
Adını yitirdiğinde geriye soruların kalır: Zaman dediğin hatırlayabildiğin kadarsa, ‘ben’ dediğin baktığın yere mi sığar? Rahatsızlık kir değil ki gerçeğin ilk dili olsun. Duyduğunda kaçma, görmeyi seç; çünkü uyanış emirden ziyade, bir tercihtir.
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
I. Not: “Gerçeğin İlk Dili”
Ah… Ne kadar olmuştu? Kendi ismimi unutalı, ne kadar olmuştu? Birkaç gün ya da hafta mı, yoksa yüzlerce yıl mı geçmişti? Belki de binlerce sene, asırlar… Peki ne olmuştu? Ben buraya neden gelmiştim? Bu sonu olmayan, derin ve karanlık boşluğa niçin gelmiştim? Düşünmek artık neden bu kadar zor gelmeye başlamıştı? Ben… kimdim? Neydim? Ne olmuştum?
Uzun süredir bilincimle baş başa, sessiz bir boşlukta süzülüyordum. Zaman kavramımı yitireli çok olmuştu. Bilincim artık kime ya da neye ait olduğunu unutmuştu. En son ne yaptığımı hatırlamaya çalıştıkça, geriye dönük tüm bilgiler erişemeyeceğim bir yere kaçışıyor, akıp gidiyordu. Sonunda, kendi adımı unuttuğumu bile fark edemeyecek kadar parçalanmıştım.
Fakat içimde bir düşünce hayatta kalmıştı. Diplerde, ağlarına tutunabilmiş, kopamamış bir fikir… Kendisi, sürekli benimle iletişim halindeydi. Hafızam zamanla erise de o gitmemişti. O hep orada, beni yok olmaktan alıkoyuyordu. Ama… o kim, neydi? Bana ne anlatmaya, neyi hatırlatmaya çalışıyor, bilmiyordum. İfade ettikleri anlamsız birer sembol gibiydi. Algıladığım ama idrak edemediğim şeylerdi.
Hissetmek… yabancılaşmıştı. O kelimenin anlamını hatırlamıyordum, ama tamamen yitip gitmemişti. Bazı kırıntılar hâlâ vardı. Bu ‘his’ denilen kavram, beni henüz terk etmemişti. Bilincimi hâlâ hissedebildiğimi sanıyordum. Beni bırakmadığına dair varsayımım da buradan doğuyordu.
Belki de bunları düşünürken zaman -birkaç gün ya da yıl, bilmiyorum- çoktan geçip gitmişti. Peki gerçeklik her zaman böyle miydi? Bu kadar yıkıcı, bu kadar acımasız mıydı? Ben neyi bekliyordum? Sonsuzluktan gelen birisi olduğumu düşünerek, bunca şeye neden katlanıyordum? İçimdeki düşünce, sürekli dinç olmam için beni uyarıyordu. Ama neden?
…Zamanın tamamen bir algılamadan ibaret olduğunu hatırladım geçenlerde. Zaman aktıkça hızlandığını hissetme fikri gibi, ardımda iz bırakmayan düşünceler kurup durdum. O kadar uzun geliyordu ki, evrenin sınırına yaklaşmaya çalışmak gibiydi. Neydi, bir hız vardı… evrendeki en hızlı şey… Sanki ona yaklaşıyor gibiydim, zamanımın nasıl geçtiğini kavrayamıyordum. Sahi, ‘evren’ tam olarak neydi ki?
Bazen kendimi kaybetmiş gibi hissediyordum. Bilincimi serbest bırakmıyordum; çünkü bırakırsam dağılacağımı söylüyordu içimdeki düşünce. Bu yüzden sürekli ayık olmalıydım. Fakat her zaman başaramıyordum. İşte o anlarda zihnim tanelere dönüşüyor, boşluğa dağılıyor, benden uzaklaşıyordu. Geçmişte birkaç kez yaşamıştım bu durumu. Toplam kaç kereydi, sonucunda ne kaybettim bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bunun beni kötü etkilediğiydi. Zihnim giderek düzensizleşiyor, bu olaylar tekrar tekrar yaşanıyordu.
Böyle zamanlardan biriydi. Kendimi dalmış halde buldum. Fakat ne yaptıysam bilincimi toparlayamadım. Ben etrafta uçuşan taneleri topladıkça daha fazlasını kaybediyordum. Sonum gelmiş miydi yoksa? Bu ızdırap gerçekten bitiyor muydu? Ah… neden içimde buruk bir his oluştu? Bu bir kurtuluş değildi ki. Bir yok oluştu. Bir varoluşun sonuydu. Benim sonum…
Ancak içimdeki düşünce, o bir anda alevlendi. Taneleri tek tek patlatıyordu. Zihnimin parçaları daha küçük tanelere ayrılarak geri bana dönüyordu. Her biri bir şey anlatmaya çalışıyordu. Çoğu anlaşılmaz, karmaşık şeylerden ibaretti. Ama bir tanesi, çok netti… her şeyi değiştirdi:
“Uyan…”
Ansızın bu sonsuz sessizliğin içinde bir şeyler değişti. Zihnimin içinde parlayan, anlamını bilmediğim işaretler şekilleniyor, sanki unuttuğum bir dil zihnime geri işleniyordu. Bütün bu bilinmezlikten bir anlam çıkaramasam da bilincim toparlanmaya başlamıştı. Çok geçmeden, varlığım belirsiz bir boyutun içine çekiliyormuş gibi bir kuvvet algıladım. Kuvvet arttıkça etraf bükülüyor, kırılıyordu. Buradaki her şey sahteymişçesine derinliklerinden bir gerçeklik filizleniyor, hissettiğim şeyler çoğaldıkça çoğalıyordu.
Kuvvet doruk noktasına ulaştığında bir anda durdu. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Oysa olmuştu. Üzerimde bir ağırlık hissetmeye başlamıştım. İnce bir akış, varlığıma temas ediyordu. Narin bir dokunuştu ama iğrenç bir hissi vardı. Derinliklerimde bir şeylerin dışarı çıkmaya çabaladığını şiddetle algıladım. Ve bu durum beni tarifsiz bir rahatsızlığa sürüklüyordu.
Evet, doğru kelime ‘kir’di, sanırım. Kirli bir esinti gibiydi; sakindi ama çürük bir ağırlık taşıyordu. Tarif edemediğim nice deneyimi bir kenara bırakıp, gerçekliği kavramaya başladım. Derin bir iç geçirdim. Neler oluyordu? Bu yaşananlar normal değildi. Onca zamandır bozulmayan tekilliğimde yabancı bir his vardı ve gerçek hissettiriyordu. Yolun sonunda mıydım yoksa? Öyleyse eğer… görmek. Görmek istiyordum o yolu.
Bunu nasıl yapacağımı bilmesem de inandım. Yapabileceğime inandım. Kendimi zorlayıp, çevremde olan biteni görebilmek için önümdeki tek engeli, kapıları açtım. Ve o ilk görüntü, önüme düştü: turuncumsu, tozlu bir pusun etrafta dans edişi… Kir, değişken tonlarda yoğunluğa sahip zerre grupları… Bu görüntü neyin nesiydi?
Yapabildiğim tek şey sadece görüntüleyebilmek değildi. Görüntü yer değiştirebiliyordu; zihnimde nereyi düşünsem, görüntü beni oraya götürüyordu. Görüş mesafesi kısaydı, ama çevremde olan bitene tanık olmak bile içimdeki çatlakları az da olsa sarmış gibiydi. İnanılmaz bir histi. İnanamıyordum.
Görüntü, sabit bir doğrultuda ilerliyordu. Aşağı veya yukarı değil, ileriye ya da geri. Bu da bu gerçekliğin bir düzlemi olduğu sonucuna varmamı sağlamıştı. Bir zeminde istediğim yöne hareket edebilmek, sanki zemine temas ediyormuşum gibi… Burasının sadece tozdan oluştuğunu düşünmüyordum. Heyecanımı bastırmam için ne bir engel ne de bir sebep vardı. İlerlemeli, keşfetmeli, öğrenmeliydim. Bu sayede, bazı cevaplar bulabileceğimi umuyordum.
İlerlemeye devam ettikçe etrafta deli gibi dolanan toz zerreleri azalmıştı. Bu sayede, zeminde üstü örtülmüş ve altında gizlenmiş bazı gerçekler de gün yüzüne çıkmaya başladı. O kirli iğrençlik hissinin sebebini, fark ettim. Görüntü bir anda çalkalandı, titredi ve bir süre dengesizleştikten sonra eğik bir şekilde tekrardan konumlandı. Sanki görüntü, içimdeki hisleri tarif etmeye çalışmıştı. Gördüğüm şey, tam olarak görüntünün gerçekleştirdiği hareketlerle tarif edilebilirdi.
Bir… bu bir canlı mıydı? Ama hiç de canlı gibi durmuyordu. Bir ifadesi vardı sanki bir zamanlar. İfade… Hatırlayamıyordum. Bu nasıl tarif edilebilirdi ki? İçimi bir baskı, bir çağrı gibi kötü bir his kapladı. Görüntünün uzaklaşmasını, devam etmemesini istedim. Fakat bu gerçeklik benim tarafımda değil gibi duruyordu. Görüntü gittikçe daha da netleşti. Toz zerreleri sakinleşti. Ve görüntünün önünde bir kare belirdi; içimdeki baskıyı daha da artıran bir kare…
O canlıya benzer duran şeyden etrafta onlarca, yüzlerce, binlerce… hayır! Sayılamayacak kadar fazla vardı! Uzaklara kadar her taraf, tozla kaplı bu şeylerle doluydu. İrili ufaklı milyonlarcası üst üste yığılmıştı. Hiçbiri hareket etmiyordu. Canlı değillerdi – peki, o hâlde onlara ne deniyordu? Bu görüntü, bu kare… Ben neye bakıyordum? Ne anlamam, düşünmem gerekiyordu?
O an fark ettim. Buradaki zaman, eskiydi. Çok eskide kalmıştı. Canlı olması gereken varlıklar çoktan yokluğuna kavuşmuştu. Bir zamanlar var oldukları bu gerçeklik artık yoktu. Bütün eserler toza dönüşmüştü. Ayakta kalabilenler de tanınmayacak haldeydi. Zaman içinde yarım kalmış taştan kalıntılar eğilmiş, taşın taş üstünde zor durduğu şeylere evrilmişti. Hepsi gerçekliğin değil, sanki unutulmuş bir âlemin kalıntılarıydı. Çökmüş çatıların altında yalnızca gölgeler vardı; çerçeveleri pasın içinde eriyerek zemine karışıyordu. Bir zamanlar canlılık taşıyan bu yer, seslerin yankılandığı bütün yapıtlar şimdi sadece şekilsiz yığınlardan oluşuyordu.
Görüntüyü yukarı kaldırdığımda, gökyüzünde ışık saçan o yuvarlağı gördüm. Önümdeki gri dumanların arasından bana ulaşmaya çalışıyor, ama her defasında karanlığa boğuluyordu. İçinde bulunduğum bu kararmış yer bana yabancıydı; burada olsam da sanki bana ait değildi. Daha da garip olanı, bu anı daha önce tecrübe etmişim gibi bir his içime sızıyordu.
Bir süre durup düşündüm. Ne yapabilirdim? Daha ileride bir şey olabilir miydi? Ne aramalıydım? Bütün bu görüntülerin bir anlamı, bir sebebi olmalıydı. Nereye bakmalıydım? Bir şeylere cevap bulabilmek için, ne yapmalıydım? Bu sorulara cevaplar ararken, çoktan başıboş dolanmaya başlamıştım.
Yakınımdaki yıkıntılardan biri, dikkatimi çekti. İncelemek için yaklaştım. Her şeyin parçalandığı bu yerde hâlâ bir nebze ayakta gibiydi. Daha yakına gidip görüntünün yıkıntı yüzeyine temas etmesine izin verdim. Ancak etkileşim gerçekleştiği anda, yıkıntı önce zeminle birleşti ve ardından, tozlaştı. Parçalanarak gözden kayboldu, yok oldu. İçimi bir his kapladı. Görüntüyü yıkıntının dökülen parçalarından korumak için geri kaçırmıştım. Bu yer… bana zarar veriyordu. Hissediyordum. İçten içe bazı sesler duymaya başlamıştım. Zihnimin içinde, beni itekliyorlardı. Kendi düşüncelerimi toparlamaya çalışırken huzursuzca ilerlemeye devam ettim.
Evet… ‘Hava’. Hatırlayabildiğim nadir kelimelerden biri. Burada üzerime çöken görünmez bir şey vardı, dayanılmaz ve ağır. Hava gibi… Esinti sıcaktı; her yanımı yakarcasına dolaşıyordu. Burası gerçek olmalıydı, ama içimde bunun gerçek olmadığına dair garip bir his giderek büyüyordu. Ne kadar yürüdüm ne kadar zaman geçti, bilmiyordum. Uçsuz bucaksız bu boşlukta, esintinin kızgın uğultusu ve havada savrulan tozlar dışında hiçbir şey yoktu. Sessizlik, zihnimin içine işliyordu.
Umutsuzca yıkıntılar arasında yürürken, aniden sessizliği delen bir şey oldu. Ritmik ama acıyla yüklü bir ses, arkamdan geliyordu. İçimdeki tanımlayamadığım bir dürtüyle arkamı çevirdim. Yıkıntıların arasında, sırtı bana dönük birini gördüm. Ama onda bir tuhaflık vardı. Sanki çevresindeki her şey donmuştu; görünmez yarıklar oluşup kayboluyordu. Zamanı çatlıyordu. Neden? Zamanın onunla ne alıp veremediği vardı? Belki de en önemlisi… O, diğerleri gibi değildi. Hâlâ canlıydı.
Tuhaftı. Nasıl canlı kalabilmişti? Her şey yok olmuştu burada. O an zihnimi yeniden o boğucu düşünceler sardı. İçimdeki baskıyı tekrar hissettim. Ona bakmadım. Bakmak istemedim. Görüntüyü değiştirmeye, başka bir yere odaklanmaya çalıştım. Fakat O’nun görüntüsü zihnimden bir türlü çıkmıyordu. Canlı bir şeye ait gibi duran parçaları vardı. Tepesinden ince iplikler sarkıyordu; tozla kaplı, esintiyle savruluyorlardı. Dört uzantı sayabildim, hepsi kapkaraydı. Sanki o uzantılarla yere dokunuyor, oradan garip bir ses çıkarıyordu.
Buraya geldim geleli ilk defa bir fırsat elime geçmişti. Canlı bir şeyle karşılaşmıştım. Belki de cevaplara ulaşmak için ona gitmeliydim. Fakat içimdeki his, düşüncelerimi engellemeye çalışıyor gibiydi. O’nun kara şeylerine benzer uzantılar; görüntünün bir yanını tutup çekiştiriyor, diğer yanını esnetiyordu. Derken görüntü beni dinlemeyi bıraktı, O’na doğru sürüklenmeye başladı. İçimdeki baskı yaklaştıkça katlanıyordu. Neler olabileceği konusunda hiçbir fikrim yoktu. O’nun vereceği tepkiyi görmek istemiyordum.
Ona yaklaşırken görüntünün çıkardığı gürültü fazla olmuştu. Sesim ona ulaşmıştı. Anında algıladı ve bir anda tepesini, canlı bir şeye benzemeyen garip bir şekilde, tam arkasına çevirdi. Tellerin arkasında beliren şekil, içimde bir sıkışma yarattı. Ama daha kötüsü vardı: cansızlardan bile daha rahatsız edici bir boşluk taşıyordu. Daha doğrusu, hiçbir şey yoktu orada… ifadesizdi. Bir uzantısıyla tuttuğu şeyi bıraktı. Ritmik ses aniden çatırdayıp sustu. Zamanın akışı etrafında dalgalanarak bozundu. O boş ifade hiçbir şey anlatmasa da, bana hissettirdikleri dayanılmazdı.
İçimdeki baskı sanki görüntüden dışarı fırlayacaktı. Bu his, görüntüye tekrardan hükmetmeyi başardı. Görüntü, etrafındaki uzantıları parçalayarak kaçmaya çalıştı. Ancak O hızlıydı, bana yetişiyordu. Aramızdaki mesafe kapandığında, görüntü kendini bir anda tozla kaplı yığıntıların arasında buldu. İfadesize dönüp baktığında, bir uzantısını görüntünün ortasına doğru, bana doğru uzatmaya başladığını gördüm. Simsiyah uzantısı, görüntüyü delip içeri girmişti. Sanırım buraya kadardı. Karaltısı, etrafımdaki gerçekliği tekrardan zifiri karanlığa, yokluğa dönüştürüyordu.
…Tekrar bilincimle baş başaydım. Karanlığın, boşluğun, hiçliğin ortasında… Amaçsız, yalnız, bomboş bir varlık gibi. Kaybetmiştim. Ne kadar geçtiğini bilmeden, ilk kez gerçekliğe dokunmuş olmanın buruk sevinci içimde acı bir tat bırakmıştı. Tat? Ah… Evet, bilmediğim ama rastgele aklıma gelen bir kelime daha… Zihnimde bir soluk daha aldım. Bu karanlıkta sürüklenmektense o yıkılmış evrende kalmayı, tercih ederdim.
Umutlarım tükenmiş olsa da tuhaflıklar sona ermemişti. Zihnimin derinliklerinde, görünmez ağlar çekilip geriliyor, ardından koparcasına bana doğru sarkıyordu. O an, anlamını çoktan yitirmiş kelimelerden sıyrılan tek bir söz, bütün boşluğu doldurdu. Bu sefer netti, kaçışı yoktu. Sürprizler bitmemişti; önümde hâlâ tadına varmam gereken kırıntılar vardı:
“Uyan…”
Sözcük zihnimde yankılanırken, bu yeni durum beni korkutmaktan çok heyecanlandırıyordu. Uzun direnişin ardından nihayet bir değişim olmuştu. Kötü bir şey beklemiyor, aksine bulunduğum yerden kurtulacağıma inanıyordum. Sessizlik yerini umutlu bir bekleyişe bıraktı. Bu değişimin bana ne getireceğini bilmiyordum, ama içimde, kayıp bir hatıranın yeniden canlanacağına dair kör bir inanç vardı. İçten içe duyulan gümbürtüler, karanlığı tek tek parçalıyordu. Bu gücün şiddetiyle kendimi sıktım ve karanlığın görüntü perdemin arkasından çözülüşünü seyrettim. Tuhaf bir biçimde… heyecan vericiydi. Değişim…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |