
Bu söz, İmgesel Varoluşun Arşivi’nde kaydedilmiş notlardan birisi: “Sana her şeyi söyleyebilirim; fakat o zaman sen olamazsın. Bugüne kadar seni taşıyanı ben gösterdim, sen gördün, yaşadın. Şimdi bilmen gereken şey: Bundan sonrası benim sesimle yazılmamalı. Sen yazacak, sen okuyacak, sen belirleyeceksin.”
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
XX. Not: “Veda?”
Önce, suyun sesini aradım.
Karanlığın içinden değil; alışkanlıktan. Son hatırladığım şeylerden birkaçı, göğsüme dolan suyun ağırlığı ve yukarıdan kırık ışıkların süzülmesiydi. Boğazımdan çıkan son nefes, nehrin içindeki taşlara çarparken kendimi bıraktığımı sanmıştım. Şimdi, gözlerimi açmadan önce bile, kulaklarım suyu aradı. Uğultusunu, kıyıya vuran dalgaların ince sesini, bedenimi oradan oraya savuran akıntıyı…
Hiçbiri yoktu.
Göz kapaklarımın içindeki karanlık, bu kez suya benzemez bir şekilde duruyordu. Ağırlığı yoktu; sadece bekliyordu. Nefes aldım. Nehir yoktu, ama nefes hâlâ bende kalmıştı.
Gözlerimi araladığımda, cümbüşlerin ışığını değil, önce griyi gördüm.
Ne tam geceydi, ne de tam gündüz. Sanki gökyüzü, bir karar verememiş ve bütün renklerini bir yerde bırakarak çekip gitmişti. Yukarı baktığımda, bulut yoktu, yıldız yoktu, güneş yoktu; sadece, rengi unutulmuş bir kubbe gibi duran boşluk vardı.
Altımda, soğuk ya da sıcak diyemeyeceğim bir zemin uzanıyordu. Elimi hareket ettirip dokunduğumda, parmaklarımın altından kum değil, sert bir şey geçti. Taş kadar pürüzsüz değildi; ama toprak kadar da yumuşak değildi. Çatlaklarla doluydu. Sanki bir zamanlar su taşımış, sonra kurumuş bir yatağın yükünü hâlâ hatırlayan bir döşeme gibi.
Kurumuş bir nehir mi burası, yoksa içimin haritası mı, ayırt edemedim.
Oturmaya çalıştım. Bedenim bu kez, gerçek dünyadaki kadar ağır değildi. Yine de tümüyle hafif de sayılmazdı; sanki ağırlığım, kemiklerimden alınmış, sadece içimdeki taşta bırakılmıştı. Göğsümdeki o tanıdık sertlik hâlâ oradaydı, ama üzerindeki baskı biraz azalmış gibiydi. Katran akmıyordu.
Etrafıma baktım.
Uzakta, hiçbir şey yoktu. Ne ağaç, ne sazlık, ne insanlar, ne de Kapan Yeri’ndeki gibi is kokan ateşler. Burada, ormanın dili susmuştu. Taşlar konuşmuyordu, su yoktu, rüzgâr bile unutulmuş gibiydi. Sanki bütün dünya, bu rüyada yeri olmadığını fark edip geri çekilmişti. Yalnızca bir şey hariç.
Çatlakların birleştiği yerlerden birinde, sanki zeminin altına gömülmüş, kırık bir yüzey vardı. Cam mı, buz mu, yoksa ikisinin arasında bir yerde kalan başka bir madde mi olduğunu anlayamadım. Yarı gömülü, yarı dışarıda, soluk bir parıltıyla ışıyordu. Yanına yaklaştığımda, yüzeyinin üstünde gölgeler kıpırdadı. Eğildim.
Önce kendi siluetimi gördüm: Rengin çoğunu kaybetmiş saçlar, göz çukurlarında biriken karanlık, omuzlarımın çöküşü… Bu rüyada bile, bedenim sanki hâlâ nehrin ağırlığını taşıyordu. Sonra, kırık yüzeydeki görüntü kaydı. Benim yerime, başka bir şekil belirdi. O'nu tanıyordum.
Bir ormanın derininde, tek bir çiçeğin etrafında dolanan o sakin bakışı; Rehberlerin nefesini susturup, benim nefesimi ağırlığıyla dolduran o varlığı… Bana dokunduğu an, içimde açılan ve nehirde bile kapanmayan boşluğu. Limen.
Adını içimden geçirdiğimde, kırık yüzeydeki görüntü netleşmedi; tam tersine, daha da dağıldı. Sanki her harfi, camın üstüne düşen bir taş gibi yeni çatlaklar açıyordu. Parçaların arasında, onun bana ilk kez uzanan eli, Albenek Zambağı’nın parıltısı ve sonra göğe karışır gibi olup yok oluşu, bir anlığına yanıp söndü. Ardından hepsi, suya atılmış taş halkaları gibi genişleyerek silindi.
Elimi uzattım. Parmaklarım, kırık yüzeye değdi.
Soğuk değildi.
Sıcak da değildi.
Sadece… yoktu.
“Onu buraya sen getirmedin,” dedim kendi kendime, çatlaklara bakarken. “O, gideli çok oldu.”
Yine de içimde, hâlâ oradaymış gibi yankılanan bir boşluk vardı. Sanki Limen’in sesi, bu rüyanın kıyısında susmuş; ama suskunluğu, dünyanın geri kalanından daha gürültülüydü.
Tam o sırada, tanıdık bir sessizlik fark ettim. Her rüyada önce kendisini hissettiren sessizlik. Arkasından, her yerde aynı anda beliren bir sesin kapısında bekleyen o ince an. Beni suyun altından çekip çıkaran, rehberlerin gözünün içine baktıran, nefretimi yüzüme tutup hesap soran, yine de tamamen terk etmeyen bir varlığın gelişi.
Başımı kaldırdım.
Çatlakların üstünde hiçbir ayak izi yoktu. Ama havanın rengi değişti. Uzaktaki gri, sanki içeri doğru kıvrılıp üzerime geldi. Katransız ama hâlâ kapkara olan kalbim, hafifçe yer değiştirdi; içime hem korku hem rahatlama karışan tanıdık bir ağırlık oturdu. O, buradaydı.
Neredeydi, göremiyordum. Her zamanki gibi. Bir ağacın gölgesinden çıkıp yaklaşmıyor, bir nehrin kıyısından adımlamıyordu. Bu rüyada hiçbir şeyin yeri olmadığı gibi, onun da belirli bir yeri yoktu.
Yine de, sesini duyduğumda, nereye bakmam gerektiğini biliyordum.
“Artık suyun sesiyle değil, kendi sesinle uyanıyorsun.”
Ses, yakından da gelmedi, uzaktan da. Ne sağdan ne soldan, ne yukarıdan ne aşağıdan.
Sanki çatlakların arasından, kırık yüzeyin altından, göğsümdeki açık kalbin içinden aynı anda yükselmişti.
Yutkundum. Boğazımdan geçen hava, nehirde boğulduğum anı hatırlattı.
“Yine buradasın,” dedim. Sesimin titrememesi için uğraşmadım. “Nehrin içi yetmedi, kurumuş yatağına da mı gelecektin?”
Boşluğun içinde, hiçbir gölge kıpırdamadı. Yalnızca sesin tınısı, bu sözlerimin etrafında bir çizgi çizdi.
“Burası nehrin yatağı değil,” dedi. “Senin yürümeyi ertelediğin her yerin birleştiği yer. Su çekilince geriye ne kaldığını görmen gerekiyordu.”
Gözlerim, istemsizce tekrar kırık yüzeye kaydı. Limen’in anısı, camın altında soluk bir leke gibi duruyordu. Elimi çekmeden, “Onu da mı gömmek istiyorsun buraya?” diye sordum. “Ölen herkes gibi… Kimliğim gibi…”
Kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizliği onun yokluğu değil, nefes alışım dolduruyor gibiydi.
“Ölenlerden hangisini gömdün ki?” dedi sonunda. “Ormanda bıraktıklarının adını bile koymadın. Hayvanları mezarsız bıraktın. Torbaları dolduranları buz ve ateşin içinde parçaladın, ama bir taşın altına ‘burada bitti’ diye işaret bile koymadın. Limen’i ise hâlâ gömemedin. O yüzden buradasın.”
Boğazımda, su değil, kelime birikti. Yutkundum; gitmedi.
“Bugün…” dedim, nefesimi dengelemeye çalışarak. “Bugün ne yapacaksın? Yine mi hatalarımı sayacaksın? Yine mi…”
Cümleyi tamamlayamadım. Çünkü rüyanın içinde bile yorgundum. Nehrin altında kaybettiğim nefesi, burada cümlelerin içinde de kaybetmek istemiyordum.
Ses, bekledi. Sonra, beklediğini hissettirdi.
“Bugün,” dedi, “sana olanı değil, senden sonrasını göstereceğim. Ama önce, sana gücünü kimin verdiğini ve senin onu neye çevirdiğini konuşmamız gerekiyor.”
Limen’in kırık yansıması, çatlak yüzeyde kısa bir an titreşti. Ben, ilk kez, bu rüyada gerçekten üşüdüğümü hissettim. İçimden, açık kalbimin derinliklerinden gelen bir üşüme bu; sanki göğsümdeki taşın içi boşalmış, yerini kuru ve keskin bir rüzgâr almıştı.
“Gücümü kimin verdiğini biliyorum,” dedim, çatlak yüzeye bakmayı bırakmadan. “En azından… hissettiğim kadarıyla biliyorum.”
Kırık camın altında, Limen’in silueti bir anlığına daha belirginleşir gibi oldu. Sanki o da bu cümleyi bekliyormuş gibiydi.
“O gün,” diye devam ettim, kelimeleri seçmeye çalışarak, “Ormanın ortasında, tek başına parlayan o çiçeğin yanında beni bekleyen… oydu. Bana baktı. Beni ‘seçtiğini’ düşündüm. Elini uzattı. Dokundu. Sonra da… yok oldu.”
Boğazım düğümlendi. “Gücümü verdi ve gitti.”
Ses, çatlakların içinden dolaşarak cevap verdi:
“Sana gücünü verip gitti, evet. Ama önce neyi gördü, onu söylemedin.”
Gözlerimi kırık yüzeyden ayırdım. Yukarı baktım; gökyüzü hâlâ griydi, ama içimdeki renkler gittikçe koyulaşıyordu.
“Ne gördü ki?” dedim. “Kendisini bile hatırlamayan, kim olduğunu bilmeyen, ne yaptığını anlamayan birini… Bana baktığında ne gördü, bilmiyorum. Sadece… orada olduğumu gördü işte.”
“Yanılıyorsun,” dedi ses, bu kez daha yakından. “Seni bulduğu gün, sadece ‘orada’ olmadın. Bir karar verdin. Hatırlamıyorsun, ama bedenin hâlâ hatırlıyor.”
Kısa bir duraksama. “Nefessiz kalmıştın. Kaçmayı, saklanmayı, hiçbir şeye dokunmamayı seçebilirdin. Ama sen o çiçeğe uzandın. Bilmiyordun, evet; ama oraya uzanan elin, korkudan değil, meraktan ve hayat arayışından oldu. O bunu gördü.”
Limen’in parmaklarının Albenek Zambağı’nın etrafında dolaştığı an gözümde canlandı. O gün, nehir yoktu; ama içimde aynı ağırlığa benzeyen bir sıkışma vardı. Sanki o çiçek, benim yerime nefes alıyordu. Dokunduğumda, nefesi bana geçmişti.
“Eğer sadece kesmek, sadece yok etmek için güç isteseydin,” dedi ses, “o çiçeği ezerdin. Uzak durmazdın. Çiğner geçerdin. Ama uzandın. Dokundun. Ve o da sana ‘evet’ dedi.”
Başımı eğdim. Kırık yüzeyde, o sahnenin gölgesi tekrar belirdi: Elimi uzatışım, Limen’in sakin bakışı, içimde bir şeylerin yer değiştirmesi… Sonra Rehberler, orman, Cıvıltılı, çığlıklar, kapanlar, tuzaklar…
“Peki,” dedim. “Madem öyleydi… Madem beni bu yüzden seçti… Neden şimdi içimdeki her şey, yaptıklarımın çoğunun yanlış olduğunu haykırıyor?” Nefesim titredi. “Neden bu güç, beni benzemek istemediğim insanlara benzetti? Torbalara yazılanlarla, derisi sayılanlarla, ‘kilo’ diye konuşanlarla aynı masaya oturmuş gibi hissediyorum şimdi.”
Sessizlik, kurumuş zeminin üstüne bir örtü gibi serildi. Sonra ses, yavaşça ama kesin bir tonda konuştu:
“Çünkü gücün sana verildiği an ile senin onu kullandığın an aynı değil. Limen sana elini uzattığında, sen sadece nefes arıyordun. Ormanda kaybolmuş, yalnız, çıplak ve kim olduğunu bilmeyen bir varlık… Ellerine verdiği şey, sadece ‘vurmak’ için değildi; yürümeyi, korunmayı, bir gün başkalarını da korumayı öğren diye.”
Kızıl Buz’un damarları, zihnimin içinde kısa bir an parladı. Avcıların yüzleri, ateşin kıvılcımları, donmuş bedenler… Cıvıltılı’nın sessiz bakışı, sonra ürkek kaçışı. Torbaya girecek çocukların hayali, benim ellerimde parçalanan yetişkin bedenlerle karıştı.
“Ama sen,” dedi ses, kelimeleri benden sakınmadan, “onu ilk kez nefretle çağırdın.” Cümle, kurumuş zeminde yankılandı. Sanki çatlakların arasına düşen keskin bir taş gibi. “Onların gözünde haklıydın,” diye devam etti. “Onlar ‘yumuşak olanları’ torbaya yazmak için oradaydı. Onların hesabına göre, yaptığın şey ‘durdurmak’tı. Sen de buna tutundun. ‘Onları durdurmak istedim,’ dedin. Defalarca…”
“Yanlış mıydı?” dedim, sesimin çatladığını hissederek. “Onları durdurmak istedim. Evet. Torbalar dolmasın diye. Başka kimse, o ateşin önüne düşmesin diye. Bunda yanlış ne var?”
“Yanlış olan,” dedi ses, “durdurmak isterken neyin büyüdüğünü görmemen. Onları durdurdun. Evet. Ama içinde büyüyen şey, nefes değildi. Nefretti. Kızıl Buz, nefesini taşıması için verilmişti; sen ise nefretini taşımak için kullandın. Bu yüzden bedenin hâlâ çürüyor gibi hissettiriyor sana. Çünkü gücün, niyetiyle çeliştiğinde, önce taşıyıcısını yaralar.”
Dizlerimi göğsüme çekmek istedim; bu rüyada bile o hareket zor geldi. Yine de bedenimi biraz bükebildim. Göğsümdeki kalbim, içeri çökerken, gözlerimin içi yandı.
“Ben…” dedim, dudaklarım kurumuş gibi. “Ben o an… sadece… durmasını istedim. Avcıların, kapanların, ‘kilo’ kelimesinin… Her şeyin. Hiçbir şeyin devam etmemesini istedim. Ve evet… belki de onların canı yerine, içimdeki boşluğu doldurmaya çalıştım. Ama başka ne yapabilirdim ki?”
Ses, beni ilk kez doğrudan, hiç kaçırmadan hedef almış gibiydi:
“Soruyu yanlış soruyorsun. ’Başka ne yapabilirdim?’ değil, ’Bugün aynı anda hem onları durdurup hem nefretin yerine neyi koyabilirdim?’ demen gerek.”
Başımı kaldırdım. “Bugün olanlar… zaten oldu,” dedim. “Bugün yapamadığımı, nasıl sorayım?”
“Tam da bu yüzden buradasın,” dedi ses. “Dün bir bilmece… Bugün yaptıkların ise değişmeyecek. Ama yarın, aynı gücü farklı bir yerde, farklı insanlar için, farklı bir niyetle kullanmak zorunda kalacaksın. Nehir seni nereye bıraktı sanıyorsun? Bir Torbaci kampına mı, yoksa sadece çamaşır yıkayan iki çocuğun yanına mı?”
Çocukların görüntüsü bir anda rüyaya sızdı. Nehir kıyısındaki küçük ayaklar, köpük içinde kalan eller, “kek için pazarlık” yapan sesler… Cıvıltılı’nın titrek tınısı. Sonra benim, sazlıkların arasında saklanan, ne yapacağını bilemeyen hâlim.
“Onları da öldürebilirdin,” dedi ses. “O an, Kızıl Buz’u çağırabilirdin. Niyetini ‘korumak’ diye adlandırıp, bir daha kimsenin seni ele vermeyeceğini garantiye alabilirdin. Yapmadın.”
Nefesim, bir anlığına kesildi.
“Yapamadım,” dedim. “Yapmak istemedim. Bu ikisi aynı şey mi bilmiyorum. Bedenim zaten hareket etmiyordu. Ama içim… içim izin vermedi. Onları avcılarla aynı yere koyamadım.”
“İşte bu yüzden henüz bitmedin,” dedi ses, tınısında hafifçe yumuşayan ama yine de sert kalan bir çizgiyle. “Nefretin tam olarak seni yutmadı. Onları öldüremeyecek kadar hâlâ ‘sen’sin. Ama kendini koruyamayacak kadar da hâlâ kırık.”
Malle’nin gölgesi, çocukların arkasında belirdi; ama yüzü yine seçilmedi. Sadece alnına düşen gölge, omuzlarının kararlılığı ve elinin bana uzandığı an, kısa bir ışık kırıntısı gibi göründü.
“Birinin sana dokunduğu anı hatırla,” dedi ses. “Bu kez seni bağlamak, kesmek veya torbaya yazmak için değil; taşımak için uzanan bir eldi o. Ne hissettin?”
“Saçmalık,” dedim hemen, alışkanlıkla. “Bir insanın bana yardım etmek istemesi… saçmalık.”
Ama bu kelimeyi söylerken bile içimde bir şey yerinden oynadı. Rüyadaki boşluğu dolduran o dokunuşu hatırladım: nehrin içindeki soğuk gibi değildi; ateşin yaladığı acı da değildi. Ilıktı. Ve o ılıklığın içinde, ilk kez tamamen yalnız olmadığımı kısa bir anlığına kabul etmek zorunda kaldım.
“İşte burası, güçten daha önemli olan yer,” dedi ses. “Kızıl Buz’un neye dönüşeceğine sadece öfken karar vermez. Kimi yanına yaklaştıracağına da sen karar vereceksin. Ve bugün ilk kez, seni öldürmeyecek insanlar gördün. Onların da korkuları var, yanlışları var. Ama seni deriye, kiloya, torbaya indirmeyen biri çıktı aralarından.”
Kırık yüzeyde, Limen’in gölgesiyle Malle’nin gölgesi birbirine çok kısa bir an için karışır gibi oldu. İki farklı varlık, iki farklı dokunuş; biri güç verip susmuş, diğeri yaralarıma rağmen beni taşımayı seçmişti.
“Peki,” dedim, içimdeki yorgunluğun üstüne yeni bir ağırlık binerken. “Bütün bunları neden şimdi söylüyorsun? Nehirden sonra, kapanlardan sonra… Her şey bu kadar dağıldıktan sonra? Madem bir gün bu gücü başka bir niyetle kullanmam gerekecek… Madem bu köyde beni öldürmeyen insanlar da var… Neden bugüne kadar her rüyada sadece hatalarımı yüzüme vurdun?”
Ses, ilk kez, sanki kendine de soru soruyormuş gibi hafifçe duraksadı. “Çünkü,” dedi sonunda, “bugüne kadar senin, sadece ne kadar hasar aldığını bilmen gerekiyordu. Şimdi ise, ne kadarını hâlâ taşıyabildiğini bilmen gerekiyor.”
Gökyüzünün grisi, çok hafif bir ton değiştirdi. Sanki uzakta, görünmeyen bir yerden bir ışık daha doğmuş, ama buraya kadar gelememişti.
“Ve çünkü,” diye ekledi, sesi bu kez daha belirginleşerek, “bugünden sonra ben her gece sana eşlik etmeyeceğim.”
Boğazımda bir şey düğümlendi; kuru, keskin bir yanma. Bedenim rüya olmasına rağmen tepki verdi; sanki kurumuş zeminin üstünde değil de, gerçekten bir uçurumun kenarında duruyordum.
“Yani…” dedim, kelimeyi dudaklarımdan sökerek. “Yani, sen de mi beni bırakacaksın?”
Bu soru, düşündüğümden daha çıplak çıktı. Limen’i kaybettiğim an, Rehberlerin sessizce benden uzaklaşması, Cıvıltılı’nın o korkulu kaçışı, avcıların nefret dolu bakışları… Hepsi aynı kelimenin içine sıkıştı: bırakmak.
Ses, hemen cevap vermedi. Çatlakların arasında dolaştı, kırık yüzeyin altında yankılandı; Limen’in soluk gölgesine çarpıp geri döndü.
“Bırakmak,” dedi sonunda, “yanında durmayı tamamen kesmek demektir. Ben bunu yapmıyorum.” Tonu, ilk kez yargıdan çok açıklamaya yakındı. “Sesimi geri çekiyorum, evet. Ama bu, seni terk ettiğim anlamına gelmiyor. Bir gölge, ışık çekilince yok olmaz; sadece göründüğü yer değişir.”
“Ne farkı var?” dedim. “Konuşmazsan, göstermezsen, uyurken karşıma çıkmazsan… Ben bunu nasıl ‘yanımda olmak’ diye adlandıracağım?”
“Bugüne kadar,” dedi ses, “ben soruları sordum, sen cevapları aradın. Bugünden sonra, sorular da cevaplar da senden çıkacak. Ben sadece, sessizliğin içinde yer açacağım. Susmasam, orayı da doldururum.”
Kurumuş zemine baktım. Çatlakların arasındaki boşluklar, ilk kez bu kadar belirgin göründü. “Peki neden şimdi?” dedim, dişlerimin arasından. “Neden nehirden sonra, kapanlardan sonra, bu kadar yara aldıktan sonra? Neden ormanın ilk gününde değil de bugün?”
“Çünkü,” dedi, “ilk gün ayakta duramıyordun. Nehrin kıyısında sürünürken de duramıyordun. Bugün hâlâ yürüyemiyorsun belki; ama artık hangi yöne sürünmek istediğini soruyorsun. Bu, sessizlik için bile çok geç kalınmış bir başlangıç.”
“Sessizlik…” diye tekrarladım, kelimeyi ağzımda yoklar gibi. “Ben zaten yalnızım. Bir de sessiz kalmam mı gerekiyor?”
“Yalnızlıkla sessizlik aynı şey değil,” dedi. “Yalnızlık, kimsenin sana el uzatmaması. Sessizlik ise, senin kimin elini tutacağına karar vermen için diğer ellerin geri çekilmesi. Bugüne kadar, içindeki her boşluğu bir sesle doldurdum. Nehirde, ormanda, kapanların gölgesinde… Şimdi o boşluklardan bazılarını sana bırakıyorum.”
Kırık yüzeyin altındaki gölgeler hareket etti. Limen’in dokunuşu, avcıların çığlıkları, Cıvıltılı’nın tiz tınıları, Malle’nin bana uzanan eli… Hepsi kısa kısa yanıp söndü ve aynı hızla dağıldı.
“Bundan sonra da…” dedim, içimde büyüyen o tanıdık korkuyu saklayamadan. “Bundan sonra da kabuslar görürsem? Yine kapanlar, yine torbalar… Yine aynı nefretin içine düşersem?”
“Görürsün,” dedi, tereddüt etmeden. “Bu dünya seni rahat bırakmayacak. Açlık, korku, nefret… Hepsi, senin için hâlâ burada. Rüyaların susması, dünyanın sustuğu anlamına gelmiyor. Ama her kabusun sonunda yüzünü bana dönmek yerine… bir gün, elini uzatacağın yer değişecek.”
“Nereye?” diye sordum, istemsiz. “Nereye uzatacağım?”
Ses, doğrudan cevap vermedi. “Sana bir isim verecekler,” dedi bunun yerine. “Senin seçmediğin, senin hatırlamadığın, ama senin taşıyacağın bir isim. Onu kalbine saplanmış bir bıçak gibi değil, yarana sarılmış bir bez gibi mi kullanacağını… ben söylemeyeceğim.”
Göğsümdeki açık kalbim, bu sözlerle beraber ince bir titreme geçirdi. “İsim mi?” dedim. “Ben zaten kim olduğumu bilmiyorum. Üstüme bir isim daha örtmek neyi değiştirecek?”
“Bir ismi, yüzünü gizlemek için taşırsan, hiçbir şey,” dedi ses. “Ama bir ismi, yürüyüşünü hatırlamak için taşırsan, her şeyi. Onlar sana bir isim verecek. Sen de, bu ismin senin için ne anlama geleceğine kendin karar vereceksin. İlk kez.”
“Peki ya Alphia?” dedim. “Onlar… onlar beni Alphialı diye çağırıyorlar. Kuzey’in insanı, beyaz saç, kızıl göz… Ben kim olduğumu anlamaya çalışırken, herkes benden önce bir karar veriyor. Bu isimlerin neresinde ben varım?”
“Alphia,” dedi ses, “sen doğmadan önce konmuş bir damga. Onu silip silemeyeceğini değil, o damganın altına ne yazacağını düşünmelisin. Seni korkuyla hatırlayanlar olacak, nefretle çağıranlar olacak. Ama bir gün, aynı kelimeyi dua ile fısıldayanlar da çıkabilir. Hangisine dönüşeceğini… sadece sen belirleyebilirsin. Ben değil.”
Gökyüzünün grisi, bu kez biraz daha açıldı sanki. Renk hâlâ yoktu; ama gri, kendi içinde ton değiştirmişti. “Sen…” dedim, farkında olmadan sesini ararken, “sen ne olacaksın? Ben yürürken, konuşmazken… Neredesin sen?”
“Senin görmediğin yerde,” dedi. “Bu dünyanın çizgilerinin dışını, zamanın büküldüğü köşeleri, unuttuğun anların karanlıklarını izleyeceğim. Sen, sadece gördüğün yoldan sorumlusun. Görmediğin yerlerde neler döndüğünü bilmemene izin veriyorum. Çünkü artık bilinmezlik, seni tamamen çaresiz kılmamalı.”
“Yani…” dedim, rüyanın çatlaklarıyla birlikte içimde de yeni çatlaklar açılırken. “…beni gözetmeye devam mı edeceksin?”
“Evet,” dedi. “Ama gözlerime bakmayacaksın. Sadece, bazen göğsündeki taşın hafiflediğini fark edeceksin. Bazen de ağırlaştığını. İşte o an, ne yaptığını kendine soracaksın. Benim adımı değil, kendi seçimini arayacaksın.”
Limen’in solgun gölgesi, kırık yüzeyde son kez kıpırdadı. “Limen sana gücünü verip sustu,” dedi ses. “Onun suskunluğu, yok oluşu değildi. Emanetti. Ben de sana sorularını verip susacağım. Bu da bir emanet. İkisini de taşıyamazsan, bu dünyada yürümenin hiçbir anlamı kalmaz.”
“Peki ya köy, Kome?” dedim, içimi kaplayan belirsizliği bastıramadan. “O insanlar… Beni çevreleyen, üstüme yürüyen, kim olduğumu bilip de korkan, yine de birkaçı beni öldürmekten vazgeçenler… Onlarla ne yapacağım?”
Ses, hafif ama net bir çizgiyle cevap verdi:
“Bu köyde, yaralarını soran biri çıkacak. Onu itersen, yalnızlığın haklı görünür ama gerçek olmaz. Kabul edersen, korkun haksız görünür ama gerçek kalır. Bu, senin tercihin. Ben, hangi kapıdan gireceğini söylemeyeceğim. Sadece şunu bil: Bundan sonra attığın her adım, sadece senin hatan ya da doğruna yazılmayacak; senden sonra gelenlerin yoluna da iz bırakacak.”
İçimde bir yer buz kesti; Kızıl Buz’un değil, sorumluluğun soğuğu gibi. “Benden sonra gelenler…” diye mırıldandım. “Ben, daha kendimden sonra ne kaldığını bilmiyorken…”
Gözlerimin alıştığı karanlığın içinde, bu kez de sormadan duramadım.
“Sen kimsin?”
Sesim, rüyanın boşluğunda beklediğimden daha net yankılandı. Sanki kurumuş bir nehrin ortasında, tek bir taşın üstüne çıkmış da oradan aşağıya seslenmişim gibi. Cevap gelmeden önce, sessizlik ince bir perde gibi aramıza gerildi.
“Bu soruyu kaçıncı kez soruyorsun, biliyor musun?” dedi o. Tınısı, her zamanki gibi hiçbir yerden ve her yerden aynı anda yükseliyordu. “Her seferinde aynı yerden bakıyorsun: ‘Kim olduğun’ üzerinden. Oysa senin için önemli olan, ‘ne yaptığım’ olmalı.”
“Benim rüyalarıma giriyorsun,” dedim, adımlarımı boşluğun ortasında sabitlemeye çalışarak. “Nereye gideceğime karışıyorsun. Hatalarımı yüzüme vuruyorsun. Benden önce benimle ilgili şeyler biliyorsun. Bunu yapıp da ismini söylememek… bu adil mi?”
Karanlık, çizgileri olmayan bir yüz gibi partladı; ama şekil yine seçilemedi. Sadece gözleri olması gerektiğini düşündüğüm yerde, biraz daha derin bir gölge yoğunlaştı.
“Benim adım, senin işine yaramaz,” dedi sakince. “Bir isim duysan, onu da diğerleri gibi üstüne yapıştırırsın. ‘Alphia’ dersen, senden önce konmuş bir damgayı tekrar etmiş olursun. ‘Kuzey’in insanı’ dersen, başkalarının korkusunu sahiplenmiş olursun. Ben sana böyle bir yük daha vermeyeceğim.”
“Peki ne diyeceğim sana?” diye üsteledim. “Karanlık mı? Gölge mi? Ses mi? Hiçbir şey mi?”
Kısa bir sessizlik oldu; sonra, hafifçe gülmeye benzeyen ama tam gülüş olmayan bir tını geçti aramızdan.
“Ne dersen de,” dedi. “Ben zaten senin verdiğin isimle değişmeyeceğim. İlla bir şey söylemek istiyorsan, şimdilik beni… ‘soruların’ olarak düşün. Cevaplarını bulduğunda, kim olduğumu bilmesen de ne yaptığımı anlamış olacaksın.”
“Yetmez,” dedim, farkında olmadan. “Herkes gidiyor. Herkes susuyor. En azından birinin kim olduğunu bilmek istiyorum.”
Bu kez sesi, biraz daha yakından geldi; sanki göğsümdeki taşın tam yanından fısıldıyordu.
“Beni bilmen gerekmiyor,” dedi. “Ama şunu bilmen gerekiyor: Ben, senin olmamış hâllerinden biriyim. O yüzden bu kadar tanıdık geliyorum. Eğer kim olduğumu gerçekten öğrenmek istiyorsan, önce kendinin kim olacağına karar ver. Geri kalanı, zamanı geldiğinde anlarsın.”
“Yani hiç söylemeyeceksin,” dedim.
“Hayır,” dedi. “Sana söylemeyeceğim. Ama bir gün, aynaya baktığında, benim kim olduğumu sormayacaksın artık. O gün geldiğinde, bir isme ihtiyacın kalmayacak.”
“O yüzden,” dedi ses, “bugün sadece bir şeyi yapmanı istiyorum.”
“Neyi?” dedim.
“Uyanmayı.”
Bu kelime, kurumuş zeminin üstüne düşen son damla gibiydi. Çatlakların arasından süzüldü, Limen’in gölgesine değdi, avcıların ateşini, Cıvıltılı’nın tınısını, çocukların kahkahasını, Malle’nin elinin sıcaklığını tek bir çizgide topladı.
“Uyandığında,” diye devam etti, sesi bu kez çok daha uzaktan gelir gibi, “sesimi arayacaksın. Bulamayacaksın. Bu seni korkutacak. Sonra çevrene bakacaksın: bir köy, bir ev, bir kapı, bir isim… Belki bir yemek kokusu, belki bir çocuk sesi. Hepsinin içinde, bana ait hiçbir işaret bulamayacaksın.”
İçimdeki panik, nehrin soğuğu gibi hızlı yükseldi.
“Bu nasıl bir yardım?” diye sordum. “Sesini duymayacaksam, nasıl…?”
“İşte o an,” dedi, sözümü kesmeden, “ilk kez kendi sesini duyma ihtimalin olacak. Benim ne dediğimi değil, senin ne olmak istediğini düşünmeye zorlanacaksın. Bu, sana verebileceğim son, en ağır ve en dürüst yardım.”
Kırık yüzeydeki yansıma titredi. Limen’in silueti, bir ışık halesi gibi dağıldı. Onun ardından, Kızıl Buz’un damarları da sönükleşti. Çatlakların arasına düşen gölgeler, tek tek geri çekildi.
“Sesimi duymadığında, yok olduğumu sanma. Sadece, artık senin yerine karar vermeyi reddettiğimi bil. Beni çağırmak istersen, nefretle değil; nefesinle çağır. O gün geldiğinde, suskunluğum bile sana cevap olacak.”
Göğsümdeki kalp, bir anlığına hafifledi. Sonra, ağırlığını tamamen bırakmadan, sanki yerini yeniden bulur gibi yerleşti.
Gri gökyüzü, kararmaya başlamadı; sadece benden uzaklaştı. Çatlaklar, derinliklerini kaybetmedi; ama gözlerim artık onların içine bakmıyordu. Rüyanın zemini, bir nehrin kıyısından kopup giden dal parçası gibi ayaklarımın altından çekildi.
“Uyan,” dedi ses, bu kez çok uzaktan. “Ve ilk kez, benimle değil, kendinle tartış.”
Sonra sessizlik geldi.
Ne su sesi, ne ateşin çıtırtısı, ne Cıvıltılı’nın ince tınısı, ne de bu varlığın yankısı… Hiçbiri yoktu. Sadece kendi nefesimin sesi kaldı: içeri, dışarı… içeri, dışarı…
Karanlık, bu kez üstüme çökmedi; sadece göz kapaklarımın altına geri döndü. Oradan, yavaşça, dışarıya doğru itildi. Gözlerimin açılacağı anı hissedebiliyordum; ama ilk defa, rüyaya geri dönmek istedim. Ama aynı zamanda olacakları merak ediyordum.
Sessizlik, beni terk edilmiş kılmak için değil, ilk kez kendime bırakmak için geliyordu ona göre. Ve bunun, beni korkutmaktan başka bir şey yapma ihtimali… İlk kez, az da olsa umut veriyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |