
Rüzgârnâmeler, Şark 6’da şöyle geçer: “Rüzgâr herkesin tenine aynı notayı üfler; eğilen de dik duran da aynı melodiye dahildir.” Perden aralanırken sana beş kırıntı bırakıldı: ışık, ses, esinti, ağırlık ve sızı. Eşit dokunuş, seçimi senden ister; hangi kırıntıyı büyütüp yol yapacaksın? Eşit bir rüzgârda bile, adımı kim atar; beden mi, yoksa bakan gözler mi?
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
II. Not: “Ağırlığın Öğretisi”
O şeylere ne deniyordu? Hani böyle, cümbüşler… Birden fazla küme, aynı tipte, farklı özelliklerde kümeler, ışık hüzmeleri… Karanlık yavaşça çözülürken, görüntü perdemin önünden bir hüzmeler gösterisi sahne almıştı. Keskin fakat her biri farklı bir enerji taşıyordu, sanki hepsinin farklı hisleri varmışçasına. O kadar güzeldi ki. Etkilenmemek mümkün değildi.
Sonsuz boşluğun içinden çıkıp kopan ben, benliğim, karanlıkları aşmış, bambaşka bir aleme ulaşmıştı. Görüntü perdem, üstten ve alttan yavaşça aralanmaya, doğal bir harikanın üzerine yansımasına izin vermeye başladığında, o anda, cümbüşler kendilerini ilk gösterenler oldu. Görüntü perdem, onların yoğunluğuna dayanamamış ve bende tarif edilemez bir acı hissi uyandırmıştı. Anlık olarak kapandılar. Fakat çok geçmeden tekrar yavaşça açıldılar.
İlk gözlemlediğim şey, hüzmelerden sonra onların doğum yeri olan gökyüzüydü. Evet, gökyüzü. Bu kelime, gökyüzünü gördüğüm anda zihnimde bir kıvılcım etkisi uyandırmıştı. Hatırlamıştım. O güzelliği, masmavi ve uçsuz bucaksızlığı üzerindeki beyaz, ince dokuları… Birlikte ışık hüzmelerini tek bir yerden üzerime yolluyorlardı. İçimdeki hisler, kıpırdamıştı. Hepsi bir o yana bir bu yana sallanmaya başlamış, yerlerinde duramıyorlardı. O sonsuzluğun içinde sıkışıp kaldıktan sonra, vardığım âlemde yaşadığım kötü tecrübenin ardından burası, rahatlatmıştı. Kendimi ilk kez böylesine hafiflemiş hissediyordum.
Yeniliklerin ardı kesilmedi. Görüntü perdemi tekrardan kaldırırken, iki yanımdan yükselen bir his sardı beni. Titreşimleri anlamlı hale getiren bir algı… Görüntü olmasa da çevremdeki hareketi sezmemi sağlayan bir duyarlılık. Ne kadar çabalasam da bu hisse verilen ismi hatırlayamadım. Ama kötü değildi. Cümbüşlerle birleşince, garip ama uyumlu bir ahenk oluşturmuşlardı.
Sonra bir yenisi daha eşlik etti. O kirli âlemde algıladığım iğrenç havanın aksine bu; narin, huzur dolu, canlandırıcı nitelikteydi. Her an içime doluyor, beni yeniliyordu. Ara sıra ince bir tabaka gibi temas ediyor, taşıdığı huzuru bana aktarıyordu.
Bu deneyimler, derinliklerimde, uzun zaman önce kaybettiklerimi gün yüzüne çıkarıyordu. Güzelliğin zarafetini, bir yeni doğan misali merakı… Adını koyamadığım hisler içimde kıpırdanıyor, beni harekete zorluyordu. İçimdeki: “Git. Keşfet,” diyordu. Haklıydı. Öğrenmeliydim, istiyordum. Bu güzellikleri kazanabilmek için neleri feda ettiğimi…
Gökyüzü, siyah-beyaz cisimlerle örülmüştü. Onlar tekdüze, dimdik ilerliyordu; ne olduklarını ya da nereye gittiklerini bilmiyordum. Ama kararlıydılar, hedeflerine doğru hiç durmadan çaba sarf ediyorlardı. Ben de etmeliydim.
Derken, devasa yeşilimsi taçları fark ettim. Gökyüzümü çevreleyen bu taçlar, havanın etkisiyle ağır ağır hareket ediyordu. Esinti, narin dokunuşlarını sadece bana değil, her şeye sunuyordu. Gökyüzündeki ipeksi dokulara, hareket halindeki siyahlı beyazlı cisimlere, o yeşil taçlara ve bana… herkese eşit davranıyordu. Bu bana huzur veriyordu. Eşitlik…
Her şey olağanüstüydü, aklımı aşan bir güzellikti. Fakat içimde tuhaf bir his vardı. Geçmişimi hatırlamasam da o kirli, solmuş âlem bana daha yakın geliyordu. İçten içe, bu güzelliği hak etmediğimi düşünüyordum. Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum, ama içimde bir ukde gibi durmadan beni dürtüyordu.
Ansızın, görüntümün önüne ince tel gibi şeyler doluştu. Bembeyazdılar, ışık hüzmelerinin altında daha da parlıyorlardı. Bu anî oluş beni de aynı hızla tepki vermeye zorladı; geri çekildim, uzaklaşmaya çalıştım. Fakat ne kadar çabalasam da teller görüntümü dolduruyordu. Ta ki bir şey kaçışımı engelleyene dek…
Sert bir şeye çarptım ve durdum. O an bütün teller kayboldu. Kurtulduğumu sandım, ama göremediğim bir yanımda keskin bir acı doğmuştu. Çarpışmanın etkisiydi. Ne olduğunu anlamak için arkamı çevirdim. Yeşil taçların gövdesi, sahibi, devasa bir karaltıydı. Sert bir kabuğu vardı; bu yüzden acıyı hissetmiştim. Ama dalgınlığım, asıl gerçeği fark etmemi geciktirmişti: O sertliği bana hissettiren, bana ait beyazımsı bir uzuvdu…
Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O kirli âlemdeki karanlık uzuvlu varlığa benziyorlardı; ama bunlar daha saf gibiydi. Henüz kirlenmemişlerdi, kararmamışlardı. Yine de onları sahiplenmeye hazır değildim. Tuhaf hissettiriyordu… bana ait değillermiş gibi.
Uzuvlarımı incelerken teller yeniden etrafımı sardı. Bu kez direnmeyi bıraktım. Gerçeği kabullendim. O kadar çok şeyi unutmuştum ki artık kendimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Bu yüzden her şeyi olduğu gibi kabul edip ilerlemeye karar verdim. Yoksa ilerleme katetemeyecektim.
Toplamda dört uzvum vardı. İki çift, birbirinden farklı niteliklere sahipti. Tıpkı yeşil taçların gövdesine bağlı uzuvlara benzer yapıları gibi, onlar da bir gövdeye bağlıydılar. Bu gövdenin amacını bilmediğim birçok yanı vardı; ama şimdilik üzerinde durmak istemedim. Yalnızca tellerden korkmamam gerektiğini, onların da bu bedenin bir parçası olduğunu anladım.
Görüntüyü yaklaştırdım ve tekrardan uzuvlara baktım. Az önce aceleyle harekete geçtiğimde, farkında olmadan bu uzuvları kullanmıştım. Demek ki hareketimi onlar sağlıyordu. Aynı o varlık gibi… Fakat istemeden yaptığım bir şeyi şimdi nasıl yapabilirdim ki? Nasıl hareket edebilirdim?
Aklıma yalnızca o varlığın hareketleri geliyordu. Yapımız benziyordu. Peşimden geldiğindeki hareketleri, uzuvlarının davranışları… Hepsini zihnimde tarttım, inceledim. Kabaca bir çözüm, yöntem ürettim. Şimdi ise sıra denemekteydi.
Ancak asıl sorun buradaydı. Onları nasıl harekete geçirecektim? O varlık, büyük olanların üzerinde duruyordu. Ama küçük olanları da kullanmıştı. Biraz düşündüm. Tellerden kaçarken nasıl hareket etmiştim? Hepsini itmiştim… bir kuvvet uygulamıştım. Bunu deneyebilirdim, zaten başka seçeneğim yoktu.
Büyük olanlardan birini seçtim; sağdakini. Görüntümü kapattım, engel olmaması için. Sadece onun hissine odaklanmak istiyordum. Kaçarken hissettiğim o anı… Tüm varlığımla ittirdim, kuvveti sonuna kadar uyguladım. O anda, görüntüm kapalı olsa da tam o uzvun bulunduğu yerde hareketin etkisini algıladım. Görüntümü perdemi kaldırdığımda, o uzvun yer değiştirdiğini, göğe doğru kalktığını gördüm. Ama uzun sürmedi; hemen yere düştü, acizce.
Tekrar denedim, ama bu sefer önceki kadar bile dayanamadı. Bir kez daha… sonra bir kez daha… Her denemede daha da güçsüzleştim. Sonunda direncim tükendi, bıraktım. Ama bir şey öğrenmiştim: istersem, bu uzuvları gerçekten ben de yönetebiliyordum.
…Yine denemeliydim. Bu kez hepsini birden kontrol etmeye karar verdim. Hem küçük hem de büyük uzuvlarıma odaklandım, tüm varlığımla ittim. Hepsi sanki söylediklerimi dinledi ve bu bedeni kaldırmayı başardım.
Teller, hareketin etkisiyle geriye doğru savruldu. Ardından esintiyle dalgalanmaya başladılar. Artık teller engel olmuyordu ve yükseldiğim için etrafımı daha geniş görebiliyordum. Yeşil taçların sahipleri, düşündüğümden çok daha devasa çıkmıştı. Bedenimle yerde uzanırken onların büyüklüğünü gerçekçi bulmamıştım. Belki de birer yanılsama sanmıştım… ama hayır. Gerçekten devasalardı. Hem taçlarıyla hem de gövdeleriyle.
Doğrulmayı başarmıştım. Şimdi ise sırada, daha zor bir mücadele vardı: ilerlemek. O varlığın hareketlerini zihnimde canlandırdım. Onun gibi yapmaya çalıştım; büyük uzvumu ileri attım… ama beklenmedik bir şey oldu. Bedenim acı verici bir şekilde yere yığıldı. Görüntüm anlık sendeledi, şiddetli bir sızı sardı. Küçük uzuvlarım kontrolsüzce perdeyi örttü, sıkıca bastırdılar. Garip bir sebepten olsa gerek, bu iyi geliyordu.
…Tekrar denemeliydim. Bu eylemi öğrenmem şarttı; yoksa bu bedenin kontrolünü asla sağlayamazdım. Devrildim, kalktım, yığıldım… ama usanmadım. Her seferinde acılar çeksem de yılmadım. Denemeye devam ettim. Sonunda, o ilk adımı atabildim.
Sanki yeşil taçlar birbirlerine çarpıyor, bu başarımı kutluyordu. Bir adım daha attım, daha da coştular. Cümbüşler bile katılmıştı bu sefer; yoğun bir ışık görüntümü sarıp doldurdu. Küçük uzuvlarımdan biri istemsizce yükselerek ışığın önüne geçti, bana siper oldu. Beni rahatsız ettiğini anlamıştı. Bu beden… inanılmazdı.
Artık ilerlemeyi öğrenmiştim. İstediğim yöne, istediğim kadar mesafe katetebiliyordum. Peki bundan sonra beni ne bekliyordu?
O sırada, sert bir esintiyle yeşil taçlar coşarken, bedenimin her tarafına sayısız ince şeyin battığını hissettim. Hem esintinin dokunuşu hem de bu batış garip bir etki bırakıyordu. Anlamlandıramıyordum. Eğildiğimde his azaldı, doğrulduğumda yeniden arttı. Esintiyle bağlantılıydı. Ama bu batan şeyleri neden göremiyordum?
Daha dikkatli bakınca, bedenimin üzerinde küçük daireler belirdiğini fark ettim. Daha önce yoktular. Nereden çıkmışlardı? Sebebi neydi? Yoksa bu hava tehlikeli miydi?
Sonra esinti kesildi, yeşil taçlar sakinleşti. Işık hüzmeleri bedenime yeniden temas ettiğinde, küçük daireler hızla silindi. Batma hissi kayboldu, her şey normale döndü.
O an anladım: ışık ve esinti, bedenime hükmedebiliyordu. Bu düşünce zihnime yerleşirken yeni bir şey daha fark ettim. Yeşil taçlı devlerin uzuvlarından birine konmuş garip, siyah bir canlı… ve ondan yükselen tuhaf bir ses.
Belirli aralıklarla bir etrafına, bir bana bakıyor; her seferinde rahatsız edici bir ses çıkarıyordu. Tellerimin ardından ona bakarken, o ses her defasında içimden bir çağrı yükseltiyor, beni ele geçiriyordu. O… tahammül edilmezdi. Küstah. Lüzumsuz. Yok olmalıydı. Var olmamalıydı.
Sonra bir diğeri, üzerimden hızla geçerken taşıdığı sert bir nesneyi üzerime fırlattı. Acı verici bir histi. Bu, içimdeki çağrıyı serbest bırakan etken oldu. Ben hareketlenince, onlar da hızla aynı yönde süzüldü. Peşlerine düştüm. Onları yakalayacak ve gerekli olanı yapacaktım.
Onları kovalarken, ne kadar zaman geçtiğini ve nereye vardığımı fark ederek aniden durdum. Zaten peşlerinden gitsem de yakalayamayacaktım. Dönüp etrafıma bakındım. Zemin farklılaşmıştı. Büyük uzuvlarımın altında yeniden bir batma hissi algılıyordum. O an fark ettim ki, önceden bunu hiç hissetmemişim. Zeminin kendine özgü bir dokusu vardı.
Batma hissi yeniden beni karşılıyordu. Ama bu kez o kadar da rahatsız edici değildi; hafifti, etkisiz sayılabilirdi. Eğildim. Büyük uzuvlarımın tabanına batan küçük yeşil şeyleri görmek istedim. Yakından bakınca aslında yumuşak olduklarını anladım. Sadece uçları biraz sivriydi, arada batıyorlardı. Üzerlerinde şeffaf sıvı küreleri vardı. Islaklardı. Genel olarak garipti… ama kötü değildi.
O an daha da garip bir his sardı beni. Tarif edilemezdi… zihnim buna izin vermiyordu. Ama hissettiğim şey, hayatın ta kendisiydi; özüne ait bir şey. Varoluşun derinliklerinde ferahlık serpen, benzersiz bir hissiyattı bu. Doğruldum; esinti güçlendikçe, his daha da belirginleşti. Görüntü perdemin önünde parlayan sıvı küreleri bu duyguyu taşıyordu. Artık o yerden kurtulduğumu biliyordum. Hayata tutunduğumu, doruklarına kadar hissediyordum.
Bu bilmediğim yerde, kim olarak bulunuyordum, kim bilir? Esinti arttı. Teller, savrulmaya başladı. Ancak içimde, her şeyi öğrenmek yıllarımı alsa bile, doyumsuz bir merak bulunuyordu. Acele etmeye gerek yoktu. Her şeyi, tek tek ve yavaşça öğrenecektim. Bir uzvumla telleri toplamaya çalışırken şimdilik amacım, bu karşılaştığım yeni şeylere uyum sağlamaktı. Çünkü anladığım bir şey vardı. Burası bildiğim, deneyimlediğim hiçbir yere benzemiyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |