
“Kapı görünmezken yön görünür; yön görünürken kapı seni görür.” Beyazın içinde yalnızca yön bıraktı; tokmağı senin eline sürdü. Dönen çekirdeğe dokunduğunda çizgi kırıldı, kum sustu, akışın kaderi kısa bir an sana emanet edildi. Kapının hakkı yön mü, yoksa dokunuş mu? Eşiği hangi anda geçtiğini kime borçlusun? O’na mı, kadere mi, kendine mi?
— İmgesel Varoluşun Arşivi,
IX. Not: “Sonsuz Görünen Kapılar”
Mağara, beni içine çekerken her adımda taş duvarlar biraz daha daralıyor, yankılar biraz daha uzuyordu. Dışarıdaki soğuk rüzgâr artık yalnızca uzak bir hatıraydı; içerideyse nemli bir sıcaklık, tenimin üstünde canlı bir nabız gibi dolaşıyordu. Işığın kaynağını göremiyordum, ama bir yerlerden süzülüyordu. Taşların arasındaki ince yarıklardan, sanki damarlarından ışık akıyormuş gibi…
Islak zemindeki adımlarımın sesi yankılandıkça mağaranın ışıkları titriyor gibiydi. Her titreşim, beni biraz daha derine çağırıyordu. Az önce ardımda bıraktığım o dağ, gri bir kabuktu; burası ise o kabuğun içindeki gizli özdü.
Birkaç dakika önce dışarının manzarası ne kadar huzur vericiyse, buradaki manzara da o kadar büyüleyiciydi ama başka bir türden bir güzellikti bu. Buradaki ışık gökyüzünün değil, taşların kalbinden doğmaydı. Gözlerim, karanlıkla parıltının iç içe geçtiği o garip uyuma alıştıkça, her şeyin biçim değiştirdiğini fark ettim. Sanki taş duvarlar nefes alıyor, damlalar zamanda asılı, yankılar ise kendi gölgelerini taşıyordu.
Bir noktadan sonra, içeride geçirdiğim zamanı ölçemez oldum. Dakikalar birbirine karışıyor, yankılar kendi üzerine kıvrılıyordu. Mağaranın içinde sanki zaman, duvarlardan süzülüp taşın damarlarına işliyordu.
Her adımım bir öncekine benzese de, hiçbir adım aynı düzleme düşmüyordu. İçimdeki sesler bile geri çekilmişti; sanki düşüncelerim de bu taş duvarlara sinmiş, beni dinliyordu.
Devam ettikçe başımdaki o taş gibi ağırlık geri geldi ama bu kez bedenimden değil, mekândan gelen bir baskıydı bu. Hava, üzerime kapanan görünmez bir tavan gibi ağırlaşıyordu.
Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyordum. Arada bir, gözlerim kararıyor; bir anlığına farklı yerlerde beliriyordum. Bilincim kapanıyor, ama bedenim yürümeye devam ediyordu sanki. Zamanın ritmi bükülmüş gibiydi; bir an, sonsuzluğa uzayan bir çizgi gibi uzuyor, bir an tek çakımda yok oluyordu.
Burada gerçekten de bir şey vardı. Görülmeyen, ama görüyormuş gibi hissedilen bir şey…
Bir anda bir temas hissettim. Soğuk, keskin ama yakıcı olmayan bir temas… Su.
Yüzüme çarpan o ince sıvı dalgası, derimin altına işleyip beni kendime getirmişti. Nefesim kesilmiş, dizlerimin üzerine çökmüş haldeydim. Bileklerime kadar uzanan bir su birikintisinin içinde, ellerim taş zemine saplanmıştı. Az önce yürüdüğüm karanlık koridor sanki beni yutmuş, sonra nefes aldırmak ister gibi beni buraya kusmuştu.
