21. Bölüm

19.Parça – Tek Garip

BEIVA
beiva.universe

 

Kome’nin tarihe karışmış o eski inanışlarında “yabancının tartısı” üzerine şöyle denir: “Kapısına düşen tek garibi tartarken insan, aslında kendi kalbini tartar; bağlamak için uzanan her ip, önce kimin korkusunu sabitlediğini gizlice gösterir.”
Şimdi bak ve unutma: Bugün sana “garip” diyenlerin arasında, seni bağlamak isteyen el mi, yoksa sadece tutup düşmeni engelleyen el mi yarın ‘insanlık’ diye hatırlanacak?

 

— İmgesel Varoluşun Arşivi,

XIX. Not: “Ellerin Eli”

 

Saz gövdeleri rüzgârın etkisiyle aralandığında, ışık önce ince bir bıçak gibi üzerime düştü. Gözlerim kısıldı; nefesim, göğsümdeki taşın kenarına takılıp kaldı. Hâlâ karar verememiştim. Ne Cıvıltılı’yı susturmak için elimi kaldırabiliyordum, ne de çocuklara doğru uzanmak için. Sadece orada, kumla çamurun arasında, kendi sorumun içinde çakılı duruyordum.

Tam o anda, sazlıklardan gelmeyen bir ses işittim:

“Ne oldu çocuklar? Sesinizi duydum.”

Bu, daha kalın, daha oturmuş bir sesti. Rüzgârın getirdiği bir yankı değil, doğrudan buraya, bu kıyıya ait bir nefesti. Arkasından bir ses daha geldi, biraz daha uzaktan ama aynı yönden:

“Bir sorun mu var? Çok uzaklaşmayın!”

İçimdeki soru, cevabını beklemeden ezildi. Yerine daha basit ama daha yakıcı bir cümle yerleşti: “Beni bulacaklar.”

Dizimdeki yarayı, kaburgalarımdaki sızıyı, omzumdaki keskin acıyı bir anda unuttum. Daha doğrusu, unutmadım da… bedenim, acıyı duymayı ertelemeye karar verdi. Göğsümün içinde, taşın etrafında dolaşan nefes hızlandı. Sanki içimdeki hava, dışarı çıkmaya, benden kaçmaya çalışıyordu.

Çocukların ayak sesleri, sazların dibinde durdu. Kızın sesi bu kez daha yakındı:

“Buradan biri var sanki…”

Küçük olan, tereddütle fısıldadı:

“Bence geri dönelim. Malle kızar.”

Arkadaki yetişkin sesleri tekrar yükseldi; bu kez daha yakına geliyorlardı. Adımların kumda, taşlarda çıkardığı sesleri duydum. Birinin bastığı yerden ince bir çakıl yuvarlandı.

“Çocuklar, cevap verin!”

“Oraya gitmeyin fazla, su yükselmiş olabilir!”

Sanki bütün sazlık aynı anda üzerime eğildi. Yerimde kalırsam, artık sadece iki küçük insanın değil, onların ardındaki büyüklerin de bakışlarına yakalanacağımı biliyordum. Kaçmanın doğru olup olmadığını tartacak zamanım yoktu; doğru, yanlış… hepsi bir anda aynı renge büründü: Kaçmazsam, yakalanacaktım.

Dirseklerimi kumun altına iyice gömdüm. Dizim itiraz etti ama bu kez cevabını duymamaya çalıştım. Bedenim, sanki biraz önce aynı denemeyi yapmamış gibi, yeniden yukarı kalkmaya yeltendi. Göğsüm yerden ayrılırken, yaralarım bir ağız gibi açıldı; fakat içlerinden çıkacak çığlığı boğazımda tuttum. Nefesim, sessiz kalmak için kendini içeri kilitledi. Bütün bedenim, sert bir atıma karşı mücadele ediyordu.

O sırada Cıvıltılı birden üzerimden uçtu. Kanat çırpışları, başımın hemen yanından geçen küçük bir rüzgâra dönüştü. Önce çocukların üzerinden bir yay çizdi; sonra nehir yönüne doğru süzüldü. Tek bir tın daha çıkardı, kısa ve kesik. Veda eden mi, yoksa sadece yerini değiştiren bir sesti, bilemedim. Bildiğim tek şey, bu sefer arkasına bakmadan uçup gittiğiydi.

“Geri dönmüyor,” diye düşündüm. “Beni buraya bırakıyor.”

O anda ayak sesleri, sazlıkların dibine kadar gelmişti. Kızın gölgesi, üzerime düşen ışığın bir kısmını kesti. Aramızdaki birkaç adımlık mesafe, içimdeki taşı daha ağır, nefesimi daha dar hâle getirdi.

