
Sessiz Çember Dersleri’nde “Su” ile ilgili şöyle bir söz vardır: “Su, hiçbir şeyi umursamaz; kendi yolunu çizer. Bırakılanı taşır; kendini tutanı, olduğu yerde boğar.” Unutma; hazin olan düşmek değil, onu kimin eline bıraktığındır. Şimdi su sana soruyor: Kendini bıraktığın yer bir kaçış mı, yoksa kendi yolunu seçtiğin ilk satır mı?
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
XVI. Not: “Muğlaklık”
Göğsüme çökmüş taş hâlâ oradaydı, ama etrafındaki katranlı halka biraz gevşemişti. İlk fark ettiğim şey buydu. İkincisi, nefesimin bu kez buzun altında değil, çamurun ve küfleşmiş dumanın kokusuyla dolup boşaldığıydı. Göğsümden çıkan hava artık beyaz bir buğu taşımıyordu; sadece yanmış bir gecenin artığını, is ve küf karışımı ağır bir koku getiriyordu geri.
Göz kapaklarım ağırdı, ama rüyadaki gibi kilitli değildi. Birkaç kez denedim; kirpiklerime yapışan kurumuş kan inatla direndi. Sonunda, sanki paslı bir menteşe açılır gibi, gözlerimin arasındaki çizgi aralandı. Önce bulanık karaltılar gördüm. Kıpırdayan koyu lekeler… Sonra yavaş yavaş biçim kazandılar: çamura gömülmüş kalın tabanlı çizmeler, yan dönmüş bir metal hazne, yere saçılmış ip parçaları, devrilmiş bir dal… ve üç donuk beden.
Benim bıraktığım gibiydiler. Sırtlarındaki, omuzlarındaki kırık çizgiler tanıdıktı; sadece bir fark vardı: Artık yalnız değildik.
“Uyandı!”
Ses, başımın hemen sağ tarafındaki gölgeden geldi. Hırıltılı, derinden ve çoktan hüküm vermiş bir sesti. O tek kelimenin ardından orman, sanki benim dışımdaki herkes için uyanmaya başladı; birbirine çarpan metal sesleri, gerilen deri kayışlarının gıcırtısı, sabırsız adımların çamuru ezmesi… Nefesler çoğaldı. Sanki tüm orman, ayaklarımın dibine toplanmıştı.
“Kıpırdama!” dedi başka biri, bu kez daha genç, ama çok daha keskin bir tonda. Sesindeki rahatlık, emir verirken zevk alan birinin rahatlığıydı. “Elini, kolunu kırmamı istemiyorsan kıpırdama!”
Zaten kıpırdayacak hâlim yoktu. Yine de, refleksle bir kasımı oynatmayı denediğim anda, bacağımın içinden yukarıya doğru bir alev yürüdü. Bir an için kendimi yeniden ateşin içine sürüklenirken sandım; oysa hâlâ aynı yerdeydim ve ortada ne bir ateş ne de duman vardı. Dizimden yukarıya doğru yayılan sızı, rüya âlemindeki yarayı hatırlattı; burası, onun üzerine kendi payını eklemişti sadece.
“Bu o,” dedi hırıltılı ses tekrar, biraz daha yakından. “Revit’in tayfasını buzun içinde bulan.”
Bir ayak, yanımdaki kırık dala bastı; dal, içi boşalmış bir kemik gibi çatırdadı. O sesle birlikte, rüyadaki varlığın son cümlesi kafamın içinde yankısını tamamlamadan dağıldı: Bu da bir kapan…
Başımı çevirmeye çalıştım; boynumdan omzuma kadar uzanan kaslar, paslanmış bir zincir gibi itiraz etti. Yine de az da olsa görebildim. En yakınımda duran adam, diğerlerinden daha iriydi. Omuzlarına kadar inen koyu renkli, eski ama özenle onarılmış bir pelerini vardı; pelerinin kenarına, tanımadığım düğümlerle bağlanmış bir ip sarılıydı, her düğümün bir anlamı varmış gibi. Yüzünün yarısını sakal, diğer yarısını gölgeler kaplıyordu. Gözleri ise tamamen açıktı; üç donuk bedenin üzerinden bana bakarken, içinde buzdan daha keskin bir şey parlıyordu.