Başımı kaldırdım; suyun yüzeyi, taşların arasından sızan solgun bir ışığı titrek yansımalarla kırıyordu. Bu yansıma, yüzümü bulanık bir hayal gibi gösteriyordu, kendi benliğimi tanıyamadığım bir hayal… Bir an, yansımadaki siluet bana değil de, başka birine aitti sanki. Karaltılı, tarif edemediğim bir yüz… Gözlerimi kısıp baktım, ama görüntü çözülüp yeniden dağıldı. Suyun içinde, ben olmayan birinin izi geziniyordu.
Göğsümdeki katranlı kalp, o yankıyı tanır gibi atmaya başladı. Yavaş, temkinli, ama derinden gelen bir çarpıntıyla. Burası güvenli değildi. Ama tehlikenin ne olduğunu hâlâ bilmiyordum. Sadece yaklaştığını hissediyordum.
Su yolunun uzandığı yöne baktım. Orada, uzak bir noktada bir ışık titreşiyordu. İlk anda solgun bir parıltıydı, sonra büyüdü, biçim aldı, neredeyse nefes alıyormuş gibi genişleyip daraldı. Gözlerim kamaştı; birkaç saniyeliğine yalnızca beyaz bir yankı kaldı zihnimde.
Ayaklandım. Su, dizlerime kadar yükselmişti artık; her adımda taş zeminin soğukluğu ayak tabanımdan tepeme kadar tırmanıyordu. Fakat içimdeki merak, bu ürpertiyi bastırıyordu. O ışığın ne olduğuna dair tek bir açıklama bile bulamıyordum. Bu karanlık mağarada, duvarlardaki zayıf taş parıltılarını bile boğan bir ışık… Nasıl mümkün olabilirdi?
Adımlarımı suyun içinde sürükleyerek, akıntının yönüne uydum. Her hareketimde dalgalar ışığın üzerine gidiyor, ardından yavaşça geri çekiliyordu; sanki beni oraya iten görünmez bir şey vardı.
Yaklaştıkça duvarların dokusu değişti; taşın yerini pürüzsüz, parlak bir yüzey almaya başladı. Ve fark ettim ki ışık bir noktadan değil, sanki kendiliğinden doğuyordu. Suyun içinden, taşın damarlarından, hatta havanın titreşiminden.
Karanlık artık geri çekilmişti. Işık, sanki beni tanıyormuş gibi yaklaştı; bir dost gibi değil, hatırlanmış bir anı gibi. Elimi uzattım. Parmak uçlarım o beyaz parıltıya değdiği anda, ışık birden şiddetini artırdı. Gözlerim yanarcasına kamaştı; içgüdüsel bir refleksle kapadım. Ve o anda sanki içimden biri çekilip alınmış gibi hissettim.
Gözlerimi yeniden açtığımda, elim göğsümdeydi. Kalbimi tutuyordum. Katranlı sıvı, parmaklarımın arasından süzülüyordu yine; ağır, yoğun ve uğursuz bir şekilde. Damladığı her noktada yankı oluşuyor, sonra yankı yerini sessizliğe bırakıyordu.
Nefesim hızlandı, çevreme baktım; ama artık mağara yoktu. Su yolu da, taş duvarlar da, karanlık da kaybolmuştu. Geriye yalnızca beyaz bir boşluk kalmıştı.
“Ben… yine burada mıyım?”
Sesim bile bana ait değildi. Gerçekle soyutluk birbirine karışmıştı; gözlerim açık ama zihnim kapalıydı sanki. İçimde bir düşünce kıvılcımı belirdi:
“Ya bu, o varlığın işi ise? Kadere hükmeden o karaltının, beni yeniden kendi oyununa çekişi ise?”
Beyazın içinde bir adım attım, nereye bastığımı bilmeden. Zemin yoktu, gölge yoktu, yön yoktu. Sanki adımlarım havada süzülüyor, ardından izleri bile siliniyordu.
Bu kez onu göremiyordum. Etrafta hiçbir şey yoktu. Sessizliğin bile bir bedeni olsaydı, işte böyle görünürdü. Ancak burası onun mekanına benziyordu.
Önceki seferlerde ne vardı, hatırlamaya çalıştım. Aynalar mıydı? Cam mıydı? Yoksa yalnızca hayal mi? Hepsi birbirine karıştı; hafızamda geriye yalnızca bir “karaltı” kaldı. Bir yüz veya biçim değil, sadece bir varlık fikri… Varlığın, gölgesiz bir düşünce gibi zihnimde bıraktığı o tek iz…
Gözlerim istemsizce etrafı tarıyordu. O varlığı arıyordum, yine bir yerden çıkıp beni sınayacak diye. Sessizlik ne kadar uzun sürerse, o kadar derinleşiyordu içimdeki gerilim. Bu defa neden gelmiyordu? Neyi bekliyordu? Yoksa bu sessizliğin kendisi mi imtihanımdı?
…Beyaz düzlem boyunca ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum. Zaman, kalbimin atışına eşlik etmeyi bırakmıştı. Artık sadece ben vardım. Ve bembeyaz bir hiçliğin içinde, düşünebildiğim tek şey onun yokluğuydu.
Elim hâlâ kalbimdeydi. Katran, parmaklarımın arasından ağır ağır süzülüyordu. Kalbim dışarıdaydı, sanki bedenime ait değilmiş gibi. Her atışı bir tehdit gibiydi; bırakırsam düşecek, dağılacak, kaybolacaktı. Bazen parmaklarımı daha sıkı bastırdım, bazen gevşettim ama o hep oradaydı, titreyen bir ışık damlası gibi.
Sonra, uzaklarda bir karaltı belirdi. Önce bir gölge sandım; ama gölgenin düşeceği bir ışık yoktu burada. O’ydu bu. Hatları seçilmeyen, sınırları olmayan, saf bir karanlık. Hareketsizdi, ama varlığı bütün beyazlığı boğmaya yetiyordu.
Ona doğru yürümeye başladım. Her adımda aramızdaki mesafe değişmiyor gibiydi; sanki o da geri çekiliyordu, ama yerinden oynamadan.
Yaklaştığımda fark ettim, tepkisizce dümdüz duruyordu. Bedeninden bir uzuv uzanmış, görünmez bir noktayı işaret ediyordu. O yönü merakla inceledim. Beyazın içinde, sanki bir anlığına uzaklarda başka bir gölge kıpırdadı.
Bunu fark edince tekrar ona baktığım ama yok olmuştu. Hızla başımı çevirdim; sağımda, biraz ötede bir başka karaltı netleşti. Aynı duruşta. Aynı sessizlikte. Yine bir yönü işaret ediyordu. Ona doğru yürüdüm; suya benzeyen zeminin üzerinde ayak sesim bile yankılanmadı. Nefesimi toparladım ve kalbimi sıkarak sordum:
“Ne istiyorsun benden?”
Sesim bembeyaz boşlukta yankılandı, sonra söndü. Hiçbir yanıt gelmedi. Sadece o karaltının yönü değişti; başka bir tarafı işaret etmeye başladı. Bakışımı o yöne çevirdim. Ama tekrar geri döndüğümde… yine yoktu.
Bu kez daha uzakta, biraz ötemdeydi. İçimde bir kıpırtı belirdi; korkudan çok, bir farkındalık gibi. “Benimle… oynuyorsun,” dedim fısıldarcasına. Ama o, hiçbir ses çıkarmadı. Beyazın içinde sadece işaretler kaldı. Sanki bana bir şeyi değil, bir yönü göstermeye çalışıyordu.
Yapabileceğim başka bir şey yoktu. Onun işaretlerini takip ettim. Biri biter bitmez bir diğeri, sonra bir diğeri daha… Her seferinde yön değişti, her seferinde adımlarım aynı beyazlıkta yankısız kayboldu.
Derken, önümde bir şey belirdi. Bir kapıydı. Kahverengiye dönmüş, kenarları aşınmış, menteşeleri kararmış eski bir kapı. Bu sınırsız beyazlığın ortasında, gerçekliğin unutulmuş bir kalıntısı gibiydi. Ne bir duvara bağlıydı ne de bir zemine; zemine çakılı duruyor, ama kendi ağırlığını taşıyormuş gibi titriyordu.
Varlık, onu işaret ediyordu. Bu defa gözümü ondan çektiğimde kaybolmadı. İlk kez, yerinde kaldı. Oraya gitmemi istiyordu.
Kapıya doğru yürümeye başladım. Yaklaştıkça kapı da bana yaklaşıyordu; sanki aramızda görünmez bir ip, bizi birbirine doğru çekiyordu. Her adımda aramızdaki mesafe aynı kaldı, ama aramızdaki yankı azaldı. Sessizlik, bir davet gibi büyüdü.
Dönüp arkama baktım. Karaltı, hâlâ oradaydı. Bu kez bana bakmıyor, sadece bekliyordu. Onun için değil… kendi içimdeki bir şey için yürüdüğümü o da biliyor gibiydi.
“Gerçeklik…” diye fısıldadım, kapıya bir adım kala. “Yoksa sadece… öteki taraf mı?” Elimi yavaşça tokmağa uzattım. Soğuktu ama o soğuk, mağaranınki gibi değil; sanki parmak uçlarımdan içime işleyen bir kararsızlıktı.
Tokmağı kavradım ve derin bir nefes aldım. Tokmağı ittiğimde kapı, gıcırdayarak aralandı. Eski, yıpranmış eşyalarla dolu bir oda belirdi önümde. Toz, havada yüzen sessiz bir nehir gibiydi; sanki zamana ait her şey burada unutulmuştu.
İçeri adım attım. Ve o an, bir sarsıntı gibi, renkler geri döndü. Hava ağırlaştı, taşların arasından sızan esinti tenime dokundu. Gerçekliğin o tanıdık yükü omuzlarıma çökmüştü.
Arkama döndüm. Kapının diğer tarafına baktım. Ne beyaz düzlem… ne o karaltılı varlık… Hiçbiri yoktu. Kapı, sadece mağaranın duvarına açılıyordu artık; dar geçitler, loş renkli taşlar, duvarlardan süzülen soğuk nem… Geri dönülecek bir yer kalmamıştı.
Derin bir sessizlik çöktü. Ben az önce… ne yaşamıştım? Sesim, zihnimin taş duvarlardan yankılandı ama yankı, bu sefer bana aitti.
…Oda garipti. Doğal bir mağara boşluğu değil de, sanki içten tırnakla oyulmuş gibi; taşın damarları parmak izleri gibi kıvrılıyordu. Duvarlarda, birbirine bakan koyu gölgeler… Birkaç kapı daha vardı; kapı denirse. Boşluğun içinde, biraz daha koyu birer kesik gibi. Ne tarafa açıldıklarını bilmiyorum, ama hepsi aynı sabırla bekliyordu.
Nefesimi tuttum; taşın kokusu ıslaktı. “Burada birileri varmış,” diye düşündüm, saçma gelebilir ama taşın yüzeyi bir bedenin sıcaklığını unutmuş gibi değildi.
Etrafa dağılmış eşyaları sırayla yoklamaya başladım.
Masaya benzeyen düz bir çıkıntının üzerinde uzun, ince bir şey duruyordu. Ucundan pas dökülüyordu, sapı sertti. Elime aldım, ağırlığı beklediğimden hafifti. “Bir çubuk,” dedim içimden. “Ama ne için?” Parmağımı ucuna değdirince sanki eski bir kesik anısı ürperip çekildi elimden.
Yerde yarı saydam, içi boş bir küre buldum. Avucuma aldım; soğukluğu suyun ilk temasına benziyordu. “Su taşı,” dedim. “Belki suyu bunun içinde saklıyorlardı.” Gözümü yaklaştırdım; yüzeyinin altında ince bir sis dönüp duruyordu ya da ben öyle sandım. Kulağıma götürdüğümde, çok uzaklardan gelen bir fısıltı gibi bir ses duydum.
Köşede devrilmiş bir sütun parçası vardı. Üzerinde birbirini kovalayan halkalar, aralarına gömülmüş küçük pırıltılar. Parmak uçlarımı gezdirdim; her halkada nabzım bir anlık durup yeniden başladı. “Bir anlam var,” dedim. “Biri bir şey istediğinde, o da elini böyle sürmüş müdür?” Ellerim taşın tozunu aldı, tozum parmak çizgilerime yerleşti.
Duvara yaslanmış ince çerçeveli bir düzenek buldum; üstünde gergin teller ya da teller gibi görünen kıl kadar ince çizgiler. Üfledim. Bir kısmı titredi, biri hiç kıpırdamadı. “Bir sayaca benziyor,” dedim kendi kendime. “Havaya bir ilgisi mi var?” Saçma mı değil mi, bilmiyordum. Sesleri az önceki su fısıltısına karışıp kayboldu.
Bir de küçük, düzensiz bir cam parçası… ışığı tutmuyor, ışığı içinden geçirip başka bir renge çeviriyordu. Gözümün önünde gezdirdim; oda, parçanın kenarında ince ve daha sakin bir dünyaya dönüşüyor, sonra geri geliyordu. “Bu ne?” diye mırıldandım.
Ortada, yere gömülmüş yassı bir taş vardı. Ayaklarımı yanına koyunca, zeminin sesi değişti. İçi boş bir kabuğa basmıştım sanki. Dizlerimi kırdım, taşın üstüne avuçlarımı koydum. İçimden bir yankı geçti; sanki taş benim atışımı değil, taşın kendi atışını parmaklarıma verdi. Kısa, kısık, sabırlı.
“Burası bir ev miydi?” dedim alçak bir sesle. “Ev denen yerde, böyle şeyler mi olurdu?”
Duvarın bir yerinde, taşın yüzeyi diğerlerinden daha pürüzsüzdü. Oraya değdiğimde, tırnağımın altından ince bir serinlik yürüdü. İçimdeki ses kabardı. Bir an, burada yaşayan birinin nefesini duyar gibi oldum; çok eskiden, çok içeriden.
“Ne işe yaradıklarını bilmiyorum. Yanlış isimler veriyor olabilirim. Ama isim verince susuyorlar; susunca da biraz anlaşılıyorlar. En azından öyle hissediyorum.”
Odanın ortasında doğruldum. Kapılardan biri, diğerlerinden daha az karanlıktı. İçinden rüzgâr değil, bekleyen seslerden biri geçiyordu.
“Hanginiz dışarısınız, hanginiz içeri?” diye sordum kapılara. Cevap gelmedi. Ama taşın nabzı, az önceki kısık ritmi bir kez daha gönderdi avuç içlerime.
Yolun nereye çıktığını bilmesem de, elimi o daha az karanlık olanın eşiğine koydum. “Yanlış da olsa,” dedim kendi kendime, “bir adımın ismi, adımın kendisinden önemlidir bazen.”
Dönüp odaya tekrar baktım. Burası gerçekten değerliydi. İsmini bilmediğim onlarca nesneyi barındırıyordu. Ancak buradan birçok şey öğrenebileceğimi sanmama rağmen elim boş kalmıştı. Hiçbir şeyi bilmediğim gibi hiçbir şey de öğrenemedim. Buranın, O’nun evi olup olmadığını dahi bilemiyordum. Fakat bir şeyi fark etmiştim. Sütunlardaki yazımsı şeyler, bir anlam taşısa da sanki silinmiş gibiydi. Ancak zaman tarafından değil, bir başkası tarafından, bilinçli… İçimde bir şüphe uyanmaya başlamıştı. İçimdeki ses, devam et diyordu.
Sonraki odaya geçerken soğuk bir örtü omuzlarımdan aşağı süzüldü. “Dikkat” diyen bir uyarı gibiydi, sessiz bir dokunuş. Hava ağırlaştı; göğsümün içinde bir kapak kapandı sanki. Yutkundum. Bir daha. Bir daha. Kulaklarımın içi, derin bir suya dalmışım gibi basınçla doldu.
Kapıyı biraz daha araladım. Loş bir mor, odanın karanlığını ince bir sis gibi boyuyordu. Morun merkezinde, havada hiçbir şeye değmeden dönen garip bir şekil… Kristale benziyordu ama kristal gibi durmuyordu; köşeleri ışığı kesmiyor, ışığı öğütüyor gibiydi. Dönüşü sürtünmesizdi; ne uğultu, ne rüzgâr, sadece dönmenin kendisi.
İçeri bir adım attım. Mor ışık derimin üstünde gezinirken parmak uçlarımda hafif bir karıncalanma başladı. Oda kokusuz değildi; ıslak taşın altına saklanmış metalimsi bir koku, dilimin arkasında ince bir tat bıraktı. Kalbim ritmini bozdu; iki kısa, bir uzun atımda bulundu. Ona baktıkça, o da bana bakıyormuş gibi geldi.
İçimde bir fısıltı kıpırdadı: “Dokun.”
Yaklaştım. Nasıl oluyordu da bu hızda dönebiliyordu? Merak ettim. Elimi kaldırdım, duraksadım. Nefesimi dahi tutmuştum. O an, dönen cismin sesi içimde doğdu sanki. Önce çok hafif, çok ince bir perde belirdi. Sonra dönüş yavaşladı; mor, köşelerinden sızarak daha derin bir tona aktı.
Yüzeyi gözümün önünde değişti. Sert değil, katmanı bir ışık derisiymiş gibi pul pul ayrıldı, tekrar toplandı. Derinlerden tek bir ton yükseldi: uzun, titrek, tekdüze bir çizgi ve zerrelerden oluşan bir grup kum benzeri madde. Dönüş bittiğinde cisim havada sabitlendi. Mor, sanki içinden nefes alıp veriyordu ve yok oldu.
Elim havada kaldı; parmak uçlarımın arası soğuğu diplerine kadar hissetti. Avuç içim, kalbimin sıcaklığını taşıyordu. Ancak kalbim, benden bir adım geride atıyordu sanki.
Ben bekledim. Cisim de bekledi. İçimdeki ses tekrar etti, bu kez daha yakından:
“Dokun.”
“Peki…” dedim. Elimi milim milim öne taşıdım; aramızda, görünmez bir tül gerildi. İnce bir titreşim, dişlerin arasından kaçan bir “s” sesi gibi.
Bir an için, parmak ucumla dünyanın nabzı arasında yalnızca bir saç teli kalmıştı.
Ve o saç telini koparıp koparmamak arasındaydım.
Parmaklarım tam değecekken aklımdan geçti: Tek bir çizgi… ve kum taneleri. Eğer bir şey sayıyorsa, ya da akıyorsa, çizgi sabit kalırdı; kum düşerdi. Bu neyi tutuyordu?
Ucuyla temas ettiğim an, her şey bir anda söndü. Morun nabzı durdu, tekil ses çizgisi kırıldı; oda, derin bir nefes verip sustu. İçimdeki fısıltı, o “dokun” diyen nefes, bir anda geri çekildi; sanki boğazıma kadar gelmiş havayı ben fark etmeden yutmuşum gibi.
Soğukluk dağıldı. Basınç boşaldı. Hava, taşın üstünden kalkmış ince bir örtü gibi hafifledi. Elimde şimdi yalnızca sıradan, keskinliği çoktan bitmiş bir kristal parçası vardı.
Onu avucumda çevirdim; ışığı tutmuyor, sadece benim soğuk terimi tutuyordu. “Çalışan bir şeyi durdurdum,” diye geçirdim içimden. “Belki de benden çok önce de dönüyordu; ben yalnızca araya girdim.” Bir düzenek vardı ve ben o düzenekten bir pimi çekmiştim belki de. İçimde hafif bir ürpertiyle yeni bir düşünce: “Kader hep benim üzerimde miydi, yoksa bu kez ben mi bir şeyin kaderi oldum?”
Kristali yavaşça bıraktım; taş zemine değince hiçbir yankı yapmadı. Odanın duvarlarına baktım; az önce titreşen damarlar suskun, loş ışık sabit, rüzgâr yok.
“Ne yaptım?” dedim fısıltıyla ama cevap gelmedi.
Onunla bir sonraki görüşmemizde soracaktım. Bir çizgi ile kum tanelerinin arasına girmeye, ne denirdi?
Cismi son bir kez avucumda çevirdim; kenarlarından dökülen ince kırıntılar parmak çizgilerime yapıştı. Sanki artık parıldayamayan ışığın pulcuklarıydı. Tekrar avuç içimde hafifçe çevirdim ve parçaları sessizce zemine bıraktım.
Odanın devamına açılan bir geçit vardı. Koyu bir yarık gibi; içine bakınca derinliği değil, bir bekleyiş görünüyordu. “Buradan,” dedim, kendi kendime. “Buradan gitmeliyim.” Omuzlarımdan o mistik ağırlığı silkeler gibi bir adım attım.
Yürürken başka odalar da çıktı karşıma. Bazılarında duvarlara yaslanmış gölgeler, bazılarında yere bırakılmış isimsiz şeyler… Hepsine birer bakış bıraktım, hiçbiri beni çağırmadı. Bir odanın tavanından tek damla düşüyordu; yere değmeden önce sanki fikir değiştirip havada kayboldu. Bir başkasında duvarın içinden geçen soluk bir çizgi vardı; elimi yaklaştırınca çizgi geri çekildi, bir kıl gibi taşın içine gömüldü. Yürümeye devam ettim. Kapılar birbirini izledi, geçitler birbirine eklendi; ayak seslerim bazen yankılandı, bazen hiç doğmamış bir ses gibi sustu.
Sonra ışığı gördüm. Uzakta, dümdüz bir boşluğun ucunda ince bir dilim… Önce soluk bir çizgi, sonra genişleyen bir yırtık. İçimde bir kıpırtı: “O’nu buldum,” dedim. “Sorularımı sorabilirim.” Adımlarım hızlandı; koşuya yakın, nefesim kısalıp uzadı. Işık, yaklaşınca tek bir renge dönüşmedi, çoğaldı ve çoğaldı. Dışarının rengine dönüştü. Eşiğe vardığımda anladım: Bu ışık O’na değil, gerçekliğe aitti.
Taşın kokusu değişti; artık nemin altına saklanmış metal değil, dışarıdaki rüzgârın getirdiği ıslak toprak kokusu vurdu yüzüme. Hava serinledi ama beni üşütmedi. Artık üşütmüyordu gerçi. Bir an gözlerimi kıstım; beyaz boşluktan değil, gerçek gökyüzünden gelen parlaklık gözlerimi aldı. Arkama baktım. Arkada yalnızca karanlık bir geçit, kendi üzerine kıvrılan bir sessizlik kalmıştı.
“O,” dedim fısıltıyla, “başka bir kapının arkasında kaldı.” Elimi eşiğe koydum; taş, içeride bıraktığım o garip odaların aksine sıcak sayılabilecek bir titreşim taşıyordu. Sanki dünya, “hadi” diye itiyordu.
Dışarı bir adım attım. Ardımda, mağaranın içinden gelen son yankı kıpırdadı: tek, kısa bir nefes. Cevap mı yoksa bir veda mı, bilmiyordum.
Önümde ise rüzgâr, gerçekliğin ağırlığını avuçlarıma bıraktı. Ve ben, sorularımı yanında taşıyarak, cevabı dışarıda aramaya karar verdim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.16k Okunma |
424 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |