
Ağırlık ve Ölçü Risalesi’nde, “yakın olanın tartısı” üzerine Madde 49’da şöyle denir: “Yakın duran, en ağır olandır; çünkü elini uzatsan değecek olana ne yapacağını seçmek, uzaktakine kılıç sallamaktan daha zordur. Uzak tehdidin hükmü çoğu zaman akılla verilir; ama yakındaki nefesin bedeli, yalnızca kalbe yazılır.”
Kaçamayacağın anda seçtiğin şey, sadece onları değil, yarından geriye bakarken kimi “kendin” diye çağıracağını da belirler. Öyleyse soruyu erteleme: Bugün, elini kaldırdığın yer mi, yoksa kaldırmamayı seçtiğin şey mi seni yarın kim olduğuna daha çok yaklaştıracak?
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
XVIII. Not: “Mesafenin Kararı”
Göz kapaklarımın içi önce kızardı. Sanki biri, ormanın üzerine ince bir ateş örtüsü sermiş ve ben o örtünün altından dışarı bakmaya zorlanıyordum. Kirpiklerim birbirine yapışmıştı; aralarını araladığımda, kumların ve sazlıkların arasından geçen ışık, gözlerimin içine bıçak gibi saplandı. Cümbüş Lideri, tam tepede olmalıydı. Gökyüzünü göremiyordum, ama ışığın sertliğinden bunun hesabını çıkarabiliyordum.
Gözlerimi tekrar kapattım. İçimden, “Böyle daha iyi,” dedim. Karanlığa dönmek, ışığa bakmaktan daha kolaydı. Ama karanlık bulmak için gözlerimi kapamaya bile ihtiyacım yoktu; bedenimin içi zaten karaydı, hiç peşimi bırakmamıştı. Sanki nehir, edinebildiğimi sandığım, içimdeki son ışık kırıntılarını da sürükleyip bir yerlere götürmüştü.
…Üşümüyordum artık. Bu, fark ettiğim ilk değişiklik oldu. Nehirden çıktığım anda maruz kaldığım o titreme yoktu; dişlerimin birbirine vurmasını, parmak uçlarımın uyuşmasını, nefesimin buhar olup havaya karışması. Hepsi geçmişti. Hava ılıktı, ışık kaynağı yüksekteydi, bedenim ısınmıştı. Ama içimde, bu sıcaklığı taşıyacak hâl yoktu. Cümbüşler kabuğumu ısıtıyor ama içine işlemeye izin verilmeyen bir yabancı gibi dışarıda kalıyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştım. Göğsümdeki taş yerinden kıpırdamadı ve sertçe varlığını hatırlattı. Biraz daha ağırlaştı. Nefes, taşın etrafından dolaşıp dışarı çıkmak zorunda kaldı. İçimde sıkışan hava, boğazımda kısa bir an takılı kaldı, sonra güçsüz bir iç çekişe dönüştü.
“Kalk,” dedim kendime. Sesim, dudaklarımdan dışarı çıkmadan önce dilimin üzerinde dolaştı, sonra yine içeri döndü. Işık bu kadar yükselmişken hâlâ kumun üzerinde yüz üstü yatmak, artık pes etmek gibi geliyordu. Ancak ben pes etmek istemesem de bedenimin, bu konuda benden bağımsız karar verdiğini hissediyordum.
Yine de denemem gerektiğini düşündüm. Dirseklerimi kumun içine bastırdım. Kum, önce parmaklarımın arasından, sonra avuçlarımın altından aktı. Bedenimi yukarı itmek için omuzlarıma yük bindirdim; omzumun birinde, daha önce suyun içinde künt bir taş gibi dolaşan sızı, şimdi keskin bir bıçağa dönüşüp kendini hatırlattı. Gözlerimin önünde siyah noktalar uçuştu. Yer, bir anlığına ters döndü; sonra bedenim, başladığı yere geri düştü.
Göğsümden, boğazıma doğru bir yanma yürüdü. Nefesim kesildi; alnımdan şakaklarıma kadar terin, gözlerime kadar da tuzlu bir sızının indiğini hissettim. Bu, içimdeki gücün soğuğu değildi. Kızıl Buz, beni keserken bile bir amaç taşıyordu. Bu acı ise sadece basit, sıradan, anlamsız bir sızlamaydı.
Bir süre öylece yattım. Işığın yönünü, kumun üzerindeki ısının yavaş yavaş yer değiştirmesinden anlıyordum. Sanki çok yavaş ilerleyen, görünmeyen bir nehir gibi gölgeler yer değiştiriyordu. Yüzümün bir yanı, gölgede kalan tarafı, diğer yana göre daha serindi. Gözlerimi tekrar açmaya cesaret ettiğimde, bu kez ışığın ilk saldırısına hazırlıklıydım.
Kumların arasından, ince saz gövdeleri yukarı uzanıyordu. Bazılarının ucunda sarıya dönmüş, kurumuş yapraklar sallanıyordu. Işık, o yaprakların kenarını ateşle çizmiş gibi parlak yapmıştı. Başımı çok az çevirdiğimde, derimin üstünde kurumuş çamur kabuklarını gördüm. Çamurun altında, bazı yerlerde kurumuş vücut sıvımın koyu çizgileri vardı; kahverengiye dönmüş, çatlamış, derinin üzerinde ikinci bir deri gibi duran ince tabakalar meydana getirmişti.
Elimi, kaburgalarım ve göğüslerimin üzerine getirdim. Parmaklarım, derimin altında farklı tonlarda acı noktalarına dokundu. Bazı yerlerde sadece hassasiyet vardı; parmak ucuyla değdiğim yerler, sanki daha yeni bir yere çarpmışım gibi sızlıyordu. Bazı yerlerdeyse daha derin bir ağrı, bastırdığımda içeri doğru kaçan, sonra tekrar geri dönen bir sancı dolaşıyordu. Bir kaburganın üstünde, elime ince bir kabuk takıldı; kırılmış olabilecek bir kemiğin üstüne kapanmış bir yara gibiydi bu.
Kolumu çevirdiğimde, bileğimden dirseğime kadar uzanan çizikleri gördüm. İnce, uzun, yer yer kabuk bağlamış, yer yer hâlâ nemli çizgiler. Sanki suyun içinde taşlar, derimi dilimlere ayırmış; sonra nehir, kendi meşrebince bunları kabuklandırmaya çalışmıştı. Her birini tek tek saymayı bile denemedim. Sayı, burada bir şeyi değiştirmeyecekti.
Dizime bakmak için bacağımı hafifçe oynattım. Hata yaptığımı hemen anladım. Diz kapağımın yan tarafında, nehrin içinde açıldığını hissettiğim yarık, şimdi cümbüşlerin yoğun ışığında daha net görünüyordu. Kenarları şişmiş, mor ile kırmızının birbirine karıştığı kalın bir biçimsizlik hâlini almıştı. Ortasındaki açık yer, kum ve çamurla kirlenmişti. Her nefes alışımda, sanki o yara da kendi nefesini alıp veriyor gibiydi; derinin altı, kendi ritmiyle zonkluyordu.
Birkaç yerde, cildim oyulmuş gibiydi. Omuzumun arkasında, parmaklarımla yokladığımda içine çok az da olsa çökebildiğim bir boşluk hissettim. Oraya dokunmamaya çalıştım; parmaklarımın ucuna bulaşabilecek taze bir acının varlığını sezmek bile yeterince kötüydü.
Bütün bu izlere bakarken, bedenimin beni neden taşımak istemediğini daha iyi anladım. Bu, yalnızca yorgunluk değildi. Bedenim, bu kadar çok yerinden koparılmaya çalışılmışken, yeniden bir bütün gibi davranmayı reddediyordu. Sanki her darbe, her iz, kendi tarafına çekiyor; ben ayağa kalkmaya çalıştığımda, hepsi farklı yönlere dağılmakla tehdit ediyordu.
Yine de bir kere daha denemem gerektiğini düşündüm. Gökyüzündeki ışık kaynağının etkisi zirvedeyken, hâlâ yerde kıvrılmış kalmak, sanki bu dünya tarafından çoktan terk edilmiş olduğumu kabullenmek gibi olacaktı. Dirseklerimi kumun içine biraz daha derine gömdüm. Avuçlarımla, parmaklarımla zemini kazıya kazıya kendimi yukarı ittim.
Bedenim, bir anlığına başardığımı sandı. Göğsüm yerden az da olsa kalktı; nefesim, taşın etrafından dolaşmak yerine doğrudan boğazımdan geçti. Sonra dizimdeki yara, içten içe “hayır” dedi. Sanki biri, oraya içeriden bir bıçak saplamış ve bıçağı çevirmiş gibi bir acı dolaştı bacağımda. Gözlerimin önündeki dünya, bir anda soluk renkli parçalara ayrıldı. Kulaklarımda, nehrin uzak sesi yerine, kendi sıvımın uğultusu duyuldu.
Tekrar düştüm. Bu sefer daha sert. Sol tarafımdaki kaburgalar, kumla buluştuğunda içinde gömülü küçük taşlar derime battı. Dişlerimi sıktım; ses çıkarmamaya çalışırken, boğazımdan istemsiz bir inilti geçti. Yerden kalkmak, şu anda sanırım sürünmekten daha zor geliyordu.
Bir süre, nefesimin ritmini dinledim. İçeri, dışarı… İçeri, dışarı… Her içeri çekişte, göğsümdeki taş biraz daha ağırlaşıyor; her dışarı verişte, bu ağırlığı olduğu gibi içimde bırakıp havaya hiçbir şey vermeden nefes alıyormuşum gibi hissediyordum. Sanki nefes bile beni terk etmek istemiyor, içimde sıkışıp kalmak için direniyordu.
“Demek bu kadar,” diye düşündüm. Sesim yoktu ama düşüncenin kendisi yeterince netti. “Ayağa kalkamıyorum. Yürüyemiyorum… Koşamam, savaşamam, kaçamam.”
Bu cümlelerin sonuna “artık” kelimesini ekleyip eklememek arasında kaldım. Çünkü belki de hiç koşamamış, hiç kaçamamıştım; sadece öyle sanmıştım. Beni taşıyan, yürüttüğünü sandığım şeyin büyük kısmı, Kızıl Buz adını verdiğim ne olduğu belirsiz gücün bir gölgesiydi. Şimdi o gölge çekildiğinde geriye ne kaldığını görüyordum: Çürümeye yüz tutmuş bir beden ve henüz cevabını bulamadığı sorularla dolu bir zihin.
Yine de, tamamen hareketsiz kalmak istemiyordum. Bedenim yürümeyi reddediyorsa, ben de yürümeyi istemekten vazgeçebilirdim. Ama yaşamak için, nefes almaya devam etmek için, en azından gölgede kalmayı, suyun ulaşamayacağı bir yere çekilmeyi seçebilirdim. Yürümek, şu anda bana ait bir seçenek değildi; ama sürünmek hâlâ benimleydi.
Parmaklarımı kumun içine gömdüm. Tırnaklarımın arasına ıslak kum doldu. Dirseklerimi biraz daha öne alıp, bedenimi ardından sürükledim. Sazlıkların gölgeleri, uzaktan bana bakıyormuş gibi hareketsiz duruyordu. Aralarına ulaşabilirsem, en azından gözden saklanabileceğimi düşündüm. Güneşin açısını değiştiren zaman, belki de orada daha yavaş akardı.
Dizim, her sürünüşte sızısını bir kez daha hatırlattı. Bazı hareketlerde acı o kadar keskinleşti ki, gözlerimden yaş geldi. Fakat yaşların neden geldiğini tam bilemedim; acıdan mı, yorgunluktan mı, yoksa tüm bunların saçma ağırlığından mıydı? Yüzümde kurumaya yüz tutmuş vücut sıvımın izlerinin yanından, yeni ve tuzlu bir çizgi süzüldü.
Bedenimi, kumun üzerinde ağır ağır kaydırırken, nehrin sesini biraz daha uzaktan duyar gibi oldum. Sanki su, benden uzaklaştıkça uğultusunu alçaltıyor; yerini, henüz adını koyamadığım başka seslere bırakmak için çekiliyordu. Ben ise hâlâ aynı sorunun içindeydim: Ayağa kalkamıyorsam eğer, en azından nereye süründüğümü bilmem gerekir miydi?
Cevabım yoktu. Yine de sürünmeye devam ettim. Çünkü bir noktadan sonra, yönün ne olduğu değil, tamamen durmamış olmak önemli gelmeye başlamıştı.
…Nehrin sesi benden uzaklaştıkça, yerini başka bir şeye bıraktı. Önce rüzgâr sandım; sazların birbirine sürtünmesi, kumun üzerinde gezinen hafif bir hışırtı… Sonra, bu hışırtının arasında insan sesine benzeyen bir şey ayrıştı.
İyice yaklaştılar. Durup dinledim. Dirseklerimin altındaki kum, bedenimin ağırlığını taşımakta zorlanıyordu; ama ben, nefesimi bile inceltip bütün dikkatimle kulaklarımı, sesin geldiği yöne çevirdim.
“Ne demek çamaşırlarını yıkamayacaksın?” dedi, ince ama kararlı bir ses. Yakındı, ama henüz göremeyeceğim kadar uzaktaydı. Sanki sazların biraz gerisinden, nehrin kıyısına paralel bir yerden geliyordu.
Sesin tonu, avcılarınki gibi değildi. Ne hırıltı, ne tehdit vardı içinde. Öfkelenmişti, evet; fakat bu öfke, bir kapanın dişlerini değil, küçük bir anlaşmazlığın yerini işaret ediyordu sanki.
“Yıkamayacağım işte!” diye cevap verdi diğer ses. Bu daha küçüktü; hafif çatallı, inatçı ve garip bir şekilde… kırılgan. Sanki karşılık verirken, söylediğinden çok söyleme hakkını savunuyordu.
Sürünmeyi bıraktım. Bulunduğum yerde, sazlıkların gövdesi beni neredeyse tamamen örtüyordu; aralarından, sadece nehre doğru uzanan dar bir şerit görebiliyordum. Yine de kıpırdamamayı seçtim. Avcıların sesi değildi bu; ama bu dünyada insan sesi duyduğum her an, içimdeki ilk hareket, kaçmak değil saklanmak olmuştu.
“Bu reddedebileceğin bir şey değil,” dedi ilk ses, bu kez biraz daha yakından. Adımlarını duyuyordum; kumun üzerindeki basışları hafifti ama kararlıydı. “Senin çamaşırlarını ben yıkamam, haberin olsun.”
“Yıkama,” diye mırıldandı küçük olan. Omuz silktiğini sanki göremeden hissedebiliyordum.
“Yıkayacaksın dedim!”
“Ben de yıkamayacağım dedim!”
Tartışmaları, küçük dalgaların arasına karışmıştı. Sesler küçüktü ama gerçekti; rüyanın yankıları değil, bu dünyanın toprağında yer tutan nefeslerdi. Derken, taşların üzerinden atlayan ayak sesleri duydum. Sazların arasından, çok az başımı kaldırmayı göze alıp baktığımda, nehre yaklaşan iki küçük silueti, sonunda gördüm.
Görünüş olarak birbirlerini andıran iki insan olsalar da fiziksel özellikleri farklıydı. Birinin benim gibi saçları vardı, uzundu. Diğerinin ise kısaydı. Ses tonları, hareketleri… Cinsiyetler… Bir kız ve bir oğlan…
İkisi de benden, nispeten kısaydı; omuzları dar, adımları hızlıydı. Sırtlarında, neredeyse kendileri kadar büyük şeyler taşıyorlardı. Bunlar, adımlarına rağmen sallanmıyordu; belli ki buna alışkındılar. Onların içi doluydu; arada bir sallandığında içinden beyaz ve soluk renkli parçalar görünüyordu.
Çamaşır…
Bu kelime, az önce kızın ağzından çıkmıştı. Bir şeylerin adını ilk kez duymak, bu dünyaya ilk uyandığım gün kendimi ilk kez “ben” diye düşünmek gibiydi; tanımını bilmesem bile, zihnim onu bir yere not ediyordu.
Kız olan, nehrin kenarına varınca sırtındakini yere bıraktı. Hareketleri, alışkanlıkla şekillenmiş bir ciddiyet taşıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü; içinden bir şeyler çıkarmaya başladı. O şeyler, insanların üzerinde gördüğüm renksiz örtü parçalarına benziyordu. Avcıların, öldürdükleri insanları torbaya koymadan önce sıyırdıkları şeyler… Şimdi bu iki küçük insan, onları suya doğru seriyordu.
Ben, kendime baktım. Uyandığım günden beri derimden başka bir şey taşımıyordum. Üzerime giyecek bir kabuk aramamıştım. Nehirde sürüklenirken bile, su sadece derimi dövmüş, benden başka bir şey alamamıştı. Bu iki insan ise, derilerinin üstüne bir şeyler giyiyor, sonra da onları çıkarıp temizlemeye getiriyordu.
Neden?
Neden bu kadar inatla kendilerini örtmek istiyorlardı? Soğuk için mi? Utanç için mi? Yoksa bu dünyanın kuralları, benim bilmediğim bir başka dille mi yazılmıştı?
Bir anda, “Yaparım ama bir şartla,” dedi küçük olan, kollarını göğsünde kavuşturarak. Artık yüzlerini daha iyi seçebiliyordum. Erkek olanın saçları dağınıktı; yüzündeki ifade, kızgınlıktan çok oyunbaz bir inadı yansıtıyordu. Gözleri, muhtemel ablasından kaçmıyordu.
“Ne şartıymış bu?” diye sordu kız. Başını eğmiş, sepetinden çıkardığı çamaşırları nehrin kıyısına dizerken bile dikkatini tamamen ondan ayırmıyordu.
“Bana akşam kek yap,” dedi çocuk, dudaklarının kenarında sinsice bir gülümsemeyle. Sanki çok büyük bir anlaşma teklif ediyordu.
Kız, başını hafifçe yana eğdi, dudaklarını büzdü. “Hmm… Düşünmem lazım,” dedi. Ciddiyeti bozulmamıştı ama gözlerinin içinde, kısa bir parıltı belirdi.
Küçük olanın kaşları çatıldı. “Gıcıklık yapma işte. Kek istiyorum,” diye homurdandı.
“Malzemeleri kullanabilir miyim diye Malle’ye sormam lazım,” dedi kız, çamaşırları tek tek nehir kıyısına sererken. Bu isim, suyun yüzeyine atılmış küçük bir taş gibi zihnime düştü: Malle… Kimdi ki?
“Malle izin verir,” dedi çocuk, sanki bu konuda hiçbir şüphesi yokmuş gibi omuz silkti.
Kız, kısa bir duraksamadan sonra gülümsedi. “Bence de,” dedi. “Hadi bakalım, işe koyul artık.”
“Tamam,” diye cevap verdi çocuk. Sepetini yere eğdi, çamaşırları çıkarmaya başladı. Tartışmaları bitmişti; yerini, alışılmış bir iş bölümü almıştı.
Onları izlerken, içimde garip bir his dolaştı. Avcılardan farklıydılar. Seslerinde hırs değil, ihtiyaç vardı; nefret değil, alışkanlık. Birbirlerine zarar vermiyor, sadece birbirlerini ikna etmeye çalışıyorlardı. Yine de üzerlerindeki örtüler, bana avcıları hatırlatıyordu. Ölenleri de. Sanki bütün insanlar, bu parçaları taşıyarak birbirlerine benzemeye zorlanıyordu.
Çamaşır dedikleri şeyleri nehre sokup, elleriyle ovmaya başladılar. Kendi hazırladıkları belli olan koyu bir maddeyi kuma sürüyor, ardından ellerini hızla birbirine sürterek köpürtüyorlardı. Köpükler, nehir suyunun üstüne dalga dalga yayılıyordu. Beyaz baloncuklar, suyun yüzeyini örtüyor; kir, köpüğün altında çözülüp akıntıya karışıyordu. Ellerinin küçük olmasına rağmen hareketleri hızlı ve ustaydı.
Şimdiye kadar karşılaştığım tüm insanlar ya avcıydı ya da avcıların listesinde bir satırdı. Bu ikisi, o listeye benzemiyordu. Ama aynı dünyaya aittiler. Onları izlerken, içimde hem yaklaşma hem uzak durma isteği aynı anda kabardı.
Tam o sırada, tanıdık bir tın havayı yardı.
İnce, titrek, ama içimde yerini çok iyi bildiğim bir ses: Cıvıltılı.
Nehrin yukarısından, dalların arasından bir gölge süzülmüştü. Küçük bir kanat çırpışı, sonra kısa bir konma sesi. Başımı çok az kaldırdığımda, sazların ucunda onun siluetini gördüm. Daha iyi görünüyordu. Gözleri, önce nehirdeki çocuklara, sonra sazlıkların arasına, bana doğru kaydı.
İçimde bir şey gevşedi. Göğsümdeki taş, bir anlığına hafifledi. “Geri döndü,” diye düşündüm. Beni bırakıp gitmemişti…
Ama aynı anda başka bir soru daha yükseldi: “Beni bulmak için mi geri döndü, yoksa benden uzak durmak için mi?”
Cıvıltılı, başını bir sağa, bir sola çevirdi. Gagasını kısa kısa açıp kapattı; sanki beni tanıyor ama gördüğüne emin olamıyormuş gibi bir hali vardı. Göz göze geldiğimizi sandığım bir an oldu; sonra birden, tüylerini kabarttı.
“Hayır,” diye fısıldadım, dudaklarımı kıpırdatmaya bile cesaret edemeden. “Sakın…”
Çok geçti.
Cıvıltılı, bir anda, öncekilerden çok daha yüksek bir tonda ötmeye başladı. İnce, delici sesleri, sazlıkların arasından sıyrılıp nehir kıyısına kadar uzandı. Bu, benim bildiğim sakin tını değildi; bir uyarı, bir çağrı ya da bir şikâyetti. Hangisi olduğunu o an ayırt edemedim. Tek bildiğim, sesin benim olduğum yerden yükseldiğiydi.
Çocuklar bir anda durdu. Kız olan, elindeki çamaşırı suyun içinde bırakıp başını kaldırdı. Kaşları hafifçe çatıldı, etrafı dinledi. Küçük olan, ellerindeki köpüğü umursamadan doğruldu; gözleri, sazlıkların yoğun olduğu bölgeye kaydı.
“Duydun mu?” dedi çocuk. “Buradan geldi.”
“Bir kuş,” dedi kız, ama sesi tam emin değildi. “Her zamanki gibi işte.”
Cıvıltılı, orada durup susmayı seçebilirdi. Yine de seçmedi. Bir kez daha öttü; bu kez daha uzun, daha keskin. Tınısında bir telaş vardı. Beni uyarmaya mı çalışıyordu, yoksa onları bana çağırmaya mı? Belki de ikisini birden yapıyordu. Belki kendi diliyle, “Burada bir şey var,” diyordu. Kim için, kime karşı, onu bilmiyordum.
Yerimi tam olarak işaret eden şey, sesin kendisi değildi aslında; sesin tekrar ettiği yön, sonra da Cıvıltılı’nın havalanıp sazlıkların üstünde kısa bir tur çizmesiydi. Küçük kuş, bir anda bulunduğu daldan hopladı; sazların biraz üstüne çıkarak havada dönmeye başladı, kanatlarını hızlı hızlı çırptı ve bir kez daha öttü. Sanki “Buraya bakın,” diyordu.
“Orası,” dedi çocuk, parmağıyla benim gizlendiğim yeri işaret ederek. “Oradan geldi.”
Kız, dikkat kesildi. Bir adım nehre, bir adım sazlıklara doğru atmak arasında kaldı. Sonra çamaşırı suyun kenarına bıraktı ve ağır ağır sazlıklara doğru yürümeye başladı. Yüzünde korkudan çok merak vardı; yine de temkinliydi. Küçük olan, ablasından geri kalmadı; ama onun adımlarında merakla birlikte hafif bir ürkeklik de vardı.
Ben, olduğum yerde kilitlendim.
Cıvıltılı’ya baktım. Küçük kuş, sanki yaptığı şeyden emin değilmiş gibi kısa bir an sustu. Gözleri, çocuklar ile benim aramda gidip geldi. Sonra, yeniden tınladı; bu kez sanki özürle uyarı arasında bir yerde duran kısa bir sesti.
İçimdeki soru, bütün acıların ve yaraların sesini bastırdı: “Ne yapmalıyım?”
Kaçacak hâlim yoktu. Dizim, sürünürken bile itiraz ediyorken şimdi daha hızlı hareket etmem mümkün değildi. Sazları daha sıkı aralayıp başka bir yere geçecek gücüm yoktu; nehrin içine geri dönmek, bu hâlimle kendimi suya gömmekten farksız olurdu.
O zaman geriye ne kalıyordu? Cıvıltılı’yı susturmak mı? Küçük bir nefesi, sadece beni ele verdiği için kısmak mı? Bir dostu -eğer ona hâlâ dost diyebiliyorsam- öldürmek, avcıları durdurmaktan daha az “yanlış” sayılır mıydı?
Yoksa bu insanları da mı öldürmeliydim? Daha önce yaptığım gibi… Kızıl Buz’u yeniden çağırıp, bu kez küçücük iki gölgenin üzerine mi indirmeliydim? Onlar daha az mı “insan” sayılırdı? Daha az mı “kilo”ydu? Başka biri, onların çamaşırlarını torbaya yazmadan önce ben mi durdurmalıydım, yoksa onları olduğu yerde bırakmak mı doğruydu?
Kızın adımlarını tekrar duydum; sazların arasına girmek üzereydi. Çocuk, arkasından bakıyor, bir yandan da etrafı kolaçan ediyordu. Cıvıltılı, henüz susmamıştı.
Göğsümdeki taş, bir anda yeniden ağırlaştı. Nefesim kesildi. “Doğru olan ne?” Dedi. Cıvıltılı’yı susturmak mıydı? Bu iki masum görünen insanı, avcılarla aynı kefeye koyup yok etmek miydi? Yoksa hiçbir şey yapmayıp, onların benim hakkımda vereceği kararı beklemek miydi?
Elimi kaldıracak hâlim bile yokken, içimdeki bu sorunun ağırlığı bedenimdeki bütün yaralardan daha fazla acı verdi. Saz gövdeleri aralandı. Cümbüşlerin yoğun ışığı, ince bir bıçak gibi üzerimdeyken ben, hâlâ, neyi seçmem gerektiğini bilmiyordum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |