
Sükût Defterleri, Taç 21: “Duman, suçun üstünü örter sanırlar; oysa duman, rüzgârın defterine yazıdır. Sessizliği torbaya dolduranlar, ilk rüzgârda kendi adlarını döker.” Sana rüzgârın sayfası çevrildi; satır aralarına saklanan sesleri artık okuyabilirsin. Kılıcın acele etmesin: önce nefesini hizala, sonra gölgeni. Hesabı tutturmak isteyenlerin elleri titrer; sen sayıyı değil izi izle. Ve unutma: adını dumanla gizleyen, en çabuk kül olandır.
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
XIII. Not: “Nefretin Gayesi”
Ateşten uzak durup ilk konuşan, ince uzun bir dalı dizine bastırıp sanki kıracakmış gibi eğip büküyordu; dalın lifleri içten içe inliyor, ama o son darbeyi vurmuyordu. Yüzünde ekşi bir kıvrım, dudak kenarında sabırsız bir çizik belirdi. Dişlerinin arasından, dumanın tadını beğenmeyen biri gibi konuştu:
“Canım fena sıkılıyor.”
Karşısındaki, ateşin önüne çömelmişti. Üzerinde duman tüten, içi koyu bir şeyle dolu metalimsi küçük bir hazneyi ince bir çubukla karıştırıyor; her çevirmede metal, ateşin diline kısa bir tıslama bırakıyordu. Uğraştığı şeye bakarken omuz vermeden, meraksız bir tonda, “Niye?” dedi. Dumanın kokusu; yağlı, keskindi. Yüzüne vurdu, gözlerini kısmasına sebep oldu.
İlki, sonunda dalı ikiye ayırdı; kuru bir “çıt” sesi geldi. Parçayı savurup ayak ucuyla ittirdi, ateşin kenarında aylak aylak dönmeye başladı. Üslubu, boşluğa çarpıp geri sıçrayan taş gibi sert ve hoyrattı:
“Eşek gibi o kadar kapan kurduk, sonuç?”
Göz ucuyla ateşe eğilene baktı, sonra dişlerini göstererek alaycı bir sırıtış kondurdu:
“Birisi hayvanları çıkarıp gömmüş. Onu bir elime geçirirsem var ya!”
Ateşin önündeki omuzlar çok az kalktı; sanki “buna da mı üzüleceğiz” der gibi bir iç çekiş. Haznedeki koyu sıvıyı bir kez daha çevirdi. Çubuk metalin kenarına değince tiz bir ses daha çıktı. Üçüncü bir gölge, örtülü şekillerden birinin arasından ağır ağır belirdi; omzundan aşağı sarkan bir deri parçasını düğümlerken kısık bir gülüşle ekledi:
“Boş ver, izlerini de gömmediyse buluruz. Bulunca da…”
Cümleyi bitirmedi; elleriyle arkasındaki deriye vurdu, ıslak bir tok sesi ateşin çıtırtısına karıştı. “…kapan nasıl kapanırmış, gösteririz.”
Ben, bir ağacın gölgesine sinmiş, rüzgârla birlikte sessizleşmiş, dinliyorduk. Kendi aralarında dönen bu kelimeler, ateşin ışığında yüzlerine kısa kısa yazılıp siliniyordu: “sıkıldım, buluruz, gösteririz.” Dumanın kokusuyla o metal şeyden geldiğini düşündüğüm garip bir koku birleşmiş, konuştukları kelimelerle birer belirteç oluşturmuştu. Parmaklarım, toprağın üstünde kendi kendine kıvrıldı. Konuşmalarını duydukça içimde katlanarak büyüyen, tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir his kabarıyordu.
Harekete geçmedim. Çünkü sesleri kulaklarıma çarparken sayıları da ortaya dökülüyordu; ateşin çizdiği gölgeler, örtülerin altındaki kıpırtılar… hepsi tek hamlede bitecek gibi değildi. Çünkü Cıvıltılı ve diğerleri hâlâ arkamda bir yerlerdeydiler; ilk çığlığında tüm ağaçlar uyanır ve tuzakların dili benden hızlı konuşabilirdi. İzim buraya kadar geldiyse, daha çok iz mutlaka buralardan geçiyordur; dinlersem, kesilecek yere değil kaynağa yürürdüm. Ve çünkü içimdeki siyah damla “önce bak” diyordu; bakmak, bazen bıçağı daha doğru yere indirebilirdi.
Ağacın gölgesine iyice yaslandım; nefesimi incelttim. Onların sözleri ateşin dumanına karışıp yüzüme geliyordu.
Ateşin önündeki, hazneyi karıştıran omuzlarını silkti: “Defter boş. Bu kadar emek… kilo tutmayacak,” dedi. “Usta, sayfayı görünce köpürür.”
Dış çemberde dolaşan, dalı ikiye bölen adam burun kıvırdı: “Köpürsün. Ne yapalım? Orman kendi kendine vermiyor ki. Ayrıca,” dedi, ayağıyla kenardaki ıslak örtülmüş derilerden birini dürterek, “şunların derisi taze daha. Günü kurtarır.”
Üçüncüsü, deriyi düğümleyen, çubuğunu ateşe sokup közün gözünü yokladı: “Günü kurtarmakla olmaz. Sipariş var. ‘Yumuşak olanlardan da’ dedi,” diye fısıldadı.
Ateş kıvılcım sıçrattı; sesiyle beraber ürperdim. “Yumuşak olanlar” derken göz ucuyla örtülerin dışına, karanlığa baktı. Sanki orada ormanın dışına bakan başka bir bakış vardı.
İlk konuşan homurdandı: “Usta geçen ay da aynı şeyi söyledi. ‘Deri ayrı, et ayrı,’ dedi. Ayrı saydı. Eksik görünce de ‘pazar boş dönmez’ diye tutturdu.”
“Döner mi?” dedi diğeri alayla. “Boş dönmek yok, bilmez misin? Ne bulursan yüzersin; yürüyense payı büyüktür.”
Gülüşmediler. Bu cümle, gülüş kaldıracak bir cümle değildi. Sadece ateş, bir an daha parlak yandı.
Haznenin başındaki adam, metalin kenarını çekiştirirken ekledi: “Bize kızması kolay. Kapanın başında, iki kilo eksik. Defter boş kalınca fırtına bizim üstümüzde kopuyor. Ustanın kasası boş durmaz; bizim karnımız boş dursa da…”
“Kes sesini,” dedi dalı kıran. “Yarın derici gelir. Kokusuz olacak, taze olacak. Usta ‘damarsız’ ister, ‘lekeli’ istemez. Hepsini tek gecede çıkaracağız.”
Kelimeler içime metal bir klik gibi oturdu: kilo, deri, taze, yürüyense payı büyük.
Kapanların dişleri yetmiyormuş gibi, bir de dillerinin dişleri vardı. “Yumuşak olanlar” dedikleri yer… ormanın sesi değildi o. Göz kapaklarımın içi karardı; göğsümdeki siyah damla bir taş daha büyüdü.
Ama hâlâ durmayı tercih ettim. Çünkü cümleler hâlâ akıyordu ve ben, bıçağı nereye koyacağımı tam olarak öğrenmek istiyordum.
Deriyi düğümleyen, parmak boğumlarını çıtırdattı:
“Kome yoluna kim bakıyor şimdi? Dask mı, Revit mi?”
Ateşin önündeki omuz silkti:
“Bu hafta Revit’in tayfası. Dask, Pulq hattına indi. ‘Usta Veld’ öyle yazdırmış kafasından; ‘Kuzey Kolu: Revit, Doğu Kolu: Dask’ diye. Biz de Batı Kolunda sürünüyoruz işte.”
Dıştaki, eline yeni aldığı başka bir dal parçasını çemberin dışında sürüye sürüye dolaştırdı:
“Sürünürüz de sayfa dolsun. Usta, Arenpazarı’na gidecek. ‘Başlıklar sert, içler yumuşak olsun…’ Ne demekse!”
Haznenin başındaki adam kıkırdamadan güldü; ses gülmeye pek benzemedi:
“Ne demek olacak, sığır? Kapan Reis biliyor; Usta Veld sadece tutuyor. Biz düşürür, toplarız. Derici Mern sayar. Tuzcu kokuyu alır. Zincirci düğümler. Böyle dönüyor.”
“Dönen biziz,” dedi dalı kıran, ayağıyla ıslak deriye dokunup çekerek. “Devreden onlar.”
“Kes,” diye fısıldadı haznenin başındaki. “Kapan Yeri’ne yakın konuşma. Nöbet yeri var burada. İzci dolaşıyor.”
“Biziz işte izci,” dedi dıştaki dişlerini göstererek. “Yaban ne anlar nöbetten?”
Deriyi düğümleyen, başını çok az sağa çevirdi; ateşin ötesindeki karanlığa bakmadan gördü sanki:
“Yaban anlar. Kome’nin eteklerinde hep bir çift göz olur. Usta, ‘görürsünüz de görmezden gelirsiniz’ derdi.”
Kelimeler, içimde işaretlere dönüştü: Kome, Pulq hattı, Kuzey–Doğu–Batı Kolları… ve bir isim, Usta Veld. Bir diğeri, Kapan Reis. Sanki bu ormanın üstünde görünmez bir ağ, düğümleri nöbet, ipleri kol, kasnağı pazar.
“Devreden onlar,” dedi dıştakı. Evet, dönenin ben olduğumu hissettim; onların çizdiği dairenin içinde bir tur daha atmışım meğer.
Ateşin önündeki, haznenin kapağını yarım kapatıp çevreye kulak verdi; sesini biraz kısarak: “Sola fazla yayılmayın,” dedi. “Kuzeyçeşme tarafında başkaları dolaşıyor. Geçen gece işaret taşı çevrilmiş. Bizim taş değil.”
Dıştaki homurdandı:
“Kim çevirmiş ki? Revitçiler mi, Dask’ın adamı mı, yoksa Arenpazarı’ndan gelen kuyruklar mı?”
Deriyi düğümleyen parmağını havada yavaşça salladı, sanki görünmez bir haritada yer belirler gibi:
“Kuyruk başka kokardı. Çorbaları duman kokuyordu. Yolcu değil; yerli olmalı. Taşın altına siyah ip bırakılmış. Kome’nin alt yakası böyle yapar.”
“Kome’nin alt yakası…” diye tekrarladı haznenin başındaki, tınıyı tartar gibi. “Çatlak Değirmen tarafı mı yoksa?”
“Hıh,” dedi deriyi düğümleyen. “Değirmen duruyorsa… rüzgâr yoktu dün gece.”
Dıştaki, çemberin kenarında bir tur daha attı, sonra birden başını kaldırıp karanlığa baktı:
“Ben iki farklı adım duydum dün. Biri hafif, biri sürüklemeli. Hafif olan izci gibi, sürüklemeli yolcu gibi. Kasaplar da buralara sızıyor diyorlardı Revitler. Ücret görmeden dönmezler.”
“Kasap mı?” Haznenin başındaki, çubuğuyla kapağa vurdu. Metal ince bir zil sesi verdi. “Kasap gelirse defter kolay dolar ama kısım da büyür. Usta’nın payı artar. Bize ufak kalır.”
“Bize kalsın sessizlik,” dedi deriyi düğümleyen, göz ucuyla karanlığı yoklayıp. “Sessizlik iyi öder.”
Dıştaki kısık bir kahkaha attı. Kahkaha değil, kısa bir nefes taşmasıydı:
“Sessizlik uyku getirir. Uykusu olan kaldıysa iyi. Pulq hattı tıklım tıklım. Tuzcular bu ara gündüz yürür oldu. Zincirci geceyi seviyor, biliyorsun. İzci zaten her saatte var.”
“Her saatte göz var,” diye fısıldadı haznenin başındaki, kapağı yerine oturturken. “Kayan Kaya’nın tepesinde de dün işaret dumanı gördüm. Bizden değildi.”
Sözleri ateşin kıyısında birbirine düğümlenip çözüldü: Kuzeyçeşme, Kome’nin alt yakası, Çatlak Değirmen, Kayan Kaya, kuyruk, kasap, izci… Ağaçların üstünde görünmeyen bir ağ daha: taşları çevrilen yollar, altına ip bırakılan işaretler, her saatte dolaşan gözler. Yalnız değillerdi; yalnız hiç değillerdi.
Cıvıltılı, geride çok ince bir tın çıkardı. Uzak bir uyarı ya da sadece nefesini hatırlatmak. “Duyuyorum,” dedim içimden ona. “Hâlâ dinliyorum.” Göğsümdeki siyah damla yerini değiştirmedi; ama üzerindeki hava ağırlaştı. Kaynak büyüyor demekti. Tek ateş değil, bir sürü ateş; tek el değil, bir sürü el…
Haznenin başındaki, kapağı usulca yana kaydırdı; sanki ateşi daha iyi duymak ister gibi başını eğdi:
“Kome’ye iner miyiz şafaktan sonra? Alt yakadan gireriz. Ahır tarafı sessiz olur. Çan yok orada.”
Dıştaki, dal parçasını iki parmak arasında çevirdi; kıymıklar avucuna battı, aldırmadı: “Çan olmasa da kapı var. Kilit sorun. Gerçi dizimizle bile kırarız onu.” Gözleri ateşin üstünden öteye, karanlığa kaydı. “Küçük olanlar koşamaz. Tutması kolaydır.”
Deriyi düğümleyen, düğümü tamamlarken tırnak ucuyla ipi çekti; ince bir “cır” sesi: “Koşsun koşmasın, bizden hızlı olacak hâli yok ya? Yumuşak olanları hemen torbaya. Süt kokusu olanlar zaten çabuk susar. Ses çıkarmazlar.”
Ateşin önündeki omuzlarını kıpırdattı; sesini iyice kısıp:
“Kuyu başı ilk durak. Çatlak Değirmen yönünden dolanırız. Kuzeyçeşme tarafı kalabalık; göz çok olur. Usta Veld, ‘bir torba derin, bir torba sessiz’ dedi. Özel siparişmiş. En kötü o lazım.”
Dıştaki, kahkaha atmadı. Dişlerinin arasından kısa bir hava kaçtı: “Bir torba sessiz… Güzel laf. Bir torba canlı daha güzel.” Dala baktı, dal ona geri baktı sanki. “Kapı önünde kavanoz gibi duran şu ahşap kutular var ya, içi basit olanlar. Bilek yetiyor.”
Deriyi düğümleyen, ateşin içinde köz aradı:
“Sürünün dilini çözersin önce. Hangi kapıda uyku ağır, hangi damda yavru var… Kokuları söyler. Cam değil bu; tahta. Tahta kulağını açar.”
Haznenin başındaki, metalin ağzını çubuğuyla tıklattı; tıkırtı karanlıkta bir taş gibi sekip geri döndü:
“Çok konuşma da çuval sayısını üçe çıkar, köhne. Başlık sert olacak, iç yumuşak. Arenpazarı öyle istiyor. Derici Mern iki gece sonra Kayan Kaya’da. Zincirci hazır. Revitçiler şeritleri temizler. Dask doğudan itekler. Biz buradan alırız. Toplanıp döneriz Amura’ya. Biter işimiz. Dönelim artık.”
“Sen var ya… doğru konuşuyorsun,” dedi dıştaki, dalı ateşin kıyısında gezdirip dumanı üzerine bulaştırırken.
Deriyi düğümleyen, başını çok az yana eğdi; ateşin gözünde kısa bir parıltı yakaladı:
“Köpek varsa önce bir ekmek attın mı bitti. Koku ağır basar. Çocuk varsa önce uyku. Göz ağır basar. Yaşlı varsa… zaten hallederiz. Tek bir sorun var o da…”
Cümleyi bitirmedi; tırnağını dişine değdirdi, kısa bir “tik” sesi. “Neyse… defter yarına kadar dolsun da,” dedi haznenin başındaki son kez. “Usta sabah pazar öncesi bakar. Sipariş tamam olursa geri kalan sorunları bir şekilde hallederiz.”
Cümleleri, ateşin dumanından daha ağırdı. Kelimeler, kalbimin kıyısına birer kanca gibi takıldı. Gözüm bir an örtülü şekillere gitti; sonra etrafı sardıkları ağaçların gövdelerine. Köy dedikleri buysa, ağaçların dili değil, sayfanın dili konuşulacaktı orada. Göğsümdeki siyah, taş olmaktan çıktı; bir akış oldu. Dar, soğuk, keskin. Cıvıltılı geride, neredeyse yok denecek kadar uzakta, bir ağacın dalında duruyordu. Gelmeye niyeti yoktu. Gelmemeliydi de. Çünkü ben, evet, artık duyacağımı duymuştum.
Gölgenin içinden bir adım öne çıktım; toprağın üstünde ince bir kırılma sesi, sanki bıçak kınına dönmüş gibi. Ateş yüzlerime çizgiler çekti; ben o çizgilerin arasından geçtim. Nefesim dengesizleşti ama önemi yoktu. Sesli çıkmaya başlamıştı. Umursamadım. Şu anda tek derdim, bu aşağılık insan sürüsünün kökünü kazımaktı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |