
“Elyxionomikon, III. Kırık Çark’da şöyle yazılmıştır: “Yazgı, adı çağırır. Eşiğe takılanlar, akıştan ayrılır. Zamanı gelenin akışı da unutulur, adı da.” O eşikte olduğun zaman, yardım hep ücret ister ve kimi zaman ücret, yardım edenin kendisidir. Adın geldiğinde hangi bedeli ödeyeceksin: seni mi tamamlayacak, yoksa senden bir şeyi mi alacak?”
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
VI. Not: “Kırık Eşikler”
Cümbüşler… gözlerimin içine hücum eden o aydınlık, beni birdenbire kendime getirdi. Kiminle konuştuğumu, ne konuştuğumu ya da ne kadar süredir orada kaldığımı hatırlamaya çalıştım. Hiçbir şey tam değildi. Sanki zihnimden ince bir sis geçiyor, hatıraları bulanıklaştırıyordu.
Ancak garip olan, her şeyin göz açıp kapamak kadar kısa hissettirmesiydi. O kadar yoğun, o kadar ağır bir sohbet… ama sanki yalnızca tek bir nefesin aralığında olup bitmiş gibiydi.
Bedensel silüet ile ettiğim muhabbet, kısa bir bilinç parçasına sıkıştırılmıştı sanki. Bir anlık düş, bir anlık yankı… Şimdi ise gözlerim yeniden açıldığında, dünyanın gerçekliği ve bedenimin ağırlığı bana hatırlatıyordu: hiçbir şey değişmemişti.
Acı hâlâ devam ediyordu. İlk zamanki kadar keskin değildi belki ama hâlâ iliklerime işleyen bir yük gibi duruyordu. Nefes almak, göğsümde taşlar taşıyormuşum gibi bir ızdıraptı; kollarımı oynatmaya kalktığımda sanki kollarımda binlerce ince diken geziniyordu. Her hareket, bana bedenimin ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyordu.
Tam o anda, gözlerimi kapatmadan önce başımda hissettiğim o sıcak dokunuş yeniden belirdi. Sanki alnıma serilen ince bir ateş parçası gibiydi. Başımı titreyerek hafifçe yukarı kaldırdım. Gözlerim bulanıklıktan sıyrıldığında, onu gördüm.
Silüet… aynı bilincimdeki gibi. Işıkla çevrili, kırılgan ama bu kez daha belirgindi. Yüz hatları sisin içinden çıkmış gibi netleşmişti. Ve yüzündeki ifade… evet, gülümsüyordu. Sessiz, derin, ama içten bir gülümseme. İçimdeki bütün sancıya rağmen, o bakış bana bir anlığına hafiflik verdi.
“Günün aydın olsun, isimsiz misafirim.”
Sözleri kulağıma ulaştığında, içinde garip bir tını vardı. Gün zaten aydınlıktı, öyleyse neden belirtme gereği duymuştu? Belki de aydınlık, onun için başka bir şey demekti… bilmiyordum. Ama isimsiz olduğum kesindi. Buna itiraz edemezdim. Yine de misafir ne demekti? Ben kimsenin hanesine girmemiştim ki.
O gülümsedi. Sanki aklımdan geçen soruların cevabını biliyormuş gibi eğildi:
“Ne de güzel konuşuyorsun… Sesin çok güzel, biliyor muydun?”
Bir an duraksadım. Ne demek istiyordu? Söylediklerini anlamakta zorlanıyordum. Ama asıl şaşkınlığım, bu düşüncelerimin zihnimde kalmamış olmasıydı. Sanki içimde yankılananları bir başkası çekip almış ve sesime dönüştürmüştü. Dudaklarım kıpırdamış, kelimeler kendi kendine dışarı çıkmıştı.
Göğsüm hızlandı. Şaşkınlıkla gözlerimi ona diktim. İçimde bir ses çınladı:
“Bu… ben miyim?”
O ise bakışlarımı sakince karşıladı. Yüzünde bilgece, sabırlı bir ifade vardı. Ve tek bir cümleyle sessizliği böldü:
“Hâlâ fark edemedin mi?”
Sesim… evet, bir sese sahiptim. Zihnimde süregelen düşünceler, artık havada titreşen kelimelere dönüşüyordu. Bedenim, onları belli bir düzene koyup dışarıya salıyordu. Bu, bana ait olamayacak kadar yabancı ama aynı zamanda tuhaf bir biçimde bana ait bir şeydi. Şaşkınlıkla, dudaklarımdan şu cümle döküldü:
“Bu, gerçekten ben miyim?”
Silüetin yüzünde o an bir değişim oldu. Gözlerindeki ışık sönmedi ama ifadesine bir hüzün gölgesi düştü. Sanki umudunu azıcık yitirmiş gibiydi. Yine de gülümsemeyi sürdürdü ve sakinlikle cevap verdi:
“Evet, bu sensin. Benim saf çocuğum…”
İçimdeki bir atım göğsümde çırpındı. İnanamıyordum. Bu his, tarif etmesi güç bir yoğunluktu. Nereden geldiğini, nasıl oluştuğunu bilmiyordum. Ama artık biliyordum ki ses, yalnızca zihnin içinden değil, aynı zamanda bedenin derinliklerinden geliyordu. Sanki nefes aldığım yerin, boğazımın en karanlık kıvrımlarından yükseliyordu.
Tam o anda, keskin bir dürtüyle nefesim aniden daraldı. Boğazım yanmaya başladı. Bedenim irade dışı doğruldu, istemsiz hareketlerle kasıldı. Göğsümün altında bir sızı; sökülüp alınacakmış gibi, boğazım kapanacakmış gibi… Birkaç saniye süren bu kriz, nihayetinde sona erdi. Ama acısı içimde hâlâ yankılanıyordu. Artık nefes alabiliyordum, evet, fakat ardında bıraktığı o sancılı his… Beni düşündürdü. Bu sorunu çözmeliydim. Ama nasıl?
“Ne kadar da yazık… Seni iyileştirmemiz gerek.”
Sözleri, yumuşak elleri gibi zihnime işledi. Durumumu anlamıştı; bundan emindim. Bana yardım etmeye çalışıyordu. Garipti, ama artık bu varlığa ve onun yönlendirdiği şeylere güvenmeye başlıyordum. Doğa tehlikeliydi, evet. Yanlış bir karar ya da tek bir hamle, yaşamımı kolayca sona erdirebilirdi. Ama beni bu durumdan kurtarabilecek biri varsa, o da bu silüet olmalıydı.
Tereddüt etmeden sordum:
“Boğazım… nefes alırken zorlanıyor. Güçsüzüm. Ne yapmam lazım, iyileşmek için?”
Silüet bir süre düşündü. Bakışlarında derin bir dinginlik vardı. Ardından sessizce, bu sefer iki elini de başımın üzerine yerleştirdi. Avuçlarından yayılan sıcaklık, daha önce hissettiğim o huzur verici ışımanın ta kendisiydi. Sanki bütün zerrelerimi ince ince işleyen bir ateş gibiydi. Beni gevşetiyor, bir nebze olsun acımı dindiriyordu. Ama biliyordum… bu çözüm değildi. Eşiği geçtiğimden beri, yalnızca bu sıcaklıkla düzeltilemeyecek bir şeyler olmuştu içimde. Daha fazlasına ihtiyacım vardı.
Silüet de bunun farkına varmış olmalıydı. Ellerini yavaşça çekti, arkasını dönüp küçük alanın etrafına ilerledi. Ağacın yaprakları arasından sızan parlak ışık, zemini işaret ediyordu. O ışığın aydınlattığı yerde birkaç küçük bitki yeşermişti. İnce, narin gövdeleri ve yapraklarının ucunda saklı duran şeffaf damlalarıyla dikkat çekiyorlardı. Silüet eğildi, onları büyük bir özenle kopardı. Her hareketinde sanki bitkilerin ruhunu incitmemek ister gibi bir nezaket vardı.
Sonra yeniden yanıma geldi. Ellerinde tuttuğu yaprakları bana uzattı. Yüzündeki ifadede ciddiyetle birlikte umut da vardı.
“Bunları çiğne.”
Nasıl yapılır bilmiyordum. Çiğnemek… bu kelimenin ardında yatan eylem bana yabancıydı. Silüet ise bunu hemen fark etti. Yüzünde sabırlı bir tebessüm belirdi; sonra ağzını açtı ve dişlerini gösterdi. Bende de aynı organların bulunduğunu işaret ederek, bu bitkileri onların arasında ezmem gerektiğini anlattı. Basit bir hareketti, ama onun açıklaması bana sanki kadim bir sır sunuyormuş gibi gelmişti.
Dediği gibi yaptım. Bitkiyi ağzıma aldım ve dişlerimin arasında ezmeye başladım. Fakat hemen ardından keskin bir his yayıldı dilime. Acı değildi yalnızca… tuhaf bir uyuşma, sanki dikenli bir doku ağzımın her yerine batıyormuş gibiydi. İlk anda rahatsız edici, neredeyse yakıcıydı. Bir süre sonra hislerim köreldi. Ne çiğnediğimi, hatta gerçekten çiğneyip çiğnemediğimi bile anlayamaz hâle geldim. Tadını tarif edemiyordum. Acaba bütün bitkiler böyle miydi?
Ben o yabancı tattan başımı döndürmeye çalışırken, silüet ağacın dallarına uzandı. Geniş hazneli, avuç büyüklüğünde bir yaprak kopardı. Ardından küçük alanın çevresindeki şırıl şırıl akan su yoluna yöneldi. Yaprağı eğerek içine berrak sudan doldurdu. O hareketi yaparken, su damlacıkları yaprağın kenarından sızıyor, ışıkla birleşip küçük bir parıltı bırakıyordu. Döndüğünde, ellerinde taşıdığı o doğa kâsesi bana doğru uzanıyordu.
“Bunu iç.”
Dediği gibi yaptım. Boğazımdan aşağıya doğru artık hiçbir şey hissetmezken, bütün haznedeki suyu bedenime almaya çabaladım. Yutkunmak başlı başına bir sınavdı. Silüet, her defasında kısa ve net bir şekilde nefes almamam için uyardı. Ben ise hâlâ nefes ile suyun dengesini nasıl kurmam gerektiğini çözmeye uğraşıyordum. Söyledikleri tam zamanında olmuştu; yoksa kendi bedenim yüzünden boğulabilirdim.
Bütün suyu, birazını üzerime dökerek de olsa içmeyi başardım. Ardından yorgun düşmüş bedenimle geriye doğru serildim; bitkilerin yumuşak yaprakları sırtıma değdi. Silüet tekrar yanıma geldi, başucuma oturdu. Avuçlarını alnıma koydu ve o tanıdık sıcaklığı yeniden üzerime yaydı. Ateş ile ışığın birleşimi gibiydi; acıyı dindirmiyor, ama dayanılır kılıyordu.
“Ağzımın içi ve boğazımı hissedemiyorum.” dedim, kelimelerim biraz boğuk ve yalpalı bir şekilde dökülürken.
Silüet tebessüm etti. Gözlerinde, hafif bir hüzünle karışmış o sabırlı parıltı vardı. Sıcaklık etkisindeki bir elini saçlarım arasında gezindirirken, yumuşak ama derin bir sesle karşılık verdi:
“Normaldir. Çünkü doğru eylemler, çoğu zaman acıdan doğar. Acı, yalnızca bir engel değildir; aynı zamanda dönüşümün ilk işaretidir. Onu duymazsan, iyileştiğini de bilemezsin.”
O elinin yavaşça alnımda dolaşan hareketleri, sesinin dinginliği… içimdeki huzuru artırıyordu. Fakat o huzurun derinliklerinde, beklenmedik bir kıpırtı belirdi. Tutmakta zorlandığım, yeni yeni fark ettiğim bir his… Önce gözlerimde yanma algıladım. Ardından burnumun içini acıtan keskin bir sızı. Nefesim dengesizleşti, boğuklaştı. Sanki boğazımda yeni bir düğüm oluşmuştu. Bu his… bu yabancı eylem… neyin nesiydi?
“Ah, sana ben kıyamam, zavallı yavrum.” dedi silüet, sesi biraz daha yumuşayarak. “Neden ağlıyorsun?”
Ağlamak… bu mu? Bu hisler ve bu tuhaf eylemler, bu kelimeyle mi tarif ediliyordu? Sözlerin ağırlığı, zihnimde dalgalandıkça bedenim daha fazla dayanamadı. Gözlerimden akan sıcak damlalar yanaklarıma düştü, burnumdan istemsizce yaşlar süzüldü. Her şey içimden fışkırıyor gibiydi. Bedenimin hastalığından bile daha zorlayıcıydı bu. Ağlamak… Evet, işte bu, bana en ağır gelen şeydi.
Dudaklarım titredi, kelimelerim parçalandı:
“Bil… bilmiyorum.”
O anda silüet, bütün bedeniyle üzerime kapandı. Sanki bir gölge değil, sıcak bir örtüymüş gibi tüm varlığımı sardı. İçindeki enerji, ince dalgalar hâlinde bedenime aktı; elleri gözlerimden ve burnumdan sürekli akan yaşları, nazikçe bir yaprak parçası ile siliyordu. Her dokunuşu, içimde bir kapıyı daha aralıyordu. Ve bu dokunuşların her biri, ağlamamı dindirmek yerine daha da derinleştiriyordu; gözyaşlarım, içimde birikmiş binlerce damlanın bir anda boşalması gibi akıyordu.
“İçinde neler saklıyorsun? Anlat bana. Anlat ki çare olayım.”
Bilmiyorum demiştim. Oysa çok iyi biliyordum nedenini. Sonsuz gibi gelen bir zaman boyunca, tek başıma hayatta kalmaya çalışmıştım. Acı vericiydi; zihnimin, düşüncelerimin, hatıralarımın parça parça koparılıp tüketilmesi… Sonra bu dünyada gözlerimi açışım, debelenişim, sonumun geldiğini sanışım… ve şimdi burası…
“Neden? Neden daha öncesinde gelmedin? Neden beni o sonsuzlukta yalnız bıraktın?”
Sesim bir anda patladı. Haykırdım, boğazımda kalmış bütün çığlıkları birden dışarı attım. Sesimin yankısı, ağacın altındaki bu alanın kenarlarına çarpıp geri döndü. Gözlerim bulanıktı; ne onun yüz ifadesini görebiliyordum ne de ellerinin titreyip titremediğini. Sadece, sessizce durduğunu hissettim. Birkaç saniye boyunca hiç konuşmadı.
Sonra sesi geldi, biraz kısık ve kırılgan bir tınıyla:
“Ben… bir yere gelemem. Hem-”
Sözünü tamamlamasına izin vermedim. İçimdeki öfke, suyun yüzüne çıkan bir dalga gibi kabardı. Haykırmaya devam ettim:
“Ne kadar acı çektim, biliyor musun? Neden beni daha önce buraya göndermedin, kader! Ne istiyordun benden!”
Bu son cümleyle birlikte boğazım düğümlendi sanki, kelimelerim kendi kendine boğuk bir hırıltıya dönüştü. Gözyaşlarım daha sıcak, nefesim daha kesik kesikti. Bütün alan, kendi sesimin yankılarıyla dolmuş gibiydi.
Silüet, hiçbir şey söylemedi. Gözlerimdeki öfkenin, suçlamanın ona yönelmediğini anlamıştı. Kaderdi derdim… belki de bunu sezmişti. Sessizce, sabırla gözyaşlarımı silmeye, burnumdan süzülenleri nazik hareketlerle temizlemeye devam etti. Benimse artık bir şey söyleyecek gücüm kalmamıştı; kelimelerim yalnızca hırıltılarla nefes almaya çalışıyordu.
Bir süre sonra, usulca geriye çekildi. Yavaşça yükseldi, havalandı; sanki ağırlığı olmayan bir duman gibi, ağacın dallarının gölgesinden süzüldü. Ellerini göğsünün hizasında birleştirdi. O an dudaklarından dökülen sözler, anlamını bilmediğim bir dilin yansımasıydı. Her kelime, ince bir tınıyla havayı titretiyor, kalbime kadar ulaşıyordu. Sözcükler öylesine eski, öylesine kadimdi ki sanki bu ormanın kökleri bile onları dinlemeye alışmıştı.
Nefesimi düzene sokmaya çalışırken, bulanık gözlerimle onu izledim. Ellerini her kaldırışında, sanki görünmez bir dalga yayılıyor, etrafı titretiyordu. Ancak sözleri sarf ettikçe, kırılgan bedeni çatırdamaya başlamıştı. Son sözcüğü mırıldandığında, birden çevredeki ışık soluklaştı. Ağacın altındaki hava ağırlaştı, serinlik derime işledi. Ve sonra… toprağın yüzeyi çatladı.
Çatlaktan usulca bir filiz yükseldi. Kısa sürede boy atıp açan bitki, bembeyaz taç yapraklarını gökyüzüne sundu. Yapraklarının üzerinde kıpkızıl noktalar parlıyordu; sanki damla damla kan lekeleri işlenmişti. O lekeler, bulunduğu çevreye garip bir kudret yayıyordu. Etrafındaki diğer bitkiler, yapraklarının ucundan başlayarak kristalleşmeye başladı; donmuş şeffaf parçalar gibi parıldıyor, sessiz bir çatırtıyla şekil değiştiriyordu.
Silüet, sözlerini bitirdikten sonra yorgun bir şekilde toprağın üzerine çöktü. Onun yanında filizlenen çiçek hâlâ kristallerin arasında parıldıyordu; çatırdamaları, sessizliği bölen ince bir çığlık gibi yankılanıyordu. O sesi işitmek, ağlamamı kesmeye yetmişti. Gözyaşlarım hâlâ akıyordu ama artık içimde bir başka şey kabarmıştı: endişe.
Bedenimin ağrılarını görmezden gelerek doğruldum. Adımlarım titrek ama kararlıydı. Saydamlığını yavaş yavaş kaybeden silüete doğru ilerledim. Her adımımda onun daha da soluklaştığını görmek, içimi daraltıyordu.
Yanına vardığımda yorgun gözlerini bana çevirdi. Elleri titreyerek bitkiyi işaret etti. Dudaklarından dökülen sözler, fısıltıya yakın bir sesti:
“Bu çiçeğin adı, Albenek Zambağı. Senin ihtiyacın olan şey… her derdine deva olacak ilacın. Ona dokun.”
Bitkiye bakmadım. Ona dokunmak sorun değildi. Asıl sorun, gözlerimin önünde çatırdayan, ışığını kaybeden o bedendi. Kendi içinde parçalanırken bana şifa sunması… Bu görüntü, içimde de bir şeyleri çatlatmıştı. Onun zarar gördüğünü görmek, sanki kendi damarlarıma bir bıçak saplanmış gibi hissettiriyordu.
Sesim titredi. İlk kez bir başkası için korkuyordum. Endişe, içimdeki ateşi körükledi:
“Neden… neden kendine bunu yaptın? Bedenin…”
Silüet, yorgun bir nefes verdi. Sesi artık eskisi kadar berrak değildi; çatlak bir dalın sonu gibi kuru ve kırılgandı. O hâliyle bile söyledikleri, kulaklarımda yankılanırken inanması güç bir ağırlık taşıyordu:
“Her şeyi hatırladım… senin sayende. Kim olduğumu, burada ne yaptığımı…”
Gözlerimdeki bulanıklık hâlâ tam dağılmamış olsa da, yüzüne bakmak için eğildim. Sözleri beni daha derinlere çekiyordu; her cümlesi, zihnimde başka bir boşluğu açıyordu. Merak ve tereddüt birbirine karışmıştı. Dayanamadım, dizlerimin üzerine çöküp hemen yanına oturdum.
Ellerimi kaldırdım. Ona dokunmak istedim; başına, saçlarına… Belki o an, biraz olsun yükünü hafifletebilirdim, onun bana yaptığı gibi. Ama parmak uçlarım onun bedenine değdiği anda, bir hayali perdenin arkasına çarpmış gibi kayıp gitti. Hiçbir temas olmadı. Ellerim içinden süzülüp geçmişti. Gerildim, donakaldım. İçimde, büyük bir boşluğun sessizliği dolandı. Yavaşça ellerimi geri çektim; yenilmiş bir çocuğun çaresizliğiyle kucağıma bıraktım.
Silüet başını eğdi, yorgun gözlerinde yine o bilge ışıltı parladı. Sesinde acı da vardı, huzur da. Ve konuşmaya devam etti…
“Ben bir… Limen’im,” dedi, sesi çatallı bir nefesle. “Bugünden yıllar, çok yıllar önce… bir hikâyem vardı.”
Söylediği kelimeler titrekti, sanki anıları kendisine de ağır geliyordu. Dudaklarından bir isim döküldü:
“Yüce Elystria, Eterna Hazretleri…”
Bunu söylerken gözleri uzaklara kaydı. Kime hitap ettiğini bilmiyordum, ama sesinde hayranlıkla korku birbirine karışmıştı. Sözcükleri anlamıyordum, ama kalbime işleyen bir vardı.
“Sen haykırınca hatırladım. Kendi haykırışlarımı…” dedi, gözleri bu kez bana dönük. “O vakitler bu ormanda, evimdeydim. Benim de bir ailem vardı,” Sesi boğuldu, dudakları titredi. “Bir oğlum vardı.”
Bir an sustu. Sanki içindeki parçalanmayı toparlamaya çalışıyordu. “Sonra… büyük bir yıkım geldi. Hepimizi aldı. Ama ben gözlerimi yeniden açtığımda, buradaydım,” Ellerini toprağa bastı, gövdesi titredi. “Ah, biricik oğlum…”
Sözleri kısık bir iniltiye dönüştü. “Çok haklısın. Kader neden böyle bir oyun oynar bizlere?”
Şaşkın ve üzgün bir hâlde, başımı usulca eğdim. Silüet, yorgun bakışlarını yüzümde gezdirdi; sanki içimdeki kıpırtıları, söylemediğim cümleleri okuyordu.
“Seni tanıyorum,” dedi, kısık ama berrak bir tonda. “Mes-în Dâl.”
Bir an nefesim kesildi. Ardından, parmak uçlarıyla yanımdaki çiçeği işaret etti:
“Albenek Zambağı. Dokunduğunda, sana ait olanı sana geri verir. Soğukla kurulan bağ… Alphialıların bağı. Gücünü dokunana aktarır ve ölür.”
Sözleri zihnime bir anda hücum etti. Başımın içinde uğultu büyüdü. “Beyaz saçlar, kızıl gözler… Seni bekliyordu,” dedi, sanki çok önceden verilmiş bir hükmü okur gibi. İçimdeki tereddüt kabardı; birden çok fazla şey, birden fazla yönden üzerime çökmüş gibiydi. Ne düşüneceğimi seçemiyor, kelimeleri tutamıyordum.
Tam o sırada silüet başını yana eğdi, yumuşak bir tebessümle kollarını açtı. “Son bir kez,” der gibi. Çekindim; öncesinde ona dokunamamıştım. Fakat bu kez üstüme geldiğinde temas; gerçek ve sıcaktı, demek ki izin veriyordu. Beni sarmalarken kalbimdeki düğüm gevşedi. Omuzumda titreyen bir nefes hissettim.
“Yüce Elystria…” dedi, sesi dualaştı. “Görevimi tamamladım. Beni onların yanına al, lütfen.”
Gözleri doldu; çenesinin kenarında parıldayan minik bir damla, ışığa değip titredi. Beni biraz daha sıktı; ilk defa tattığım o şefkat içimde acı–tatlı bir boşluk açtı.
Sonra… kırıldı.
Sanki ince bir buzu avuçlarımda tutuyordum ve buz, kendi ağırlığına dayanamayıp çatladı. Işık saçan küçük parçalar, sessiz kıvılcımlar gibi ayrılıp toza dönüştü. Avuçlarımda kalan son sıcaklık solarken, kollarım boşluğa kapandı. Başımı kaldırdım; ağacın yaprakları arasından süzülen parlak ışığa bakıp fısıldadım:
“Umarım Tanrın, dileklerini kabul eder…”
Şefkatin bıraktığı burukluk içime çökerken başımı eğdim. Albenek Zambağı’na uzandım. Parmaklarım taç yapraklarına değer değmez soğuk bir akış damarlarıma yürüdü; önce bileklerimde, sonra göğsümde bir serinlik çemberi oldu. İçimde gezinen o soğuk, acımı alıp yerine keskin bir canlılık bıraktı. Çiçeğin parıltısı her nefeste biraz daha sönüyor, kızıl noktalar solgun bir griye çekiliyordu. Az önce kristal gibi parıldayan çevredeki bitkiler, birer birer çatlayıp toz oldular; alanın duvarı görünmez bir dalga gibi geri çekildi.
Gökyüzünden sızan ışık inceldi. Yutkundum; gözlerimin kenarında siyah noktalar, kulaklarımda uzak bir uğultu. Gücün akışı sürdükçe yorgunluk aniden ağırlaştı. Dizlerim boşaldı, bedenim yumuşak zemine bıraktı kendini. Son gördüğüm, kapanan gözkapaklarımın gerisinde titreşen beyaz ile kızılın birbirine karışmasıydı.
Ve ben, soğuğun sessiz kucağında, beni bekleyen bir diğer silüet ile karşılaştım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |