10. Bölüm

8.Parça – O’ndan Sonra

BEIVA
beiva.universe

 

Kırağı İlahileri, Dizi V: “Soğuk, sabredenin dilidir; ona kulak veren, neresinde saklanacağını öğrenir.” Sana bir seçenek sunuldu; dışarıdaki konuşmayı kesince, içeride saydığı zamanı duydun. Eşikler, kaçış veya kurtuluş değil; karar yeridir.
Şimdi, soğuğun dilinden ne öğrenip hangi kararı vereceksin: kaçmak mı, yoksa çağıranı çağırmak mı?

 

— İmgesel Varoluşun Arşivi,

VIII. Not: “Soğukla Tümlemenin Bedeli”

 

 

Havanın ciğerlerimi yeniden doldurduğunu hissettiğimde gözlerim yavaşça aralandı. İlk fark ettiğim şey, ışığın solgunluğuydu. Ağaçların arasından süzülen o parıltılı ışık hüzmeleri gitmiş, yerini karamsar bir sessizliğe bırakmıştı. Yaprakların kenarları buruşmuş, renkleri sarının donuk bir tonuna dönmüştü. Dalları kaskatı, kırılmaya hazırdı; sanki en ufak bir nefesle bile çökecek gibiydiler.
Bedensel ağırlığım hâlâ üzerimdeydi ama içimde, açıklayamadığım bir boşluk dalgalanıyordu. Yavaşça doğruldum, ellerimle toprağa tutunarak. Parmaklarımın altındaki zemin kuru ve soğuktu; oysa burası, bir zamanlar nefes alan bir yerdi.

İçimden yükselen bir arama hissiyle etrafıma baktım.
Gözlerim, O’nu… ve onun geride bıraktığı o güzelliği arıyordu. Fakat ortalıkta ondan bir iz yoktu.
Toprak, ısısını yitirmişti; sanki tüm canlılık onunla birlikte bu yerden çekilmişti. Bu sessizlikte bile, varlığının yankısını duyar gibiydim. Ancak yankılar da artık uzak birer hatıraydı. Göğsümde, sıcakla soğuğun birbirine karıştığı bir boşluk hissettim; o boşluk büyüdükçe kalbimde bir şeylerin yer değiştirdiğini fark ettim.

Ayağa kalktım.
Kurumuş ağacın çevresinde yavaşça dolaştım; bir zamanlar berrak akan o ince su yolu şimdi yosun tutmuş, durgun bir aynaya dönmüştü. Üzerinde yüzen yapraklar bile hareket etmiyordu. Sanki zaman burada, onun gidişiyle birlikte durmuştu.
Hafif bir rüzgâr esip saçlarımı geriye savurduğunda, gözlerim istemsizce ormanın derinliklerine kaydı. O nazik, sessiz rehberlerimi aradım. Fakat onların da izi silinmişti.

Ne ayak izleri vardı ne otların arasındaki hafif kıpırtı. Geride kalan tek şey, soğuk bir sessizlikti; yaşayan hiçbir şeyin artık konuşmadığı bir sessizlik.

O an anladım ki, bu yer artık O’nun varlığının tohumlarını taşımıyordu. Her renk solmuş, her ses susmuş, her sıcaklık unutulmuştu.

Yavaş yavaş bedenim soğuğa alışıyordu. Ama o soğuk artık bana dokunmuyordu; yalnızca havanın içindeki ağırlığı hissediyordum, nefes alırken ciğerlerimde dolaşan o donuk sessizliği.
Görüşüm giderek bulanıklaştı. Göz kapaklarımı araladım, sonra parmaklarımla ovaladım. Avuç içlerimde bir nem, bir sıcaklık hissettim. Başta anlayamadım. Sonra fark ettim: göz yaşlarıydı bunlar.
Gözlerimden süzülen o birkaç damla, çenemin ucundan toprağa karıştı. Fakat toprak bile artık onu emmedi; yaş, kuru kabuğun üstünde donup kaldı.

Ah… İçimden delicesine düşünceler geçiyordu. Duyulmayacak bir nefes kadar ince… Anlamıştım, doğru. Bu, ağlamak olmalıydı.
Gözlerimi ağacın gövdesine çevirdim. O’na benziyordu şimdi; suskun, kederli ve kırılgan. Her dalında bir ağırlık, her yaprağında yavaşça solan bir anı vardı. O’nun kim olduğunu önemsememiştim. Oysa o beni, kim olduğumu bilmesem de sormuştu.

Neden karşımdaki kuru ağaca dönüşmüş gibi hissediyordum? Neden bu kadar eksik, bu kadar köksüzdüm? İçimdeki boşluk, ağacın çatlayan gövdesiyle aynı tınıyı taşıyordu. Her solukta biraz daha içeri çöken bir acı, bir yankı, bir yankının yankısı.

Ben; kelimeler boğazımda takılırken, ellerimdeki göz yaşlarına bakarken, o soruyu sordum kendime: “Ben hep böyle miydim? O karanlıkta bile, gerçekten böylesine bir acıyı hisseder miydim?”

…Gözlerimi sildim, kirpiklerimin arasına biriken ince kristalleri parmak uçlarımla ayıkladım. Etrafıma tekrar baktığımda, dünya hâlâ aynı sessizlikteydi; ama ben farklı hissediyordum.
Az önce gördüğümü düşündüğüm o garip varlık, yüzü bana benzeyen o karaltı, sanki bütün duyularımı bir anlığına sıfırlamıştı. Şimdi yeniden düşünmeye başladığımda, beynimin içinde yankılanan uğultu azalmış, yerini daha keskin bir farkındalığa bırakmıştı.

O yüz, zihnimde hâlâ dalgalanıyordu; bir göl yüzeyine düşen karanlık bir gölge gibi.
Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan havayı hissetmeye çalıştım. Ne kadar soğuk olursa olsun, içimi yakmıyordu artık.

“Mantıklı düşün,” dedim kendi kendime, sanki ilk kez bir emir veriyormuşum gibi. “Şimdi sırada ne var?”
Ellerimi birbirine kenetledim; tenim buz gibiydi, ama içimde üşüme hissi yoktu. “Bu…” dedim alçak sesle, kendi nefesime karışan bir şaşkınlıkla, “normal değil.”

Gözlerimi kısarak etrafı taradım.
Bu düzlüğün etrafında uzanan orman, ilk uyandığım anki yerdi. Ancak şimdi sanki başka bir zamanın içindeydi. Çürüyen otların kokusu keskinleşmiş, su yolu tamamen kurumuştu. Adımlarımı dikkatlice atarak ağacın çevresinde tekrar dolaştım, birkaç tur attım. Her adımda toprağın altında hafif donmuş bir çıtırtı hissediliyordu ama ayaklarım sanki onu duymuyordu.

Dizlerimin üzerine çöktüm; parmak uçlarımı toprağa bastım. Soğuk, derimin altına işleyemedi. Parmak uçlarımda hissettiğim tek şey, taşlaşmış bir sessizlikti.

“Bu hissizlik… bir lanet mi, yoksa armağan mı?” diye geçirdim içimden. Aklımda o varlığın son sözü dalgalandı: “Alphialı.”
O kelime, boğazımda sanki zihnimde gibi dolandı. Ne anlama geldiğini bilmiyordum, ama bir şeylerin merkezinde olduğumu hissediyordum. Eğer bu sözcüğün izini sürersem… belki kim olduğumu, neden burada olduğumu öğrenebilirdim.

“Alphialı…” dedim tekrardan, sessizce. Söylerken sesim, rüzgârla karıştı; sanki orman bile bu kelimenin anlamını tartışmak istemedi.

Ağacın etrafında yavaş adımlarla dolanırken bir şey daha hatırladım. O varlık, bana yakınlarda bir evinin olduğundan bahsetmişti. Ormanın içinde… çok eskilerden kalma bir yer. Ne durumda olursa olsun, bir ev demek bir sığınak demekti.
Bu düşünce, içimdeki belirsizliği bir anlığına bastırdı. Belki hâlâ oradadır, diye geçirdim içimden. Umutsuzca… Belki o eve gidersem, ondan geriye kalan bir iz bulurdum ya da kendimden. Ancak dediğim gibi, umutsuzca…

Fakat o düşünce zihnime yerleşir yerleşmez, içimde bir uğultu yükseldi. Derinliklerimden gelen bir dürtüydü bu; önce kısık, sonra çınlayan bir gürleme gibi. Sanki birisi içimde zincirleriyle çırpınıyor, göğsümün iç duvarlarına vuruyordu. İçimde bir kasılma hissettim, parmaklarım istemsizce gerildi. Bu his iğrençti. Yakıcı, ağır ve yabancı.

O’nu düşündükçe, bu duygunun sesi büyüyordu. Öfke… evet, saf bir öfke. Birilerine yönelmişti ama kim olduklarını bilmiyordum. Kalbimin ritmi değişti; bir karaltı sanki başka birinin kalbinden, bana ait değildi.

“Bu… benim öfkem değil,” diye fısıldadım, kendi sesimden ürkerek. Ama neden şimdiydi? Neden o ruhani varlığın geçmişine dair düşünceler kurduğumda içime bu kadar karanlık bir his yerleşiyordu? Sanki onun içinde gömülü bir fırtına, bana miras kalmıştı.

Bu hisleri önemsememeye çalıştım. Derin bir nefes aldım ve zihnimdeki çığlıkları susturmaya zorladım. Ne kadar uğraşsam da, içimde dolaşan o yabancı öfke bir sis gibi dağılmıyor, sadece daha derinlere çekiliyordu. “Sonra,” dedim kendi kendime. “Bunu sonra düşüneceksin.” Şimdi önümde başka sorunlar vardı.
Geldiğim yönü az çok hatırlıyordum; o tarafta yalnızca yoğun, sessiz bir orman uzanıyordu. Oysa bana rehberlik eden varlık, ormanın içinde bir yerlerden bahsetmişti, “Evim” demişti. Eğer orada gerçekten zamanında bir sığınak vardıysa, belki de hâlâ bir iz kalmıştı. Belki… benim gibilerden biri daha vardı.

Başımı kaldırdım; gri gökyüzü yaprakların arasından sızıyor, ölü bir ışıkla toprağa dokunuyordu. Soğuk havayı tekrar içime çektim. Bu, bir tür güçtü belki ya da yalnızca alışmaktı. Karar vermek istemedim. Dönüp arkamdaki ağaca son kez baktım. Onunla konuştuğum yer… şimdi yalnızca kabuğu dökülmüş bir gövde…

“Teşekkür ederim,” dedim, dudaklarım kıpırdamadan. Sonra adımlarımı ileri çevirdim. Bir zamanlar dünyalar güzeli olan o yeri ardımda bıraktım.

Toprak her adımımda ince bir çatırtıyla karşılık veriyor, yosun kokusu soluk bir anı gibi arkamdan sürükleniyordu. Düzlüğü geçtim, sonra ormanın derinliklerine daldım.
Giderek koyulaşan ağaç gölgeleri arasında, artık sadece kalbimin atışını değil, her şeyi duyabiliyordum.

İlerledim. İlerledim ve bir daha durmadım. Her adımda o düzlüğün sesi biraz daha geride kalıyordu; kuş ötüşleri, rüzgârın dallarda bıraktığı fısıltı, her şey yavaş yavaş sustu.
…Ağaçların türü değişmişti artık. Geniş taç yapraklı o eski devler yerini, göğe doğru sivrilen daha ince gövdelere bırakmıştı. Dallar, birbirine sürtündükçe keskin bir tıslama çıkarıyor; tıpkı taşla sürtünmesi gibi bir ses yayıyordu.

Henüz hava kararmamıştı ama ışığın yoğunluğu azalmıştı. Gökyüzüne baktım; maviliğin daha da solduğunu, yerine koyu gri tonlarda kümelerin biriktiğini gördüm.
Işık artık parlak değil, soluktu. Sanki ağaçların gövdeleri bile bu renge bürünmüş, orman kendi gölgesini yemeye başlamıştı.

Her şey değişmişti, havanın kokusu bile. Artık nemli toprak değil, kuru ve kötü bir koku vardı havada. Hayvanların sesleri ise tuhaftı; belli belirsiz, kısa nefes aralıklarında duyuluyor, sonra hemen kesiliyordu. Bu bölge, sanki sessizliği seven bir şeye aitti.

O’nun evi, buralara yakın bir yerde olabilir miydi? Bu düşünce, nereden geldiğini bilmediğim bir his gibi içimde belirdi. Sanki ormanın sessizliği, beni bir yere yönlendirmeye çalışıyor; her nefeste, “buradaydı” diye fısıldıyordu.
Ama etraf tamamen ıssızdı. Gözlerim uzun süre çevreyi taradı; hiçbir iz, hiçbir kalıntı yoktu. Ne taşların arasında bir yapı izi, ne de toprağın altında bir kabartı.
Sadece aynı biçimsiz ağaçlar, aynı yorgun sessizlik.

Derken, arazinin dokusu değişmeye başladı. Önce birkaç dik kayalık çıktı karşıma; sonra zemin yükselip alçalmaya, adımlarımı sarsmaya başladı. Bazı yerlerde, çukurların içi donmuş su birikintileriyle doluydu. Her adımda buzun altından gelen çıtırtılar yankılanıyor, ormanın uzak ucunda kayboluyordu.

Yürümek gittikçe zorlaşıyordu. Sanki toprak, beni geri çevirmek ister gibi inatçıydı. Ama ben yine de ilerledim; çünkü içimdeki o garip his, hâlâ susmuyordu.

Sis, ayak bileklerime gelecek kadar yoğunlaşmıştı; nefes aldıkça içime doluyor, görüşümü daha da daraltıyordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama durmak da istemiyordum. Sanki önümde görünmeyen bir yol uzanıyor ve ben, onu görmesem de adımlarım biliyordu nereye bastığını. Her adımdan sonra toprak daha dik, daha inatçı bir hâl alıyordu. Parmak uçlarımda hissedilen gerilim, içimdeki huzursuzlukla birleşmişti.

Arada bir durup etrafa bakıyordum, ama sis öyle yoğundu ki kendi nefesimin buğusu bile önümde bir duvara çarpmış gibi takılı kalıyordu. İçimde bir tereddüt, bir rahatsızlık kıpırdanıyordu; tıpkı uyarı gibi, bastırılmış bir içgüdü. Ama dinlemedim.

O’nun olduğu düzlükte, uzaklarda bazı yükseltiler görmüştüm; belki de farkında olmadan oraya doğru sapmıştım. Mantığım, geri dönmem gerektiğini söylüyordu. Fakat o garip his… o bastırılamayan çağrı, beni hep ileriye itiyordu.

Rüzgâr yön değiştirdi. Ağaçlar zamanla seyreldi. Sis, bir anlığına aralandı; önümdeki arazi yürümesi neredeyse imkânsız, taşlık bir yamaca dönüşüyordu. İçimden geçen o cümleyi susturamadım: “Buralar güvenli değil.”

Şimdi durup yamacın aşağısına baktığımda, sisin içinde yitip giden o ormanlık bölgeyi görebiliyordum. Gözlerim biraz daha uzağa, o düzlüğe kaydı. O’nun nefesinin son kez değdiği yere… Sonra daha da ötede, başka yükseltilerin ardında, çizgi gibi uzanan bir ışık hüzmesi parlamasına kaydılar. Sanki bana el sallayan, uzak bir dünyanın nabzı gibiydi bu; veda etmek için son bir çaba, son bir çırpınış…

Manzara güzeldi, evet. Ama güzellik, bazen sessiz bir uyarıydı. Gökyüzü, gri kümelerle kapanıyor; rüzgârın yönü değiştikçe bulutların altında bir gölge ağırlaşıyordu. Bunları daha önce görmüştüm. O yağışlı günü hatırladım; nefesimin bile donduğu, kalbimin soğuğa karıştığı anı.

Bu sefer rehberlerim yanımda değildi ama o an, içimdeki bir parça “yaklaşıyor” diyordu. Sığınacak bir yer bulmalıydım. Bu taşlık yamaç, pürüzlü yüzeyleriyle güven vermese de, içinde gizlenmiş bir kovuk, bir geçit ya da eski bir sığınak olabilir diye düşündüm. Belki de O’nun Evi…
Yavaşça etrafı taradım; taşların arası gölgelerle doluydu, sis aralıklarında derin karaltılar şekilleniyordu. Her birine dikkatle baktım; çünkü bu kez, korunmakla kaybolmak arasındaki fark yalnızca bir gölge kadar inceydi.

Adımlarım kayalığın kenarına yaklaştıkça, taşların yüzeyi giderek daha keskin bir dokuya büründü. Dengesiz bir zeminde yürüyordum; küçük bir taşın bile yerinden oynaması, bedenimi yamaç boyunca sürükleyebilirdi. Bu düşünce bile içimde, gözle görünmeyen bir ağırlık yaratıyordu. Her nefeste hava, ciğerlerime taş gibi oturuyordu.

Derken, gözlerim bir karaltıya takıldı. Kayalıkların arasında, neredeyse doğanın kendisini yutmuş gibi duran bir boşluk… Yaklaştıkça fark ettim: bu bir girişti. Çevresinde yosunlar asılıydı; duvarlarından aşağıya donamamış ince su damlaları sızıyor, zemine düşerken yankılanan sesleri mağaranın derinliğine karışıyordu. Tepesinden sarkıtlar uzanmıştı, bazıları çatlamış, bazıları ise cam gibi şeffaflaşmıştı. Uzaklardaki hüzme, bu sarkıtların uçlarında kırılıyor ve mağaranın ağzında solgun bir parıltı bırakıyordu.

O an gökyüzü gürledi. Bir şey, yükseltinin en tepesini yırtarak geçti. Ardından gelen ışık, mağaranın ağzını bir anlığına aydınlattı ve o an, içeride bir şeyin kıpırdadığını sandım. Belki bir yanılsamaydı. Ancak yine de kalbimin birkaç vuruş boyunca ritmini şaşırmasına neden olmuştu.
Sanki bir sıvı, göğsümde bir damla olarak titredi; içimde, “gir” diyen bir ses beliriverdi. Başımı yukarı kaldırdım; gökyüzü koyu gri kümelerle tamamen kaplanmış, ilk damlalar taşın üstünde tıslayarak eriyordu.
Seçeneğim yoktu. Fakat mesele sadece öğrenmek değil, kaderin beni buraya getirme nedenini anlamaktı. Belki de cevap, bu taşların derinliklerinde saklıydı. Bir adım attım. Sonra bir adım daha… Ayaklarımın altındaki taş, mağaranın nemli zeminine karıştı; dışarının uğultusu birdenbire sustu. Sadece damlayan suyun yankısı ve kalbimin içten içe atan sesi kaldı.

“Belki de,” diye fısıldadım içimden, “aradığım şey, beni buraya çağırandır.”

Bölüm : 05.11.2024 18:48 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...