5. Bölüm

3.Parça – Tabiatın Gerçekleri

BEIVA
beiva.universe

 

 

Toprağın Fısıltıları, Yaprak 41: “Eğilmeyi bilmeyen dal, rüzgârı suçlar. Kırılmaya mahkumdur.” Yüzün göğe çevrildiğinde: önce kaçışın uğultusunu duydun, sonra ışığın zikzağını, en sonda soğuğun nefesle pazarlığını. Yolu, hatırlayanlar gösterdi; onların aklı mıydı bu, yoksa toprağın düşünceleri içlerinden mi geçti? Dilsiz bir derste, sen eğilmeyi mi öğreneceksin, yoksa kırılmayı mı?

 

— İmgesel Varoluşun Arşivi,

III. Not: “Rüzgârın Adaleti”

 

 

Havada, yeşil taçların sahipleri arasından minik varlıklar dolanıyordu. Gövdeleri ince, zar kadar saydam çıkıntıları vardı. Işığa çarptıklarında renkleri sürekli değişiyor, kimi zaman soluk bir mavi, kimi zaman da kızıl parıltılar saçıyorlardı. Havada asılı kalmaları, neredeyse küçük yeşil tellerin ucunda titreşen küçük dairelere benziyordu. Ancak çırpışlarıyla çıkardıkları tiz ses, bu sessizliğin içinde bir çentik açıyor, beni fark ettirmeden kendilerine çekiyordu.

Bazen bir noktada toplanıp hızla dağılır, sonra yeniden başka bir yerde buluşurlardı. Sanki görünmeyen bir düzenin parçalarıymış gibi hareket ediyorlardı. İçlerinden bazıları tellerin uçlarına konuyor, başlarını eğip tellerin yüzeyinde geziniyor, sonra tekrar havalanıyordu. Bu hareketlerinde belli belirsiz bir amaç seziliyordu; ya da belki de ben, onların rastgele devinimlerine anlam yüklemeye çalışıyordum.

Bir tanesi yüzüme yaklaşacak kadar alçaldı. Uzuvlarının titreşimi, yüzümün önünde ince bir esinti oluşturdu. Gözlerindeki simsiyah yuvarlaklar, bir anlığına bana bakıyormuş gibi geldi. Ardından bir kıvılcım gibi kayboldu; geriye yalnızca çıkardığı kısa uğultu kaldı.

Dikkatli bakınca, kimilerinin zemindeki tellerin arasında ilerlediğini hatta bazılarının sadece bir noktada beklediğini, çevresini gözlemlediğini fark ettim. Hepsi genel olarak birbirlerini andırsa da eşsizdiler. Tam olarak ne olduklarını bilmiyordum, ama bu küçücük varlıkların bile benden çok daha doğal bir şekilde bu dünyaya ait olduklarını hissettim.

Onları izledikçe, varlığım üzerine düşünmeden edemedim. Bu küçük canlılar, kısacık bir anda görünüp kaybolmalarına rağmen, sanki yüzyıllardır bu düzenin içinde akıyordu. Oysa ben, hafızası olmayan bir yabancıydım. Belki de aramızdaki en büyük fark buydu: Onlar buraya ait, ben ise sadece buraya düşmüş bir gölgeydim.

Yaslandım zemindeki tellerin üzerine, batma hissini umursamadan. Sonsuz hiçliğin ardından bedenimin bana armağan ettiği her şey, şimdi bir senfoni halinde önümde açılıyordu. Göğe uzanan devasa gövdeler, esintinin fısıltısıyla titreşen ince taçları, yere sinmiş tarif edilemez hissiyatı, küçük varlıkların yaşamı… Hepsi, sanki bana ait olmayan bir dünyanın parçalarıydı. Bilmediğim ama yine de içimde bir yerleri kıpırdatan bu manzaralar karşısında, zamanın nasıl geçtiğini fark edemeden, kendimi varlığımın sınırlarını sorgularken bulmuştum. Eğer ben bu görüntülere tanıklık ediyorsam, kimdim? Varlığım bana mı aitti, yoksa sadece gölge gibi üzerinden geçen bir yabancı mıydım?

Hafızasız olmak, var olmamakla eş değerdi. Buraya gelmeden önce, başka biriymişim gibi hissediyordum. İçimde derinlemesine yankılanan bir histi bu. Buraya gelmek için hafızamın büyük bir kısmını mı feda etmiştim? Peki ya öncesi? Ne yapıyordum? Neden o sonsuz boşluktaydım? Ne kadar zaman geçirmiştim? Ben kimdim?

Zemindeki telleri çekiştirirken buldum kendimi, aynı zihnimin içindeki telleri geriyormuşçasına… Yaptığım şeyi anlayınca, düşünmeyi bıraktım. Durumumun farkındaydım ama çökmemeliydim. Zihnimin kendini toparlamak için vakte ihtiyacı olmalıydı. Kendime biraz şans vermeliydim. Toparlanacak, elbet bir gün ya bir şeyleri hatırlayacak ya da bazı cevaplar bulacaktım. Şimdilik sakin kalmalıydım.

Gökyüzüne baktım. Cümbüşler gittikçe koyulaşıyor, etkilerini kaybediyordu. Şu ana kadar, beni rahatsız eden o iki canlı gibi onlarcası gökyüzünde dolanırken, artık git gide seyrekleşiyorlardı. Bu neyin habercisiydi? Esintinin giderek artması, cümbüşlerin ve diğer canlıların kaçışması… Biraz daha geriye bakınca, kaçılan şeyleri gördüm. Devasa gri kütleler… cümbüşleri sömürerek mesafe katetiyor, önlerine çıkan her güzelliği yutuyordu.

Derken bir anda beliren parlak bir ışık, zikzaklı bir hareket sergiledi. Bir an sürdü ancak ardından gelen gümbürtü, içimi titretti. Esinti giderek şiddetleniyordu; bu olay, benim de kaçmam gerektiğinin işaretiydi. Fakat nereye gidecektim? Gökyüzüne tekrar baktım; o gri devasa kütlelerin geldiği tarafın tersine, gökyüzündeki canlıların kaçtığı yöne doğru gitmek en mantıklısıydı.

İlerledim… Hayır, kaçtım. O felaketi andıran sesten uzağa gitmeye çalıştım. Fakat benden hızlıydı. Arkam dönükken bile, ara sıra ortaya çıkan ışığın parıltısını ve gümbürtüleri gittikçe yaklaşıyordu.

Tellerin arasında ilerlerken yerde garip izlere rastladım. Zemin, sanki ağır bir şey tarafından bastırılmıştı. Bazı izler yuvarlak, bazıları ise uzunlamasınaydı; ama hepsinde ortak olan şey, benim adımlarımın bıraktığı izlere kıyasla çok daha derin ve belirgin olmalarıydı. Buradan geçmiş olan varlık, belli ki benden çok daha büyüktü.

İzler bir yerde son buluyor, sonra başka bir yönden yeniden başlıyordu. Kimi yerde teller ezilmiş, kimi yerde ise taş parçaları kenara itilmişti. Özellikle bir iz, yan yana dizilmiş üç dev adım gibi görünüyordu. Onlara baktıkça, zihnimde canlanmayan hatıralar yerine yalnızca tek bir his belirdi: temkinli olmam gerektiği.

Çevredeki sessizlik, bu izlerin sahibini daha da ürkütücü kılıyordu. İzleri takip ettikçe, bir yerlerde hâlâ dolaştıklarına dair düşünce zihnime saplandı. Belki de biraz önce gökyüzünde seyrekleşen canlıların kaçışı, bu ağır adımların sahiplerinden dolayıydı. Eğer öyleyse, ben yanlış yönde ilerliyordum.

Çok geçmeden bu izlerin sahipleri ile karşılaştık. Benim aksime dört uzuvları ile hareket ediyorlardı. Büyük, orta ve küçük hâlleri… onlar da aynı gürültüden kaçıyorlar gibi görünüyordu. Kısa bir an büyük ve orta olanla bakıştık. Sadece büyük olanın tepesinde taç sahiplerinin uzuvlarına benzer çıkıntılar vardı. Geri kalan özellikleri aynıydı.

İlk defa gördüğüm, değişik canlılardı. Siyah yuvarlakları ile bir süre bana baktıktan sonra kaçıştılar. Çok geçmeden durup yine bana baktılar. Zararsız olduklarını o an anladım. Onlara yaklaştıkça ara ara benden uzaklaşıp tekrar durdular. Her durduklarında bana bakıyor, yaklaştığımı fark edince yeniden kaçıyorlardı. Acaba bu canlıları mı takip etsem diye düşündüm. İletişim kuramasak da saklanacak bir yer biliyor olabilirlerdi.

Onların temkinli adımlarına kapıldım. Her ne kadar benden uzaklaşsalar da tamamen kaybolmadılar; sanki beni de peşlerine çekmek ister gibiydiler. Ben de ağır ama kararlı adımlarla izlerini sürdüm. Esintinin uğultusu ve ardımdan gelen gümbürtü artmaya devam ederken, önümde açılan bu tek yol bana hem korkutucu hem de güven verici görünüyordu. Belki de içgüdülerim doğruydu: Onları takip etmek, yok olmaktansa bir ihtimale tutunmaktı.

Kaçmaya devam ederken, tepeme bir şeyin düştüğünü hissettim. Bir anlığına tüm sesler sustu; yalnızca esintinin uğultusu kaldı kulaklarımda. Gökyüzüne doğru bakarken, görüntü perdemin tam ortasına düşen serin bir dokunuş hissettim. Küçük, ama varlığını bütün bedenime duyuran bir sıvı… Gökyüzü, gri kütlelerin karanlığında titriyor, sanki içindeki yükü boşaltmaya hazırlanıyordu. Derken bir tane daha, sonra bir başkası… İlk önce tek tük, sonra çoğalarak bedenimi, her yerimi buldu. Beklenen şey, başlamıştı; sessizliği delip geçen o ritim, adımlarımı hızlandırmam gerektiğini fısıldıyordu.

…Ne kadar süre geçti, bilmiyordum. Tepemdeki teller, gökten yağan sıvıların ağırlığıyla sırılsıklam olmuştu. Ve o karşı konulamaz his… Bedenimin her yeri, küçük dairelerle kaplandı yeniden. Fakat batma hissi yoktu. Bu sefer, soğukluk bedenimi sarmıştı. Bir diğer kötülük, gecikmedi. Gökyüzü titrerken, beni de titretmeye başladı. Sıvıların kesintisiz hücumu, dayanılmaz bir ağırlık gibi üzerime çöküyordu.

Artık hareket edecek mecalim kalmamıştı. Önümdeki canlıları da net göremiyordum, yağış görüşümü neredeyse tamamen kapatmıştı. Çaresizce, başıboş adımlar atmaktan başka yolum kalmamıştı. Titremekten bedenim artık beni taşımakta zorlanıyordu. Ancak bu yaşama şansını, büyük bedellerle elde etmiştim. Pes etmeyecektim.

…En sonunda, onları buldum. Duruyorlardı. Telaşla etrafıma baktım. Taşlık bir zemine varmıştık. Çok zorlu bir mücadeleydi, ama başarmıştım. Artık taçlı gövdeler etrafta yoktu. Taşlıklar rastgele şekiller almıştı, ama sanki böylesi bir durumda barınmak için özellikle biçilmiş gibiydiler. Onların da bir taşın içine sokulup, üçü birden temas halinde kıvrıldığını gördüm. Belli ki onlar da yorulmuştu. Az ötede, biraz daha yüksekte bana da yer vardı. Yorgun adımlarla oraya yöneldim.

Kıvrıldım. Gümbürtünün sesi artık uzaktan gelse de gökten düşen sıvılarda hiçbir azalma yoktu. Daha ne kadar böyle devam edecekti? Bulunduğum girintide, esinti hâlâ hissedilebiliyordu. Bedenim artık sıvı ile temas etmese de soğukluk hissi, bir türlü geçmiyordu. Görüntü perdemin hemen altında, göremediğim içimde bir yerde, sanki taşların birbirine sürekli çarptığını hissediyordum. Titrememle beraber kötü bir ikili olmuşlardı. Uzuvlarımda ağrılar başlamıştı. Kötü bir durumda olduğumu anlamak zor değildi. Ve çözümünü bilmiyordum. Girintide oluşan esinti yüzünden, bu etkiler gittikçe kötüleşiyordu. Ah… Bu şansı kaybetmek istemiyordum.

Bölüm : 06.10.2024 22:18 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...