“Hangisi Lerev’in kardeşiydi?” diye sordu, az ilerde duran başka birine, ölü bedenleri ayak ucuyla işaret ederek.
Sakallı olan, sesinden ve duruşundan bunun bu ekibin lideri olduğunu anlamak zor değildi, başını cesetlerden hiç çevirmeden cevap verdi. “İkisi,” dedi. “Lerev’in küçükleri. Üçüncü, Revit’in kendi adamı.”
Ölülerden gelen o ağır sessizlik, söylediği her ismin üzerine yeni bir gölge ekledi. Sonra, ilk kez gözünü cesetlerden çekip tamamen bana çevirdi.
“Hepsini de bunun eteklerinde bulduk,” dedi. “Buzun izini takip ettik. Sonunda seni bulduk.”
“Daha nefes alıyor mu?” dedi genç ses. Bu kez bayağı yakından gelmişti; yüzümü görebileceği kadar çömelmiş, dizleri çamurun içine gömülmüş olmalıydı.
“Alıyor,” dedi sakallı. Bakışını bir an bile benden ayırmadan, yanına gelen gence doğru başını çok az eğdi. “Ama bu hâliyle bile… şu buza bak.” Ayağını, donmuş toprağın üzerindeki ince kırıntılara sürttü; buz, çoktan kırılmıştı ama hâlâ tam silinmemişti. “Kapan Yeri’ndeki soğuğa benzemiyor mu?” diye ekledi.
Dizime bir tekme geldi; acı, bacağımın içindeki yarayı yeni açılmış gibi yeniden uyandırdı. Nefesim boğazıma takıldı; istemeden de olsa ağzımdan bir inilti çıktı. Bu, onların istediği bir sesti.
“Demek sesin varmış,” dedi genç olan. Sanki sohbet ediyormuş gibi rahattı; yüzünü tam göremiyordum ama sesindeki sırıtışı hissedebiliyordum. “Güzel. Bağırırsan, Usta senin sesini de sayar. ‘Kilo’ yapar.”
Arkadan biri kısık kısık güldü; bu gülüş, neşeden çok alışkanlıktan doğan, kısa ve kesik nefeslerden ibaretti.
“Ben…” Dudaklarım çatlamıştı; her kelimeyi söktüğümde, ağzımdan taş yerine kuru bir toprak dökülüyormuş gibi hissettim. “…hepsini… durdurmaya çalıştım.”
Birkaç kişi daha güldü; bu kez biraz daha yüksek, biraz daha hınçlı. Gülüş değildi; ölü bedenlerin yanında yankılanan, ince alay titreşimleriydi.
“Durdurmuşsun zaten,” dedi kalın sesli olanlardan biri, ayak ucuyla donmuş bedenlerden birine vurarak. Bedenin omzu sarsıldı; buz tutmuş kumaş hafifçe hışırdadı. “İyi durdurmuşsun hem de. Defter boş, ama torbalar dolu. Sorun da burada.”
Sakallı adam yavaşça çömeldi. Yüzü, artık nefesimi hissedebileceği kadar yakındaydı. Gözleri, elde ettiği her çizgiyi inceleyen bir kasap gibi üzerimde dolaştı; sanki derimin altında ne kadar “kilo” saklı olduğunu hesaplıyordu.
“Normalde kendimi tanıtmadan geçmem,” dedi, düşük ama net bir sesle. “İsimler yer tutar. Fakat bu sefer gerek yok. Onun yerine ben seninkini deftere bir yere yazacağım.” Çok kısa sustu; bu susuşta, sanki adımı gerçekten biliyormuş da söylememeyi seçiyormuş gibi bir ton vardı. “Ama önce söyle,” diye devam etti. “Onları nasıl öldürdün?”
Gözlerimi, sönmüş ateşin yerinde duran siyah kül yığınına kaydırdım. Buz tabakasının olduğu yerde şimdi yalnızca sertleşmiş, çatlak bir toprak vardı. Üzerinde hâlâ yere çökmüş üç gölgenin hatları, silik silik okunuyordu. Elimden gelen tek şey, oraya bakmak oldu.
“Bilmiyorum,” dedim. Bu kelime, söylemesi en kolay ama taşıması en zor olanıydı. “Hatırlamıyorum.”
“Hatırlamıyorsun,” diye yineledi, dudaklarının kenarı alayla kıvrılırken. Sanki bu cevap, ondan beklediği en komik şeymiş gibi geldi. Elini, soğumuş derimin üzerine koydu; parmak uçlarından yukarıya doğru çıkan ürperti, buzdan değildi. “Bunca buz kalıntısına rağmen yumuşak bir derin var. Soğuğu tanıyorsun ama. Kapan Yeri’ndeki sen miydin, değil miydin, onu da ‘hatırlamıyorsundur’ herhâlde.”
İleri atılmaya çalıştım; zincir değil, kalın bir kayış bileklerimi arkadan sıkıca bağlamıştı. Kaslarım, atılmak isterken kayış beni kendi ağırlığıma geri çiviledi. Hareket edince, omzumdaki yara da kendini hatırlattı; sanki içten içe yeniden açılmış gibi yanmaya başladı. Göğsümdeki taşın ağırlığı, bir anda iki katına çıktı.
“Bilmiyorum,” diye tekrarladım. Bu kez sesimde öfke değil, tükenmişlik vardı. “Ben sadece… onları durdurmak istedim.” Gözüm, örtülmüş şekillerin olduğu yere kaydı; içlerinden birinin altında, Cıvıltılı’nın bir anlığına konduğu dal parçasını hatırlar gibi oldum. “Torbanız dolmasın diye.”
Genç olan yine güldü, bu sefer sesini hiç kısmadan. “Duydun mu, Harn?” dedi, sakallıya dönerek. “Torbayı düşünmüş bizim buz nefesli. Düşünsene; Usta Veld’in çarşıya eli boş gitmesini istermiş.”
Sakallı, Harn, kaşlarını kısaca kaldırdı. Gözlerinde alayın yerini, kısa bir öfke çizgisi aldı.
“Usta’nın ne istediğini sen bilmezsin,” dedi soğukça, genç olana. Uyarı tonuydu bu; alışılmış, tekrarlanmış bir cümle. Sonra tekrar bana döndü. “Sen de bilmezsin. Ama şunu bil: Şöyle bir deftere bakınca, bu üçünün derisi deftere yazılacaktı zaten. Sen sadece işi bozduğun için buradasın. Şimdi hem onların hem kendinin hesabını vereceksin.”
Ayağını, kaburgamın yanına bastırdı; abartılmış bir güç değil, hesaplı bir acıydı bu. Nefesim kesildi, göğsümdeki taş bir an daha derine gömüldü. Rüyadaki varlığın uyarısını hatırlamaya çalıştım: Bugün yaptığın, yarın ayağa kalkmana engel mi, sebep mi olacak? Şu an ayağa kalkacak hâlim yoktu; ama kalkmam gerektiğini biliyordum. Yine de bedenim, bu gerçeği umursamayacak kadar yorgundu.
“Ne yapacaksınız?” diye sordum, sesi kontrol edemeden titreyerek. Cevabı biliyordum aslında; önceki kampın konuşmalarından, “derici”, “kilo”, “yumuşak olanlar” sözlerinden… Yine de duymak istedim. Belki hâlâ yanılıyorlardır diye, belki bir yerden bir çatlak ses çıkar diye.
Harn, başını azıcık yana eğdi; bu, bıçağın keskinliğini kontrol etmeden önceki küçük hareketlere benziyordu. “Önce onların derisini alacağız,” dedi, cesetlere bakarak. “Çürümeye bırakmak israf. Etleri de boşa gitmez. Sonra sıra sende. Usta’ya boş dönmeyiz. Arenpazarı, ‘başlık sert, iç yumuşak’ demişti. Senin başlığın da yeterince sert görünüyor. İçini de… tekrar bakarız.”
İçimden bir şey koptu; bu kez öfkeden değil, tiksintiden. Cıvıltılı’yı, kaçan diğerlerini düşündüm. Onlar için ayağa kalkmıştım; şimdi kendi derim, aynı torbaya yazılmak üzere sessizce sıraya konuluyordu.
“Üstündekileri çöz,” dedi Harn, arkamda birine. “Önce bir bakalım, nereden başlanır. Dizindeki yara da işe yaramaz hâle getirmesin malı.”
Bir çift el, bileklerimdeki kayışı gevşetti. Tamamen çözmediler; sadece hareket alanımı işkenceye yetecek kadar açtılar. Deri kayışların sürtünmesi, tenimde yanık gibi bir iz bıraktı. Biri, bacağımı çevirirken içimdeki yara tekrar yandı; sanki diz kapağımın içinden biri yeniden bıçak geçiriyordu. Dişlerimi sıktım; çığlık atmak, onlara ikram olurdu.
Bu da bir kapan, dedi içimde bir ses. Dişleri farklı, ama dili aynı. Çıkışı nereye bakar, onu bul.
Bir yerlerden su sesi geliyordu. Önce rüzgâr sandım; yaprakların arasından geçen bir esinti, dalların sürtünmesi… Ama dikkat kesilince, bu sesin rüzgâra benzemediğini fark ettim. Sürekli, düz, kendi ritmine sahip hafif bir akıştı bu. Kesilmiyor, kırılmıyor, sadece akıyordu. Yakın değildi; her nefeste biraz daha seçilir hâle gelen, ama hâlâ ağaçların, köklerin ve toprağın ardına saklanmış bir ses. Erişilemez de sayılmazdı. Rüyada gördüğüm beyazlığın yerini, şimdi zihnimde gri bir su çizgisi almıştı; göremediğim ama varlığını hissettiğim bir çizgi.
“Soruların varsa şimdi sor,” dedi Harn, bıçağının kabzasını yoklarken. Parmakları, kabzanın üzerinde alışkanlıkla gezinip bir noktada sabitlendi. “Bir daha fırsatın olmayabilir.”
Karakterini az çok çözmüştüm. İşini yapan, sorgulamadan yapan; ama kendi içinde bir mantığı olan biriydi. Fakat aynı zamanda egoistti. Onu ikna edemezdim, ama en azından sözlerinin nereye baktığını görmek istedim.
“Neden?” dedim, dudaklarım kurumuşken bile kelimeyi zorlamaya devam ederek. “Neden bu kadar önemli torbanız, defteriniz? Hiç mi… başka bir yol yok?”
Yüzünde küçücük bir kıpırtı oldu; bu, alay değil, sabırsızlanmadan önce gelen kısa bir sabır çizgisiydi. “İnsan, açken yol düşünmez,” diye karşılık verdi. “Sadece ağırlığı düşünür. Sen, ağırlık yapacaksın. Bu dünyada herkesin bir işi var. Bizimki de bu.” Omzunu, sanki taşıdığı yükü omzundan aşağı süzermiş gibi hafifçe silkti. “Olur da başkente gidersen anlarsın. Ama gidemezsin.”
Başkent… Kelime, sanki yabancı bir dilde söylenmiş gibi kulağımda yankılandı. Benim için sadece bir ses, onlar için belirli bir yön, bir amaçtı. Ben hâlâ nereden geldiğimi bile bilmiyorken, onlar beni çoktan varacağım yere göre tartıyordu.
Genç olan, dizime biraz daha yaklaştı. Sol dizimin yanında çömelmişti; nefesinin sıcaklığını, yaralı derimin üzerinde hissedebiliyordum. “Şuradan başlarız,” dedi, diz kapağımın yanını parmağıyla işaret ederek. Tırnağı, derimin üzerinden hafifçe kaydı; o küçücük temas bile sızıyı yeniden uyandırdı. “Hem yara temizlenir, hem derinin altı görülür.”
Bugün duyduğun yalnızlık, yarınki adımının yerini belirliyor; yokluğunu ispatlamıyor.
O’nun bu cümlesi, tam o noktada, sanki dizimin altından göğsüme yürüdü. Rüyada duymuştum bu sözleri; şimdi, gerçek dünyanın çamurunda yeniden konuşuyor gibiydi. Ayağa kalkamayacaksam bile, bir adım atmayı hâlâ seçebilirdim. Adım, düz bir yol üzerinde olmak zorunda değildi. Bir uçurumdan da atılabilirdi. Bir nehre doğru da.
“Eğer…” dedim, nefesimi toparlamaya çalışarak. Dilim damağıma yapışmıştı, ama kelimeyi bırakmayı başardım. “Eğer gerçekten sadece ağırlık sayarsanız, bir şeyi atladınız demektir.”
Harn, kaşlarını çattı. Bakışları, bıçağının ucundan benim yüzüme kaydı. “Neyi?” dedi. Bu tek hecelik soru, bıçağın keskinliği kadar nettir.
“Ağırlık, tutulduğu yerde kalmayabilir,” dedim. Su sesini dinlerken, sözlerim kendi yolunu buldu. “Bazen… kendini bırakır.”
Ne dediğimi tam anlamadılar. Genç olan ağzıyla garip bir ses çıkardı; arkadakilerden biri güldü, biri homurdandı. Zaten anlamalarına gerek yoktu. Benim için asıl önemli olan, su sesinin nereden geldiğini ve bedenimin o yöne doğru itilmek isteyip istemediğini bilmekti.
O an, bileklerime dolanan kayışların ne kadar gevşek bırakıldığını fark ettim. Sıkıydı, ama işkence için oynama payı bırakılmıştı; tam da onların sandığı kadar güvenli… ve benim için tam da bir anlık fırsat kadar gevşek. Dizimin altındaki toprağın ne kadar çamurlu olduğunu hissettim; yağmurdan, eriyen buzdan ya da gece boyu sönen ateşin suyundan yumuşamış, üstüne basıldıkça şekli değişen bir çamurdu bu. Göğsümdeki taş ise, beni olduğum yerde tutmak yerine, sanki yokuş aşağı itmek istiyordu.
Bütün gücümü dizime, sağlam kalan bacağıma topladım. Bu bir “kaçış hamlesi” değil, “son şans”tı. Genç olan eğilmiş, dikkatini bacağıma vermişken, bacağımı bir anda savurdum. Kendi yarama ihanet edercesine, acının üstüne bastım; dizimin içi, biri içten çekiçle vurmuş gibi patladı. Toprak, ayağımın altında dayanamayıp kaydı.
Dizimin altındaki çamur kaydı; bedenim, onların planladığı doğrultuya değil, tam tersine, sesini duyduğum suya doğru yalpaladı. Omzumdan bir şeyler koptu; bağlı bileklerim arkaya savrulurken, yüzüm neredeyse çamura değecek kadar alçaldı.
Bir anlık şaşkınlık, ormanda bir işaret dumanı kadar belirgindi. Az önceki rahatlık yok olmuştu.
“Tutun!” diye bağırdı birisi, sesi panikle incelmişti. “Bırakma, kaçamasın!”
Bir el bileğime uzandı; kayış hâlâ oradaydı, ama elleri çamurdan kayıyordu. Kızıl Buz’un geride bıraktığı o hafıza, toprağı sanki olduğundan daha kaygan kılmış gibiydi. Avuçlarım, çamurun içine saplandı; parmaklarım, kök ve taş aramaya çalıştı, bulduklarını iterek kendimi ileri sürdüm. Ben sürünerek, yuvarlanarak, toprağın eğimini takip ederek nehrin sesine doğru aktım.
Kamp yeri düzdü, ama biraz ötede toprak aşağı doğru kırılıyordu. Ağaç kökleri, yamaçta dışarı çıkmış, yer yer tutunacak, yer yer takılacak yerler oluşturmuştu. Dizim, bu köklerden birine çarptı; acı, gözlerimi kısa bir an kararttı. Bu kararma, düşüşümü hızlandırdı.
Arkamdan gelen ayak sesleri çoğaldı. Bazıları kayıyor, bazıları küfrediyordu. “Solundan dolan!” diye bağırdı biri. “Önünü kes! Nehre varmasın!”
Bir el daha omzuma uzandı; parmak uçlarının baskısını hissettim. Vücudumu, istemsizce yan tarafa savurdum; omzum, bir kökün üzerinden kaydı, çamur bedenimle birlikte aşağı doğru sürüldü. Kayış, bileklerimi acıtırken aynı zamanda düşüşümü de hızlandırıyordu; sanki biri beni yukarı çekmek isterken, toprak aşağıya çekiştiriyordu.
Gövdem, bir yokuşun üstünden aşağı kayar gibi boşluğa düştü. Ayaklarım altımdan kaydı gitti. Önümde, siyah ağaç gövdelerinin arasından, dalların açtığı dar bir koridorun sonunda, ince bir parıltı belirdi: suyun donuk ama canlı yüzü. Akıntı, ışığı kendine çekiyor; ormanın geri kalan karanlığını, o çizginin etrafında topluyordu.
“Durdurun şunu!” Harn’ın sesi, arkamdan bir bıçak gibi ulaştı. Artık sadece öfke değil, kaybedilen “kilo”nun telaşı da vardı bu seste. “Nehrin altına inin! Önünü kesin!”
Son adımı ben atmadım; toprak benim yerime karar verdi. Ayağım bir taşın kenarına takıldı, bedenim öne doğru devrildi. Bir an havada kaldım; kısa, sessiz bir boşluk. Sonra su, bütün ağırlığımı kabul eden tek yer gibi beni içine aldı.
Soğuk, Kızıl Buz’un soğuğu değildi; ama onun uzak akrabasıydı. Beni kesip biçen, karar veren bir soğuk değil; her yanımı aynı anda kavrayan, içimi uyuşturmaya çalışan bir soğuktu bu. Nefesim, göğsümde ters yöne kaçmaya çalıştı; ciğerlerim, suyu hava sanmaya kalkıştı. Göğsüme bir taş daha yerleşti; bu seferki, nehir taşlarının ağır ve kaygan olanındandı.
Su, beni altüst ederken yukarıdaki sesler boğuklaştı. Az önce net duyduğum emirler, şimdi kırık cümlelere dönüştü.
“Oraya… Nehrin önüne… Ağ atın! Dur…”
Bu kelimeler, suyun içinde yarım kalmış yankılar gibi dolaştı; bana değil, yukarıda birbirine çarpan kayalara aitmiş gibiydiler. Gözlerimi açmaya çalıştım; bulanık bir yeşil gördüm önce, suyun içindeki yosun ve gölgelerin rengi. Sonra, ağır ağır bu yeşilin yerini gri bir karanlık aldı; su, altına doğru inildikçe kendi geceyi kuruyordu.
Ayağa kalkmak bazen, düşmeyi kabul etmektir, dedi içimde bir ses. Kimin söylediğini artık seçemiyordum. Rüyadaki o varlık mıydı, yoksa bu kez sözler bana mı aitti, ayırt edemedim.
Kollarım ağırlaştı; bileklerimdeki kayış, suyun içinde daha da ağır bir zincir gibi hissettirdi. Yaralarım, suyun içinde bir nebze yanmayı bıraktı; yerini derin, uyuşturan bir sızıya bıraktı. Sanki acı, suyla beraber çözünüp etrafıma yayılıyor; ama tamamı benden çıkmaya da razı olmuyordu.
Nefesim tükenirken, rüyanın beyazlığıyla nehrin griliği birbirine karıştı. O beyaz düzlem, suyun içinde eğrilip bükülen bir ışık lekesine döndü sanki. Bir an için, yukarıda ağaçların arasından süzülen gün ışığını mı, yoksa rüyanın artığını mı gördüğümü anlayamadım.
Son düşündüğüm şey, yine aynı soruydu:
“Bundan sonrası gerçekten var mı, olacak mı?”
Dudaklarım açılsa bile su izin vermezdi. Cevap gelmeden, su beni daha derine çekti. Karanlık, bu kez rüya değildi; ama rüyanın kapısını açacak kadar derindi belki de. Bilincim, nehrin altında kayıp giden bir dal parçası gibi benden uzaklaştı; su, hem bedenimi hem sorularımı kendi akıntısına karıştırarak götürdü.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |