7. Bölüm

5.Parça – Sarpa Sarmak

BEIVA
beiva.universe

 

Toprağın Fısıltıları, Yaprak 37’de şöyle bir söze değinilir: “Toprak önce rüzgârı keser; sonra güneşi dinler. Isı, acele edene değil, bekleyeni sever.” Sen gölgeden alındın, ince bir eşiğin içine bırakıldın: hava ağırlaştı, nabız uslandı, ele bir el değer gibi… Doğa bazen çareyi açıklıkta değil, küçük bir halkada saklar. Doğaya güvenecek misin yoksa kaderine boyun mu eğeceksin?

 

— İmgesel Varoluşun Arşivi,

V. Not: “İsmin Eşiği”

 

 

Birden içime dolan soğuk, içimdeki atımı şiddetle vurdu. Görüntü perdem aralandı. İlk hissettiğim şey… bir yumrunun yanmasıydı. Yanıyordu, kuruyordu, nefes alırken çiziliyordu sanki. Nefesim kesik kesikti; her çekişimde derinlerde bir şeyler kabarıyor, kendi ağırlıkları altında eziliyordu.

Bedenim yorgun ve kırılgandı. Uzuvlarım… hayır, kollarım. Kımıldatmak istedim ama cansız gibiydiler. Titriyordum. Üzerimdeki bu ıslaklık hissi, bedensel mi yoksa yağışın bıraktığı bir kalıntı mı, ayırt edemiyordum. Fakat içimdeki ateş, dışımdaki soğukla çatışıyordu. Görüntü perdemin içi zonkluyor, tepemden akan sıcaklık yanlardan süzüldükçe daha da rahatsız ediyordu.

Daha önce hiç böylesine bir zayıflık yaşamamıştım. Bu bambaşka bir şeydi. İçimde bir şeyler yanlış çalışıyordu. Tehlikeliydi. Çok tehlikeli… Yoksa bu, O’nun işi miydi? Beni bilerek mi böyle bir duruma sokmuştu? Ama hayır, O burada değildi. Hiç olmadı. O, başka bir dünyanın figüranıydı.

Zihnim dalgalanıyordu. Karmaşa öyle büyüktü ki, mantıksız da olsa her düşünceye sıkıca sarılıyordum. Ne kadar zavallıydım. Acı çekerken aklıma gelen şeyler… evet, komikti. Komik. Bu kelimenin anlamını tam ifade edemesem de içimde, oradan oraya çarparak yankılandı, yumruda acı bir gülme isteği doğurdu.

Hırıltılı, boğuk bir ses işittim. Bedenimden gelmişti. Doğrulmalıydım. Kollarımın birine değen bir ışık hüzmesinin ısısını hissettim. İyi geliyordu. Ama sadece birinin ucuna, elime. Bedenim için yeterli değildi. Kendimi zorlamalıydım. Daha fazlasına ihtiyacım vardı.

İçimdeki baskı artıyordu. Her nefesim yarım kalıyordu. Ellerimi yavaşça yere bastırmak istedim. Parmaklarım… Titriyorlardı. Bedenimin ağırlığını kaldıramayacak kadar zayıflar, ama yine de yere temas edince bir güven hissi uyandırıyorlardı. Sanki ayakta kalabilmem için beni çağırıyorlardı.

Omuzlarıma yayılan yükle birlikte doğrulmaya çalıştım. Dizlerim, bacaklarımı katlayıp gövdemi yukarı kaldırmaya çalışan o eklemlerim… Onlar da ellerim gibi titriyordu. Yarıda kesilen nefeslerim, içimi acıttıkça yere daha çok bastırıyordum. Sanki gövdem değil, bütün dünya üzerime çökmüştü.

Başımı kaldırdım. Anında zonklama yayıldı. İçinde bir uğultu vardı; kendi nefesimin uğultusu. Dünyayı ilk defa bu kadar bozuk ve ağır işitiyordum. Yine de doğrulmaya devam ettim. Çünkü biraz yukarıdan süzülen o ışık hüzmesinin sıcaklığı… bana ulaşacak kadar yakın görünüyordu. Beni çağırıyordu.

Bedenim etraftaki bir taş yığınından farksızdı. Her ne kadar emretsem de itaat etmiyordu. Ama çabaladım. Ellerimden omuzlarıma, oradan belime doğru bir zincir gibi yükselen bir güçle, gövdemi biraz daha yukarı taşıdım. Terlemiştim, ya da belki yağmurun nemi hâlâ üzerimdeydi. Tenim… Onu daha net hissediyordum. Soğukla temas eden yüzeyim titrerken, içimdeki ateşle çarpışıyordu.

Sonunda yarı doğrulmuş sırtımı, bulunduğum taşın yüzeyine dayadım. Nefeslerim kesik kesikti ama artık göğsüm biraz daha özgürdü. Göz perdem kısıldı; ışığa alışmaya çalışıyordu. Göz perdem, gözlerim… Bütün bulanıklığın içinde bile, yukarıdan süzülen o ince ışık bana tek gerçeği fısıldıyordu: yaşamalısın.

Pes etmedim. Dinlenmek için bir süre gözlerimi kapattım, ama bedenimden yükselen ağrı beni sürekli dürtüyordu. Yeniden debelendim. Dirseklerimi taş zemine bastım, parmaklarımın arasına keskin kıymıklar doldu. Tırnaklarım kırılırcasına kazıyordum yüzeyi. Sonunda… bütün gücümü toplayarak kendimi yarığın dışına attım.

Bir an boşlukta buldum kendimi. Sonra… hızla taşlık zeminde yuvarlanmaya başladım. Çarpıştığım her kayada içimden bir parça daha kopuyordu. Nefesim, taşlara sürtünen bedenimle birlikte parça parça sökülüyordu. Bir an için yüksekten düştüğümü, bunu tamamen unuttuğumu fark ettim. Ta ki sert bir çarpışmaya dek…

Bedenim yere çakıldı. Sol tarafımda bir patlama gibi acı yayıldı; sanki bütün bedenim aynı anda itiraz ediyordu. Zihnim uğuldadı, gözlerim karardı. Zaman birkaç nefesliğine ağırlaştı.

Ancak devam etmeliydim. Pes etmeyecektim. Ağrıyla titreyen kollarımı yere bastım, tenim taşın soğuğunu derinden hissetti. Yaşamam gerekiyordu. Bütün acıya rağmen içimdeki ses durmadan tekrarlıyordu: Yaşa. Yaşamak zorundasın.

Bir kez daha bedenimi var gücümle kaldırmaya çalıştım. İtiraz eden kaslarım acıyla yanıyordu. Bu ne kadar sürecekti?

Ebedî yoklukta sürüklenirken böylesi bir diyara ulaşmış olmak, evet, bir anlığına mutluluktu. Ama şu an çektiğim sıkıntıların tarifi yoktu. Sonsuzlukta zihnimin parçalanması yetmez miydi kefaret için?

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Işık hüzmeleri bulunduğum yere ulaşmıyordu. Yeşil taçların sahipleri, o dev ağaçlar, engelliyordu ışığı. Düştüğüm yerin tepesine çıkmalıydım; hüzmeler sadece oraya vuruyordu.

Ama bedenim… şu hâliyle nasıl başaracaktım? Kaslarım verimsiz, ciğerlerim ağırdı. Vücudum titriyordu. Durduramıyordum. Hareketlerimi yavaşlatıyordu. Başarabilir miydim? Yoksa başka bir yol mu bulmalıydım?

O an, uzakta çalılıklar kıpırdadı. Küçüklü büyüklü gövdeleriyle üç doğa sakini… Beni buraya kadar getiren rehberlerimdi. Yoksa bana yeniden bir yol mu göstereceklerdi? Bu ihtimal içimde bir kıvılcım yaktı. Onları takip etmeliydim.

Yaklaştıkça, önceki seferde olduğu gibi uzaklaşıyorlardı. Biraz ilerleyip duruyor, sonra geriye dönüp bana bakıyorlardı. Sanki “gel” diyorlardı. Döngü halinde devam eden bu oyun, bana yol gösteriyordu.

