bir an önce Aden'in kafasındaki yarasını kontrol etmeli, doktora gidip gitmemeleri gerektiğinden emin olmalıydı. "Bakabilir miyim?"

 

Aden kafasını hafifçe sallayıp gözlerini yumduğunda Savaş, Aden'in kafasındaki bandajı dikkatlice çıkarttı. Üfleyerek yaklaştı kurumuş kanın biriktiği bölgeye. Bir eliyle sıkıca Aden'in elini tutuyor, diğer eliyle de pansuman için gerekli malzemelere uzanıyordu.

 

Kan kurumuştu ama kafaya alınan her darbenin hayati olabileceğinin farkındaydı, onların hastaneye gitmeleri gerekiyordu.

 

Savaş, şimdilik yarayı temizlerken Aden acısının arasından sordu. "Kedi de sahiplenir miyiz?" Kısa bir anlığında yarasının üzerindeki eli duraksadı, Savaş'ın.

 

Evin içinde koşuşturup duran minik bir dost ve hayatının sonuna kadar yanında olmasını isteyeceği o kadın.

 

Gülümseyerek kafasını salladı daha sonra. "İstediğin her şeyi yaparız. İster kedi..." Savaş'ın dudakları Aden'in alnına dokundu nazikçe "İster köpek... İster..." Aden'in meraklı bakışları Savaş'ın gözlerine dikildi. Fakat Savaş hazır olmadıkları bir senaryonun sözünü vermeye cesaret edemedi.

 

"Ve istediğin her şey."

 

"İstediğimiz." Diye düzeltti Aden, Savaş yarasını bandajla sararken.

 

"Benim istediğim tek şey sensin, küçük kız."

 

Aden'in dudaklarını şımarık bir gülüş esir alırken Savaş oturduğu yerden doğruldu. Masanın yanında duran sırt çantasını aldı ve birkaç parça kıyafetle doldurdu. Çoğu eskimiş kumaş parçalarıydı. Hiçbirini yanlarına almak istemiyordu aslında, Savaş. Lakin biliyordu ki şimdilik bunları almaya zorundalardı. Şimdilik Aden bu evin parçası olan bu kıyafetleri de onlarla gelmeliydi.

 

Savaş eşyalarını toplarken yastığının altında duran pembe kalpli defterini çıkarttı, Aden. Dalgın bakışları defterde oyalanırken "Bunu da koy." Dedi Savaş'a.

 

"O ne?" Diye sordu Savaş çantaya koyarken defteri.

 

"Hiç..." diye omuz silkti Aden. Yaşadığı şeyleri unutmaması için tuttuğu defter olduğunu söylemedi, Savaş'a. Hayatlarının düzene girmesi için bir ihtimal doğmuşken onu mahvetmek istemedi.

 

Bu evden gidince iyileşeceğine inandı, hafızasının düzeleceğini sandı.

 

Savaş, Aden'in eşyalarını toplamayı bitirince çantayı omuzuna taktı. Kollarını Aden'e doğru uzattı, sessizce kalkmasını istedi. Fakat Aden'in tereddütlü bakışları saatlerce bileğinden zincirli kaldığı için aksayan bileğine döndü. Onanla birlikte Savaşta baktı kızın ayak bileğine.

 

Zincirin ardında bıraktığı izi kendini belli etmeye başlamıştı, oluşturduğu kesikler ise kan toplamıştı. Aden'in yürümekte güçlük çektiğini anladı, Savaş ve kızın yardım istemesine fırsat vermeden bacaklarını ve belini sıkıca tutup kucağına aldı onu. Aden kısa bir anlığına afalladı, ardından dudaklarında büyüyen minnet dolu bir gülümsemeyle kafasını Savaş'ın boynuna gömdü, kollarını sıkıca omuzlarına sardı.

 

Ona güveniyordu, Aden. Biliyordu ki o yanındayken düşmezdi, hatta düşmeyi bırak tökezlemezdi bile.

 

Savaş'ın gerginliğini hissetmeden derin bir nefes aldı, genç kız. Çocuğun okyanus esintisini andıran baharatlı kokusu kızın ciğerlerine doldu. Kokusunu içinde hapsetmek istercesine derin bir nefes daha aldı, Aden. Bu kokuya bayılıyordu, Savaş'a ait olan her şeye bayılıyordu.

 

Hızlı nefeslerinin başını ağrıtmaya başladığı fark eden genç kız keyifle kıkırdadı. Bu onu durdurmak için yeterli değildi, kollarında olduğu adam baş döndürücü bir kokuya sahipti ve her ne kadar başı ağrırsa ağrısın Aden bu kokuyu aralıksız solumaya devam edecekti.

 

Savaş kollarındaki kızın kıkırdamalarını fark etmedi. Aden'in babasına karşı öyle tetikteydi ki kollarında onun özlemiyle yanıp tutuşan kızın küçük oyunlarını fark etmiyordu.

 

Yavaşça araladığı kapıdan temkinli bir şekilde çıktı. Her adımını diken üstünde atıyordu, çıkarabileceği en ufak sesten bile korkuyordu. Sessiz olmak zorundaydı, yakalanmamak için gerekirse nefes dahi almamak zorundaydı.

 

Çünkü biliyordu ki yakalanırsa hem Aden'i hem de kardeşini kaybedebilirdi. Yaptığı en ufak hata canından çok sevdiği iki insanın da hayatını sonsuza kadar değiştirebilirdi.

 

Bu yüzden dikkatli olmak zorundaydı, hiç olmadığı kadar dikkatli.

 

Savaş'ın adımları merdiveninin ilk adımında duraksadı. Gıcırdamaması için dua ettiği ilk tahta basamağa yavaş ve temkinli bir adım attı, ardından bir adım daha ve birkaç adım daha.

 

Savaş nihayetinde alt kata ulaştığında sessizce verdi rahatlamış nefesini. Artık bitmişti, sorunsuz bir şekilde kapıya ulaşmayı başarmışlardı. Sadece birkaç adım... sadece birkaç adım kalmıştı.

 

Aden huzurla yumdu gözlerini, Savaş umutla attı ilk adımını. İkisi de saniyeler içinde onları salon kapından görecek olan kadından bir haber inanmışlardı başarabileceklerine.

 

Kurtuluşun bu kadar kolay olabileceğine, onları bekleyen huzurlu bir hayat olabileceğine ve en önemlisi birlikte mutlu bir son yazabileceklerine.

 

Lakin olmadı. Aden'in annesi Savaş ve kollarındaki kızını gördüğü an avazı çıktığı kadar bağırdı. Mutfakta uğraştığı yemekleri bir kenara bıraktı, eline keskin bir bıçak aldı.

 

"Hayır! Bırak! Götüremezsin, bırak!"

 

Aden korkuyla irkildi, Savaş endişeyle üst kata doğru baktı. Annesini atlatabilirdi, lakin babasını atlatamazdı. Gücünün yetemeyeceğinden değil, babasının elindeki kanıtları polise götürmesini engelleyemeyeceğinden endişeliydi.

 

Bu yüzden ne yapacağını bilemez bir halde kucağından inmek isteyen Aden'e müsaade etti, Savaş. "Gitmiyorum..." Acıyla ayak bileğinin üzerine bastı, Aden. "Buradayım, anne. Gitmeyeceğim, söz veriyorum... Hadi... Hadi, ver o bıçağı bana."

 

"Gidemezsin!" Diye kükredi bu sefer annesi. "Asaf gelicek... Seni görmek isteyecek! Sen gidemezsin, beklemek zorundasın." Aden'in bakışları kısa bir anlığına yemek masasına kaydı. İki gündür tek lokma girmeyen midesi kendini belli etmek ister gibi guruldadı. "Bak... Her şey hazır. Asaf gelicek, oğlum gelecek."

 

Annesinin bıçağı kavrayan parmak boğumlarının beyazladığını gördü, Aden. İçinde büyüyen korkuyla basamadığı ayağına inat aksaya aksaya annesine doğru ilerledi.

 

Kardeşinin öldüğüne inanmıyordu, annesi. Bazı sabahlar Asaf'ın onları ziyarete geldiğini söylerdi. Bazı geceler Asaf gelicek diye harika sofralar kurar, o gelene kadar kimsenin tek lokma yemesine izin vermezdi.

 

Babasının tabiriyle aklı ölmüştü annesinin ve bir gün canına tak edecek kendisini de öldürecekti.

 

Elindeki bıçağı görünce o günün geldiğine inandı, Aden. Annesi de kardeşi gibi toprak olacaktı, annesi de kardeşi gibi toprak kokacaktı.

 

"Gelecek..." dedi, Aden gözyaşları yanağına süzülürken. "Evet, anne Asaf gelicek. Biliyorum... Saba inanıyorum. Lütfen, bırak onu... Elindeki bıçağı bırak."

 

Annesi duymadı, Aden'i. Elindeki bıçağı gelişi güzel savurmaya devam etti.

 

Savaş ise temkinli adımlarla Aden'in arkasından ilerliyordu. Annesi bir anda Aden'in üzerine saldırma ihtimaline karşın Aden'i tutup arkasına alabilecek, darbelere sırtını siper edecek kadar tetikteydi.

 

"Gitsin!" Dedi bu sefer annesi. "O gitsin, Asaf gelecek!" ve ardından Aden'in adımlarını yere mıhlayacak o hareketi yaptı. Elindeki bıçağı boğazına dayadı.

 

"Anne..." Aden'in korku dolu haykırışı evlerinde huzurla uyuyan Bilgin ailesini yerinden sıçratacak, Savaş'ın endişeyle Aden'i arkasına almasına neden olacak cinstendi.

 

Aden, Savaş'ın kollarından kurtulmaya çalışırken "Savaş gitsin, Asaf gelsin!" Diye bağırdı annesi. Bu cümlesi onu duyan iki kişiyi de harekete geçirmişti. Aden'in babası yatağından kalkıp aşağı kata inerken her şeyi duyan Savaş'ın annesi telefonuna sarılmış, 112'yi aramıştı.

 

"Savaş, git. Yalvarırım git." Dedi, Aden gözyaşları içinde. Annesini de kaybetmek istemiyordu. Annesinin de gitmesini istemiyordu.

 

"Seni bırakmam!" Dedi, Savaş kollarında çırpınan kızı sıkı sıkı tutarken.

 

Yenilgiyle pes etti, Aden. Bedeni Savaş'ın kollarına durulurken acı dolu hıçkırıklarının ardından yalvardı adeta. "Annemin de ölmesine izin verme, Savaş."

 

Kurduğu cümle Asaf'ın ölümüne sessiz kalan Savaş'ı sarsacak kadar yıkıcıydı. Fakat Aden bunu kardeşinin ölümüne susan adamın kollarında olduğunu bilmeden söylemişti.

 

Savaş kızgın ateşe dokunmuş gibi Aden'i bıraktığında annesine doğru döndü, ardından teslim olur gibi ellerini iki yana kaldırdı. Adımlarını geldiği yöne doğru geri geri atıyordu. Yarattığı enkaza bakarken nefesinin kesilmesini diliyordu.

 

Annesinin bu halde olma sebebi o ve kardeşiydi.

Aden'in bu halde olma sebebi o ve kardeşiydi.

 

Gerçekler tokat gibi yüzüne çarparken adımları durmadı, dudakları ise histerik bir şekilde titredi. "Gidiyorum."

 

Gidecekti. Belki annesi sakinleşene kadar, belki de sonsuza kadar... Bilmiyordu, Aden onu ne zaman görmek isterse o zaman geri dönecek ve onu alacaktı ama şimdi... şimdi gitmek zorundaydı.

 

Savaş'ın geriye doğru attığı adımlar koridora açılan kapının girişinde durdu. Boynunda hissettiği keskin elektrik dalgası bütün bedenini felç ederken neye uğradığını anlamadan kuvvetli bir el tarafından çekildi.

 

Savaş'ın elektroşok darbesiyle koridora yığılan bedeni Aden'in babası tarafından bodruma doğru sürüklenirken gözünü bile kırpmadan bakıp gözyaşlarına boğulduğu duvarın ardından gelen sesleri duymuyordu Aden.

 

Kendinden öyle geçmişti ki saniyeler önce kollarında olduğu adamı unutmuş, neye ağladığını bile bilmeden dizlerini karnına kadar çekmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Aklı karışmış yine, annesinin dakikalar önce boğazına dayadığı bıçağın varlığını bile unutmuştu.

 

Sanki o an onun için bodrumdan yeni çıktığı bir andı. Kafası bu yüzden acıyordu, bileğindeki acı bu yüzden katlanılamazdı. Lakin kalbi neden bu kadar acıyordu, işte ona anlam veremiyordu.

 

Yıllar geçecekti. Aden dakikalar sonra annesi için gelen sağlık görevlilerini fırsat bilecek, âşık olduğu adamın deli gibi korktuğu o bodrumda kaldığı bilmeden büyüdüğü o evden kaçacaktı.

 

Yıllar geçecekti. Savaş o gün öleceğine inanarak sevdiği kadının adını sayıklayarak gözlerini karanlığa yumacak, Aden yerine onun bu küf dolu odada son nefesini verdiğine sevinerek ölümüne kucak açacaktı.

 

Ve yıllar geçecekti. Kader onları birleştireceği o günü beklerken birbirine ait olan iki ruhun birbirinden çok uzaklarda zamanın acımasızlığına teslim oluşuna göz yumacaktı.

 

Aden Karaca, o gün onun için gelen adamı hiçbir zaman hatırlamayacaktı.

 

Savaş Bilgin ise o gün onun için geri döndüğünü hiçbir zaman söylemeyecekti.

 

İlk defa yalancıların bir sırrı mumların ardında değil, kalplerinin ardında gizli kalacaktı.

 

 

 

 

 

Günümüz

Son nefesimse şayet bu, yine son defa senin adın dökülsün dudaklarımdan. 'Aden Karaca'

Keşkelerle dolu bir yaşam bırakıyorum arkamda. Geri alamadığım hatalarım, sebep olduğum göz yaşları ve yarım bıraktığımız hikayemizle beraber veda ediyorum sana.

"Savaş!"

Öleceğim. Bizi, seni arkamda bırakacağım. En çok da bu sıkıyor ya canımı. Ben buna hiç hazır değilmişim, Aden. Seni yalnız bırakacak olmaya hiç hazır değilmişim, sevgilim.

"Yardım edin! Yalvarırım, yardım edin! Savaş... Savaş, hayır... Hayır! Bak bana! Bana bak, Savaş!"

Göz pınarlarıma dolmuş yaşlarım çehremde son izlerini bırakırken dua ettim, Allah'a. Beni affetmeyecekti, biliyordum ama hatırlasın istiyordum. Onun anılarında yaşamak istiyordum, yok olmak istemiyordum.

Beni herkese unuttur ama ona unutturma, Allahım. Onun anılarında yaşıyım, onun anılarında var olayım.

Uyuşmuş bedenime sıcak bir baskı çöktü, nefesimi çeviremeyecek kadar yoğun olan hava ciğerlerime dolarken kalp atışlarımın yavaşladığını hissettim.

Ölüyordum.

Ölüyordum ve son sözlerim aralanmış dudaklarımdan çıkmayacağını, onun beni duyamayacak kadar uzağımda olduğunu bilmeme rağmen onaydı. Ruhumun, aklımın, kalbimin, her hücremin ait olduğu o kadına.

Aden Karaca'ya.

Varlığım bu dünya da hayat bulduğu sürece sevdim seni, küçük kız ve şimdi bu dünyadan silinip giderken yine sana aittim. Benim kalbim sensin, Aden. Benim nefesim sensin, benim her şeyim sensin.

Beni affetme ama beni unutmada olur mu?

Bu sefer hatırla beni.

Bu sefer silme güzel kalbindeki izlerimi.

Çünkü ben bir tek orada yeniden hayat bulabilirim.

Ben bir tek senin nefesinde tekrar var olabilirim.

 

 

 

 

 

🕯️

 

 

 

 

 

Epey uzun bir zaman sonra tekrardan helloooo ballarım 🍯 💛

 

 

 

 

Görüşmeyeli nasılsınız? Umarım iyisinizdir 🥹

 

 

 

 

Çünkü ben çok iyiyimm 🌟 bombastik bir dönüş yaptım

 

 

 

 

Buraya fotoğraf ekleyemiyorummm… Oysa yapay zekaya hem kırkı çıkmış Savaş’ın hem de 2019’da kaçsalardı Aden ile yaşayacakları anım fotoğrafını yaptırmıştım.

 

 

 

 

Gerçek bir SAD STORY…

 

 

 

 

Merak eden ballarım varsa watty’e ekledimmm

 

 

 

 

Neyseee… Beni bilirsiniz ki ben uzun süreli dönüşlerin ardından asla ve asla kısa soluklu bir bölüm atmam.

 

 

 

 

Eh haliyle bu bölümünde Eda'nın bakış açısına geçilmiş bir devamı vardı. Fakat birleşik halleri çok uzun olduğu için (yaklaşık 9000 kelime kadar) bende bölmeye karar verdim.

 

 

 

 

Bölümün devamı birkaç saat içinde yüklenecek, muhtemelen sen bunu okuduğunda da zaten devamı oluş olacak

 

 

 

 

Vedalaşmayı diğer bölüme bırakıyor ve kaçıyorum💃🏻

 

 

 

 

Gözlerin ağrımadıysa durma veee devam et. Seni diğer bölümün sonunda bekliyorummm🥹❤️

 

Bölüm : 07.02.2026 22:10 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...