19. Bölüm

17.Parça – Sürükleniş

BEIVA
beiva.universe

Terrestia Öğretileri’nde, Elyxionomikon’un “Kader” anlayışına karşı şöyle bir anlatı yer alır: “Akıntı, yönünü bilmeyene kader; niyetini görebilene sadece mesafedir. Sürüklenmekle varmak arasındaki farkı, ayak bastığın yer değil, içindeki tartı söyler.”

Suya bırakıldığın yerde kendini “başkasının attığı dal parçası” sandın; oysa akıntı sadece bedenini taşıyor, sorularını değil. Bütün değer verdiklerin… hepsi aynı akışın kıyılarında bıraktığın izler. Şimdi kıyıya vurmuşken, soruyu yeniden sormalısın: Nehrin nereye götürdüğünden çok, bu yerden hangi soruyla kalkmayı seçeceksin?

 

— İmgesel Varoluşun Arşivi,

XVII. Not: “Gariplik”

 

Zamanın nerede bittiğini, suyun nerede başladığını bilemedim. Gözlerim kapalı mıydı, yoksa açmaya çalışacak kadar bile gücüm kalmamış mıydı, ondan bile emin değildim. Bedenimi bir şey taşıyordu, evet; ama ben, taşınan şeyin kendim olup olmadığından da emin değildim artık. İçimdeki ağırlık, göğsüme yerleşmiş taş, hâlâ oradaydı. Sadece yeri biraz değişmiş gibiydi; sanki göğsümden boğazıma, oradan da başımın içine doğru ağır ağır sürünüyordu.

Bir şey dikkatimi çekti: Üşümüyordum. Soğuğu tanıyordum, soğuk bana yabancı değildi; ama şimdi hissettiğim şey, soğuğun yokluğu da değildi. Sanki içimde yanması gereken bir yer sönmüş de geride ne sıcak ne soğuk sayılabilecek donuk bir boşluk kalmıştı. Gücü veren şey çekildiğinde geriye yalnızca bu mu kalıyordu? Sadece darbe izleri, sadece yorgunluk, sadece “ben”… Peki “ben” dediğim şey, ne kadardı ki tek başına?

İlk uyandığım anı hatırladım; bu uçsuz bucaksız ormanlık alandaki o başlangıcı. Göğsümde yine bir taş vardı, ama o zaman etrafım sessizdi. Kimseyi kaybetmemiştim; çünkü kimsem yoktu. O zaman yalnızlık, eksik sayılmıyordu. Gerçekliğimin ta kendisi gibiydi. Şimdi… şimdi kaybettiklerimin bıraktığı boşluk, yalnızlığı da “eksik” yapmıştı. Demek ki yalnız olmakla, birini kaybettikten sonra yalnız kalmak aynı şey değildi.

Limen geldi aklıma. Beni o bulmuştu. İlk defa bir yüz, bir ses, bir kimlik. Bana geçici de olsa bir kimlik vermişti; benimle o kimlikle konuşmuştu. Bir süreliğine, kim veya ne olduğum değil, biri tarafından çağrılıyor olmak yetmişti. Sonra o, gitti. Kollarımın arasından, gözlerimin önünden, “elimden geleni yapamadan” kayıp gidişi… O günden sonra attığım her adımda, sanki onun eksik kalan nefesini taşımıştım. Onu koruyamamıştım. Belki de o çiçeğe dokunmasam… Şimdi hâlâ, gerçekten elimden geleni yapıp yapmadığımı bilmiyordum. Daha fazlasını yapabilir miydim? Ya da daha azını yapsaydım, o yine de gidecek miydi?

Cıvıltılı’yı düşündüm. Küçük bir ses, küçük bir nefes, küçücük bir kalp… O da beni bulmuştu bir nevi. Yaranın üstüne kanadını koymuş, acıyı paylaşmaya çalışmıştı. Sonra o da gitti. Onu kurtarmak için değil, onu korkutan şey olmamak için ne yapabilirdim? Kuyruğunu aralayarak kaçtığı anı hatırladım; benden korkmasının görüntüsü, avcıların yüzlerinden daha ağır gelmişti.

Rehberler… Nefesleri kesilmiş, gözleri açık, sesi olmayan ağızlar. Benimle aynı yöne yürümeyi kabul etmişlerdi. Sonra bir anda, aynı dili konuştuğunu sandığım insanlar, onların nefesini tartıya koydu; “kilo” dediler, “defter” dediler, “torba” dediler. Benim bildiğim dillerde insan, ya vardır ya yoktur. Onların dili, insanı önce parçaya böldü, sonra sayıya dönüştürdü.

Ben ne yaptım?
Kızıl Buz’u çağırdım. Çağırdım diyorum ama gerçekten ben mi çağırdım, yoksa o mu beni seçti, bilmiyorum. Tek bildiğim, içimde büyüyen o taşın, en sonunda kırılıp dikenli bir halkaya dönüştüğü. Öfke, nefret, kin… Bunların hepsi, bir anda soğuğa rengini verdi. İnsanları durdurdum; evet, durdurdum. Kapanların dişlerine karşı başka dişler çıkardım. Ama sonunda ne oldu? İnsanlar öldü, hayvanlar kaçtı, orman sustu. Yine ben kaldım. Tek ben kaldım.

Demek ki birini kurtarmak için bir başkasını yok etmek, denklemde hâlâ bir eksik bırakıyordu. Ama o eksik neydi? Herkesin yaşadığı bir yol var mıydı gerçekten? Yoksa bu dünyanın kuralları, baştan “birini seçersen diğerini kaybedersin” diye mi yazılmıştı? Eğer öyleyse, ben kimi seçmem gerektiğine nasıl karar verecektim?

“İnsanlardan nefret ediyorum,” demiştim bir ara içimden. Onların torbalarından, defterlerinden, pazara taşıdıkları başlıklardan, yumuşak diye peşine düştükleri etten… Ama sonra -O’nun sayesinde- fark ettim ki, nefret ettiğim şey belki de “insan” denen varlığın kendisi değildi. Onların içinden geçen o açgözlü, hoyrat hesaplamaydı. Peki ya benim içimden geçen hesap neydi? Ben de kendi içimde bir hesap yapmıyor muydum? “Bu yapılmalı, yoksa şu olur,” demiyor muydum?

Eğer limiti sadece sonuç belirliyorsa, yaptığım hiçbir şeyin anlamı yoktu. Limen yine ölü, rehberler yine sessiz, Cıvıltılı yine kaçmış olacaktı. Eğer anlamı sadece niyet belirliyorsa, o zaman da insanların “karnımızı doyurmak için yapıyoruz” demeleri yeterli olacaktı. Oysa içim, ikisini de tek başına kabul etmiyordu. Demek ki içimde, bu dünyanın dillerinden birine tam oturmayan başka bir tartı vardı.

Bir ara göğsümdeki taşın hafiflediğini sandım. Sanki biri, görünmeyen bir el ile oraya uzanmış, “Bugün yaptığın, yarın ayağa kalkmana engel mi, sebep mi olacak?” diye sormuştu. Bu sesi nerede duyduğumu hatırlayamıyordum; rüya mıydı, gerçek miydi, yoksa tamamen ben mi uydurmuştum; bilmiyordum. Ama soru kalmıştı. Benim için önemli olan, kimin sorduğu değil, cevap vermeyi becerip beceremediğimdi.

Şu ana kadar yaptıklarım, beni ayağa kaldırmaktan çok yere sermiş gibiydi. Yaralarım artmış, değer verdiklerim azalmış, sorularım çoğalmıştı. Ama yine de içimde küçük bir yer, hâlâ ayağa kalkmam gerektiğini fısıldıyordu. Eğer hiçbir şey yapmazsam, kapanların dişleri yine kapanacak; torbalar yine dolacak; defterler yine yazılacaktı. Ben olmasam da. Benim acım olmasa da. Demek ki mesele, “ben olmazsam hiçbir şey değişmez” kadar önemsiz, “ben olursam her şey düzelir” kadar da büyük değildi.

O zaman ben neydim? Neden vardım?
Bir hata mıydım, bir deneme mi, bir kırık çizgi mi? Yoksa bu dünyanın unuttuğu bir şeyi hatırlamak için araya sıkıştırılmış bir soru muydum?
Limen’in bana verdiği kimliği bile taşımıyorken, bu dünyada bana biçilen bir yer olup olmadığını merak etmek hakkım mıydı? İnsanların defterinde “kilo” diye işaretledikleri o satırlar gibi, benim de görünmeyen bir defterde bir satırım var mıydı? Yoksa tamamen boşlukta mı yüzüyordum?

Su…
O zaman hatırladım; sadece içimde değil, dışımda da taşkınlara sebep olan bir su vardı. Bedenimi taşıyan şey sadece düşüncelerim değildi. Gerçekten sürükleniyordum. Bir yere doğru, ama nereye olduğunu bilmediğim bir yere… Belki de hayatım boyunca hep böyle olmuştu: Birileri beni alıp bir yere bırakmış, ben de orayı başlangıç sanmıştım. Devasa ağaçların gölgesi, Limen’in sesi yumuşatıcı sesi, Cıvıltılı’nın saçlarımla oynaştığı anlar, avcıların kapanları… Hepsi, aynı akıntının farklı kıyıları mıydı? Eğer öyleyse, asıl soru şuydu: Ben, nereye varmak istiyordum?
Cevabım yoktu. Sadece bildiğim, varmak istediğim yerle sürüklendiğim yerin aynı olmadığı hissiydi. Aradaki fark, göğsüme çökmüş şu taş kadar ağırdı.

Su, bir an için başımı yukarı itti. Yüzümün bir tarafında ıslak, diğer tarafında göğü andıran daha açık bir karanlık hissettim. Göğün gerçekten orada olup olmadığını bile göremedim; ama var olduğunu bilmek bile garip bir biçimde rahatlattı. Bir yerlerde, bu karanlığın üzerinde, ışık diye bir şey olmalıydı. Gözlerimi açabilsem, belki onu görebilirdim. Belki de göremeden batardım.

Yine de bilmeden ilerlemek, hiç ilerlememekten daha doğru geliyor muydu?
Bu sorunun cevabını ararken, su beni yeniden aşağı çekti. Taşlardan birine çarpınca, düşüncelerim dağıldı; sorular, suyun içindeki kabarcıklar gibi yukarı kaçtı. Geriye yalnızca göğsümdeki taş ve içimde zayıf da olsa yanmaya devam eden tek şey kaldı:
Henüz hiçbir şeyin bitmediği duygusu.

O hisse tutundum. Sanki göğsümdeki taş, “ağırlığın tek sebebi ben değilim,” der gibi derine batıp yeniden yükseldi. Sonra su gerçekten kendini hatırlattı.

Bedenim bir anda sağa savruldu; omzum sert bir şeye çarptı. Darbenin etkisi suyun içinde genişledi, sonra kabarcıklar hâlinde dağıldı. Ağzımdan istemsizce hava çıktı; su, o boşluğu fırsat bilip içeri dolmak istedi. Boğazım yandı. Başımı yukarı itmeye çalıştım; hangi yönün yukarı olduğundan bile emin değildim.

Bir çevirme daha, bu sefer sırtım taşlara sürtündü. Elim sert bir yüzeye değdi; ince, yosunlu, kaygan bir taş. Tutunmak istedim ama parmaklarım kaydı. Bileklerimdeki kayış, hâlâ oradaydı; su, kayışın etrafında dönerek kolumu geriye çekti. Bir an, Sakallı Harn denen insanın sesi geri döndü: “Başlık sert, iç yumuşak olsun.” Bu su, o başlığı da yumuşatmaya kararlıydı sanki.

Nefes almak için çırpındığımda, yüzüm bir an suyun üzerine çıktı. Gözlerimi tam açamadım ama daha açık bir karanlık gördüm; göğün, sabaha yakın griye dönen bir şeridi. Dalları, üstümden eğilmiş siyah parmaklar gibi gördüm. Bir anlığına, rüyadaki beyazlıkla bu gri gökyüzü birbirine karıştı. Sonra su, ayak bileklerimden çekip beni yeniden altına aldı.

Zaman, suyun içine her girdiğimde yeniden çözülmüş gibiydi. Kaç kere taşlara çarptığımı, kaç kere nefes için yüzeye çıktığımı sayamadım. Bazen sadece sesler hatırlandı: uzaktan gelen bir çağlayan uğultusu, kıyıya vurup geri dönen dalga sesi, suya düşmüş tekil bir dal parçasının “şap” edişi… Bazen de sadece acı: dizimde yeniden açılan bir sızı, kaburgamın çevresinde dolaşan kör ağrı, başımın arkasına yediğim bir darbenin sonrasında içimde patlayan yıldızlar…

Arada, başka sesler de karıştı suyun uğultusuna. Limen’in bir cümlesini duymuş gibi oldum; tam kelimeleri yakalayamadan su onu alıp götürdü. Cıvıltılı’nın tınısı, bir yerden kısacık çaldı; sonra sessizlik tekrar ağırlaştı. Rüyadaki varlığın sesi, en sona kaldı: “Uyan… Yürürken öğreneceğin cevaplar var.” Şimdi yürüyemezken, bu cümlenin suyun altında aklıma gelmesi acı bir şakaydı.

…Bir süre sonra, suyun şiddeti azalmaya başladı. Çarpışlar yerini, daha uzun ve yumuşak savruluşlara bıraktı. Akıntı hâlâ beni taşıyordu ama taşların dili hafiflemişti; sanki nehir genişlemiş, beni daha geniş bir yatağın içine bırakmıştı. Ayaklarımın altına çarpan zeminin sertliği kum tanelerine dönüştü; önce tek tek, sonra bütün tabanımı dolduran bir yumuşaklık.

Bir dalga, bedenimi alıp ileri itti; ardından gelen geri çekiliş, ayağımı yerden kesemedi. Parmaklarım kumun içinde hafifçe gömüldü. Su belime kadar çekildi; sonra bir dalga daha geldi, bu kez daha zayıf. Göğsümün, ikinci taşına rağmen yukarıda kaldığını fark ettim. Nehir, beni artık taşımıyor, sadece yoklamaya devam ediyordu.

Birkaç nefeslik cesareti bulup başımı kaldırdım. Gözlerim, bu kez gerçekten açıldı. Ufuk çizgisi, çok uzakta solgun bir maviyle aydınlanıyordu. Gecenin siyahı, sabahın ilk ışığıyla birlikte griye, sonra da yavaş yavaş soluk bir sarıya dönüyordu. Etrafımda, kıyıya vurmuş küçük dallar, kırık yapraklar ve bir zamanlar sıkı bir düğümün parçası olmuş çamurlu kayış parçaları vardı.

Kıyıdaydım.

“Bitmedi…” diye fısıldadım, sesim dudaklarımın arasından gücünü kaybetmiş bir nefes gibi geçti. Bedenimi sağa doğru çevirdim; kollarım kumun üzerinde ağır ağır süründü. Dizim, yumuşak zemine rağmen sızısını bırakmadı; her hareket, yarayı tazeledi. Yine de suyun beni çekmeye devam ettiği sınırı, zihnimde çizilebilen bir çizgi hâline gelene kadar süründüm. Dalga, ayak bileklerime ulaşabildi; dizimin üzerine çıkamadı.

O an, üşüdüğümü fark ettim.

Kızıl Buz’un soğuğu değildi bu. Yakmıyordu, kesmiyordu, karar vermiyordu. Sıradan, içli, yavaşça işleyen bir üşüme hissiydi. Bu dünyada gözlerimi açtığım ilk zamanlardaki gibi bir his… Bedenimi saran su çekildikçe, rüzgâr yerini dolduruyor; ıslak derimin üzerinde sanki ince bıçaklarla küçük küçük çizikler atıyordu.

Gücün neredeyse tamamı çekilmişti belli ki. Kızıl Buz’u çağırmayı denediğimde, içimde o tanıdık sızının kıvılcımını bile bulamadım. Parmaklarımı sıkmaya çalıştım; sadece çamur ve kum birbirine karıştı, ellerimin etrafında sıradan, kırılgan bir titreme oluştu.

“Demek böyleymiş,” diye düşündüm. “Güç gittiğinde geriye kalan, sadece üşümek ve acı çekmekmiş.” En başlarda, benzer durumlarda bulunmuş olsam da şimdi zor, ağır ve daha yorucu geliyordu.

Nehirden biraz daha uzaklaşmak için kendimi tekrar sürükledim. Kum, çıplak derimle arama ince bir örtü gibi giriyor ama rüzgârla birlikte yine de soğuğu tutamıyordu. Birkaç metre ileride, kıyının biraz daha iç kısmına doğru, suyun ulaşamayacağı bir çizgi boyunca sazlıklar uzanıyordu. Uzun, ince gövdeleri, sabah rüzgârında hafifçe eğilip kalkıyor; birbirlerine sürtünürken fısıltıya benzeyen ince sesler çıkarıyordu. Oraya varmak, şu anda gidebileceğim tek yer gibi göründü.

Dirseklerimi kuma gömüp kendimi ileri çektim. Her bir hareket, kaburgalarımın arasında gizlenmiş ağrıyı oyup ortaya çıkarıyordu; ama geri dönme ihtimalim yoktu. Bir kereliğine arkamı nehre çevirdiğimde, içimde kısa bir panik kıpırdadı. Sanki geri dönüp bakmazsam su beni yeniden çekebilirmiş gibi… Yine de bakmadım. Devam ettim. Bazen yalnızca ileri sürünmek, geriye bakmamaktan daha kolaydı.

Sazlıklara ulaştığımda, ilk önce aralarındaki gölgenin serinliğini hissettim. Su soğuğuyla karışan rüzgârın aksine, bu gölge daha sabit, daha derli topluydu. Bedenimi aralarına çekip kumun üzerine yan döndüm. Bazı saz gövdeleri kaburgalarıma battı; ama o batmalar, nehir taşlarının darbeleri yanında önemsizdi. En azından burada, beni sürükleyen bir akıntı yoktu.

Rüzgâr, sazlıkların arasından geçerken tuhaf bir melodi çıkardı; kırık, kesik, ama ritmi olan bir melodi. Cıvıltılı’nın sesine çok benzemiyordu; yine de onun yokluğunu iyi hatırlattı. Elimi, sanki küçük hayvanın başını okşayacakmışım gibi havaya kaldırdım; parmaklarım boşluğu yokladı. Ne bir tın, ne bir kanat gölgesi… Yalnızca sessizlikte hafif bir esinti ve uzaktan gelen su sesi.

Gökyüzündeki ısıtıcımı beklemem gerektiğini o anda anladım. Nehrin soğuğu, bedenimin içine işlemişti; rüzgâr, arta kalan sıcaklığı da alıp götürmeye kararlı gibiydi. Kızıl Buz’un beni koruyan kabuğu yoktu artık; onun yerine, bu dünyanın sıradan ve acımasız soğuğu vardı. Beni ısıtabilecek tek şey, gökyüzünün yavaşça yükselen o solgun ışığıydı.

Başımı göğe çevirmeye çalıştım. Sazların arasından görebildiğim kadarıyla, ufukta beliren solgun çizgi biraz daha genişlemişti. Gri, yerini yavaş yavaş soluk sarıya bırakıyordu. Cümbüşlerin efendisi henüz görünmüyordu ama yaklaştığını hissedebiliyordum; tıpkı uzağı göremeyen birinin, yaklaşan bir başkasının adımlarını önce toprağın titremesinden anlaması gibi.

“Gel,” diye fısıldadım, kime seslendiğimi bilmeden. Isıtıcıya mı, sıcaklığa mı, yoksa nehrin beni henüz tümüyle bırakmamış akıntısına mı… “Gel. Bir kez daha olsun, beni bul.”

Göz kapaklarım ağırlaşıyordu. Yorgunluğun bedenimi esir aldığını anlamak zorlaşıyordu. Ama bedenimin, onca şeyden sonra, kendi ağırlığını taşıyamayacak kadar yorulduğunu biliyordum. Kumların üzerinde uzanırken üşüsem bile, göğsümdeki o taş bile, sanki biraz daha derine çekilip hafifliyormuş gibi hissettiriyordu.

Sazların sessiz fısıltısı, nehrin uzak uğultusuna karıştı. Rüzgâr, bu kez yanaklarıma daha yumuşak değdi; sanki soğuğunu değil, sadece varlığını hatırlatmak ister gibiydi. Ufkun rengi, kapalı göz kapaklarımın ardında belirsiz bir turuncuya dönüşmeye başladı ve o ilk ısının tek yanağıma dokunuşunu hissettim.

“Işık tepeye çıktığında…” diye düşündüm, düşünce ile uyku arasında sallanarak. “Belki biraz ısınırım, iyi olurum. Belki… bir sonraki soruya o zaman karar veririm.”

Sonrası, seslerin uzaklaştığı, soruların bulanıklaştığı bir boşluk oldu. Nehrin kokusu yerini yavaş yavaş ıslak kum ve saz kokusuna bıraktı. Bedenim, kumun üzerindeki izine gömülüp kaldı.

Ve ben, onu beklerken, onu görmeye çalışmadan önce, çoktan bilincimin kapanışına engel olamamıştım.

Bölüm : 08.02.2025 15:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...