İlginç canlılardı. Başlarının üstünde, ağaçların dallarına benzer yapılar vardı. Ama üçünde de değil; sadece büyüklerin ikisinde. Birinde kocaman, diğerinde daha küçücüktü. Ancak yaklaştığımda fark edebiliyordum bu ayrıntıyı.

Ara sıra sık ağaçların taçları arasından ışık hüzmeleri yeryüzüne sızmayı başarıyordu. Tüm bedenimi ısıtamasa da ellerime, yüzüme değdiğinde biraz olsun direncim artıyordu. Yine de rehberlerimi kaybetmemek için ışıkta fazla oyalanmadım; her seferinde kısa dinlenip yeniden yola koyuldum.

Pek uzun olmayan bir yol katettik ve bir düzlüğe çıktık. Boyumun yarısına gelen kalın otsu bitkiler, ağaçların yerini almıştı. Burada ışık hüzmelerini engelleyecek hiçbir şey yoktu.

İlk adımımı attığımda, ışığın her zerremi yenilediğini hissettim. Bu bana doğru yolda olduğumu fısıldıyordu. Ama rehberlerimin göstermek istedikleri şey bitmemişti.

Düzlüğün ortasında yalnız bir ağaç yükseliyordu. Çevresindekilerden daha iri, daha görkemliydi. Ve gölgesinin altında… bir şey vardı. Birisi. Siluet gibi, varla yok arası. Kestiremiyordum. Yine de rehberlerim oraya doğru ilerliyordu.

O kimdi? Daha doğrusu, neydi? İçimde tereddüt filizlendi. Devam etmeli miydim? Rehberlerime güvenmeli miydim? Yoksa bütün bunlar bir tuzak mıydı?

Durup son kez bana baktılar. Üçü de. Simsiyah gözleri, donuk ifadeleri… Buna rağmen içimde garip bir güven uyandı. Ne olduğunu bilmiyordum. Bekledim. Ne kadar süre bakacaklarını, bir şey yapıp yapmayacaklarını görmek istedim.

Önce küçük olan yaklaştı. Başını kaldırdı, daha dikkatli baktı. Sonra başının üstünde devasa organı bulunan adım attı. En sonunda üçüncü. Hiçbir zaman tam yanıma gelmeseler de beni oraya götürmek istedikleri belliydi.

Masumdular. Onlara güvenebilirdim. Ama içimde bir şey… sanki bir çivi… ayaklarımı zemine mıhlamıştı. Gitmek istiyor ama huzursuz hissediyordum. Önümdeki harikulade manzaraya rağmen.

“Neden gelmiyorsun?”

Uğultu gibi bir ses. Birden irkildim, kalbim hızlandı. Ayaklarım geri kaydı. Nereden gelmişti bu? Küçük olana baktım. Bana öyle bakıyordu ki, sanki sesi o çıkarmıştı. Ben geri adım attıkça, onlar biraz daha yaklaştı.

“Sen gelmezsen, ben gelemem.”

Bir kez daha duyuldu o ses. Ama anladım… üçünden de çıkmıyordu. Düzlüğün ortasında tek başına duran ağaçtan geliyordu. Bu sıradan bir ses değildi; doğrudan zihnime kazınan bir mesaj gibiydi.

Tedirgin adımlarla ilerledim. Merakım, korkumu ve şaşkınlığımı bastırmaya başlamıştı. Rehberlerim, ben yaklaştıkça kenara çekildiler. Bu kez benden kaçmıyorlardı.

Küçük olanın yanına geldiğimde, bir elimi uzattım. Başını hemen avcuma dayadı. İnce, hoşnut sesler çıkardı; tatlı bir mırıltı gibi. İçimde bir anlığına huzur yeşerdi.

Diğer ikisi daha olgundu. Sessiz kaldılar ama bakışlarıyla güven verdiler. Sanki bana cesaret aktarıyorlardı.

Ağaca yaklaştım. İlk bakışta sıradan bir ağaç gibi görünüyordu. Ne kadar dikkatle baksam da daha önce gördüğüm silüeti bulamadım. Yanlış mı görmüştüm? Ses de susmuştu artık.

Arkama döndüm. Rehberlerim oradaydı. Bana bakıyorlardı ama daha fazla yaklaşmamışlardı. Bekliyorlardı. Fakat ben devam ettim.

İlerlerken ağacın çevresinde küçük bir su birikintisi fark ettim. Yeşilliği sarmış, sonra bir su yoluna dönüşüp düzlüğün eğimiyle aşağı akmıştı. Nereden geldiğini bilmiyordum. Geçmek için geniş bir adım attım.

O an, sanki yoğun bir dalganın içinden geçmiş gibi oldum. İçime yayılan tuhaf bir basınç. Hava ağırlaştı, sıcaklık yükseldi. Işık hüzmeleri artık önemsizdi. Bedenim anında daha iyi hissetmeye başlamıştı.

Ağaç ise… daha parlaktı. Sanki kendi ışığını üretmeye başlamıştı. Sesler tamamen susmuştu. Küçük alanın çevresinde yalnızca suyun şırıltısı vardı.

Ne kadar da güzeldi. Ağacın gölgesine uzanmak isteği geçti içimden. Ve istekler içimde kalmadı. Bedenimi bıraktım. Yumuşak bir zemine düştüm; hiç acımadı. Bu alanın içinde hiçbir şeyin önemi yok gibiydi. Gözlerimi kapadım. Uyandığımdan beri çektiğim bütün sıkıntılar, sanki ödülünü bulmuştu.

“Rahat mısın?”

O sesi bu sefer bir uğultu gibi değil, yanı başımda duydum. Aniden toparlandım ve sesin nereden geldiğini bulmaya çalıştım. Çok sürmedi. Silüeti gördüm. Ne olduğunu tarif etmek gerekirse, bana benziyordu. Fakat net hatları yoktu. Sanki üflesem, uçup havaya karışacaktı.

Onu fark edince nedense tedirgin olmadım. Buraya girene kadar içimde dolaşan o huzursuzluk, şimdi yoktu. Sanki bu alanın dışında bırakmıştım o hissi. Hava ağır ama tatlıydı, ışık parıldar gibi süzülüyordu. Yalnızca suyun şırıltısı yankılanıyordu çevrede. Tam aksine, burası huzurluydu. Niye şaşırmıştım ki?

Silüet, benden bir cevap bekliyor gibiydi. Ama ben ne yapabilirdim ki? Konuşmak… daha önce hiç denemediğim bir şeydi. Dudaklarım kıpırdamadı, sesim çıkmadı. Sadece bakıyordum. Onun yavaşça belirginleşmesini, yokluğun ortasında birdenbire beliren ellerini izliyordum. Eller, ince bir titremeyle gözlerime dokundu. Nazikçe. Cevap bulamıyordum.

Ellerim gözlerimi kapatınca, birden zihnime sızan bir ses yankılandı. Sakin, ağır ve güven veren bir ses. Sanki bütün çaresizliğimi biliyor, suskunluğumu anlıyordu. Tam da “keşke sorabilsem” diye içimden geçirirken, ses düşünceme karşılık verdi.

“Seninle kelimeler olmadan da konuşabilirim.”

Ve o an ışıklar sönmeye başladı. Etrafımdaki bütün parıltılar, birer birer çekildi. Geride sadece mutlak karanlık kaldı. Bedenim hafifliyordu; taş gibi ağır uzuvlarım, artık bir gölgeymişim gibi yerçekiminden kurtuluyordu. Sonsuz bir boşluğa düşer gibiydim. Ardından eller geri çekildi.

Karanlığın tam ortasında bir aydınlık doğdu. İnce çizgilerle yontulmuş gibi zarif, narin, ama kırılmaya hazır şeffaf bir bedendi bu. İçinden ışık sızıyordu. O kadar yakındı ki dokunsam dağılıverecek gibiydi. Beni çağırıyordu. Ve ben, istemsizce, ona doğru yürümeye başladım.

Yaklaştıkça gözlerini açtı. Ah… öylesine güzellerdi ki. Parlak, derin ve sanki bütün karanlığı eritecek kadar saf. Yüzü… bir nur parçasına benziyordu. Nur… Bu kelime nereden çıkmıştı zihnime? Sorgulamak istemedim. Onun büyüleyici varlığı, tüm soruları susturuyordu. Adımlarım kendiliğinden onu arıyordu.

Yanına vardığımda ellerim onun ellerine kavuştu. Sıcacıktı… içimdeki bütün kırıklığı eritip rahatlatan bir sıcaklık. Avuçlarındaki dokunuş, içime güven serpiyordu.

Sonra gözlerimi yakaladı. Baktı… derin, sabırlı bir bakışla. Bir an gözlerini kıstı; belli ki bir şey düşünüyordu. Ama yüzüne vuran ışıktan mı, yoksa düşüncelerini saklama isteğinden mi, anlayamadım. Yine de bakışlarını benden ayırmadı.

Ve o an ilk sorusu, ağızlar açılmadan zihnimde yankılandı:

“Sen kimsin? Biliyor musun?”

“Kim miyim?” dedim, belirsizce. Zihnimin aralarından dökülen kelime bile bana ait değilmiş gibiydi. “Ben… bilmiyorum ki.”

Karşımdaki, gözlerinde yumuşak bir parıltıyla gülümsedi. İyimserdi. Sesine tatlı bir sükûnet sinmişti.

“Hmm… öğrenirsin. Mühim değil. Peki, ne biliyorsun?”

Düşündüm. İçimde, sanki bir boşlukla uğraşıyordum. Bir şey arıyor ama hiçbir şey bulamıyordum. Ellerimi sıktım, gözlerimi yere indirdim. Bildiğim tek şey… hiçbir şey bilmediğimdi. Sessizliğim bana ağır geldi. Sonunda, düşüncelerim başka bir yöne kaydı. Zihnimden bu sefer sorgulayıcı bir tını çıktı:

“Sen kimsin? Nesin?”

Bu sefer başını yana eğdi. Bakışları bir an derinleşti, sonra yüzünde tatlı bir ifade belirdi. Ellerimi yavaşça bıraktı, arkasını döndü. Omuzlarının ardından sesini işittim; bilgece ama aynı zamanda yumuşak ve oyunbaz bir tonda:

“Demek benim sorularımı istemiyorsun. Öyle olsun.”

Arkası dönükken sesinde bir farklılık hissettim. O parlak bedenin kırılganlığı, sanki sözcüklerine de sinmişti. İçimde tanımlayamadığım bir his yankılandı. Burukluk… evet, sanırım böyle deniyordu.

“Ben bir yalnızım.”

Şaşkınlıkla bakakaldım. Ne demek istiyordu yalnızım derken? Sadece terk edilmiş gibi mi, yoksa varlığının özünde mi? Boğazımda düğümlenen bir şey oldu, ama kelimeye dökemedim.

Sonra tekrar konuştu, sesi bu defa daha yumuşaktı:

“Benim ne olduğumu da bilmiyor musun?”

Arkası dönükken başını yavaşça çevirdi. O an gözlerime yakalanan bakışı… masumdu. Hatta neredeyse çocukça bir safiyet taşıyordu. Benden ‘evet’ cevabını bekliyordu. Bende öyle bir bilgi yoktu. Bilmiyordum. Sözcüklerim gerçeğimdi.

Cevabımı duyunca arkasını tamamen döndü. Yüzünde bir mutluluk belirdi. O an şaşkınlığım daha da büyüdü. Cevabımın böylesine saf bir sevinç doğurmasını anlamamıştım. Neden mutlu olmuştu ki? Cevapsızlığımın onda bir karşılığı mı vardı? Yoksa yalnızlığını paylaşacak birini bulduğu için mi?

Bölüm : 18.10.2024 23:41 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...