
“Nefret, eline aldığın bir bıçaktır; kesmeden önce ne öğretirsen, ona bilenir.” Toprakta durur zaman. Elyxionomikon öyle der. Fakat Toprağın Öğretisi başkadır. Bunlar hayatın bir kuralıdır. Ancak bu kuralı bozanlar da hayattan mıdır? Hak ederler mi? Sen onu, çizgiyi alnına indireni unutma: O senin sayfanı çevirir; yazılarını değil. Tıpkı o hayatta olanların aldığı hayatlara olduğu gibi…
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
XI. Not: “Nefretin Hedefi”
Bugün… nasıldı? Nerede başladı, nerede beni yarıda bıraktı? Ellerim, toprağın serinliğinde kaybolmuştu; parmak çizgilerimin arasına koyu bir toz doldu. Bir süre sonra fark ettim ki ben bir çukurun başında, rehberlerimin sessiz bedenlerini kapatıyordum. Toprak, üst üste gelen nefeslerimi içine çekip sakladı. Ölüm, hayatı ince bir çizgiden ayıran o keskin bıçak… Kocaman bir alacaklı gibi kapına dayanan, “hizmetimin bedeli” diyen bir ses… Bu kelimeler nereden gelmişti? Anlamlarını tam biliyor muydum, yoksa sadece içime düşen gölgeleri mi isimlendiriyordum?
Güne garip uyanmadım; sanki çoktan başlamış bir günün ortasında ansızın uyanır gibi oldum. Zaman, avucumda tutulmamış su gibi aralardan akıp geçmişti. Kafama üşüşen karanlık düşüncelerden yüzümü kaldırınca, onu hatırladım: kurtarabildiğim tek canlı.
Onu bir ağacın kovuğuna yerleştirmiştim; kovuğun ağzı, gökyüzündeki ılık ışığın tam vurduğu yere bakıyordu. İçini, hafif ve tüylü taç yapraklarla döşemiş; sıcaklığı tutması için her tarafı kaplamıştım. Üzerine eğildiğimde nefesinin kısa aralıklarla düzen aradığını duyduğumda rahatladım. Henüz kırılgan, ama yaşayacaktı.
Avuçlarım hâlâ serindi. Ben üşümesem de onun üşümeyeceğini söyleyemezdim. Soğuğu ona ilaç gibi bastımdan şimdi geri çekilip ılığa bırakmıştım Tıpkı bir yarayı önce susturup sonra uyutan bir el gibi… “Işık sana iyi gelecek,” diye fısıldadığımı hatırlıyordum. Sanki o sırada gökyüzü beni duydu; bir dal aralandı, kovuğun içine incecik bir parlaklık düştü. Taç yaprak yatağın üstünde yavaşça gezindi, yaralı tüylü uzvuna değdiği anda etkisini göstermeye başladı.
Sonra yeniden toprağa dönmüştüm. Kapatılmayı bekleyen sessiz bir çukur daha… Elleri olmayanların yerine ellerimi kullandım; gözleri kapanmış olanların yerine gözlerimi indirdim. Toprak son çizgiyi çektiğinde, orman bir anlığına nefesini tuttu. Sessizleşti. Ben de tuttum. İçimdeki anlık bir siyah damla hafifçe yer değiştirdi; acıtmadı, sadece varlığını hatırlattı. “Bugün,” dedim kendi kendime, “bir ucundan koparttın beni; ama diğer ucundan bağladın.”
Başımı kaldırdığımda, rüzgâr hiçbir şey söylemedi. Ben de bir şey demedim. Sadece gövdemi geri doğrultup kovuğa baktım. Işık, sabırla yerini koruyordu. “Biraz,” dedim ona; kime dediğimi bilmeden. “Sadece biraz daha.”
Yine de aklımdan sökemediğim bir diken vardı: Bu tuzakları kim kurdu? Bu küçüklü büyüklü bedenleri kim “hesap” gibi önüme dizdi?
Zihnimde beliren şekil, bütün ayrıntılarını saklayarak geldi. Çizgili bir karartı. Omuzları eğri ama gülüşü dimdik: dişlerini saklamayan, dudak kenarında yağlı bir iz gibi duran sonsuz bir sırıtış. Gözleri… sanki içeriden açılmış iki delik. İçlerine bakınca hiçbir şey görünmüyor, ama bakışım geriye kirlenmiş dönüyordu. Bu tavırları, bu kokuyu tanıyordum. Adını söylemeden de biliyordum.
Onlar.
Bu ormanın dilini değil, matematiğini konuşanlar. Rakamlara çevrilen nefesler, ölçüye vurulan çırpınışlar. “Şuraya bir kapan, şuraya bir daha,” diyen düz bir çizgi. Ölen bir canın üstündeki kırmızıyı, “isabet” diye kaydeden bir cetvel. Acıyı, iş gibi yapan eller.
Kelime içimde bir anlığa parladı; o kadar keskin, o kadar kirli bir parıltı:
İnsan.
Sözcüğün kenarları kalbime değince, damarımda bir şey hışırdadı. Saç diplerime kadar sert bir gerilim yürüdü; içim, kendi taşına çarpıp yankılandı. Bir an için bedenim, iğrenmeyle daralıp küçüldü; sonra iğrençliğin büyüklüğü karşısında genişleyip taşacak gibi oldu.
Sanki birileri, benim içimde de tuzak kurmuş: bir düşünceyi çekince öbürü kapanıyor; bir nefesi verince öteki kesiliyor.
İnsan.
Ne çok “sebep” bulur bu kelime; ne çok mazeret taşır sırtında. Yiyerek, yakarak, çizerek öğrenen bir canlı. Kendi açlığını “hak” sanıp başkasının canını malzeme yapan.
Kendine baktıkça körleşen, gördüğünü adlandırdıkça anlamsızlaştıran.
“Onlar yok olmalı,” diye geçti içimden. Bu cümlenin kökü, benden mi, benden daha eski bir yerden miydi, bilemedim. Ama cümle, içimde bir karar gibi durdu. Tıpkı bir kapanın dili gibi: geri atılınca esneyen, ileri vurunca kilitlenen.
Sonra kendi kendime duydum sesimi: “Peki ya ben?” Bu soru, kararın üzerine düşen bir gölge gibi yürüdü. Bu nefret, kimin nefesi? Benimki mi, bana üflenmiş olan mıydı?
Bir canı kurtarmaya uğraşan eller, bir cümleyi bu kadar kolay kurabilir miydi?
İçimdeki siyah damla, göğsümde birkaç tur attı; her iki turda bir, kalbimin demirini çekip başka bir yere astı.
İnsan…
Adını söylerken bile kirlenen bir hava. Ama kirli havayı içime çekip nefretle ısınırsam, benden geriye ne kalırdı? Ben kimdim ki? Bir tuzağı çözen el mi, yoksa daha büyüğünü hayal eden bir gölge miydim?
Ağaçlar sustu. Taç yapraklar, bu cümlenin nereye düşeceğini bekler gibi titremedi bile. Yalnızca içimde, görünmez bir zincir çok yavaş gerildi; bir yerde kopacakmış gibi.
Koparsa… kim düşecekti? Ben mi, onlar mı, yoksa bu kelimenin kendisi mi? Nefesimi tuttum. Kendi iç sesimin bile ayak ucuna basmadan yürüdüğü o ince yerden, bakışımı geri çektim. Nefret, içimde bir bıçak gibi dik duruyordu; ama bıçak, kimin elindeydi? Söyleyemiyordum.
Saç diplerim yanarken parmaklarım derime gömülmüş, düşüncenin en keskin yerinden kendi kendimi çekiyordum. Tam o sırada ince bir cıvıltı işitti kulaklarım; sanki kuru bir yaprağın üstünden şefkatle geçen bir rüzgâr gibi. Kovuğun içinden geldi. “Buraya,” der gibiydi, “yanıma. Bırak o kelimeyi, bırak insanları, bırak o bıçağı.” Ses, nefretimin ucunu değil, bileğini tuttu; geri çevirmedi, yalnızca indirdi.
Başımı kaldırdım. Işık, kovuğun ağzında ince bir şerit halinde duruyordu; parıltı, tüylerin üzerinde gezindiğinde zaman bir anlığın esnedi. Cıvıltı tekrar etti; ne acele vardı sesinde, ne hüküm. Sadece çağrı. Bir adım yaklaştım. Parmaklarım saçlarımdan çekildi; derimden ayrılan tırnaklarımda kısa bir sızı kaldı. Hak ettiğim bir küçük ceza gibi… Nefesim inceldi; göğsümdeki siyah damla yerini değiştirip biraz aşağıya indi, orada bekledi. Gitmedi, sadece bekledi.
Kovuğun kenarına elimi koydum. Elim ısındı; içimdeki soğuk, hızlı değil, usul usul geri çekildi. Cümlenin bıçağını toprağa saplamadım; sadece yanımda taşıdığımı fark ettim. “Buradayım,” dedim fısıltıyla, “ama o da burada.”
İçimdeki yankı onayladı: Henüz bırakmadım. Bırakmak, uzaklaşmak değil; onun elini dizlerinin üstünde dinlendirmekti sadece.
Cıvıltı bir süre daha sürdü; düz bir çizgi değil, küçük halkalar çizen bir ses. Halkalar, zihnimin karanlık suyu üzerinde yavaşça açılıp büyüdüler. Öfke, suyun dibinde taş gibi durmayı sürdürdü; ama artık yüzeye çarpıp sıçramıyordu. “Sonra,” dedim kendi kendime, o taşla yine konuşacağım zaman gelecekti. “Şimdi değil. Şimdi bu sıcak şerit, bu ufak nefes, bu ince hayat önemli.”
Gözlerim kovuğun içindeki canlıya alışırken, iç sesim de yerini buldu: “Öfkeyi cebinde tut,” dedi, “ekmek bıçağı gibi; kesmek için değil, gerektiğinde ekmeği bölmek için. Yok etmek istediğinde bile, önce ekmeği say. Kaç dilim kestin?”
Saydım. İçeri-dışarı. İçeri-dışarı. Cıvıltı her dışarıda biraz daha yumuşadı. Başımı kovuktan ayırmadan omuzlarımı gevşettim. Ağaçlar, az önce sustuğu yerden devam etmeye başladı; uzak bir dal kırıldı, yakın bir taç düştü cümbüşlerin arasından. Nefretim, yerini unutmadan kenara çekildi; bir bekleme odası buldu kendine. Ben de buldum: tüylerle döşenmiş, ışığın tuttuğu küçük bir oda.
“Tamam,” dedim ona, hem içimdeki taşa hem kovuktaki hayata. “Sizi bırakmıyorum. Sadece sırasını değiştiriyorum.”
Kovuğun hemen altındaki gövdeye sırtımı verdim; kabuğun çizgileri, sırtım boyunca yavaş bir yazı gibi aktı. Gözlerimi ormanın derinliğine sabitledim. O zaman gördüm onu; iki gövdenin arasından sızan, ışığı değil beni takip eden o karaltıyı. Ağaç aralarından, dikiş yerlerinden sızan gece gibi kayıyordu; her adımında ormanın rengi bir ton kısılıyor, kuş nefesi yarım kalıyordu. Her şey soluklaşıyordu.
Sol elimi katrana götürdüm. Parmak uçlarımda ince bir kopuş hissi… Sanki içimde görünmeyen bir tel, çoktan çekilip sadece “çıt” demeyi bekliyordu. Akacak gibiydi; taşacak ve benden geriye boş bir kabuk bırakacaktı. O an anladım: Buradaki her şey, bir oyunun düzgün kurduğu tesadüflerdi. Tuzakların hattı, yankının rotası, ışığın kovuğa düşme biçimi… Hepsi tek bir elde düğüm. Ve düğüm, kalbimin dışındaki bu siyahın altındaydı.
Gözlerimi kırpmamla bir şey oldu: Yaprakların kıyısında asılı duran su damlası, düşmeyi unuttu. Rüzgârın cümlesi yarıda kaldı. Cıvıltı, bir halkayı çizip başladığı yere döndü ve orada, aynı notada kaldı. Gördüğüm ağaçlık alan, bir perde gibi hafifledi. Gerisinde beyaz bir çatlak belirdi; ince, uzun, katranla çizilmiş bir yarık. Karaltı, o yarığın başında durdu; yüzü yoktu, ama yüzüme benden daha yakın bakıyordu.
“Unutmak,” dedi içimdeki sessiz ses, “silmek değildir; kapatmayı seçmektir.”
Nefesimi verdim. Karaltı, parmağıyla gökyüzündeki çizgiyi aşağı indirdi; çizgi, alnıma değdi. O değdiği anda, ağaçların gölgesi içime doğru katlandı. Koskoca yeşillik alan bir sayfaydı ve çevrildi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |