
Halamın kaftanının içinden çıkardığı mendili havada sallayıp, Memo’yla önümde zılgıt çekmesi sanki zamanın akışını bozdu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Bu, tek bir anlama geliyordu: Beni gelini ilan ediyordu.
Bir anlık şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Halayın ritmi değişmiş, davulun tok sesleri bile kulağıma uğultu gibi geliyordu. Tam o sırada, sağ tarafımdan sert bir ses yükseldi:
“Ne yapıyorsun sen hala?” diye çıkıştı abim. Sesi, halayın coşkusunu bir anda bastırmıştı. Yüzüme bakmadan, doğrudan Memo’ya dikti gözlerini; adımlarını yavaşlatarak önümüze geçti. Kalabalık hafifçe açıldı, birkaç kişi aramızda ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Abim elini Memo’nun omzuna koydu, “Çekil şöyle,” dedi dişlerinin arasından, fakat Memo kımıldamadı. Tam o esnada Baran, bir adım ileri fırlamak üzereyken kolundan Serdar tuttu.
“Dur Baran, yapma” dedi, sesi alçak ama sertti. Baran’ın göğsü öfkeyle inip kalkıyordu. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşmişti, gözleri Memo’nun üzerine kilitlenmişti.
Halam ise hâlâ yerinde, elindeki mendili havada sallıyor, sanki biraz önce kopan fırtınadan habersizmiş gibi oynuyordu. Ama ben biliyordum; bu, sessiz bir savaşın ilanıydı.
Memo, umursamaz bir gülümsemeyle omuz silkti. “Oynuyoruz işte abi, ne var bunda?” dedi.
Malik, onun bu rahat tavrına daha da hiddetlendi. “Benim kız kardeşimin yanına böyle mi yanaşıyorsun lan sen?” diye çıkıştı, elini Memo’nun göğsüne iterek.
Serdar, durumu sakinleştirmeye çalışmak için “Tamam Malik, düğün günü şimdi…” diye araya girdi ama o an Baran’ın bakışları Memo’ya kilitlenmişti. Yüzü sertleşmiş, çenesindeki damar belirginleşmişti. Serdar onu kolundan yakalamak istedi ama Baran bir hamlede kurtuldu.
“Bırak Serdar!” diye haykırdı. “Bu herif haddini aştı!”
Memo, alayla güldü. “Sen de mi karışacaksın Baran?”
Baran, bir adım daha atıp onun yüzüne dik dik baktı. “Ben karışmam mı? Herkesten önce bin kere ben hesap sorarım!” dedi ve sertçe Memo'ya yumruk attı. Yengemin çığlığını duydum ama tepki veremedim.
Malik abi de aynı anda öne atıldı, iki taraftan sıkışan Memo bir adım geriledi. Gözleri aniden ciddileşmişti ama etrafındaki halkada herkesin nefesi kesilmişti. Davul susmuş, düğün bir anda savaş alanına dönmüştü.
Baran’ın “Seninle burada bitmeyecek bu!” sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanırken, babam öfkeyle öne atıldı. “Ne oluyor burada?! Düğünde rezillik mi çıkaracaksınız?” diye gürledi.
Malik ile Baran, Memo’nun iki yanını sarmıştı. Babam bir eliyle Malik'i, diğer eliyle Baran’ı geri itti. “Yeter!” dedi, sesi tok ve kararlıydı. Memo, bu fırsattan yararlanıp yarım adım geri çekildi ama o pişkin gülümsemesini koruyordu.
Tam o sırada halam, hâlâ mendilini sallayarak pişkince ortaya çıktı. “Ne varmış yani? Berfin okulunu bitirsin, söz olmayacak mı zaten?” dedi.
Babamın yüzü öfkeyle kasıldı. “Zahide, bu yaptığın ne? İnsan böyle şeyleri milletin içinde yapar mı?!”
Halam, omuz silkerek, “Milletin içinde yapılacak şey işte bu, herkes duysun, bilsin,” dedi.
Birden annemin sesi, kalabalığın uğultusunu yardı:
“Yeter artık, ayıp değil mi!” Annem, öfkesini saklamadan halama doğru yürüdü. “Sen ne hakla böyle şeyleri kızımın başına yakarsın! Bir daha onun hakkında ağzından tek kelime çıkmayacak, anladın mı?” Halam, başını çevirip bakmamayı seçti ama yüzündeki pişkin ifade, annemin sözleri karşısında bile kaybolmadı.
O sırada Baran yeniden ileri atılmaya yeltendi. Gözleri Memo’nun üzerinde, dişleri kenetlenmişti. "Bu iş burada bitmez!” diye bağırdı.
Tam hamle yapacakken Serdar kolundan tuttu, tüm gücüyle geriye çekti. “Baran, dur! napıyorsun oğlum düğün yeri burası!” dedi. Baran, Serdar’ın kolunu silkeledi ama o bırakmadı. “Sakin ol, yoksa her şey daha kötü olacak!”
Kalabalık artık tamamen dağılmıştı. Davul tekrardan tüm gürültüsüyla yankılanmaya başlamıştı. Yengem koluma girip beni kenara çekti. “Tamam canım, buraya bakma…” dedi.
Ayaklarımın altındaki toprak kayıyor gibiydi. Öfke, utanç ve hayal kırıklığı içimde birbirine karışmıştı. Annemin sert bakışları hâlâ halamın üzerinde, Baran ise Serdar’ın kollarında öfkeyle nefes nefese duruyordu.
Biliyordum… Bu düğün artık benim için bitmişti.
💫
Oda da gözyaşlarımı silerken Malik içeri girdi.
“Yeter kızım, ağlama artık.” dedi.
Halamın düğünde mendili alıp herkesin içinde Memo’nun önünde sallayarak Beni gelini diye ilan etmesi hâlâ çıldırtıyordu. O an içimde bir şeyler paramparça olmuştu. İnsanların bakışları, aralarında fısıldaşmaları… Hepsi yüreğime hançer gibi saplanmıştı.
“Beni orada rezil etti Malik,” dedim kısık bir sesle. “Ne hakla ya ne hakla böyle bir şey yapabiliyor..”
Malik’in kaşları çatıldı, yumruğu sıkılıydı. “O kadının yaptığını yanına bırakacağımı mı sanıyorsun? Seni herkesin önünde küçülttü. Buna izin vermeyeceğim.”
Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Sesim titriyordu:“Ne yapacaksın peki? Daha fazla olay çıksın mı istiyorsun?”
Malik’in gözleri karanlık bir kararlılıkla parladı. “O mendili salladığı an her şey değişti. O artık sadece seni değil, bizi de karşısına aldı. Ama merak etme, Memo da halan da bundan sonra attıkları adımı iki kere düşünecek.” Sustu, derin bir nefes aldı. “Sen sadece ağlamayı bırak, gerisini bana bırak.”
Ben ise içimdeki kırgınlığın, öfkenin ve korkunun arasında sıkışıp kalmıştım “Sadece mendilde değil…” dedim, hıçkırıklarım hâlâ dinmemişti. “Herkese söylemiş. Kadının biri bana ‘kimin kızısın?’ diye sordu. Başkası da, ‘o Zahide’nin gelini’ dedi. Hala ince ince işlemiş her şeyi… Biz fark etmemişiz bile.”
Malik sustu, ama yüzündeki öfkeyi gizleyemedi. Yumruğunu masamın kenarına vurdu.
“Demek oyun çoktan kurulmuştu. Senin üzerine böyle bir lekeyi sürmelerine izin vermeyeceğim.” dedi.
Başımı öne eğdim, gözlerim doldu. “Ben rezil oldum Malik… herkesin gözünde, meydanda… halam mendili sallarken içimden bir şeyler koptu. Bana sormadan, beni düşünmeden, herkesin önünde gelin ilan ettiler.”
Malik yanıma yaklaştı, yüzümü ellerinin arasına aldı. “Berfin, bana bak.” dedi. Sesinde öfke de vardı, koruma isteği de. “Senin küçüldüğün falan yok. Küçülen onlar. O mendille oyun kurduklarını sandılar ama bundan sonra hesap verecekler. Sen ağlama, ben yanındayım.”
Onun gözlerindeki kararlılık içimdeki acıyı dindirmese de biraz olsun nefes almamı sağladı. Ama biliyordum ki mesele sadece mendil değildi. Halamın kurduğu oyun, adıma sürülen sözler ve insanların bakışları… hepsi üzerime çökmüştü. Malik’in sözleri kulağımda yankılanıyordu ama içimdeki fırtınayı susturmuyordu. Ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da, içimden geçenleri kimse bilmiyordu.
“Benim kaderimi neden başkaları çiziyor?” diye sordum kendime. Halanın bir mendille, birkaç sözle hayatımı insanların diline düşürmesi… Sanki ben yokmuşum gibi. Benim düşüncelerim, hislerim, hayallerim hiç var olmamış gibi.
Kendi sesimden bile yabancı gibiydim. İnsanların gözleri önünde ilan edilen bir “gelin”dim sadece… Oysa ben sorulmadan, sevilmeden, sadece oyunun bir parçası gibi ortaya atılmıştım.
O mendilin sallanışı gözümün önünden gitmiyordu. Mendil değil, sanki benim onurumdu sallanan. İnsanların kahkahaları, fısıldaşmaları hâlâ kulağımdaydı. Herkes gördü, herkes biliyor artık. Ve ben ne yaparsam yapayım, o sahne hafızalara kazınacak.
İçimde bir ses, “Bundan sonra asla aynı Berfin olmayacaksın.” diyordu. Belki daha güçlü, belki daha kırık… Ama kesinlikle eskisi gibi saf, sessiz, kabullenen olmayacaktım.
Kendime kızıyordum. “Belki de en büyük hatam hep susmaktı.” dedim içimden. O an fark ettim ki bu sessizlik, sadece düğünde başlamamıştı. Çocukluğumdan beri üzerime yapışmış bir alışkanlıktı.
Küçükken bile haksızlık karşısında ağlar ama sesimi çıkarmazdım. Büyüklerin sözüne karışılmazdı, susmak erdemdi, kız çocuğu edepli olmalıydı… Hep bunları duydum. Beni susturdular, ben de sustukça kabullendim. Bir şey demedikçe içimde birikenler ağırlaştı.
Halamın bir mendille beni herkesin önünde “gelin” ilan etmesi… işte o sahne, çocukluğumdan beri üzerime örülen sessizliğin en yüksek sesi oldu. Çünkü ben yine orada sustum. Yüreğim paramparça olurken dilimden tek kelime çıkmadı.
Belki de bu yüzden en çok kendime öfkeliydim. İçimden bir ses, “Neden orada kalkıp ‘hayır’ demedin? Neden susup insanların gözünde susturulmuş bir kıza dönüştün?” diye bağırıyordu. Ama başka bir ses daha vardı içimde, daha kısık ama daha derinden gelen: “Senin suçun değil, seni susturanların suçu.”
Çocukluğumdan bugüne kadar her şey bana sabretmeyi, susmayı öğretmişti. Ama o mendil… sabrımın son noktasıydı. Belki de bundan sonra susan değil, konuşan olmalıydım. Çünkü sessizlikle sadece kendimden biraz daha eksiliyordum. Düşüncelerimin derinliğinden Malik’in sesiyle sıyrıldım. Elimle başımı ovuşturuyordum, burnum kıpkırmızı olmuştu, gözlerim şiştiği için neredeyse yarı kapalıydı. Allah bilir ne haldeydim; aynaya baksam kesin kendimden korkardım.
Malik başını eğip bana baktı, dudaklarının kenarı hafif yukarı kıvrıldı. “Tamam be, hâlâ ağlıyorsun.” dedi. “Bak, ağlayınca çirkin oluyorsun.”
Şaşkınlıkla başımı kaldırdım. "Ne diyorsun?” dedim, burnumu çekerek.
“Evet ya,” dedi kahkahasını zor tutarak, “burnun domates gibi olmuş, gözlerin de balon gibi şişmiş. Hala bu halini görse, ‘yok ben bu kızı istemem’ derdi kesin.”
“Malik!” dedim boğuk bir sesle, yastığı alıp kafasına atmaya çalıştım. "Def ol git başımdan."
O kahkahayı patlattı. “Bak, sinirlenince daha da komik oluyorsun. Burnunu çekiyorsun, sesin öyle çıkıyor ki… valla yan ev duysa ‘zurna çalıyorlar’ sanar.”
Ben de ağlarken istemsizce gülmeye başladım. Burnumdan çıkan garip sesle birlikte kıkırdamam iyice felaketti “Saçmalama ya!” dedim gözlerimi ovuştururken.
Malik gözlerime baktı, bu sefer sesi biraz daha yumuşadı “İşte böyle… gülünce güzelleşiyorsun. O yüzden ağlama Berfin. Sen ağlarsan, ben daha çok deliriyorum.”
O an hem utanıp hem de istemsizce kıkırdadım. İçimdeki kırgınlık hâlâ vardı ama burnumun kızarıklığına, gözlerimin şişliğine rağmen gülmek bana iyi gelmişti. Malik’in “ağlayınca çirkin oluyorsun” sözüne yeteri kadar tepki vermediğimi düşünüp sinirlenip yastığı kaptığım gibi suratına fırlattım. Yastık tam isabet!
“Ooo! Ne yapıyorsun kızım, savaş mı açtın?” dedi gülerek, yastığı geri bana atarken.
“Sus be! Hem ağlama diyorsun, hem de dalga geçiyorsun. İnsan teselli eder, sen alay ediyorsun.” dedim, burnumu çekerek.
Malik kollarını kavuşturdu, kaşlarını kaldırdı “Teselli ediyorum işte… gerçekleri söylüyorum. Ağlarken tipin kayıyor. Valla biri görse seni bu halde, ‘bu mu o düğünde herkesin baktığı kız’ der.”
Yastığı tekrar kaptım, bu sefer bütün gücümle ona daldım. “Malik! Sus! Vallahi öldüreceğim seni!”
O kahkahadan kırıldı, ben de sinirle üstüne yürüyünce elimi tutup kollarımı yana açtı. “Dur! Kızım senin halin ne böyle, burnun akıyor hâlâ. Yemin ederim çocuk gibi oldun. Gel de mendil vereyim sana.”
“Yeter yaaa!” dedim bağırarak, elimle saçlarını bozdum.
“Lan! Saçıma dokunma, sabah jöleledim ben onu!” diye bağırdı bu sefer. İkimiz de bir anda kahkahayı bastık. Biraz önceki gözyaşlarımın yerini kahkaha almıştı. Yanağımda hâlâ ıslaklık vardı ama içimdeki ağırlık biraz hafiflemişti. Malik saçını düzeltmeye çalışırken ben hâlâ kahkahadan kırılıyordum.
“Sen var ya…” dedi bana bakıp, “küçükken de hep böyleydin. Oyuncağını elinden alsam ağlar, sonra gelip bana vururdun.”
Ben hemen atıldım: “Yalan! Sen çikolatamı çalıyordun. Ağlıyordum çünkü hakkımı yiyordun.”
Malik kıkırdadı. “Ne hakkı be? Senin yüzünden marketten gizli saklı çikolata alıp odama saklamak zorunda kalıyordum. Hatta bir kere yakalamıştın ya beni…”
Birden o anı gözümün önüne getirdim, gözlerim parladı. “Evet! Yatağının altına saklamıştın! Buldum hepsini, sonra anneme söylemiştim.”
Malik kahkahayı bastı, ellerini başının arkasına koydu. “Ahhh, işte sen o günden beri ispiyoncu Berfin’sin!”
“Ne diyorsun be!” dedim gülerek, yastığı tekrar kafasına geçirdim. O da anında karşılık verdi, ikimiz de yastık savaşına giriştik. Birbirimize vura vura, kahkahalar içinde nefessiz kalana kadar güldük.
Sonra ikimiz de yere oturduk, yorgunluktan kollarımız yanımıza düştü. Malik derin bir nefes alıp bana baktı. “Gördün mü? Ağlamayı bırakınca, çocukken olduğu gibi gülmeye başladın.” dedi.
Ben burnumu çekip ona baktım, hâlâ gözlerim şiş, burnum kızarmıştı ama dudaklarımda gülümseme vardı. “Evet…” dedim, “ama çocukken her şey daha kolaydı. Şimdi hayat mendillerle oyun oynayanların elinde.”
Malik sustu, yüzü biraz ciddileşti. Ama gözlerinde yine korumacı o kararlılık vardı.
✨️✨️
Malik’le biraz toparlanmış çıktık odadan. Merdivenden inerken avluda annemi gördüm, gözleri dolmuş, ağlayacak gibiydi. Babam da dirseğiyle dürtüp “sus” der gibi baktı. İçim sıkıştı.
"Noldu, niye ağlıyorsun anne" dedim. Ses yok. Yutkundu, gözlerini yere indirdi. Babam da yüzünü çevirdi, belli ki bir şey gizliyorlar. "Yeter artık, sabahtan beri suratlarınız asık. Ne olduysa oldu, artık ne halayla ne Memoyla bir işimiz yok." diye çıkıştı Malik
Ortada ağır bir sessizlik oldu. O sırada dedemin sesi duyuldu. "Ben size demedim mi, ha? Demedim mi ben! Kız kısmı kolay kolay ortalıkta olmaz dedim, okul mokul işte böyle çıkar başa bela. Bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz demişler."
"Bavo yine başladın aynı sözlere! Açık söyleyin, noldu? Ne olmuş da annenin hali böyle?"Dedim
"He vallahi, lafı döndürüp durmayın. Biz çocuk muyuz?" Diye destek oldu abim.
Anam dayanamayıp patladı, gözyaşlarıyla konuştu. "Halanız işte… Yine yapacağını yaptı. Gitmiş sağa sola konuşmuş. 'Memo’ya istemem, okulda dedikodu varmış' demiş. 'Oğluma yakışmaz' diye de üstüne eklemiş."
"Ne! Kim dedi öyle? Bana iftira mı atıyor şimdi? Ne diyorsun anne!" Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki.
"Yetti artık!" Diye bağırdı Malik. "kimse bizim arkamızdan konuşamaz! İnsan biraz utanır, kendi yeğeni hakkında böyle laf eder mi, kim bunlar be kim?"
Yengem araya girdi, eliyle sakinleştirmeye çalıştı. "Heey, susun azıcık… Kavga etmeyin. Daha da büyütmeyin ha, halanın lafıyla ev yıkılmaz. Bir durun hele."
"Bunlar çok oldu artık, bu hep böyle! İlk değil ki bu! Hep konuşur, hep karışır! Bizi rezil etmeye çalışıyor." Dedi Malik.
Dedem bastonunu yere vurdu, inatla söylendi. "Ben size demedim mi! Okula göndermeyin dedim. Büyük sözü dinlemeyenin hali budur işte!" O sırada nenem öne atıldı, dedeme sert baktı. "Hee yeter sen de! Hep aynı laf, hep aynı tantana! Asıl kabahat namusa laf atan kızında. Ben torunuma laf söyletmem. Kimse torunumun adını çıkaramaz, herkes haddini bilecek!"
Avlunun ortası buz gibi oldu. Sadece anamın hıçkırıkları geliyordu. İçim kaynıyordu, elim ayağım titriyordu. Malik’in de elleri yumruk gibi sıkılmıştı. Yengem yine sakinleştirmeye çalışıyordu ama evin içinde kavga çıkmasına ramak kalmıştı.Sinirle kapıya yürüdüm. İçimdeki öfke kaynıyor, gözüm hiçbir şey görmüyordu. "Ben şimdi onlara gösteririm!"
Arkamdan Malik’in sesi geldi, hışımla kalkmıştı. "Bekle, ben de geliyorum!" Annem de gözyaşını silip ayağa fırladı. "He vallah ben de geliyorum! O Zahide’ye söyleyecek çift lafım var benim de!"
Nenem kapının önünde önümüzü kesmeye çalıştı. "Yav durun hele, nereye gidiyorsunuz? Aklınızı mı yitirdiniz, gece gece ortalığı ayağa mı kaldıracaksınız?"
Babam arkamdan seslendi, sesi titriyordu: "Berfiiin!"
Ama ben çoktan kapıyı açmış, konağın dışına çıkmıştım. Malik arkamdan yetişti, annem de onun arkasında. Hep beraber dar sokaklardan koşa koşa halamın evine vardık. Büyük demir kapının önünde durup var gücümle bağırdım: "Halaaa! Çık dışarı! Halaa!"
Malik yumruklarını sıktı, öfkeyle haykırdı: "Çıkın lan dışarı! Siz kimsiniz de benim kardeşimin adını ağzınıza alıyorsunuz!" Sonra var gücüyle demir kapıya tekmeler atmaya başladı. Her darbe sokakta yankılandı, demir zangır zangır sallandı. Malik kapı eşiğinde haykırıyordu: "Siz benim kardeşime nasıl laf edersiniz ha! Kimin hakkı var iftira atmaya! Erkekseniz çıkın karşıma!" Gürültülü art arda tekme darbelerine dayanamayan avlu kapısı geriye doğru devrildi.
O sırada Memo’yla babası kapıya doğru çıktılar, şaşkın gözlerle bakıyorlardı. Halam ise üst kattaki pencereden kafasını uzatmış, aşağıyı seyrediyordu. "Ne laf edeceğim ben, olanları söyledim! Orası okul değil mi? Ana yok, baba yok… Herkesin ne yaptığı belli mi ki! Benim lafım havadan gelmedi!"
Sözlerini duyunca gözüm karardı. Yerden iri taşlardan birini kaptım, bütün gücümle halamın penceresine fırlattım. Camlar şangır şungur tuz buz oldu, aşağıya parçalar saçıldı. "Halaa, o diline sahip çık duydun mu beni!" Diye bas bas bağırdım.
"Eşkiya mı kesildiniz gece gece kapımıza geliyorsunuz!" Diye bağırdı eniştem. Bundan güç alan Memo öne atıldı. "Siz kimsiniz lan evimizi basıyorsunuz ha!"
Malik kollarını sıvaya sıvaya Memoya yaklaştı. "Biz kimiz öyle mi?" Memonun gözlerine korku yerleşti. "Biz Atmanlarız! Biz aileyiz!" Diyip suratına yumruğu geçirdi. Onlar o hengamede kavga ederken. Annem nefes nefese öne fırladı, gözleri öfkeyle dolmuştu, sesi bütün sokağı inletiyordu: "Zahideee! Allah’tan korkmaz mısın sen! Benim kızıma dil uzatacak insan mısın sen?! yarın senin kızının kapısına da bu ateş düşer, unutma! Bugün bize taş atan, yarın kendi başını kırar!" Eliyle göğsüne vurup devam etti: “Sen başkasına çamur atarsan, kendi kapına da sıçrar! Kendi kızın da var, yarın ona da iftira çıkarsa ne diyeceksin, ha Zahide! Allah’tan utan, kuldan utan!"
Sokak kalabalıklaşmaya başlamıştı. Komşular pencerelerden bakıyor, fısıldaşıyordu. Malik hâlâ Memoyla kavga ediyor eniştem ayırmaya çalışıyordu. Halam ise camın arkasında, yüzü kireç gibi olmuştu.
"Kimse bana iftira atamaz! Ben kimseye kötülük etmedim, kimsenin ekmeğine el uzatmadım! Ne hakla konuşuyorsun!" Diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Bugün o susmuşluğun beraberinde getirdiği öfkeyi kusuyordum. Gözlerimden yaşlar sel gibi akıyordu, hıçkırıklarım bağırışlarımın arasına karışıyordu. Sinirimden ellerim titriyor, göğsüm inip kalkıyor, nefesim kesiliyordu. Bir taş daha aldım, elimden kayar gibi tekrar pencereye fırlattım. Camın kalan parçaları da yere saçıldı.
Malik de öfkeyle ekledi, yumruklarını yumruklarının arasından bağırıyordu "Kendi oğlunu adam edememişsin, dönmüş benim kardeşime laf ediyorsun!" bu hengamede bir kaç yumrukta Memodan yemişti.
Tam bu esnada babam sokağın başından koşarak geldi. Yüzü kireç gibi olmuş, nefesi kesilmişti. Bizi görünce sesi gür çıktı: "Yeter! Zahideee! Benim kızımın arkasından konuşmak sana mı kaldı ha? Bizim kapımızın eşiğini sen mi temizliyorsun da adımıza laf ediyorsun?"
Halam camın ardında sustu bir an, sonra yine inatla seslendi: "Ben gördüğümü söyledim! Kızını savunmak için bana yüklenme! Benim de evladım var, ben de düşünürüm!"
Babam yumruğunu havaya kaldırdı, sesi çatladı: "Gördüğün değil, diline doladığın! Dil yarası, kılıç yarasından derindir, Senin açtığın yara kolay kapanmaz! Allah’tan kork, kuldan utan! Kızımın onurunu çiğnetmem!" Sokaktaki kavga büyüdükçe komşular pencerelere çıkmaya başladı. Fısıldaşmalar, “yazık değil mi bu çocuklara” diyen sesler yükseldi. Birkaç komşu koşup araya girdi, ellerini kaldırarak bizi durdurmaya çalıştılar. bir kaç adam araya girip Maliki Memodan ayırdı. "O dilinizi bizden uzak tutun anladınız mı!" Parmağını korkudan titreyen halama salladı. "Duydun mu beni şeytan karı! O yılan diline sahip çık. Bir dahakine bu evide sizi de yakarım!"
"Yeter artık, ayıp oluyor! Bütün mahalle toplandı!" Diyen komşular maliki çekiştiriyordu.
Ben hâlâ ağlıyordum, ellerim titreyerek bir taş daha aldım. Ama tam fırlatacakken komşular kollarımı tuttu. Çırpındım, gözyaşlarım yüzümü ıslatıyordu. "Bırakın beni! Ben sustukça onlar konuşuyor, bırakın!"
Dizlerimden güç kesildi, taş elimden düştü. Avlunun taşlarına çarpıp yuvarlandı. Çöktüm kaldım, nefesim kesiliyor gibiydi. Ellerimle yüzümü kapattım, hıçkırıklarım sokakta yankılandı. O anda yengem yetişti, hızla yanımda belirdi. Kollarımı tuttu, omzuma sarıldı. "Berfin güzelim yapma! Sakin ol, kurban olduğum… Bırakma kendini böyle, değmez bunlara!" Yengemin sesiyle biraz olsun kendime gelir gibi oldum ama gözyaşlarım hâlâ akıyordu. Omzuna kapanıp ağladım, titriyordum. Elleri saçlarımı okşuyor, beni sıkı sıkı sarıyordu.
Babam da yanıma geldi, elini omzuma koydu, sesi çatallıydı "Senin arkan biziz, kızım. Korkma, susma. Onların sözü bize işlemez. Sen benim onurumsun" Sokakta bir sessizlik oldu. Sadece benim hıçkırıklarım ve cam kırıklarının ayak altında çıkardığı sesler kalmıştı.
✨️
"Bu ev ne la göt kadar." L koltukta oturmuş bitkin halde yerdeki halıyı izliyordum. Halamın evinden eve geçince babam Malike beni Urfaya getirmesini söyledi. Hızlıca yola çıkıp geldik. Ama kırık ve paramparça edilen ruhumun parçaları orada halamın evinin önünde kalmıştı. Üstüme hızlıca bulduğum kazağı ve kot pantolonu mu giyip gelmiştim. Önceki gelişim gibi beni uğurlayan heyecanlı yüzler yoktu, bir an önce ordan uzaklaşmamı ve olayların durulmasını isteyen kişiler vardı. Babam ordan uzaklaşmam için acele etmişti. Arabaya binerken bile zihnim pusluydu ne olduğunu bile anlayamamıştım. Derin nefes aldım. "Bana yetiyor." Dedim. Malik evi küçük bulmuş etrafı inceliyordu.
"Sende ayrı malsın, babanın parasını yemeyi bilmiyorsun aldırsaydın kendine güzel bir ev." Diye beni zorbaladı.
Şu an ev umrumda bile değildi açıkçası. "Çok biliyorsan sen ye." Elindeki küllüğe baktı Malik.
"Hayırdır ne iş? Sigaraya mi başladın?" Bana doğru gösterdi.
"Mirkelamın." Dedim. Hiçbir şeye hevesim yoktu.
"Sahi nerde o?" Dedi küllüğü orta sehpaya bırakırken.
"Yan dairede." Ellerimi göğsümde kavuşturdum.
"Şu suratını düzelt be kızım." Diye çıkıştı. "Bok var bu millet için canını sıkıyorsun. Az toparlanda Mikoya gidecem, aklım birde sen de kalmasın."
"Birde?" Dedim kaşımı kaldırarak.
"Şey işte biliyorsun kızım ya, Diyar işte." Hafif utandı. Hâlâ rahat rahat Diyar konusunu benimle konuşamıyordu. "Yalnız kalmasından korkuyorum ee senide böyle bırakamıyorum. Kaldık ortada iyi mi?"
"Git hadi git, iyiyim ben duş alıp yatarım." Elimle yüzümü ovuşturdum, gözlerim yanıyordu.
"Emin misin?"
"Eminim." Sonra Mirkelamın çenesi geldi aklıma. "Mikoya söyleme mevzuları ama, birde onunla uğraşamam."
"İyi madem, anahtarı almıyorum geç olursa Mikoda uyurum."
"Tamam" Malik evden çıkıp kapıyı kapatınca dik omuzlarımı düşürdüm.
Kapı kapandıktan sonra evin içi garip bir şekilde büyüdü. Az önce Malik’in “göt kadar” dediği yer, şimdi yankılı ve soğuktu. Duvarlara baktım; sanki hepsi bana bir şey soruyor, ben cevap veremiyordum.
Koltuktan kalkmadım. Halının desenlerine takılı kaldı gözlerim. Bir çizgi vardı, eğri büğrü… Orada bir yerde düğümlenmişti bakışım. Nefes almayı unuttuğumu fark edince derin bir soluk çektim ama içime dolan hava bile eksik geldi.
Orada, halamın evinin önünde, herkesin bakışlarının üzerime yapıştığı o an geri geldi. Mendil, zılgıt, susan davul… Baran’ın yüzü, annemin sesi, babamın aceleciliği. Hepsi üst üste bindi. Kimse bana “iyi misin?” dememişti. Herkes bir an önce beni ortadan kaldırmak istemişti. Beni Urfa’ya getirmek bir çözüm sanılmıştı. Oysa ben yoldayken, içimde bir şeyler hâlâ oradaydı. Halamın evinin önünde, yere düşüp ezilmişti. Toplamaya kimsenin niyeti yoktu. Kalktım. Banyoya yöneldim ama ışığı açmadan durdum. Aynadaki hâlimi görmek istemedim. Üzerimde alelacele giyilmiş o kazak hâlâ vardı. Sanki çıkartırsam her şey tekrar yaşanacakmış gibi. Duşun altına girdim. Suyun sesi düşüncelerimi bastırsın istedim ama olmadı. Su akıyor, ben duruyordum. Gözlerimi kapattım; boğazımdaki düğüm çözülmedi. Ağlamadım da. Ağlayacak yerim bile kalmamıştı sanki. Havluyla saçlarımı sarıp tekrar salona döndüm. Koltuğa bu sefer daha ağır oturdum. Omuzlarım gerçekten düşmüştü artık. Kimse görmüyordu. Dik durmam gerekmiyordu.
İlk kez o an, içimden net bir cümle geçti:
Ben iyi değilim.
Ve bunu kimseye kanıtlamak zorunda da değildim.
Ellerim boşluğa düşmüş gibiydi, nereye koyacağımı bilmiyordum. Tam o sırada telefon titredi. Ekrana baktım.
Baran.
Bir an açmadım. Ekranın kararmasını bekledim. Olmadı. Kalbim yine hızlandı. Sonunda yeşil tuşa bastım.
“— Alo?” Sesi kısık geliyordu. Sanki o da benim kadar yorgundu. “Ceylan anlattı… Her şeyi.” Kısa bir duraksama oldu. Sonra, hiç beklemediğim bir cümle geldi: “İyi misin?”
Boğazım düğümlendi. Gerçekten düğümlendi. Çünkü belki de ilk defa biri, olup bitenin detayını değil, beni soruyordu. Ne yaptığımı, nerede olduğumu değil… iyi olup olmadığımı. Cevap veremedim hemen. Sessizlik uzadı. Baran nefes aldı. “Zorunda değilsin,” dedi. “Sadece bilmek istedim.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Havlunun ucunu sıktım. “İyi değilim,” dedim sonunda. Sesim düşündüğümden daha kırıktı. “Anladım,” dedi. “Zaten iyi olsan… bu kadar susmazdın.”
Bir an için ikimiz de konuşmadık. Telefonda sadece nefesler vardı. Sonra Baran, dişlerini sıktığını belli eden o tanıdık tonla ekledi: “Seni orada yalnız bırakmamalıydım.” O cümle içimde bir yere oturdu. Sanki biri, düşerken elimi tutmuştu. Geç kalmıştı belki ama gerçekti. “Buradayım,” dedi. “Uyuyana kadar da buradayım.”
Telefonu kapatmadım. Havlu başımda, koltukta otururken ilk kez… tamamen dağılmadan nefes alabildim. Telefonu kulağımdan indirmedim. Başımda havlu, dizlerimi karnıma çekmiş oturuyordum. Baran bir süre sustu. Sonra, sesi yumuşadı.
“Biliyor musun,” dedi. “insan bazen uzaktan daha yakındır.”
Gülümsedim mi, bilmiyorum. “Nasıl yani?” dedim.
“Şu an,” dedi. “yanında olmasam da seni burada hissediyorum. Omzun biraz düşük… gözlerin yerde gibi.”
Boğazım yine düğümlendi. “Ben hep böyleyim zaten,” dedim.“Düşük omuz, suskun göz.”
“Hayır,” dedi hemen. “Sen öyle değilsin. Seni öyle bıraktılar.”
Bir şey demedim. O devam etti: “Kalabalığın ortasında yalnız kalmış birini gördüm bugün. Kimse fark etmedi… Ben ettim.”
Telefonu biraz daha sıkı tuttum. “Ben fark edilmek istemedim,” dedim.
“Biliyorum,” dedi. “Bazı insanlar görünmek istemez. Sadece… kaybolmamayı ister.” Sessizlik oldu. Bu sefer kaçmadı. Sonra ben konuştum: “Baran,” dedim, “bazen içimde kırık bir yer var. Dokunulunca ses çıkarıyor.”
“Dokunmam,” dedi. “Yanında dururum.”
Bu cümle…
En tehlikelisiydi.
“Uyuyabilecek misin?” diye sordu.
“Bilmem,” dedim. “Gözlerim kapalı ama aklım ayakta.”
“Öyleyse,” dedi. “sen gözlerini kapat. Ben buradayım. Aklın yorulana kadar.”
Başım koltuğun arkasına yaslandı.
İlk defa o gece, kalbim savunmasız kaldı ama korkmadı. Çünkü bazı sevgiler yüksek sesle değil, gitmeyerek belli olur.
Telefon kulağımdayken yatak odasına geçtim. Işığı yakmadım. Yatağın kenarına oturdum, sonra sırtımı yastıklara bıraktım. Tavan karanlıktı ama içim kadar değil. Başımda havlu hâlâ nemliydi; saç diplerim soğuk, enseme doğru ağırlaşıyordu. Gözlerim yanıyordu. Kirpik diplerimde, sanki korlu bir ateşin izi kalmıştı; kapatsam da sızlıyordu. Ayaklarım buzdan kayalar gibiydi, yorganın altında bile ısınmıyordu “Yatağa geçtin,” dedi Baran. “Sesin değişti.”
“Nasıl?”
“Günün asiliği geçti,” dedi. “Şimdi… yorgun halin konuşuyor.”
Gözlerimi kapattım. “Beni hep asiyim sanıyorlar,” dedim.
“Herkes öyle sanıyor,” dedi. “Çünkü sen susarak direniyorsun.” Bir an durdu. Sonra, sanki düşünerek devam etti: “İnsanlar seni güçlü sanıyor. Ama sen güçlü olmaktan çok… dayanıklısın.”
Kalbim hafifçe sızladı. “Arada fark var mı?”
“Var,” dedi. “Güç, gösterilir. Dayanıklılık saklanır.”
Yorganı çeneme kadar çektim. “Ben yoruldum Baran,” dedim.
“Biliyorum,” dedi. “Yorulmasaydın… bu kadar dimdik duramazdın zaten.” Sessizlik oldu. Ama bu sessizlik ağır değildi. Baran’ın sesi tekrar geldi: “Gün içinde ne kadar diksen, gece o kadar kendin oluyorsun.”
“Peki sen?” dedim. “Sen beni nasıl görüyorsun?”
Kısa bir nefes aldı. “Seni,” dedi, “kimsenin kolay kolay kıramayacağı bir yerden görüyorum..” Karanlık, düşüncelerimi saklıyordu. Baran’ın sesi, sanki müziğin altından geliyordu. Ne kadar süre gecti bilmiyordum. Zihnimde birbirine düşman onlarca kişi bir savas halindeydi.
“Uyumadın,” o güçlü sesi, birlik olup beni sarmalıyordu. “Gözlerin kapalı ama sen hâlâ buradasın.”
“Gidemedim,” dedim. “Bugün beni bıraktıkları yerdeyim hâlâ.” Sessiz kaldı. Sonra ağır ağır konuştu: “İnsanı en çok yoran şey yaşananlar değil…Anlatamamak.”
Başımı yastığa biraz daha gömdüm. “Ben anlatınca,” dedim, “ya sus diyorlar…ya da yanlış anlıyorlar.”
“Ben susmanı istemiyorum,” dedi. “Yanlış da anlamıyorum.” Bir an durdu. “Bugün seni herkesin ortasında gördüm. Herkes bir şey söylüyordu. Ama sen… hiç kimseye ait değildin o an.”
Kalbim hızlandı. “Bu iyi bir şey mi?”
“Bu,” dedi, “çok yalnız bir şey.”
Yorganın kenarını parmaklarımla kıvırdım. “Yalnız kalınca güçlenmem gerekiyormuş gibi davranıyorum,” dedim. “İşte o yüzden seni güçlü sanıyorlar,” dedi. “Çünkü sen ağlamayı bile sessiz yapıyorsun.”
Gözlerim doldu. “Ben asi değilim,” dedim. “Ben sadece… kırıldığım yeri kimseye göstermiyorum.”
“Biliyorum,” dedi. “Ve sana şunu söyleyeyim Vicdan Azabı…” Sesi biraz daha alçaldı. “Bazı insanlar gürültüyle sever. Bazıları kalabalıkta. Ben seni… sessiz kaldığın yerden seviyorum.”
Kalbimde bir şey yer değiştirdi.
“Bu korkutucu,” dedim.
“Evet” sesinde derinlik vardı.“Çünkü kaçacak yer bırakmaz.”
Müziğin içinden geçer gibi konuştuk bir süre.
Sonra ben fısıldadım: “Baran… bugün biri bana ‘iyi misin?’ dedi.”
“Ben dedim”
“Evet,” dedim. “Ve o soru… beni olduğum yere getirdi.”
“Orada kalma,” dedi.“Gece uzun ama geçer.”
“Ya geçmezse?”
“Ben buradayım,” dedi. “Geçmeyen gecelerde durmak için.”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Uyuyabilirsin,” dedi sonra. “Sesin yavaşladı.”
“Sen konuşurken,” dedim, “dünya biraz susuyor.” Hafifçe güldü. “İyi o zaman,” dedi. “Bugün dünya susmayı hak ediyor.” Gözlerim kapandı. Son duyduğum şey, kalp müziğinin altına karışan sesi oldu: “İyi geceler Vicdan Azabı Yarın… daha hafif uyanacaksın.”
✨️
Dün yaşanılanları geride bırakıp güçlü uyandım. Süslenip makyaj yapıp kendime yıkılmayacağımı gösterdim. Sınavıma girdim, notlarımı tamamladım. Ama hep bir yerlerde gözüm Baran’ı aradı.
Koridorlardan geçerken kalabalığın içinde onu seçecekmişim gibi oldu; bir anlığına bir siluet, bir ses, tanıdık bir koku… Kalbim her seferinde küçük bir refleksle hızlandı, sonra aklım devreye girdi. “Buradayım,” dedim kendime, “ayaktayım.” Kalemimi daha sık tuttum, cümlelerin altını daha net çizdim. Yapmam gerekenleri yaptıkça omuzlarımdaki ağırlık azaldı ama içimdeki boşluk tam dolmadı.
Gülümsedim, hatta güldüm bile; dışarıdan bakınca her şey yolundaydı. İçimdeyse iki ses vardı: biri alışkanlığın fısıltısı, diğeri güçlenmenin net tonu. İkisini de dinledim. Özlemi inkâr etmeden, ona teslim olmadan. Gün bittiğinde aynaya tekrar baktım—makyaj biraz dağılmıştı ama duruşum sağlamdı. Baran’ı arayan gözlerim, bu kez kendimi gördü. Ve bu, bugünün en sessiz ama en büyük kazanımıydı.
Kütüphaneye geçtim. Rafların arasında ağır ağır dolaştım; parmaklarım kitap sırtlarına dokunurken aslında ne aradığımı tam ben de bilmiyordum. Sessizlik, içimdeki gürültüyü biraz olsun bastırıyordu. Bir kitabı çekip baktım, yerine koydum. Sonra bir başkasını… Sanki doğru kitabı bulursam her şey biraz daha anlamlı olacakmış gibiydi.
Tam o sırada bir adım sesi duydum. Başımı kaldırdım; Selim’le göz göze geldik. Kısa bir şaşkınlık, ardından tanıdık bir selam.
“Bir şey mi arıyorsun?” dedi, sesini alçaltarak.
Bir an duraksadım. Sonra içimden geldiği gibi sordum: “Evet,” dedim. “Sen hiç Nurallah Genç’in Rüveyda adlı şiir kitabını gördün mü?” Kaşlarını hafifçe kaldırdı, düşünür gibi yaptı. Ben devam ettim, farkında olmadan sesime bir ağırlık çökmüştü: “Aylardır arıyorum bu kitabı. Hiçbir yerde bulamadım.”
Raflara birlikte baktık. Kitap orada değildi ama cümleyi söylemiş olmak bile içimde bir şeyi yerli yerine koydu. Aramak bazen bulmaktan daha çok şey anlatıyordu. Ve ben, o rafların arasında, hâlâ arayan ama vazgeçmeyen biri olduğumu bir kez daha fark ettim.
Selim’in bana aşkını ilan edişinin üzerinden çok geçmemişti; aramızda adı konmamış, dokunsan dağılacak gibi duran bir yabancılık vardı. Eskisi kadar rahat değildik. Cümlelerimiz daha temkinli, bakışlarımız daha kısa sürüyordu. Sanki ikimiz de aynı çizgide yürümeye çalışıyor ama adımlarımızı nereye basacağımızı bilemiyorduk.
“Sistemden arattın mı?” dedi Selim, sesi alçak ama ilgiliydi. “Ya da ödünç alınmıştır belki…”
Bir an ekrana bakmayı düşündüm ama elim gitmedi. Rafların arasında dururken, aslında aradığım şeyin sadece bir kitap olmadığını fark ettim. Yine de başımı salladım. “Bakmadım,” dedim. “Belki de yoktur.”
Selim bilgisayarın olduğu masaya yöneldi, birkaç tık sesi duyuldu. Yan yana ama aramızda görünmez bir mesafe vardı. Omuzlarımız değmiyordu, gözlerimiz de. Ekrana bakarken yüzünün ciddileştiğini gördüm; sanki bir kitap kaydından çok daha fazlasını arıyordu.
“Ödünç alınmış,” dedi sonunda. “Uzun zamandır.”
İçimde tuhaf bir boşluk oldu. Aylardır aradığım kitabın bir başkasının ellerinde olması, nedense beklediğim bir sonuç gibiydi. “Demek ki zamanı değilmiş,” diye geçirdim içimden. Selim bana döndü, bir şey söylemek ister gibi oldu ama vazgeçti. O suskunluk, her şeyden daha çok konuştu.
“İstersen bir kaç arkadaşlarıma sorarım senin için, belki birinde vardır. Bulursam haber veririm,” dedi sonunda.
“Olur,” dedim, gülümsemeye çalışarak. “Teşekkür ederim.”
Sessizlik tekrar üzerimize çöktü. Kitap raflarının arasındaki o sakinlikte, kalbimin sesini fazla net duyuyordum. Selim’in varlığı güven vericiydi ama aynı zamanda tedirgin ediciydi; çünkü bildiğim bir Selim değildi bu, hislerini açık etmiş bir Selim’di.
Kütüphaneden çıkarken arkamda bıraktığım şey yalnızca bir kitap değildi. Yarım kalmış cümleler, sorulmamış sorular ve aceleye getirilmemesi gereken duygular da orada kaldı. Rüveyda hâlâ bulunamamıştı; belki de bazı şeyler gibi, biraz daha beklemeyi istiyordu.
Kütüphaneden çıkıp fakültenin kafeteryasına doğru yürüdük. Hava serindi ama ferahlatıcıydı; adımlarımız taş zeminde yankılanırken konuşmamız da aynı ritimde, temkinli ilerliyordu. Kafeteryanın kapısından gelen kahve kokusu içimi biraz rahatlattı. Kalabalık artmıştı, gülüşmeler, tabak sesleri… Hayat, bizim aramızdaki o tuhaf sessizliği umursamadan akıyordu.
Selim bir an durdu, sanki kararını o anda vermiş gibiydi. “Bir sahafçı var,” dedi. “Fakültenin arka tarafında, ara sokakta. Eski kitaplar, baskısı tükenmiş şiirler falan oluyor. Belki orada vardır.”
Sesindeki hevesi fark ettim. Bu, bana bir şey anlatmak isteyen ama doğrudan söylemeyen bir Selim’di. “Gerçekten mi?” dedim, hafifçe. “Hiç duymamıştım.”
“Pek bilen yok,” dedi gülümseyerek. “Biraz gizli bir yer gibi. İstersen seni götürebilirim.”
Teklif havada asılı kaldı. Bir sahafçı, eski kitaplar, raf aralarında saklanmış dizeler… Rüveyda’nın orada olma ihtimali kadar, Selim’le baş başa kalacak olmanın ağırlığı da vardı. Bir an düşündüm. Baran’ın gölgesi içimde hafifçe kıpırdadı ama bu kez kararımı onun yokluğuna göre vermek istemedim. “Olur,” dedim sonunda. “Deneyebiliriz.”
Selim’in yüzünde kısa ama içten bir rahatlama belirdi. Kafeteryanın önünden geçip kampüsün daha sessiz tarafına doğru yöneldik. Yol daraldıkça konuşmalarımız da yumuşadı. Bana sahafın loşluğunu, tozlu raflarını, kitapların kenarına düşülmüş eski notları anlattı. Her kelimesinde kitaplardan çok, beni oraya götürme isteği vardı. Ben dinlerken şunu fark ettim: Bazı yollar, sadece bir yere varmak için değil, kiminle yürüdüğünü anlamak için de seçiliyordu. Ve ben o an, Rüveyda’yı ararken kendimi başka bir eşiğin kenarında bulduğumu hissettim.
“Şuraya kadar gelmişken kahve içmeye ne dersin?” dedi Selim. Sesi sakindi ama içinde küçük bir umut taşıdığı belliydi.
Başımı salladım. “Olur,” dedim. Kafeteryaya doğru yöneldik. İçeri girer girmez gürültü, kahve kokusu ve kalabalık üzerimize çöktü. Gözlerim istemsizce mekânı taradı; sanki aramamam gereken bir şeyi arıyordum. Ve tam o anda gördüm. Mirkelam, Alya ve Baran aynı masadaydı. Gülüyorlardı. Her şey çok normaldi. Fazla normal.
Kalbim kısa bir an durdu gibi oldu.
Baran, sanki geldiğimi hissetmiş gibi başını kaldırdı. Göz göze geldik. O bir saniyelik an, aylar kadar uzun geldi bana. Bakışında şaşkınlık vardı, ardından anlamaya çalışan bir duraksama… Sonra Selim’i fark etti. Yanımda duruşunu. Birlikte oluşumuzu.
Görmek istediği son şey belki de buydu: beni, Selim’le.
Bakışlarını hızlıca çekti ama çok geçti. Çatılan kaşları ve kitlenen çenesi öfkesini maskeleyemiyordu. İçimde bir şeyler yerinden oynamıştı. Ne zaferdi bu, ne intikam. Sadece ham bir gerçekti. Hayatın, planlanmamış bir çarpışması.
Selim bir şey fark etmişti ama dönüp bakmadı. İncelikli bir şekilde sordu: “Bir şey mi oldu?”
“Yok,” dedim, sesim sandığımdan daha sakin çıktı. “Sadece… burası biraz kalabalık.”
Kahvelerimizi aldık, daha kenarda bir masaya oturduk. Baran’ı görmemeye çalıştım ama varlığını hissetmemek imkânsızdı. Gülüşmeler masamızın uzağından bile kulağıma çarpıyordu. Selim konuşuyordu; sahafçıdan, eski kitapların kokusundan, bir şiirin insana nasıl yuva olabildiğinden… Ben dinliyordum. Gerçekten dinlemeye çalışıyordum. Ama şunu fark ettim: Baran’ı görmüş olmak içimde bir kapıyı kapatmamıştı, evet; ama açık da bırakmamıştı. İlk kez, onun bakışının beni yerimden sökmediğini hissettim. Canım acımıştı ama yıkılmamıştım. neyin kabullenişiydi bu?
Kahvemden bir yudum aldım. Acıydı. Gerçekti. Ve ben, o masada Selim’le otururken, hayatın bana yeni bir sayfa uzattığını sessizce kabul ediyordum.
Kahvelerimizden birkaç yudum aldıktan sonra Selim hafifçe öne eğildi. “İstersen yanlarına gidelim,” dedi, sesi doğal ama ölçülüydü. Kaçmak gibi durmasın ister gibiydi. Bir an tereddüt ettim. Sonra başımı salladım. “Gidelim.”
Masalarına doğru yürürken kalbimin ritmini yine duydum ama bu kez kontrol bendeydi. Baran başını kaldırmadı; Mirkelam bizi ilk fark eden oldu. Yüzünde her zamanki rahat gülümsemesi vardı.
“Eee,” dedi, “nerelerde kaldınız?”
Selim, hiç acele etmeden, sanki bunu önceden prova etmiş gibi konuştu: “Avare avare bir kitap arıyordu Berfin,” dedi. “Kütüphanede buldum onu.”
Cümle masanın ortasına bırakıldı. Sade, iddiasız ama net. Berfin. Ben. Selim’in cümlesinde yan yana, doğal bir şekilde. Alya gülümsedi, “Ne kitabı?” diye sordu ama Baran hâlâ bana bakmıyordu. Parmakları bardağın etrafında dolaşıyor, yüzü fazla sakindi. O sakinlikte tanıdık bir gerilim vardı.
“Nurallah Genç’in Rüveyda’sı,” dedim ben. “Aylardır arıyorum ama yokmuş.”
Mirkelam başını salladı. “Zor kitap,” dedi. “Bulursan kıymetini bil.”
Baran o an başını kaldırdı. Bakışlarımız tekrar kesişti. Bu sefer kaçmadı. Gözlerinde kısa bir anlık okuma vardı; sorular, ihtimaller, belki de geç kalmışlık. Yanımda Selim duruyordu, bunu inkâr edemezdi. Ben de etmiyordum. Selim’in varlığı arkamda sağlam bir zemin gibiydi. Ne sahiplenici ne geri çekilen. Sadece orada. Benimle.
“İyi ki arıyorsun,” dedi Baran beklenmedik bir anda. Sesi sakindi ama içinde bir şey kırılmış gibiydi. “Bazı kitaplar insanı tam zamanında bulur.”
Başımı hafifçe salladım. “Evet,” dedim. “Ben de öyle düşünüyorum.”
O an fark ettim: Kahvenin acılığı geçmişti. Yerini net bir tada bırakmıştı. Bu masa, bu karşılaşma, bu cümleler… Hepsi geçmişin gölgesini taşıyordu ama beni artık içine çekmiyordu.
Selim sandalyeyi çekip yanımda biraz daha net durdu. Mirkelam konuşmayı başka bir yöne çevirdi, Alya güldü. Hayat tekrar akmaya başladı.
Ama içimde bir şey sessizce yerli yerine oturdu: Ben artık sadece arayan değildim. Bulmaya hazırdım.
Baran bir anda sandalyesini gürültüyle geriye itti. Ses, kafeteryadaki uğultunun içinden sivri bir şey gibi fırladı. Kimseye bakmadı. Ne Mirkelam’a, ne Alya’ya… Bana hiç bakmadı. Sadece ayağa kalktı ve arkasına bile dönmeden çıktı gitti.
Masada kısa bir sessizlik oldu. Ardından Mirkelam kaşlarını çattı. “Ya şu çocuğun dramı da bitmedi ha,” diye söylendi. “Bir oturmayı beceremedi.”
Alya bir şey demedi, sadece bakışlarını kaçırdı. Selim ise sessizdi; ne bana baktı ne arkasından. İncelikli bir duruştu bu, fark ettim.
Ben içimde kabaran şeyi bastıramadım. “Lavaboya gidiyorum,” dedim. Sesim gereğinden normal çıktı. Küçük bir yalandı ama o an ihtiyacım vardı. Koridora çıktığımda adımlarım hızlandı. Kafesim daralmıştı sanki. Koridorun sonuna gelince telefonu çıkardım. Baran’ı aradım. Bir kez… açmadı. Bir daha denedim. Yine yok. Ekrana bakakaldım. Cevapsız bir arama bile düşmedi. Parmaklarım gevşedi. “Tamam,” dedim kendi kendime. “Bu da bu kadar.”
Derin bir nefes aldım, telefonu çantama attım ve geri döndüm. Masaya oturduğumda Selim konuşmaya başladı; sanki beni orada tutmak ister gibi.
“Şey,” dedi, “sahafçıdan bahsediyordum ya… Orası gerçekten ilginç bir yer. Sadece kitap değil, eski defterler, altı çizilmiş sayfalar… İnsan bir başkasının yarım kalmış cümlesini buluyor bazen.”
Tam o sırada bir gölge masanın yanına düştü. Başımı kaldırdım. Baran geri gelmişti. Yoğun bir sigara kokusunu beraberinde getirdi. Yüzü gergindi ama kendini toparlamış gibiydi.
Alya hemen atıldı: “Baran, telefonun çaldı az önce.”
Mirkelam bıyık altından güldü. Gülüşü masaya ince bir alay gibi yayıldı. “Vicdan azabı,” dedi yarı şaka yarı ciddi. “Aradı.”
O an masada bir şey koptu. Eskiden olsa bu cümle beni yerle bir ederdi. Şimdi sadece durdu. Baran bana baktı; bu kez kaçmadı ama tutunacak bir yer de bulamadı. Vicdanına yazılmış bir Azap'tım ben. Ne acı. Kara gözleri beni sarıp sarmaladı sanki. Tanımadığım bir sokakta sıcak bir ekmek kokusu almış gibiydim. O gözlerde çocukluğumdan bir parça vardı. Güvenli bir liman hissi.
Selim sakin bir sesle konuşmaya devam etti, sanki hayatın ritmini geri çağırır gibi: “İstersen yarın sahafçıya geçebiliriz,” dedi bana. “Gelince kahve de içeriz. Acele etmeden.”
Başımı salladım.
Baran bunu duydu. Sessiz kaldı ama dişlerinden gelen gıcırtıyı herkes duydu. Elleri yumruk oldu. Mirkelam konuyu değiştirdi. Alya güldü. Ama artık herkes biliyordu, Baran Vicdan Azabı'nın pençesinde kıvranıyordu.
Herkes dağılmıştı. Kampüs yavaş yavaş sessizliğe gömülürken eve doğru yürümeye başladık; Selim yanımdaydı. Adımlarımız uyumlu ama ruhumuz değildi. Biraz ileride, loş ışığın altında sigara içen Baran’ı gördüm. Elim istemsizce titredi. Güzelliğiyle değil sadece, varlığıyla… Orada oluşuyla kalbimi titretiyordu. Yanımdaki Selim’in varlığı ise o an ruhumu yordu; ağırlaştım, nefesim daraldı.
Selim baktığımı fark etti. Durdu.
“En iyisi ben gideyim,” dedi, sesi yumuşak ama kırık. Omuzlarım düştü. Mağlubiyetini bilen birinin dinginliği vardı üzerinde. “Sonra görüşürüz.”
Ağzımı açıp bir şey diyemedim. Sadece başımı salladım. O uzaklaşırken ben Baran’a doğru yürüdüm.
Elinin biri cebindeydi, diğeriyle sigarayı tutuyordu. Yaklaştığımı anladı; omuzlarını dikleştirdi. Ensesine baktım. Bir insanın her detayı sevilir mi? Seviliyordu işte. Yandan bir bakış attı. Adımlarımı yavaşlattım, yanına iyice yaklaştım.
“Dün olanlardan sonra,” dedi sesi düşündüğümden daha sakindi, “yalnız bırakmak istemedim seni. Erkenden kalkıp geldim. Ama bana gerek kalmamış… seni teselli edecek birileri varmış. Sigaradan uzun bir nefes çekti. Dumanı önüne bıraktı.
“Yanlış anladın,” dedim. “Kimse kimseyi teselli etmiyordu.”
Gözlerini kaçırmadı. “Ben öyle anladım o zaman.” Sessizlik aramıza çöktü. Gece serindi, aramız daha serin. “Selim’le gördüm,” dedi sonra, kısa ve keskin. “İyi göründün.”
“İyiydim,” dedim. “En azından öyle olmaya çalışıyordum.”
Başını hafifçe salladı. “Bana gerek kalmamış demiştim ya… Belki de bana hiç kalmadı.”
O cümle içimde bir yere çarptı.
“Gerek kalmaması, istenmediğin anlamına gelmiyor,” dedim. “Bazen sadece beklemek yoruyor.”
Bana döndü. Gözlerinde o tanıdık karmaşa vardı; pişmanlıkla gurur, özlemle öfke aynı yerde duruyordu.
“Bekledim,” dedi kısaca. “Ama sen hep başka bir yerdeydin.”
Bir adım daha yaklaştım. “Belki de tam burada duruyordum,” dedim. “Sen bakmadın.”
Sigarayı yere bastı, söndürdü. Ellerini cebine soktu. Aramızda kalan mesafe kapanmadı ama inceldi. "Ben bir yere bakacağım ve sen orda olmayacaksın öyle mi Vicdan Azabı? Buna gerçekten inanıyorum musun?" Diye beni süzdü. “Geç kalmış olabilir miyiz?” diye sordu, fısıltı gibi.
Cevabı bilmiyordum. Bildiğim tek şey şuydu: Kalbim hâlâ onu tanıyordu. Ama artık kendimi de tanıyordum.
Ben ona yaklaşmaya çalıştıkça sesi sertleşti, kontrolü kayıyordu. “Ben sana yaklaşmaya çalıştıkça,” dedi dişlerinin arasından, “o herifi yanında görüyorum. Sana aşkını ilan etmedi mi o?” Sözleri havaya çarpıp geri döndü. Gözleri karanlıkta daha koyu görünüyordu. “Hâlâ neyin görüşmesi bu?” diye yükseldi sesi. “Neyin rahatlığı?”
Bir an irkildim ama geri adım atmadım. “Sadece yardım ediyordu,” dedim. “Kitap arıyordum. Denk geldik.”
Cümlem biter bitmez sinirle güldü. O gülüş, en çok tanıdığım ama en çok canımı acıtan cinstendi. “Sikerim kitabına,” dedi. “Bu salak bahanelerle yaklaşıyor, anlamıyor musun?”
Kalbim hızlandı. “Bağırma,” dedim. “Kimseye hesap vermek zorunda değilim.”
Ama Baran durmadı. Bir adım yaklaştı. Elleri yumruk olmuştu, nefesi düzensizdi. “Anlamıyorsun,” dedi. “Seni böyle rahat, böyle onunla yan yana görünce… delirtme beni. Sanki yerimden sökülüyorum.”
“Bu senin meselen,” dedim, sesim titredi ama sözüm netti. “Benim hayatım bu.”
“Hayatın mı?” diye bağırdı. “Ben neresindeyim o zaman?” Sustuğum an, onu daha da çıldırttı. “Bana bak,” dedi, çenesi gerilmişti. “O çocuk sana baktığında fark etmiyor musun? Sana dokunmak ister gibi duruyor. Sen de buna izin veriyorsun.”
“Hayır,” dedim. “Ben sadece kaçmadım. Bu suç değil.”
Gözleri seğirdi ama öfkesini bırakmadı. Kıskançlık, içinden taşmıştı artık. “Benim yanımda bile böyle rahat değildin,” dedi. “Şimdi onunla kahve içiyorsun, gülüyorsun, plan yapıyorsun. Bu ne hız?”
“Çünkü sana gelemiyorum." Diye çıkıştım. "Sana gelmek her istediğimde bir mezar çıkıyor karşıma tam önümde duruyor acısını hatırlıyorum. Çaresizliği tadıyorum. Bunun zorluğunu bilerek sana gelemiyorum."
Bu söz onu durdurdu. Bir anlığına. Sonra başını iki yana salladı. “Yapma,” dedi. “Beni böyle köşeye sıkıştırma.”
“Ben sıkıştırmıyorum,” dedim. “Sen kendin kaçacak yer bırakmadın.” Sessizlik düştü. Ama sakin bir sessizlik değildi bu; patlamış bir camın ardından kalan keskin hava gibiydi. Baran ellerini saçlarına götürdü, derin bir nefes aldı.
“Seni başkasıyla görmeye dayanamıyorum,” dedi daha kısık bir sesle. “Bu kadar basit.”
İşte o cümle…
Öfkesinin altındaki çıplak gerçeği ilk kez bu kadar net duydum.
Ama artık mesele dayanıp dayanamaması değildi.
Mesele, benim neye dayanabileceğimdi. “Benden kaçmak için yer arayan Berfin,” diye bağırdı, sesi geceyi yarar gibiydi, “niyeyse o herife gelince olgun bir üniversiteli oluyor. Neden? Ben sana defalarca gelmişken sen neden benim yanımda durmadın da onun yanındasın ha! Bu lanet hayatta yanımda olman için ne yapmam lazım Berfin, söylesene bana ne yapmam lazım!”
Sözleri üstüme üstüme geldi. Ama bu kez geri çekilmedim. “Baran,” dedim, nefesimi sabitleyerek, “Yanlış anlıyorsun. Selim benim arkadaşım. Aylarca olan arkadaşlığımı silip atmamı bekleme benden.”
“Sikerim arkadaşlığını bunun!” diye kükredi. “Ben senin hayat arkadaşın olurdum Berfin. İzin verseydin… Biz seninle bu hayatı baştan yazardık. Niye izin vermiyorsun, niye!”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü bu gözyaşları onu beslerdi, biliyordum. “Çünkü,” dedim, sesim ilk kez netti, “sen yazmak istedin, birlikte okumak istemedin. benim bu hikayede ki yerimi sen belirledin. Benim nerde durmak istediğimi sormadın. Hep benim durmamı istedin ama hiç benim yanımda durmadın.”
Bir adım geri çekildi. Sanki tokat yemiş gibi. “Yalan,” dedi ama sesi çatladı. “Hep buradaydım.”
“Hayır,” dedim. “Hep yakındaydın. Ama hiçbir zaman gerçekten benimle değildin. Benim korkularımı görmezden geldin küçük gördün. Acımı hor gördün. Ben yorulurken sen öfkelendin. Ben konuşmak isterken sen bağırdın.”
Ellerini yüzüne kapattı. Bir anlığına o güçlü, kibirli Baran gitti; geriye kaybolmaktan korkan bir çocuk kaldı.
“Ben böyleyim,” dedi boğuk bir sesle. “Sana karşı duygularımı kontrol edemiyorum, beni seçmemen beni delirtiyor.
“İşte bu yüzden,” dedim fısıltıyla. “İzin veremiyorum.”
Başını kaldırdı. Gözlerinde yalvarmak vardı artık, kıskançlıktan arınmış, çıplak bir çaresizlik. “Onu mu seçiyorsun?” dedi.
Başımı iki yana salladım. “Hayır. Kendimi seçiyorum.”
Bağırışı yüzüme çarptı.
Sanki kelimeleri değil, yumruğu savurmuştu.
“Benim yanımda değil, o herifin yanında mı mutlusun? Benim sana gelişlerim yetmiyor mu Berfin!” diye bağırdı Baran.
Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi ama geri adım atmadım. Gözlerimin içine bakıyordu; sanki kaçarsam suçlu olacağım.
“Sadece arkadaşım dedim.”Sesim titredi ama durmadım. “Neyini anlamıyorsun? Kimseden mutluluk beklediğim yok Baran, anladın mı?”
Bir an sustu. O sessizlik bağırmaktan daha ağırdı. Sonra güldü. Acı, kırık bir gülüş. “Mutluluk beklemiyorsun ama hep başkalarının yanındasın,” dedi. “Benim yanımda duramıyorsun.”
İçimde bir şeyler koptu. Ben mi duramıyordum, yoksa o mu hep beni sınırda tutuyordu? “Yanındayım,” dedim. “Şu an karşındayım. Daha ne yapayım?” Ellerimi iki yana açtım. “Hayatımı mı kilitleyeyim Baran? Kimseyle konuşmayayım mı?”
Bir adım daha yaklaştı. Nefesini hissediyordum. “Benim istemediğim biriyle konuşma,” dedi dişlerini sıkarak. “Bu kadar zor mu?”
Kalbim sıkıştı. “Zor,” dedim. “Çünkü bu sevgi değil, bu boğmak.”
O an yüzündeki ifade değişti. Sanki vurulmuş gibiydi ama yine de saldırdı.
“Demek boğuyorum,” dedi. “Ben seni seçiyorum Berfin. Herkesin karşısına seni koyuyorum. Sen ne yapıyorsun?”
Yutkundum. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlarsam kazanacağını biliyordum. “Ben de seni seçiyorum,” dedim fısıltıyla. "Yaşamanı."
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra anahtar sesini duydum.
“Arabaya bin,” dedi.
Sesindeki ton tartışma kabul etmiyordu. İçimdeki her şey “gitme” diye bağırırken ayaklarım hareket etti. Çünkü bazı kavgalar yürüyerek bitmezdi; susarak taşınırdı. Arabada camdan dışarı baktım. Konuşmadım. Konuşursam ağlayacaktım. Baran direksiyonu gereğinden sert tutuyordu. Eve vardığımızda sessizce önüne bakıyordu kafasından düşünceler planlar dolaşıyordu hissedebiliyordum. "İyi geceler" diye fısıldadım. Kapı kapandığında kelimeler içeride kaldı, ama savaş bitmedi.
💫
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.26k Okunma |
252 Oy |
0 Takip |
34 Bölümlü Kitap |