17. Bölüm

15.Parça – Değerlerin Gayesi Ölçülebilir Mi?

BEIVA
beiva.universe

 

Ağırlık ve Ölçü Risalesi, Madde 17: “Değer, sana ne kazandırdığıyla değil; sonrasında taşıyabildiğin yükle ölçülür. Teraziyi çoğu dışarıda ararsın, oysa asıl ibre, yeniden kalkıp kalkmadığındadır.” Bazıları, yaptıklarının karşılığını alkışta, teşekkürde, yanında kalanlarda arar; eli boş kaldığında da hükmü kendine keser. Oysa bazen doğru, seni yalnız bırakır; çünkü başkalarının gözleri, senin gördüğün manzarayı taşıyamaz. Bugün kendini kaçan nefesler üzerinden tartarsan, kendini hep eksik bulacaksın. Sormayı dene. Cevabı bulduğunda, belki de fark edeceksin: Asıl terazi, senin, bütün bunlara rağmen kalkmayı seçip seçmediğinde saklıdır.

 

— İmgesel Varoluşun Arşivi,

XV. Not: “Terazinin İbresi”

 

Kendimi daralmış hissettim. Sanki göğsümün etrafına görünmez bir halka geçirilmiş, her nefes alışımda bir parmak daha sıkılıyordu. Gözlerimi ne kadar açmak istesem de açamadım; kirpiklerimin ucunda ağır bir taş oturmuş gibiydi. Bedenimde adı konulamaz acılar, döküldüğüm her yerde yerleşmeye çalışan ağrılar ve ince ince dolaşan sızılar baş kaldırıyordu. Nefes almak bile çileye dönmüştü; hava, içime girmeden önce dikenleniyor, içimde kanat çırpan bir kuşu incitir gibi çiziyordu. Hareket etmek istemiyordum. Neden daha fazla ilerleyecektim ki? Gerek yoktu. Kendimi keşfetmem, önü kapatılmış bir yolun kapısına çarpmak gibi… imkânsızmış gibi geliyordu. Bir başkası için çabalamak… anlamsızdı. Eninde sonunda, bütün o çabanın ardından, sürekli acı içinde kıvranan yine ben oluyordum.

Tam bu düşüncenin üzerine, bir ses duydum. “Yanılıyorsun,” dedi, uzaklardan gelen ama içimde yankılanan bir ses. Derin, yankılı, sanki boş bir salonda değil de içimdeki en dar odada konuşuyormuş gibiydi. Gözlerimi hâlâ açamıyor, bedenimi yerden kaldıramıyordum. Sesin yönünü seçmeye çalıştım; sağa çevirdiğimi sandığım başım yoktu, sola çevirdiğimi sandığım bakışlarım tutunacak bir duvar bulamadı. Ne tarafa kulak versem, başka bir yerden aynı tını geri dönüyordu. Sanki o sesin sahibi, aynı anda her yerde bulunuyor; nefes aldığım her boşluğu, içimdeki her karanlık köşeyi dolduruyordu.

“Pişman mısın?” diye bir soru yöneltti, bu kez daha net, daha derine işleyen bir tonla. Ses, sadece kulağıma değil, düşüncelerimin arasına da girdi. Yapabileceğim pek bir şey yoktu; kıpırdayamadığım halde, sorduğu soru zihnimin içinde dolaşıp duruyordu. Düşündüm. Gerçekten pişman mıydım yaptığım onca şeyde? Pek sayılmazdı. Sanki içimdeki tartı, “yanlış yaptın” demekten çok, “yanlış yere vardın” demeye çalışıyordu. Sadece eylemlerimin sonuçlarından memnun değildim. Ben elimden geleni yapmıştım; O’nun hayattan kopmamasını istemiştim sadece. Sonra gördüğüm kötülüğe karşı koymaya, kapanların dişlerini kırmaya, kasapların dilini susturmaya çalışmıştım. Fakat sonuç, istemediğim ve artık kontrol edemediğim bir yönde şekillenmişti. Sanki niyetimle ortaya çıkan arasında, içimde adını koyamadığım bir mesafe açılmıştı.

“Pişman olmadığını görüyorum,” dedi ses; ardından, sanki cümlenin asıl yükü oradaymış gibi ekledi: “Fakat kabullenmiyorsun.”

“Kabullenmiyorsun” kelimesi içime değdiği anda, sanki göğsümün içinde sakladığım bir şeyin kapağı zorla kaldırılmış gibi oldu. Öfke, suskun bekleyen bir dalganın kıyıya vurması gibi birden yükseldi. O kelime, benliğime edilmiş bir hakaret gibi geldi; sanki bunca acıya rağmen hâlâ anlamamışım, hâlâ görmemişim gibi… Hiddetle karşı çıktım:

“Ne biliyorsun da…?”

Cümlenin sonunu getiremeden, bir şey koptu. O anda gözlerim açıldı. Az önce bedenimi saran bütün acılar, ağrılar, sızılar bir anda çekildi; sanki hepsi geri adım atıp yerini tuhaf bir boşluğa bıraktı. Birkaç saniye önce hissettiğim her şey, şimdi tersine dönmüş gibiydi.

Etraf simsiyahtı. Ne yukarı vardı ne aşağı; ne yakınlık hissi vardı ne uzaklık. Göğsümdeki katranlı kalp ise iyice büyümüştü; varlığımın etrafına kalın bir halka gibi dolanıyor, beni de çevremi de ağır bir karaltının içine hapsediyordu. Yine de önümde bir alan vardı ki, o karanlığı yaran tek yer orasıydı: beyazdı. Bembeyaz. Ne gölge, ne çizgi; sadece ışık gibi duran bir boşluk.

O beyazlığın içinde, önce bir karaltı belirdi. Sonra o karaltı, yavaş yavaş beden ve yüz hatlarına kavuştu. Bana benzeyen bir siluetti bu. Sanki aynaya bakıyordum da aramızdan camı çekip almışlardı; sadece karşımdaki benlik kalmıştı. Tanıdıktı. Bu kişi, O’ndan başkası değildi.

“Seninle ilgili her şeyi biliyorum,” dedi.

Sesi, bembeyaz boşluğun içinden değil; doğrudan göğsümdeki o katranlı yerden yükseliyor gibiydi. Karşımdaki siluet kıpırdamadı. Ne kadar dikkatle bakarsam bakayım, yüzünün çizgileri tam seçilmiyordu; ama benden izler taşıdığını biliyordum. Yanak kemiğinin kırığı, çenesinin duruşu, gözlerinin yuvasındaki karanlık… sanki biri beni alıp, içimden geçen her şeyi yüzüne sürmüş, sonra da o yüzü benden iki adım öteye bırakmıştı.

“Her şeyi bilemezsin,” dedim. Sesim, siyah boşlukta bile yankı bulamayacak kadar donuktu. “Ben bile bilmiyorken kim olduğumu, neden burada olduğumu… Ne yaptığımı.”

Karaltı, başını çok hafif yana eğdi; bu küçük hareket bile beyazın içinde büyük bir gölge gibi büyüdü.

“Bilmediğin şeyleri,” dedi, “kendine yanlış isimlerle çağırıyorsun. ‘Boşuna acı çekiyorum’ diyorsun. ‘Herkes gidiyor’ diyorsun. ‘Ne yapsam yalnız kalıyorum’ diyorsun. Bunların, bilmemekten değil; yanlış bilmekten kaynaklandığın bilmiyorsun.”

Göğsümdeki katranlı halka bir an sıkıldı. Sanki her söylediği kelime, o halkanın kenarına çentik atıyordu. “Peki,” dedim, içimdeki öfkeyi saklamaya çalışmadan. “Sen söyle o zaman. Çok biliyorsan anlat. Ben kimin için savaştım? Kim için yara aldım? Sonunda ne oldu gördün. Uğruna kılıçların önüne atladığım, değer verdiğim her şey benden kaçtı. İnsanlar öldü, hayvanlar kaçtı. Sesler sustu. O da gitti.” Boğazım düğümlendi. “Geriye sadece ben kaldım. Bu mu doğru olan?”