Göz göze geldiğimiz anı tam olarak hatırlayamıyordum. Çünkü yüzünü seçemiyordum. Sazların arasından bana bakan şey, bir yüz değil, tek bir karaltıydı. O karaltının tam ortasında, iki küçük beyaz nokta parlıyordu: gözler. Güneşin yansımasını taşıyorlardı; ama bana bakarken, sanki kendi korkularını da yansıtıyorlardı.

Ben, onun gözlerindeki korkuyu gördüm.
O, bendekini.

Küçük olan, kızın arkasından uzanıp benim gizlendiğim yeri işaret etti:

“Bak işte orada! Bir şey var orada!”

Arkadan, yetişkin seslerinden biri daha yaklaştı, tonunu sertleştirerek:

“Ne var? Yaban mı, yoksa…?”

Daha fazlasını duymadım. Bedenim, benden izin almadan karar verdi. Dizimdeki yarığı, kaburgamdaki çatlakları, omzumdaki kesikleri unutarak, bir anda sazların ters yönüne doğru fırladım. Sanki yere gömülmüş bir çiviyi, bir anda yerinden söküp atmışlar gibi kalktım. Kum, ayağımın altından savruldu; sazların gövdeleri yana devrildi.

Çocuklardan biri bir çığlık attı; hangisi olduğunu ayırt edemedim. Çığlığın içinde şaşkınlık da vardı, korku da. Arkadaki yetişkinlerden biri, refleksle bağırdı:

“Hey! Dur!”

Durmak, şu anda aklımın almadığı tek emirdi. Kumdan toprağa, topraktan köklerin arasına geçerken, her adım bir bıçak gibi dizime saplanıyordu. Yine de koşmaya devam ettim. Yere bastığımı değil, yerin benden kaçtığını hissediyordum; her adımda dünya, ayaklarımın altından çekiliyordu sanki.

Sazlıkların sık olduğu yerden dar bir aralığa dalıp kendimi ormanın gölgesine attım. Ağaç gövdeleri, nehrin açık ışığından sonra bir duvar gibi üzerime kapandı. Arkadan, daha kalın bir sesin yankısını duydum:

“Ormana kaçıyor! Çabuk, peşinden!”

Bir anlığına başımı çevirmeye cesaret ettim. Nehre yakın açıklıkta, birkaç karaltı gördüm. Aralarında çocukların da silueti vardı. Yüzlerini yine seçemiyordum; sadece beyaz noktalar gibi parlayan gözler ve kıyafetlerinin üzerindeki ışık lekeleri… Geri kalan her şey, tek bir karanlık çizgiye dönmüş gibiydi.

Yüzler, artık yüz değildi. Herkes O’na dönüşmüştü.
Sadece beni yakalamak isteyen bir gölgenin, çoğalmış hâliydi.

Yönümü değiştirdim. Bir ağacın kökünden sekerek sağa savruldum; dipten geçen ince bir dal, bacağımı yalayıp geçti. Derime değdiği yerde kısa bir yanma hissi doğdu. Arkadan gelen ayak ve çalı sesleri çoğalıyordu. Bazıları daha ağır, bazıları daha hafifti; kimisi nefes nefese, kimisi hâlâ temkinli. Ama hepsinin içinde aynı cümle dolaşıyordu:

“Durdurun onu!”

Bu cümle, o aşağılık insanlardan duyduğum “yakala, yüz, torbala” sözlerinden çok da farklı gelmedi kulağıma. İnsanların ağzından çıkan her “durdur” kelimesi, zihnimde aynı yere bağlandı: “Önce önle, sonra sonlandır.”

Bir kök, ayağıma takıldı. Dengemi kaybettim; neredeyse yüzüstü yere kapanacaktım. Son anda, yanımdaki gövdeye omzumla yaslanıp kendimi tuttum. Ağacın kabuğu, omzumdaki yaraya sürtündü; gözlerim karardı, dizlerim istemsizce büküldü. Nefesim, göğsümdeki taşın altında sıkıştı. Bir adım daha atarsam, bedenimin parçalanacağını hissettim.

Ağaç gövdesine sırtımı verip yere çöktüm. Bacaklarımın altından yer çekildi sanki; olduğum yere yığıldım. Kulaklarımda kendi beden sıvımın uğultusu, dışarıdan gelen seslerle yarışıyordu.

“Orada!”

Başımı kaldırmayı denedim; başaramadım. Karşımdaki ağaçların arasından bana bakan gölgeleri seçilmeye başladı sadece.

“Yine yakalandım,” diye geçti içimden. Nehrin altında, pisliklerin, kapanların dişlerinin yanında… her defasında başka bir çemberin içinde uyanmıştım.
Bu sefer çember aynıydı. Bu insanların dişleri, daha az keskin görünmüyordu.

Ağaç gövdelerinin arasından ilk görünen, kalın örgülü bir şey oldu. Birinin omzundan kaymış, yarım şekilde sallanıyordu. Ardından, sahibi göründü. Üzerinde ağır duran kalın bir kumaş, belinde sıkıca bağlanmış bir kuşak, kollarında sürekli yük taşımaktan kalınlaşmış kaslar… Yüzünü seçemiyordum. Kabuğuna çizilmiş bütün çizgiler, gölgelerin altında eriyip gitmişti. Geriye sadece gözlerinin beyazı kalmıştı; ormanın koyu yeşiline karşı parlayan iki küçük leke.

“Burada,” dedi. Nefesi, solukların arasında sabit kalan tek hat gibiydi. “Ağacın dibinde.”

Arkasından bir siluet daha belirdi; bu kez daha kısa, daha ince. Yanağına sarkan saç gölgelerinden, daha önce nehir kıyısında gördüğüm kız olabileceğini anladım. Yanında, ona tutunur gibi duran küçük bir gölge vardı. Çocuk, yarı cesur yarı korkak bir hâlde bakıyordu. Onların arkasında, başka karaltılar da beliriyordu. Orman, bir anda gövdelerden çok insanlarla dolmuş gibiydi.

“Geri durun siz,” dedi daha ince bir kadın sesi fakat çocuklar, tepki vermedi. Kadın üsteledi, “Çocuklar, geriye!”

Kız, refleksle bir adım geri attı. Küçük olan, adım atmakla inatla yerinde kalmak arasında kaldı; sonunda ablasının bileğini yakalayıp onunla birlikte geri çekildi. Çocukların hareketi, önümde açılan çemberde küçük bir boşluk oluşturdu. O boşluktan, başka bakışlar üzerime eğildi.

“Yabandan,” dedi bir ses, nefesini tutarak. “Baksana hâline. Çamurdan çıkmış gibi.”

“Çamurdan çıksa böyle bakmaz,” dedi bir diğeri. Sesinde nefret değil, tedirginlik vardı. “Gözlerine bak… bakamıyorsun bile.”

Gözlerime baktıklarını söylediklerinde, ben hiçbir yüzün ayrıntısını göremiyordum. Sanki bütün bakışlar, tek bir gözde toplanmış, çoğalıp beni delmeye çalışıyordu. O göz, benden daha çok benim içimdeki karanlıktan ürkmüş gibiydi.

Birisi, etrafımda dikkatli bir yarım tur attı. Ayaklarının bastığı yerden kuru yaprakların sesi geldi. Sonra durdu, aramızdaki mesafeyi koruyarak:

“Yaralı bu,” dedi. “Bu hâliyle kimseye sıçrayamaz. Ama kan kokusu var. Yeni değil, yine de var.”

Kan…
Nehirde, kendi sıvımın kokusunu çoktan unutmuştum. Orada, su her şeyi birbirine karıştırıyordu. Burada, kuru kabukların altından hâlâ sızan o keskin kokuyu fark edebiliyorlardı demek. Onların burnu benimkinden daha iyi çalışıyorsa, bu iyi bir haber değildi.

“Yaklaşmayın çok!” diye uyardı bir başkası. “Isırır, tırmalar, ne yapacağı belli olmaz. Yabandan gelenin huyu suyu bilinmez.”

“Bu kadar yarayla ne yapacak ki?” dedi kalın sesli olan. Yine de ayaklarını olduğundan öteye götürmedi. “Kıpırdayamıyor bile. Şöyle bir bakıp neye benzediğini anlarsak yeter.”

“Benzemiyor ki,” diye fısıldadı bir ses, en arkadan. “Hiçbirimize benzemiyor.”

Bütün cümleler, sanki içimde daha önce kurulmuş olan bir yargıyı besliyordu:

“İnsanlar, bilmediklerinden korkar; bilmediklerini, kendilerine benzemiyorsa, önce tehdit sayar.”

Bu insanların dili de o aşağılıkların dili gibi çalışıyordu. Farklı kelimeler, aynı yere işaret ediyordu.

Ağaca biraz daha yaslandım. Bedenim, geri çekilmek için gövdeyi kullanmak ister gibi davranıyordu. Ama geri çekilecek yer yoktu; arkamda kabuk, önümde gözler vardı.

“Nereden çıktı bu?” diye sordu, sanırım çocukların nehir kıyısındaki tartışmasını duyan yetişkinlerden biri. “Nehrin yukarısından mı sürüklendi? Birine benziyor mu?”

“Şu saçlara bak,” dedi bir diğeri, sesini kısmaya çalışarak. “Bembeyaz. Kökünden uca kadar. Bir de… gözleri…”

“Gözlerine çok bakma,” diye karşılık verdi yanında duran. “Ne idüğü belirsiz. Nazar değmesin köye.”

“Nazar ondan bize değil, bizden ona değsin,” dedi daha yaşlı olduğu belli olan bir erkek sesi. “Bu hâlde ne kadar dayanır ki? Bir bak, çökmüş üstüne dünya.”

Çökmüştü, evet. Ama onların sandığı gibi sadece dünyanın ağırlığı değil, sözlerinin de yükü vardı üzerimde. “Ne idüğü belirsiz”, benim bu dünyada duyduğum en doğru tanımlama olabilirdi; ama bunu onların ağzından duymak, içimde daha keskin bir boşluk açıyordu.

“İp getirin,” dedi kalın sesli olan, sonunda karar vermiş gibi. “Hiç belli olmaz. Yarı baygın gibi durur, bir anda boğazına atlar insanın. Önce bağlayalım, sonra ne yapacağımıza bakarız.”

İp kelimesi, pisliklerle yaşadığım bir görüntüyü getirip gözlerimin önüne bıraktı: derilerin üzerine atılan düğümler, torbaların ağzını kapatan kalın lifler, “bir torba sessiz” diye fısıldayan ağızlar… Buradakilerin sesi daha yumuşaktı, ama hareketlerinin amacı çok farklı görünmüyordu: Önce sabitle, sonra karar ver gibiydi.

“Bağlamak şart mı?” diye çekingen bir ses araya girdi. Az önceki kadına aitti bu kez. “Belki de sadece yardıma ihtiyacı vardır. Baksana, derisi kesik içinde. Çocukların önünde böyle konuşmayalım.”

Kalın sesli olan, ona cevap vermeden önce iç çekti.

“Yardıma ihtiyacı olduğu belli,” dedi. “Ama kimin yardımına, orası ayrı. Böylelerini boş bırakırsan, yardımı elinin tersiyle iter; sonra da köyün ortasında başka dert açar başımıza. Önce bağlanacak. Her şeyin bir sırası var.”

“Böyleleri…”
Bana dair hiçbir şey bilmeden, beni bir torbanın adı gibi konuşmaları, içimdeki taşı tersinden çevirdi. Sanki iç kısmı daha pürüzlüymüş gibi… oturduğu yeri daha çok acıttı.

Aralarından biri, cesaretini toparlamış olacak ki, bana en fazla yaklaşan o oldu. Adımlarını duyuyor, nefesini hissediyordum. Gölgeler, yüzümü tamamen örtene kadar eğildi. Bir an boyunca, gözlerimizin hizalandığını fark ettim. Onun gözlerinin beyazı büyüdü; içi, belirsiz bir şeyle doldu. Korku mu, merak mı, tiksinti mi… ayırt edemedim.

“Bak,” dedi alçak sesle, geri dönüp diğerlerine. “Tenine iyi bakın. Soğuğu tanıyan bir cilt bu. Buralı gibi değil. Kuzey…”
Kelimeyi tamamlamadı. Sanki dilinin ucunda bir isim vardı ama oraya gelmesine izin vermedi.

Kuzey…
Rüzgârın geldiği yönü bilmeyen biri için bile bu kelime, bir şeyi işaret ediyordu. Benden uzak bir yeri, benden önce var olan bir hikâyeyi. Bugüne kadar her seferinde ölüm kokusuyla birlikte duymuştum. Şimdi aynı tını, daha yumuşak, ama yine de temkinli bir ağızdan çıkıyordu.

“Kuzey’in dumanı gibi kokuyor,” diye ekledi yaşlı olan. “Kar karası gibi, rüzgâr izi gibi… Kim olursa olsun, köyün yanında bırakılmaz bu.”

“O zaman ne yapacağız?” diye sordu bir başkası. “Kesip gömecek miyiz? Böyle mi bitecek?”

“Önce bağlanacak,” diye üsteledi kalın sesli. “Karar vermeden önce, kaçmayacağından emin olmamız gerek. Kome’nin sınırına bu hâlde düşen birini, görmezden gelemeyiz.”

Kome.
Bu kelimeyi, aşağlıkların ateş başı konuşmalarında işitmiştim. Ormanın içinde görünmeyen bir ağdan, Kuzeyçeşme’den, Çatlak Değirmen’den, Kome’nin alt yakasından bahsediyorlardı. Şimdi, o ağın adını taşıyan bir yerin sınırında, ağın düğümlerinden biri hâline getirilmek üzere olduğumu hissediyordum.

Bir el, bileğime uzandı.

Dokunduğu an, bütün yaralarım aynı anda haykırdı. Elin sıcaklığı, derimin altındaki sızının üstüne oturunca, içimden bir nefes değil, boğuk bir hırıltı çıktı. El, refleksle geri çekildi; ardından biraz daha sertleşerek tekrar geldi. Bu kez bileğimi kavradı.

“Bak işte,” dedi. “Hâlâ içinde güç var. Titremesine bakma; boğazına yapışsa, bıraktırmak zor olur. İpi getirin dedim size.”

Özellikle “içinde güç var” sözleri, içimde dalgalanan şeye değmiş gibiydi. Güç…

Kızıl Buz’un soğuğunu, damarlarımın içinde dolaşan o ince çatırdamayı, ateşin etrafında nefretle patladığı anı hatırladım. Şimdi, buzun kendisi çekilmişti; ama hatırası, derimin altında, sanki uykudan uyandırılmayı bekleyen bir çatlak gibi duruyordu.

Dünyayı yeniden kesebilecek kadar güçlü olmadığımı biliyordum. Ama bir anlığına, içimdeki soğuğun çok ince bir iz gibi yer değiştirdiğini hissettim. Yaralarımın arasından taşınan acı, bir nokta etrafında toplanıyor, sanki bir damar arıyordu.

Bir başka el, diğer bileğime uzandı.

“Sıkıca tut,” dedi biri. “Düşmesin, kaymasın. Kıpırdarsa da çözmemesi için bağları sağlam olsun.”

İplerin lifleri, tenime değmeden önce onları hayal ettim. Torbalara atılan düğümleri, sessizliği taşımak için ağızları bağlanan çuvalları, Arenpazarı’na giden yolun üzerindeki kasvetli yığınları. Bedenimi değil, nefesimi torbaya doldurmak istiyorlar gibi geldi. Bir anda, burada da aynı dile yazılacağımı sandım: Bir torba sessiz, bir satır bilinmez.

“Beni yine… yok sayacaklar,” diye geçti içimden. “Ne olduğumu anlamadan, kim olduğumu sormadan. Sadece bağlayıp bir yere kaldıracaklar.”

Göğsümdeki taş, bir anlığına çatladı sanki. Yorgunluk, korku, tiksinti ve anlaşılmamanın o ağır duygusu, aynı noktaya toplandı. İçimden yükselen şey, bu kez bir soru değildi. Tek bir karar mertebesi hâline gelmişti:

“Bunu yine mi kabul edeceğim?”

Elleri bileklerimdeyken, iplerin dokunuşunu beklerken, derimin altında çok ince bir soğuk çizgi hareketlendi. Bedenim, neredeyse tamamen tükenmiş olsa da, içimde bir yer hâlâ itiraz ediyordu.

Bu itirazın, nasıl bir sesle dışarı çıkacağını ben de bilmiyordum. Çığlık mı olacaktı, fısıltı mı, yoksa sadece içimde bir taşın yerinden oynaması mı… Bildiğim tek şey, bileklerime yaklaşan ipin liflerinin, bu sese yer bırakmayacak kadar kesin görünmesiydi.

Lifler tenime değdiğinde, derimin altında ince bir çizgi kıpırdadı. Sanki bütün yaralarımın içinden dolaşmış, nehrin soğuğunu da, ateşin acısını da içine toplamış bir çatlak… Göğsümdeki taşın dibinden doğup, kaburgalarımın arasından, omuzlarımın arkasına kadar uzandı. Oradan bileklerime indi. İçimden geçen bu çizgi, soğuk değildi sadece. Öfkeyle karışık bir soğuktu; rengi olsaydı kızıl olurdu.

Biri, bileğimi daha sıkı kavradı.

Tam o anda, içimdeki çizgi “hayır” dedi.

Ses çıkarmadı; ama bedenim onun cevabını kendi diliyle verdi. Göğsüm bir kez şiddetle kasıldı, sanki içimdeki taş yuvasından gevşeyip biraz yer değiştirdi. Nefesim, boğazımdan tek bir darbeyle fırladı. Bileklerimden omuzlarıma kadar, derimin altından bir çatırdama yükseldi.

Kızıl Buz, yeniden uyandı.

Öncekilerdeki kadar vahşi değildi. Bir ateşin üstüne dökülen yakıt gibi patlayıp her yere sıçramadı. Bu kez, yaralarımın içinden çok ince damarlar hâlinde yükseldi. Bileklerimin etrafında bir halka çizdi, oradan dirseklerime yürüdü. Parmaklarımın eklemlerinde, sanki içten içe cam-buz oluştu. Soğuğun tadı, dilimin ucuna kadar geldi; metal ve kan karışımı bir tat…

Beni tutan eller, önce ne olduğunu anlamadı. Sonra, derilerine değen soğuğun gerçek yüzünü gördüler. Parmağımı kavrayan elin üstünde, ince bir kırağı çizgisi belirdi. Derinin rengi, çok kısa bir an için beyaza döndü.

“Ah!”

Adam elini geri çekti. Çekişiyle birlikte, içindeki güç de benden bir parça koptu sanki. Diğer bileğimdeki el, refleksle daha da sıkı tuttu. Oradan yükselen soğuk, liflerin arasına sızdı. İpi getiren kişi, bağlamaya fırsat bulamadan ipin ucunu bıraktı.

Nefesim boğazımdan bir uğultu gibi çıktı. Ayağa kalkmayı becerip becermediğimi anlamadan, bedenim bir anda ileriye doğru çözüldü. Dizim, itiraz eden bir canlı gibi bir kez daha acı içinde bağırdı; ama Kızıl Buz, bu sefer acının üstüne ince bir kabuk gibi oturdu. Beni tamamen korumuyordu, ama bir anlığına adımı tamamlamam için yer açtı.

Gövdem, ağacın dibinden kopup öne doğru savruldu. Ellerimi havaya kaldırdığımı fark ettim; sanki karşımdakilere değil de havaya saldırıyormuşum gibi. Parmaklarımın arasından ince, kızılımsı bir buğu yükseldi. Havanın sıcaklığı, o buğuya değdiğinde cümbüşlerin ışığı bir an titredi. Çemberin içindeki birkaç kişi, aynı anda geri sıçradı.

“Gördünüz mü!?” diye bağırdı biri. Sesinde korku, şaşkınlık ve yıllardır beklediği bir hikâyeyi sonunda gerçek görmüş olmanın titremesi vardı.

En yakınımdaki adam, elini bileğine sarıp geri çekilmişti. Eteğinin ucuna ince bir buz tabakası tutunmuş, dikiş yerlerini gümüş bir çizgi gibi dolaşmıştı. Adım atmak istedi, ayağı altındaki toprağın nasıl kaydığını anlamadan sendeledi.

Çember, bir anda genişledi. İnsanların nefesi hızlandı; kimi küfretti, kimi bir isim fısıldadı:

“Soğuk…”

“Buz tuttu eli…”

“Gözlerine bak! Parlıyor…”

“Kuzey…”

Kızıl Buz, tam yükseldiğini sandığım anda sönmeye başladı. Kollarımdan dirseklerime doğru geri çekiliyor, parmaklarımın ucundaki cam hissi ince bir sızlamaya dönüşüyordu. Önümdeki havayı kesebilecek kadar keskin bir güç değildi artık; sadece varlığını hatırlatan, yorulmuş bir gölgeydi.

Yine de iz bırakmıştı. Etrafımdaki hava bir an soğudu. Nefesler, dudakların önünde ince bir buğuya dönüştü. Cümbüşlerin tepedeki acımasız ışığı bile, sanki kısa bir an için rengi solmuş gibi durdu. Gölgeler, benim üzerime değil, benden dışarı taşan soğuğun etrafına toplandı. Beni kısa süreliğine de olsa biraz rahatlatmıştı.

“Kuzey’in nefesi bu,” dedi yaşlı ses, geri adım atarken. “Boşuna demedim. Sadece Kar’ın soğuğu değil. Bu, başka.”

“Bakın!” diye bir kadın fısıldadı, sesini bastırmaya çalışıp başaramayarak. “Saçlarına, derisine… Gözlerine bakın! Aynı hikâyelerdeki gibi…”

Ne hakkında konuştuklarını bilmiyordum. Ama bakışların aynı anda saçlarıma, derime, gözlerime kaydığını hissediyordum. Onlar beni incelerken, ben de ilk kez kendime dışarıdan bakıyormuş gibi oldum: Nehirden sonra daha da açılmış beyaz saç telleri, kan ve çamur içinde bile solgun kalan ten, yansıyan ışığı fazla tutan gözler…

“Beyaz saç…” dedi biri.

“Kıpkırmızı göz…” diye ekledi diğeri.

“Tam olarak onlar gibi,” diye fısıldadı bir üçüncüsü. “Kuzey’in insanı bu. Alphia’dan…”

Kelime, havada dona kaldı. Herkes o son sözü edene döndü.
Alphia.

Daha önce de duymuştum sanki. Limen, bahsetmişti. Gücümün kaynağı… Avcıların, Torbacıların, kapanların dilinde, sanki üstünü örtmek istedikleri bir şeyden bahsederken ağızlarına dolanan bir isimdi bu. Şimdi, bambaşka insanların ağzından, korkuyla karışık bir tonda çıkıyordu.

“Yine,” dedim içimden. “Yine aynı kelime…”

Sanki bütün dünya, benim bilmediğim bir hikâyeyi, benim üzerimden ezbere okuyor gibiydi. Bu hikâyenin içinde benim de olmam gerekiyordu; ama ben, satırları okuyamıyordum. “Kuzey’in insanı”, “Alphia’dan”… Kim olduğuna dair hiçbir fikri olmayan birine, dünyanın kendisi bir isim vermeye çalışıyordu.

Çember, korkuyla birlikte sıkışmaya başladı. Soğuk hafifçe çekilirken, yerini fısıltılar aldı:

“Yasaklı kelimeyi etme! Sersem!”

“Köye bela olur bu.”

“Bırakırsak başımıza çöker.”

“Oralıysa zaten laneti de üstündedir.”

“Buraya düşmüşse, boşuna değildir. Keselim, gömelim. İş işten geçmeden.”

Birinin eli, yerdeki bir taşı yokladı. Diğeri, belindeki bıçağa gitti. Sesler birbirine karıştı:

“Çocuklardan uzak tutun!”

“Yaklaşmayın dedim size!”

“Kome’ye uğursuzluk getirmesin…”

Göğsümdeki taş, sonsuz duvarlarda yankılandı. İçimdeki soğuk çizgi çekilmiş, yerini ağır, sıcak bir ağrıya bırakmıştı. Nefesim, bir kez daha sıkıştı. Bu sefer “kaç” diyen bir gücüm bile yoktu. Bedenim, ağacın dibine daha da çöktü. Ayaklarımın altındaki toprak, sanki benden uzaklaşmak istiyor gibi esnedi.

“Yine…” dedim kendi kendime. Ses dudaklarımdan zar zor çıktı. “Yine aynı…”

Yine bir çember.
Yine yüzü olmayan kalabalık.
Yine hakkımda karar veren ve beni hiç tanımayan diller.

Tam o anda, çemberin içindeki gürültüyü yaran bir ses duyuldu. Ne en kalın ne de en inceydi. Ama diğerlerinin aksine, titreşirken karar vermekte zorlanmıyordu. Ne yapacağını biliyordu.

“Yeter!”

Tek bir kelimeydi. Ama kalabalığın içinden geçtiğinde, sanki iplerden yapılmış görünmez bir perdeyi kesmiş gibi oldu. Birkaç kişi refleksle susup geri döndü. Fısıltılar azaldı; yerini, şaşkın bir sessizlik aldı.

“Geri çekilin,” dedi aynı ses, bu kez daha net. “Kimse ona dokunmayacak.”

Gözlerimi kaldırmaya çalıştım. Çemberin bir yerinde, gölgelerin içinden ayrılan başka bir gölge belirdi. Adımlarını duyabiliyordum; ne çok ağır ne çok hafifti. Yere bastığında, ne yaprağı ezip geçiyor ne de ondan kaçıyordu. Sanki olduğu yerin ağırlığını biliyor ve onu fazla zorlamıyordu.

“Malle, yaklaşma,” dedi bir erkek sesi, uyarır gibi. “Neye benzediğini gördün mü sen?”

“Gözlerini diyorsan evet, gördüm,” diye karşılık verdi kadın sesi. “Yaralarını da.”

Malle… Çocukların konuşmalarında duyduğum isim, şimdi kendi sesini taşımıştı. Nehir kıyısında çamaşır yıkamaktan bahsederken, bu ismin altında bu kadar ağır bir duruş olduğunu tahmin edemezdim.

Kadın, kalabalığın arasından geçerek bana doğru yürüdü. Onu gördüğümde, yüzünü yine seçemiyordum; ama diğerlerinden farklı bir şey vardı üzerinde. Gövdesinin silueti dik duruyordu, ama omuzları gereksiz yere kasılmamıştı. Adımlarında panik değil, kararlılık vardı.

Yaklaştıkça, ellerini gördüm. Parmaklarının uçları sertti; çalışmış, taşımış, üretmiş birinin elleriydi bu. Ama aynı ellerde, bir şeyi kavrarken kırmamayı bilen bir dikkat de gizlenmişti.

“Dediğim gibi,” diye devam etti, kalabalığa dönmeden. “Kimse dokunmayacak. Bu hâlde birini burada bırakmak, köyün uğursuzluğu olmaz; insanlığımızın eksikliği olur.”

“İnsanlığımız bize yetiyor,” diye homurdandı kalın sesli olan. “Bu şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Kuzey’den gelmiş, belli. Bir gecede köyün başına ne dert açar, kim bilir.”

“Ne olduğunu bilmiyorsak,” dedi kadın, sesini bir tık yükselterek, “önce bakarız. Kesip gömmek, en son işimiz olmalı; ilk değil.”

Dizlerimin yanına kadar geldi. Çömeldi. Gölgesi, yüzüme düşen ışığın bir kısmını kesti. Bu kez, gözlerimi biraz daha fazla açabildim. Yüz hatlarını hâlâ tam seçemesem de, bakışının ağırlığını hissettim: Ötekilerin bakışından farklıydı. Korku yok muydu? Vardı. Temkin, endişe, tedbir de… Ama bütün bunların altında, daha önce hiçbir insanda görmediğim bir şey vardı sanki: Koruma isteği.

Elini, tereddütle de olsa uzattı. Önce havada tuttu; sanki derime değmeden önce soğuğun hâlâ aktif olup olmadığını yokluyormuş gibi. Sonra, ince bir nefes aldı ve parmak uçlarını omzumun hemen yanına, derimin en az zarar görmüş yerine koydu.

Dokunuşu, buz gibi değildi. Ateş gibi de… Ilıktı.
Nehrin soğuğu ile cümbüşlerin yakıcı sıcaklığının tam ortasında bir derecede.

O an, içimde tuhaf bir kırılma oldu. Yüzlerce adım, onlarca kapan, bir sürü nefret ve tiksinti sözünden sonra, bir insan eli bana ilk kez sadece tutmak için uzanıyordu. Ne bağlamak, ne kesmek, ne de itmek için.

Kalabalığın içinden itirazlar yükseldi:

“Malle, çek elini ondan!”

“Soğuğu sana da geçer!”

“Çocukların üstüne titrersin; yabanın üstüne niye titriyorsun?”

Kadın, başını kaldırmadan cevap verdi:

“Çünkü çocukların kim olacağını, onlara neleri gösterip neleri gizlediğimiz belirler,” dedi. “Onların gözünün önünde, yardıma muhtaç birini leş gibi bırakıp gidemem. Kuzey’den mi gelmiş, Güney’den mi… sonra konuşuruz. Şimdi önce yaşayacak mı, ona bakalım.”

Sözleri, göğsümdeki taşın üzerine geldi. Taş, ilk kez tamamen batmak yerine, biraz hafifledi. Bedenim hâlâ ağırdı, yaralarım hâlâ bağırıyordu, ama içimdeki o keskin yalnızlık hissi, bir çizgi kadar geri çekildi.

“Kaldıramayız onu,” dedi biri. “Bak hâline. Yarı ölü. Başa kakılacağına, köyün dışına çıkaralım, orada bırakalım.”

“Kimseyi köyün dışına atmayacağız,” dedi kadın, bu kez daha sert. “Hele bu hâlde olanı hiç. Kome’nin sınırı, sadece içeridekilere değil, dışarıdan düşene de bir şey söyler: ‘Gördüm seni.’ Görüp de sırtımı dönmem.”

“Sen bilirsin,” diye homurdandı kalın sesli olan. “Ama başımıza ne gelirse, yarın senin kapını çalarız.”

Kadın ilk kez başını hafifçe eğip ona baktı. “Gelin,” dedi sakinlikle. “Başınıza gelecek şeyler bugüne kadar yalnızca benden soruluyor olsaydı, burası çoktan başka bir yer olurdu.”

Sonra, tekrar bana döndü. Gözleri, yüzümdeki çiziklere, kabuklara, kurumuş çamur ve kana kısa kısa baktı. Parmaklarını omzumdan biraz daha sıkıca bastırdı; sanki “Buradasın,” der gibi.

Ben, o anda, kelimeleri zor seçebilen dilimle fısıldadım:

“Bir insan… bana yardım etmek istiyor…”

Bu cümlenin bile kendi kendime ne kadar saçma geldiğini hissettim. Söz benden izinsiz devam etti:

“Saçmalık…”

Dudaklarımın kenarında, acıyla karışık alaycı bir kıvrım oluştu. Gülmek miydi bu? Tabi ya! Bu duygu, ilginçti. Yeni şeyler öğrenmeden duramıyordum, değil mi? Kendi kendime gülemiyordum; ama dünyanın bana yaptığı bu kötü şakayı da görmezden gelemiyordum sadece. Komikti. Hem de çok komik…

Göz kapaklarım ağırlaştı. Cümbüşlerin ışığı, kadınla kalabalığın siluetlerini birbirine karıştırdı. Sesler, sanki nehrin altına tekrar batıyormuşum gibi boğuklaştı:

“Dikkatli tut…”

“Omzundan kavra, düşmesin…”

“Çocukları uzaklaştır, görmesinler her şeyi…”

Bir ses, diğerlerinin üstüne çıktı. Tanıdığım tek ses oydu artık. “Tamam,” dedi kadın. “Artık yalnız değilsin. Nefes al.”

Bir şey demek için yeltendim: “Artık… yalnız…” ancak cümlenin devamını getiremedim. Göğsümdeki taş, bu kez beni aşağı değil, derin bir karanlığın ortasına doğru çekti. Karanlık, nehrin dibi gibi soğuk değildi; rüyanın eşiği gibi sessizdi. Sesler, ışıklar, gölgeler birbirine karışıp uzaklaştı.

Bedenim, birilerinin ellerinde hareket ediyor olmalıydı; ama ben artık hissetmiyordum. Son düşündüğüm şey, yarı alaycı yarı şaşkın bir cümle oldu:

“Bir insan… gerçekten bana yardım etmek istiyor olabilir mi?”

Cevap gelmeden, gözlerim tamamen kapandı. Dünyanın ağırlığı, bir anlığına üstümden kalktı. Bilincim, bir kez daha, benden uzaklaşan bir dal parçası gibi karanlığın içine sürüklendi.

Bölüm : 24.02.2025 18:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...