Karşımdaki bana benzeyen karaltı, bir adım attı. Beyazlığın üzerinde ayak izi bırakmadı; ama adımının sesi, içimde bir tokmak gibi duyuldu.

“Sen,” dedi, “bir kapanı kırdın. Sonra, kırılan dişlerin altında kalan sessizliği dinledin. O sessizliğe ‘yalnızlık’ adını verdin. Oysa bazen yalnızlık sadece gürültünün bitmesi demektir; henüz doğru ses başlamamıştır.”

“Doğru ses ne peki?” dedim alayla. “Benden korkmayan ses mi? Beni terk etmeyen ses mi? Bana ‘iyi yaptın’ diyen ses mi? Hiçbiri yoktu orada. Cıvıltı bile…” Burada boğazım tekrardan düğümlendi. “Cıvıltı bile gitti.”

Karaltının yüzünde, bir insana benzeyen bir ifade belirdi mi emin olamadım; ama sesinde küçük bir yumuşama sezdim.

“Küçük olanlar,” dedi, “büyük güçten korkar. Gücün sebebini ayırt edemezler; sadece sonucu görürler. Senin niyetini ölçemezler. Gördükleri tek şey; buz, kan ve düşen bedenlerdi. Onların kaçışı, yaptığının değersiz olduğu anlamına gelmez. Sadece, gözlerinin taşıyamadığı bir manzara gördüler.”

“Ama ben onlar için yaptım,” dedim fısıltıyla. “Onların acı çekmemesi için. Tuzakların dili susun diye. İnsanlar o korkunç torbaları dolduramasın diye. Kendimi ortaya koydum, sonra… yine ben kaldım. Demek ki… Demek ki ne yaparsam yapayalnız kalacağım. Değer verdiğim her şey beni bırakacak.”

“İşte,” dedi, sesi keskin bir bıçak gibi, “yanıldığın yer de tam burası.”

Beyazlık, onun kelimeleriyle birlikte çok hafif dalgalandı; sanki görünmez bir su tabakasının altında duruyorduk da, biri yüzeye taş atmıştı.

“Sen,” diye devam etti, “sonucu kendinle dolduruyorsun. ‘Onlar kaçtı, demek ki ben…’ diye başlayan cümleler kuruyorsun. Oysa bazen canlılar sadece korkar. Bazen sadece kaçar. Bazen sadece saklanır. Bunun tek bir anlamı olmak zorunda değil. Kendini, onların korkularının merkezine yerleştiriyorsun.”

Dişlerimi sıktım.

“Peki nerede duracağım?” dedim. “Nereye koyacağım kendimi? Ne yaptım orada, yanlış olan neydi? İnsanları bırakıp gitsem, kapanlar dolacaktı. Onları durdurdum, hayvanlar kaçtı. Hangisi doğru? Hangisi yanlış? Sadece susup izlese miydim? Hiçbir şey yapmasa mıydım? O zaman da pişman olmayacak mıydım?”

Karaltı bir süre sustu. Sessizliği, siyah boşluğun içine değil, doğrudan göğsümün içine bıraktı.

“Eyleminin kendisi,” dedi sonunda, “yanlış değildi. Birini korumak için, zarar verenlere karşı durdun. Bu, kokuşmuş bir niyet değil. Ama kendini, tek çıkış kapısı sandın. ‘Ben olmazsam hiçbir şey değişmez’ dedin. O yüzden sonuç, beklediğin gibi olmayınca yıkıldın. Kendini hem kurtarıcı, hem de tek suçlu ilan ettin.”

“Kurtarıcı değilim ben,” dedim, kelimeyi ağzımdan itmeye çalışır gibi. “Öyle bir şey olduğumu sanmıyorum ki. Sadece…” Duraksadım. Hangi kelimeyi aradığımı bile hatırlayamadım. “Sadece oradaydım.”

“Orada olman yetti,” diye karşılık verdi. “Bazen bir kişinin orada olması, kapanın dişlerini gevşetir. Bazen de yeni dişler çıkarır. Sen hâlâ, hangi anda hangisi olduğunu ayırt edemiyorsun. Ama bu, eylemsiz kalman gerektiği anlamına gelmez.”

Başımı eğdim. Siyah boşluk, göğsümdeki katranla beraber ağırlaştı.

“Ben… yoruldum,” dedim. “Bir şey çıksa, birisi çıksa ve ‘sen şusun’ dese; ‘yerin burası, görevin bu’ dese… Hiç değilse nereye ait olduğumu bilsem.” Yutkundum. Şimdi söyleyeceğim söze içim el vermeyerek girdim. “Bir insan mıyım, o hayvanlara mı yakınım, yoksa ikisine de değil miyim? Bu dünyada ne işim var? Ne için gönderildim buraya? Bilmiyorum. Bilmemek canımı yakıyor.”

Karşımdaki, bana benzeyen karaltı, bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe hâlâ ölçülemezdi ama sesi daha netleşti.

“Kendini bir kelimeye sığdırmaya çok heveslisin,” dedi. “‘Şu muyum, bu muyum, buna mı aitim?’ diye soruyorsun. Oysa sen şu anda, bir soruya aitsin: ‘Ne için ayağa kalkacağım?’ Bu sorunun cevabı, kim olduğunu yavaş yavaş gösterecek. İsim, en sonda gelir.”

“Peki ben ne için ayağa kalkacağım?” dedim anında, sesimi tutamadan. “Söyle. Madem her şeyi biliyorsun, bunu da söyle. Neden uyanmalıyım? Neden yaralarımın üstüne bir kez daha kalkıp bu dünyaya bakmalıyım? Bundan sonra neyle karşılaşacağımı bile bilmiyorum.”

Bir an için, beyazlık iyice soldu. Sanki bembeyaz alanın üzerine ince gri bir tül serilmişti.

“Karşılaşacaksın,” dedi yavaşça. “Sana dokunmak isteyecek eller olacak. Sorgulamadan hüküm veren gözler, deftere seni bir sayı gibi yazmak isteyen kalemler… Kapatılmak isteyeceğin yerler olacak. Kendi gölgeni bile tanıyamayacağın anlar. Bedeninin güçsüz, sesinin kısık kalacağı günler.”

İçimde bir ürperti yürüdü.

“Bunları… nereden biliyorsun?” dedim, adımlarımı geriye çekmeye çalışırken yerimden kıpırdayamadığımı fark ederek. “Yine mi geleceği gösteriyorsun bana? Daha önce de yapmıştın. Sahneler gösterdin, kelimeler bıraktın. Hepsinin ucu bir yerlerde bana dokundu. Şimdi de mi öyle olacak?”

Karaltı, yüzünü bu kez tamamen bana çevirdi. Gözlerinin yerinde, yoğun bir karanlık vardı; ama o karanlığın içinde küçük bir kıvılcım, sanki buzun altındaki kor gibi, belli belirsiz yanıyordu.

“Ben,” dedi, “sana yolun tamamını göstermem. Gösterirsem yürüyemezsin. Sadece ağırlıkların olduğu yerleri işaret ederim. Ayağın oraya geldiğinde ne yapacağını sen seçeceksin.” Kısa bir duraksama. “Ve şunu unutma: Birilerinin senden korkması, senin yanlış kişi olduğunu ispat etmez. Ama senin, gücünü nasıl taşıdığını gözden geçirmen gerektiğini hatırlatır.”

“Yani,” dedim, kelimeleri ağır ağır seçerek, “yanlış yerden mi vurdum? İnsanları mı, buzun şeklini mi, öfkenin yönünü mü?”

“Yanlış yer,” dedi, “şu: Kendini sadece sonuç üzerinden tartman. ‘Onlar kaçtı, demek ki ben hatalıyım’ cümlesi, seni gerçeğe değil, karanlığına bağlar. Sen şu soruyu sormalısın: ‘Bugün yaptığım, yarın ayağa kalkmama engel mi, yoksa sebep mi olacak?’”

Bu soru, içimde bir yere oturdu. Yaralarımı düşündüm. Dizimdeki sızıyı, omzumdaki yanığı, göğsümdeki katranlı halkanın ağırlığını… Sonra Cıvıltılı’yı, kaçan diğerlerini, sönmüş ateşi.

“Şu anda,” dedim, zorlanarak, “yerimden kalkabileceğimi sanmıyorum.”

“Şimdi değil,” diye karşılık verdi. “Kimse, yarayı aldığı anda koşmaz. Yarayı kabul etmek, kabullenmek değil; inkârı bırakmaktır. Senin kabullenmen gereken şey, yalnızlık değil. Yaptığın seçimin ağırlığı. O ağırlığı taşıyabilirsen, bundan sonrası için daha dik durursun.”

“Bundan sonrası,” diye fısıldadım. “Yani… gerçekten devamı var mı? Ormanda öylece kalmayacak mıyım? Hepsi bir rüya mıydı, yoksa şimdi mi rüya görüyorum?”

Karaltı, beyazlığın içinde çok hafifçe geri çekildi; sanki aramızda görünmeyen bir perde daha açıldı.

“Devamı var veya yok,” dedi. “Senin için sayfa kapanmadı. Sadece yeni bir el, senin bulunduğun satıra kendi yazısını ekleyecek. Eller sert olabilir. Gözler acımasız. Ama unutma: Bu da bir kapan. Ve sen kapanların dilini okumayı zaten öğrenmeye başladın.”

Yutkundum. İçimde hafif bir direnç kıpırdadı; hâlâ yorgun, hâlâ kırgındım. Ama sözleri kalbimdeki katranın kenarını hafifçe kırpar gibi geliyordu.

“Peki,” dedim, “bir gün… benim için de kimse kaçmayacak mı? Değer verdiğim bir şey, sonunda kalmayı seçecek mi? Yoksa hep… böyle mi olacak?”

Bu soru üzerine, uzun bir sessizlik çöktü. Ne beyazlık dalgalandı ne siyah halka daraldı. Sadece o, tamamen benim sesim gibi gelen ama benden başka birine ait olan sesiyle konuştu:

“Sen, kalmayı seçmediklerin üzerinden yaşayamazsın,” dedi. “Kalanlar olduğunda göreceksin. Ama önce… sen, her şeye rağmen ayağa kalkmayı seçmelisin. O dünyaya gözlerini yeniden açtığında, seni bekleyen şey yumuşak olmayacak. Ama sen bugün, sadece şunu bil: Bugün duyduğun yalnızlık, yarınki adımının yerini belirliyor; yokluğunu ispatlamıyor.”

Sözler, siyah boşluğu doldurdu; beyaz alanın kenarları bulanıklaştı. Gözlerimin önünde, karaltının silueti bir an netleşti, sonra suya atılmış mürekkep gibi dağıldı. Sesini bir kez daha duydum, bu kez çok uzaklardan, rüzgârın içinden gelir gibi:

“Uyan. Son sorularını kendine sakla. Cevapların bazıları, ancak ayağa kalktığında, yürümeye karar verdiğinde gelir.”

Göğsümdeki katranlı halka, bir an için gevşedi. Nefes aldım; ilk kez, acının içinde çok küçük de olsa bir boşluk hissettim. Sonra her şey, siyahla beyazın arasına sıkışan tek bir çizgiye dönüştü; o çizgi de benden uzaklaşırken, karanlığın yerini ağır, ıslak bir gerçeklik almaya başladı.

Bölüm : 01.01.2025 22:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...