
Baran...
Adı gibi bana yağmur sonrası yayılan toprak kokusu gibi huzur veriyordu ama bir o kadar da çaresiz bırakıyordu.
Yanımdayken dünya susuyor, içimdeki gürültü artıyordu. Ona bakınca kaçmak istiyor, elini tuttuğumda kalmaya mecbur hissediyordum.Baran bir sığınak değildi.
O, fırtınanın ta kendisiydi.
Ve ben, fırtınayı sevdiğimi çok geç anlamıştım.Geçmişi gözlerinin arkasında saklıydı; konuşmadığı her şey, suskunluğuna kan bulaştırıyordu. Beni koruduğunu sanırken, aslında beni de kendisiyle birlikte karanlığa çekiyordu. Ama yine de… her adımımda ona biraz daha yaklaşıyordum. Çünkü bazı insanlar vardır;
seni iyileştirmez, ama senden başka kimsenin dokunamadığı yaraları tanır.
Baran bana umut vadetmedi. Sadece yanımda yürüdü. Ve bazen, kurtuluş dediğimiz şey… birlikte kaybolmaktan ibarettir.
Selim yanımdaydı, konuşuyor; kitaptan, yazardan, kapaklardan bahsediyordu ama benim aklım Baran’daydı. Kara gözleri gözümün önüne geliyordu; siyah bir inci gibiydi. Beni içine çekmiyordu… ama kaçabileceğim hiçbir yer de bırakmıyordu.
“Bu sahafta her kitap var, emin olabilirsin,” dedi Selim.
Başımı hafifçe sallayarak onu onayladım.
Sahafa girdik. Kitap kokusu buram buram yüzüme çarptı; eski sayfaların, yarım kalmış cümlelerin kokusu. Üst üste yığılmış kitaplar küçük tepecikler oluşturuyordu, sanki her biri başka bir hikâyeyi sırtında taşıyordu. Raflar eğriydi ama kelimeler dimdik duruyordu.
Selim tezgâha yaklaşıp kitabı sordu. Sahafçı başını kaldırdı, gözlüğünü burnunun ucuna itti. “Bugün üçüncü kez soruluyor,” dedi, yarım bir gülümsemeyle.
“Elimde kalmadı ama… bir tane olmalıydı.” Kalbim, sebepsizce hızlandı. Aradığımız kitap değildi belki beni geren.
Adam arka tarafa yöneldi. Ben ise raflara dokunuyordum. Parmaklarımın ucunda başka hayatlar, başka kaçışlar vardı. Bir kitabın arasından düşen kurumuş bir gül gördüm. Siyahlaşmıştı. Zaman onu da kirletmişti.
Bazı hikâyeler rafta durmuyor.
Seni buluyor.
Arkamdan Selim’in sesi geldi ama duymadım.Çünkü içimde, Baran’ın sessizliği konuşuyordu.
Kitap yoktu.
Şaşırmamıştım; bulamayacağımı biliyordum niyeyse. Daha aramaya başlamadan kaybolmuş olurdu. Selim bana üzgün gözlerle baktı. Teselli etmek ister gibiydi ama kelimeler aramızdaki o bir arşınlık mesafeyi aşamıyordu. O mesafe hep vardı. Yakındık ama temas edemiyorduk. Yan yanaydık ama aynı yerde değildik. Selim, Baran’a olan sevgimin büyüklüğünü biliyordu. Bilmese bu kadar sessiz duramazdı zaten. Gözlerindeki kabulleniş, içimi acıttı. Sahi, hâlâ neden yanımdaydı?
Baran’la olamayacağımı bildiği için mi?
Yoksa benim, Barana gidemeceğimi bildiği için mi?
Sahafın dar kapısından çıktığımızda hava ağırdı. Gökyüzü yağmur vaadinde bulunuyor ama bir türlü dökülmüyordu. İçimdeki fırtına gibi. Selim bir şey söylemek istedi, dudakları aralandı, sonra vazgeçti. Her vazgeçişi, bana biraz daha Baran’ı hatırlatıyordu.
Çünkü Baran da hep susardı.
Ama onun suskunluğu yakardı.
Selim’inki ise sadece üşütüyordu.
Yürümeye başladık. Ayak seslerimiz taşlara çarpıp geri dönüyordu. Bir adım önümdeydi Selim ama ben başka birinin gölgesini takip ediyordum. Baran’ı. Yanımda olmayan, ama her an varlığını hissettiren o karanlık gölgeyi.
Bazı insanlar gider.
Bazıları kalır.
Ama en çok acıtanlar…
Gitmeyip kalamayanlardır.
“Başka yerlere de bakalım istersen, ha?” diye sordu.
“Bulabilir miyiz ki…” dedim, umutsuzca.
“Neden olmasın,” denemeye değer buldu.
Birkaç yere daha girdik. Kitapçılar birbirine benziyordu ama cevaplar hep aynıydı. Sonuncusunda, yaşlı bir adam kitabın basımının durduğunu söyledi. Sesi sakindi, sanki bir kalpten değil de raftan bahsediyordu.
O an arayışımız son bulmuştu işte.
Sadece kitabın değil…
benim de.
Selim telefona baktı, yüzü ciddileşti. “Bir görüşmem var,” dedi. "Gitsem sorun mu senin için ayıp etmiş olmam değil mi?" Dedi. "Hayır tabii ki keyfine bak." Dedim. Sesinde acele yoktu ama kalmak istemediği belliydi. Yanımdan ayrıldı. Ardından bakmadım.
Kaldırımda tek başıma durdum. İnsanlar yanımdan geçiyor, hayat devam ediyordu. Oysa benim için bir şey duraksamıştı. Göğsümün tam ortasında, adını koyamadığım bir boşluk vardı. Kitabı aramamıştım aslında. Ben, Baran’ın adını taşıyan o eksik sayfayı arıyordum.
Elimi cebime attım. Telefon elimde titreşti. Ekrana bakmadım. Parmağım, sanki bana ait değilmiş gibi donup kaldı. Sokak daraldı, sesler boğuklaştı. Bir adım atsam her şey değişecekmiş gibi geldi ama ayaklarım yerinden oynamadı.
Selim’in az önce durduğu kaldırım boştu. Az önce konuştuğumuz cümleler havada asılı kalmış gibiydi. Kitapçıların vitrinlerinde kapaklar vardı; hepsi tamamlanmış, hepsi basılı. Bizim aradığımız ise çoktan tükenmişti.
Telefon sustu.
Ardından tekrar titredi.
Bu kez baktım.
İsim kısa, netti. Baran.
Nefesimi tuttum. Açmadım. Kilit ekranında parmağım iz bırakacak kadar uzun süre bekledim. Sonra telefonu çantama attım. Kaçmak değildi bu; sadece erteliyordum.
Yürümeye başladım. Adımlarım beni nereye götürdüğünü bilmiyordu ama durmak istemiyordu. Baran’ın sesi kulaklarımda değildi, hayali de yoktu. Sadece varlığı, görünmeyen bir ağırlık gibi omuzlarımdaydı.
Bir sokağın köşesinde yağmur başladı. İnce, kararsız. Saçlarım yüzüme yapıştı. Elbisemin eteği ıslandı. İçimdeki his de böyleydi işte; adı konmamış, ama tamamen ıslanmış.
Baran’ı sevmek bir cümle değildi.
Bir durumdu.
Ve bundan kaçılmıyordu.
Dar çarşı sokaklarına doğru girdim. Tam da görmek istemediğim sahneye denk geldim.
Baran ve Eda.
Eda, Selim’in kuzeniydi. Tezgâhın önünde durmuşlardı. Süt mısır alıyorlardı. O an yükselen mısır ve tereyağı kokusu midemi bulandırdı. O koku, sanki sadece burnuma değil, doğrudan hafızama doldu. Bir daha ne zaman duysam, içimde aynı rahatsızlığı uyandıracak kadar kalıcıydı.
Eda gülerek bir şeyler anlatıyordu. Elleri havada, sesi canlıydı. Baran başını sallıyordu sadece. Dinliyor muydu, yoksa bekliyor muydu, ayırt edemedim. Yüzünde ne bir gülümseme vardı ne de bir itiraz. Hep yaptığı gibi… oradaydı ama tam olarak içinde değildi.
Bir an için durdum.
Geri dönmeyi düşündüm.
Ama geç kalmıştım.
Eda’nın kahkahası dar sokağın duvarlarına çarpıp geri döndü. Baran, o sesin içinden başını kaldırdı. Gözleri kalabalığın arasında gezindi ve… beni buldu. Bakışı kısa sürdü ama yeterliydi. Ne şaşkınlık vardı ne suçluluk. Sanki zaten olacağını biliyormuş gibiydi.
Ben bakışımı kaçırmadım.
Yutkundum.
Ayakta kalmaya çalıştım.
Eda beni fark etmedi. Mısırı uzattıklarında parayı Baran çıkardı cebinden. O küçük hareket, olması gerekenden fazla yer kapladı içimde. bazı şeyler büyüklüğünü sesinden değil, sessizliğinden alır.
Adımlarımı geri attım. Sokak daraldı. İnsanlar aramızdan geçtikçe görüntü bölündü ama his yerinden oynamadı. Baran hâlâ oradaydı. Eda hâlâ konuşuyordu. Ben ise ilk kez, gerçekten dışarıda kaldığımı hissettim.
Ve canımı yakan şey…
Baran’ın bunu durdurmak için hiçbir şey yapmamasıydı.
Geriye dönüp oradan uzaklaştım. Adımlarımı hızlandırdım ama kaçtığımı söyleyemezdim; sadece mesafe koyuyordum. Tam o anda Baran’ın bana doğru atılmak isteyen yanını fark ettim. Bedeninde bir hareketlenme oldu, sanki bir adım atacaktı. Omuzları gerildi, nefesi değişti.
Ama Eda oradaydı.
Varlığı, aramıza çekilmiş görünmez bir çizgi gibiydi.
Baran durdu.
Durmak, onun en iyi bildiği şeydi zaten.
Ben arkamı dönmeden yürümeye devam ettim. Bir an durup bakarsam, o mesafenin kapanacağını biliyordum. O yüzden bakmadım. Dar sokaklar beni içine aldı, sesler çoğaldı, yüzler değişti. Ama içimde kalan şey netti: Baran beni görmüştü. Ve ben, onun gelmemesini izlemiştim.
Köşeyi döndüğümde göğsümde bir ağırlık vardı. Nefesim düzensizdi. Kendime kızmadım. Ona da. Sadece o anın içimde bıraktığı boşluğu taşıdım, karşılaşmalar konuşulmaz, açıklanmaz. Olduğu gibi kalır.
Eda’nın gülüşü hâlâ kulağımdaydı.
Mısırın kokusu peşimi bırakmıyordu.
Baran ise… olduğum her yerde, gelmeyen bir adım gibi duruyordu.
Kendimi suçladım.
“Neye sinirleniyorsun Berfin, neye?” diye kızdım kendime. Sen istedin bunu. Sen. Baran’a uzak durmasını, hayatına bakması gerektiğini sen söyledin.
Git dedin.
Olan bu değil miydi?
İstediğin bu değil miydi?
Cevaplarım vardı ama içimi rahatlatmıyordu. Söylediklerim doğruydu belki ama hissettiklerim susmuyordu. Bu kızgınlık, boğazıma dolanmış telleri söküp atmıyordu. Aksine daha da sıkıyordu. Aldığım nefes yetmiyor, ciğerlerim dolmuyor gibiydi. Yakama asıldım, düğmeyi gevşettim. Kapalı hava üzerime çöktü; biraz daha sürse gerçekten boğulacaktım.
Burnum sızlıyordu.
Gözlerim değil, burnum.
Ağlamakla ağlamamak arasındaki o tuhaf yerde.
Baran’ı başkasıyla düşünmek azap veriyordu. Kıskançlıktan çok daha ağır bir şeydi bu. Yerini değiştiremeyeceğim bir sahnenin içine zorla bakmak gibiydi. Kendimi dışarı itmeye çalıştıkça görüntü daha da netleşiyordu.
Bir banka oturdum. Ellerim titriyordu. İnsanlar yanımdan geçiyor, kimse yüzüme bakmıyordu. Oysa içimde bir şey dağılmıştı. Sessizce, kimseye çarpmadan.
Baran’ı göndermiştim.
Ama içimden çıkarmayı başaramamıştım.
Kaç saat geçti bilemedim. Acımın ağırlığı ayağa kalkmaya, oradan uzaklaşmaya yetmemişti. Zaman ilerlemiyor gibiydi; sadece ben olduğum yerde çöküp kalmıştım. Telefonum titredi ama kılımı bile kıpırdatmadım. Dokunsam parçalanacakmışım gibi geliyordu.
Canım çıkmıştı sanki…
Ama ölememiştim.
Gördüğüm sahne gözümden gitmiyordu. Ne kadar kapatsam da gözlerimi, oradaydı. Tereyağı kokusu boğazıma dolanmış, nefesimin yolunu kesmişti. Yutkunmak bile zor geliyordu. O gülüşler… sanki yanıma oturmuş, yanaklarımın dibinde yeniden canlanıyordu.
Bir an için başımı çevirdim. Yanımda kimse yoktu ama sesler vardı. Kahkaha kırıntıları, yarım kalmış cümleler, sokaktan taşan o anlamsız neşe. Hepsi üst üste biniyor, beni olduğum yere mıhlıyordu.
Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Titremesinler diye bastırdım ama fayda etmedi. İçimde bir yer, hâlâ orada duruyordu; dar sokakta, mısır tezgâhının önünde. Ben kalksam bile o yer kalkmayacaktı.
Telefon bir kez daha titredi.
Bu kez sesi daha yakındı.
Ama ben hâlâ bakmadım.
yanıt verilecek halde olmazsın.
Bir çift ayak göründü. "Kendini en yakın yere bırakacağını biliyordum. Bu acıyla çok fazla ilerleyezdin." dedi. Kafamı kaldırıp bakmadım. Bana yaşadığım acının tarifini yapmasına gerek yoktu. Çünkü aynısını dün selimle beni görünce yaşadı. Sesinin tınısı bile tüm bedenimin ona çekilmesine sebep oluyordu. Bedenim Barana olan özlemiyle kıvranıyordu. Ama şu lanet aklım gerçeklerden sıyrılıp ona gidemiyordum. Kalbim ona gitmek için çırpınıyordu. Ama sanki iki kolundan tutmuş birileri de gidemiyordum gibiydi. "Acımın tarifine ihtiyacım yok." dedim.
"Bunu sen seçtin berfin, bunu biliyorsun değil mi?" Başımı kaldırıp baktım. Kara gözleri kirli sakalları ve keskin ceketi beni mest etti.
"Bilmek bu acıyı yaşamama engel değil." Dedim. "Başka türlü olabilir ama sen izin vermiyorsun" dedi. "Başka ihtimalleri düşünmüyorsun. Tek bir noktadan hayata bakamazsın" dedi. İki elimle bankı sıkıca tuttum.
"Tek bir nokta dediğin bir mezar taşı mı?" Ayağa kalktım. "Yoksa bir yetimin babasının yokluğuna ağlaması mı. Yoksa bir kadının yanlızlığı mı ya da dur şöyle söyleyeyim bir annenin her gece eksik nefes alması mı?"
Sözlerim havada asılı kaldı. Gecenin serinliğiyle değil, içimde kabaran öfkeyle ürperiyordum. Bakışları sertleşti; o sertliğin altında kırılan bir şeyler vardı, biliyordum.
“Hayatı sadece acının içinden okuyorsun,” dedi sakince. Sesi yükselmedi, ama cümleleri ağır ağır üzerime yürüdü. “Ben senden unutmanı istemiyorum Berfin. Görmeni istiyorum. Başka ihtimallerin de olduğunu.”
“İhtimal…” diye güldüm, boğazımdan çıkan ses bana bile yabancı geldi. “İhtimal dediğin şey, başkasının yarasına basmadan yürüyebilmek mi? Her adımda birini eksiltmeden yaşayabilmek mi?”
Bir adım attı bana doğru. Aramızdaki mesafe kapandı ama dokunmadı. Dokunsa çökeceğimi ikimiz de biliyorduk.
“Sen hep kendini cezalandırmayı seçiyorsun,” dedi. “Sanki mutlu olursan birilerine ihanet etmiş olacaksın gibi.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ona bu zaferi vermek istemedim. “Bazı mutluluklar başkasının enkazı üstüne kuruluyor Baran,” dedim. “O enkaz benim abimin cesediyse, ben nefes alamam.”
Derin bir nefes aldı. İlk defa yorgun görünüyordu. “Peki ya benim enkazım?” diye sordu. “Onu nereye koyuyorsun?”
Cevap veremedim. Sessizlik ikimizin arasına çöktü.
Kalbim bir adım atmam için yalvarıyordu, aklım geri çekiyordu.
Aynı anda hem kaçmak hem sarılmak istedim.
“İşte bu,” dedi fısıltıyla. “Tam da buradayız. Sen duruyorsun, ben bekliyorum. Ve ikimiz de zamanın bizi affetmesini umuyoruz.”
Başımı çevirdim. Gözlerine bakarsam kalamayacaktım. “Zaman affetmez,” dedim. “Sadece alışır.”
Baran bir adım geri çekilmedi. Sadece yüzü ciddileşti. O keskin bakışlarının içinden geçenleri okumaya çalışmadı, kaçmadı. Bu da canımı yaktı. Çünkü o hep böyleydi; acının karşısında durur ama onu durdurmaya çalışmazdı.
“Sen hep en ağır ihtimali seçiyorsun,” dedi. “Sanki başka bir yol yokmuş gibi.” Güldüm. Kısa, içi boş bir gülüştü. “Yol mu?” dedim. “Ben yol falan seçmedim Baran. Bana kalan yer burasıydı.”
Tırnaklarımı avuçlarıma gömdüm. Avuç içlerim acıyordu; ne kadar süredir sıktığımı fark etmemiştim. Bir adım attım, tam karşısında durdum. Aramızda nefes alacak kadar mesafe vardı ama dokunamayacak kadar uzak.
“Sen ihtimal diyorsun,” dedim, “ben geride kalanları sayıyorum.” Sesim kısıldı ama durmadım. “Bazı hayatlarda seçenek yoktur. Bazı insanlar, doğduğu anda bir eksikle başlar. Sen buna başka açıdan bak diyorsun ama ben her açıdan aynı boşluğu görüyorum.”
Baran’ın çenesi gerildi. Bir şey söylemek istedi, vazgeçti. O an, suskunluğunun da bir tercih olduğunu düşündüm. “Bana izin vermediğimi söylüyorsun,” dedim. “Peki sen neye izin verdin Baran? Gitmeye mi? Kalıp susmaya mı? Başkalarının yanında durup hiçbir şey yapmamaya mı?” Bu kez gözlerini kaçırdı. Çok kısa bir an. Ama gördüm. O kaçış, bütün cümlelerden daha dürüsttü.“Ben senden vazgeçmedim,” dedi alçak bir sesle. “Sadece… seni yakmamak için uzak durdum. Yaşadığın kaybı hafifletir, beni görmezsen daha kolay alışırsın dedim. Daha fazla yanma diye gittim.”
“Geç kaldın,” dedim. “Ben zaten yanıyorum.” Göğsüm sıkıştı. Nefesim yarım kaldı. Ama geri adım atmadım. Çünkü bu kez kaçmak istemiyordum. Kaçtıkça aynı yere geliyorduk. “Benden başka ihtimaller istemeni bekleme,” dedim. “Benim hayatım ihtimallerle değil, kayıplarla şekillendi.”
Baran başını eğdi. Elini uzatmadı. Uzatsa gideceğimi ikimiz de biliyorduk. Belki de bu yüzden dokunmadı. “Ben hâlâ buradayım,” dedi. “Bu da bir ihtimal.”
Başımı iki yana salladım. “Hayır,” dedim. “Bu bir ihtimal değil. Bu, bitmemiş bir yara.”
Ve ilk kez, gözlerimden yaşlar aktı. Sessizce. Kimseye gösterir gibi değil. Sadece olduğum yere düşer gibi.
Dar sokak yine aynıydı.
Koku hâlâ havadaydı.
Ama artık kaçmıyordum.
Sadece duruyordum.
Baran’la, aramızdaki o bitmeyen mesafede.
Sesim kısılmıştı ama sözlerim netti.
“O kızla belki bir geleceğin olur ya da olmaz, bilemiyorum,” dedim. “Ama bildiğim tek şey var; sonsuz bir acı yaşayacağım. Bunu inkâr etmeyeceğim. Canım acıya acıya bakacağım belki de.”
Baran’ın yüzü sertleşti. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. “Beni bir başkasıyla düşünmüşsün bile,” dedi. “Beni gözden çıkarmışsın Berfin, haberin yok.”
İçimden bir şey koptu. Hemen karşı çıktım. Korktum. Onu istemediğimi sanmasından korktum. “Hayır,” dedim hızlıca. “Yemin ederim ki çıkarmadım. Hiçbir zaman.”
Nefesim düzensizdi. Kelimelerim aceleye gelmişti. “Seninle bir hayatım olsun çok isterdim Baran. Gerçekten. Ama… olmaz.”
Bu kez durdum.
Devamını getirmek en zoruydu.
“Çünkü seninle olacak bir hayat, sadece ikimize ait olmazdı,” dedim. “Arkamızda sürüklediğimiz şeyler var. Benim susmak zorunda kaldıklarım, senin konuşamadıkların… Hepsi her sabah bizimle uyanırdı.”Gözlerim doldu ama bakışımı kaçırmadım. “Ben seni sevmekten korkmuyorum,” dedim. “Seninle yaşamaktan korkuyorum.”
Baran bir adım attı. Çok yakındı artık. Sesini alçalttı. “Ben yine de denerdim.”
Başımı iki yana salladım.
“Ben denemeye hakkı olmayanlardanım.”
Aramızda bir sessizlik çöktü. Ağır, kalın, kaçacak yer bırakmayan bir sessizlik. Dokunsak yıkılacaktık, dokunmasak da aynı yerde kalacaktık.
“Bu böyle devam etmez, Vicdan azabı.” dedi. “Bu böyle olmaz.”
Sözleri havada asılı kaldı. İçimde bir yer ürperdi. “Ne demek istiyorsun?” dedim. Sesim, düşündüğümden daha kırılgandı. Benden vaz mı geçiyordu yoksa? O ihtimal, az önceki her şeyden daha sert vurdu. Göğsüm sıkıştı. Korku, tanıdık bir misafir gibi içeri girdi. “Bir seçim yapmak zorundasın,” dedi.
Sessizce güldüm. Güldüğüm şey cümlesi değildi; sanki hayatım boyunca hep aynı noktaya çağrılmama güldüm. “Ben hep seçmek zorunda kalan oldum,” dedim. “Seçemeyenlerin yerine de ben seçtim.”
Baran gözlerime baktı. Bu kez kaçmadı. “Kaçıyorsun,” dedi. “Kendini acının içine saklıyorsun. Orada kalırsan kimse senden bir şey isteyemez sanıyorsun.”
“Yanılıyorsun,” dedim. “Acı, saklanacak bir yer değil. Herkes orayı bulur.” Bir adım geri çekildim. Sesim yumuşamadı ama daha derinden geliyordu artık. “Seçim dediğin şey iki ihtimal arasında olmaz,” dedim. “Bazen her yol aynı yere çıkar. Ben bunu çoktan gördüm.”
Baran elini kaldırdı, sonra indirdi. Dokunmadı.
“Ben seni yarı yolda bırakamam,” dedi. “Bu yüzden susamam.”
“Susma,” dedim. “Ama benden de mucize bekleme.”Sokak sessizleşmişti. İnsanlar akıp gidiyordu. Biz, o akışın dışında kalmıştık. “Seçim yapmamı istiyorsun,” dedim. “Peki ya sen?”
Bir an durdu.
Sonra, sanki kendine konuşur gibi,
“Ben zaten seçtim,” dedi.
Kalbim bir anlığına hızlandı.
Ama cevap vermedim.
Çünkü bazı seçimlerin sonucunu…
o anda duymaya hazır değildim.
💫
Ertesi gün olmuştu. Mirkelam’la sınavdan çıkmış, kafeteryaya doğru yürüyorduk. Derslikten çıktığımız andan beri durmadan Alya’dan bahsediyordu. Aynı cümleleri farklı şekillerde tekrar edip duruyordu ama hepsinin altında aynı huzursuzluk vardı.
“Bu kızın konuştuğu biri var,” dedi. “Bak sana diyorum.”
“E görmüşsündür,” dedim umursamaz bir sesle. “Mesajlaşırken gülüyordu biriyle.”
“Ulan kim bu ya?” dedi sinirle. “Sana söylemedi mi hiç?”
“Belki söylemek istememiştir,” dedim. “Olabilir yani, ne var bunda? Kızın sevgilisi olmasın mı?”
Durdu. Bir an yürümeyi kesti.
“Lan olsun tabii,” dedi. “Ama ben olayım. Niye görmüyor bu kız beni, niye?”
Söylene söylene yeniden yürümeye başladı. Elleri ceplerinde, omuzları düşüktü. Onu dinlerken istemeden gülümsedim. Bir yanım bu saf ısrarı komik buluyordu, diğer yanım ise içimdeki ağır taşla kıyaslıyordu. Mirkelam’ın derdi netti. İstediği şey belliydi. Benimkilerse birbirine girmiş, adı konmamıştı.
“Belki hazır değildir,” dedim. “Herkes senin gibi pat diye istemez.”
“Ben pat diye istemiyorum ki,” dedi. “Ben ciddiyim.”
Kafeteryanın kapısına gelmiştik. İçeriden kahve kokusu geliyordu. Gürültü, kahkahalar, metal tepsilerin sesi… Hayat normal akıyordu. İnsanlar flört ediyor, plan yapıyor, hayal kuruyordu.
Bir masa bulup oturduk. Mirkelam hâlâ Alya’dan bahsediyordu ama sesi bana uzaktan geliyordu. Elimdeki bardaktan yükselen buharı izledim. Düşündüm de… bazı insanlar sevilmediği için üzülür, bazıları sevildiği hâlde gidemediği için.
Ve ikisi de aynı masada, aynı kahveyi içiyor olabilir.
Az sonra Alya geldi.
“Sıcak sıcak notlar getirdim,” diyerek elindeki fotokopi kâğıtlarını masaya bıraktı. Neşeliydi. Kısa saçlarını savurup sandalyeye oturdu. Mirkelam gözlerini devirip etrafa bakındı; sanki masada değil de bir yerlerde fazlalık arıyordu.
Tam o sırada Baran da gelip masaya oturdu. Sandalyenin sesi içimde bir yere sürtündü. Alya, Mirkelam’ın ters bakışlarını fark etmiş olmalı ki bana kaş göz yaptı. “Bunun neyi var?” der gibiydi. Omuz silktim, bilmediğimi söyledim.
“Hayırdır Miko,” dedi Alya, gülümseyerek. “Ne bu ters bakışlar?”
Mirkelam hiç beklemeden lafa girdi. “Ha, gözlerinde sorun yok. Görebiliyorsun öyle mi?”
Alya bir an durdu.
“Ne diyorsun be sen?” dedi. Anlam verememişti.
Mirkelam sandalyesine yaslandı. Sesini yükseltmedi ama kelimeleri sivriydi. “Diyorum ki, birileriyle mesajlaşıp gülüyorsun. Hani var ya… konuştuğun biri.”
Masada kısa bir sessizlik oldu. Alya bana baktı, sonra Baran’a, en son tekrar Mirkelam’a döndü. “Bunun hesabını sana mı vereceğim?” dedi. “Var ya da yok, sana ne?”
Mirkelam’ın çenesi kilitlendi. “Bana ne değil,” dedi. “Ben buradayım.”
Alya güldü. Ama bu gülüş neşeli değildi.
“Orada olmandan banane. Bu hayatıma karışacağın anlamına gelmiyor,” dedi.
Baran sessizdi. Ellerini masanın altına koymuştu. Gözleri bir an bana kaydı; bakışını hemen çekti. O bakışın ne anlama geldiğini soracak hâlim yoktu. İçimdeki uğultu büyüyordu. “Bak,” dedi Alya, notları toparlayarak. “Bugün tartışacak hâlim yok. Notları getirdim, bıraktım. Bu kadar.”
Mirkelam bir şey daha söyleyecek gibi oldu, sustu. Alya ayağa kalktı. Gitmeden önce bana eğildi, alçak sesle, “Sonra konuşuruz,” dedi.
Masada kalan sessizlik, konuşulanlardan daha ağırdı. Baran yerinden kıpırdamadı. Mirkelam dişlerini sıktı. Ben ise bardaktaki kahvenin soğuduğunu fark ettim—kimse dokunmamıştı, ama çoktan tadı kaçmıştı. "Miko napıyorsun kafayı mı yedin" diye sessizce azarladım.
"Yedim ulan yedim"dedi. “Senin gözün kör kızım, kör!” diye bağırdı Mirkelam. Olduğum yerde donup kaldım. Ses bir anda kafeteryayı yarıp geçti. Alya birkaç adım atmıştı ki durdu, arkasını döndü. Yüzündeki ifade sertleşti. “Ne diyorsun sen?” dedi. “Hiçbir şey anlamıyorum.”
Mirkelam ayağa kalktı. Sandalye hafifçe geriye kaydı. “Gözünün önündekini göremiyorsun,” dedi. “Burnunun ucundakini bile.”
Alya şaşkınlıkla baktı. “Ne?” dedi. “Direkten konuş. Lafları dolandırma.” Mirkelam dişlerini sıktı. Bir an konuşacak gibi oldu, vazgeçti. Sonra sesi alçaldı ama kelimeleri daha ağırdı.
“Her gün yanında olanı fark etmiyorsun,” dedi. “Sana not getiren, sen gülünce susup bakanı.”
Alya’nın kaşları çatıldı. “Ne saçmalıyorsun sen?” dedi. “Ne demek bu şimdi?”
Mirkelam elini cebine soktu, çıkardı. Kararsızdı. “Demek şu,” dedi. “Bazı insanlar bağırmaz. Ortada dolaşmaz. Ama hep oradadır.”
Alya bir an durdu. Gözleri masayı, sonra Mirkelam’ı taradı. “Beni mi suçluyorsun?” dedi.
“Suçlamak değil,” dedi Mirkelam. “Görmeni istiyorum.” Baran sessizdi. Masanın kenarına bakıyordu. Alya başını iki yana salladı. “Sen kafanda bir şeyler kurmuşsun,” dedi. “Ama benim bundan haberim yok.”
Mirkelam gülümsedi. Kısa, kırık bir gülümseme. “Olması da gerekmiyor,” dedi.
Alya hiçbir şey demedi. Bir an daha durdu, sonra arkasını dönüp gitti. Bu kez adımları daha hızlıydı. Mirkelam ayakta kaldı. Masada konuşulmayan bir şey kalmıştı.
Ve herkes ne olduğunu anlamıştı…
ama kimse adını koymamıştı.
Mirkelam birkaç küfür savurup Alya’nın arkasından gitti. Masada ben ve Baran kalmıştık. Elini masaya koymuş, anahtarlığıyla oynuyordu. Kafasını kaldırmadı, susmayı tercih etti. Ama kaşları çatık, gözleri hafifçe gerilmişti; sessizliği bile gerilimi hissettiriyordu. Sonra elini cebine doğru uzattı. Siyah bir kutu çıkardı, tam masaya koyacaktı ki Selim ve Eda geldi. Baran kutuyu hızlıca cebine geri soktu, sakin bir tavır takındı.
Eda normalde yanımıza pek uğramazdı. Ama dünden sonra galiba gelesi tutmuştu. Varlığı damarlarımda dolaşan kızgın lav gibi hissettiriyordu; kıskançlık tüm bedenimi kaplamıştı.
“Naber?” diye sordu Eda, Baran’a bakarak.
O sırada Selim bana “Merhaba” dedi. Ama gözüm, Baran’ın vereceği cevaba ve tavıra kilitlenmişti. Kimseyi görmüyordum, tek odak noktam oydu. Baran sadece kafa salladı.
"Dün kayboldun, gittin, dönmedin de geri, bende rahatsız etmek istemedim."
Gözlerini kaldırıp bana baktı Baran. “Daha önemli işlerim vardı,” dedi soğuk, net bir tonla.
Ben, o soğuklukla birlikte kalbimin hem hızlandığını hem de donduğunu hissettim. Masada sessizlik çöktü, ama bu sessizlik sadece kelimelerin eksikliğinden değil, aramızda kopmak üzere olan bir elektrikten kaynaklanıyordu.
Selim kapıya doğru bakarak konuştu. “Az önce Miko’yla Alya’yı gördüm. Neyin kavgasını ediyorlardı?”
Baran kaşlarını çattı, ama sessizce cevapladı: “Kör bir kızın gözlerini açmaya çalışan zavallı bir Miko işte.”
Bir an durdum. Sesim istemeden yükseldi: “Belki kör değildir,” dedim. “Sadece gerçekleri kaldıramayacağı için rol yapıyordur.”
Baran çenesini oynattı. Bir kaşını kaldırdı, kısa bir gülümseme belirdi yüzünde. “O zaman kör değilmiş, haklısın. Korkakmış,” dedi.
Ağzımı açıp bir şey söylemeye çalıştım ama Eda araya girdi.
“Hadi, hep beraber bir yerlere gidelim,” dedi. “Hep buradayız, çok sıkıcı bir kafeye falan gidelim.”
Baran bir an bana baktı. Sanki cevabını bekliyordu. Selim araya girip, “Hakkaten, ya bence de güzel olur,” dedi.
Omuz silktim; “Fak etmez,” der gibi.
Baran hâlâ bana bakıyordu. Sanki Eda’ya vereceği cevap kadar, benim ne düşüneceğimi de tartıyordu. O an, masadaki tüm sessizlikler, bakışlar ve sözsüz anlaşmalar arasında sıkıştım; bir tarafım gülmek isterken, diğer tarafım hâlâ nefes alamıyor gibiydi.
Biz ayaklandık, kapının önüne çıktık. Alya ve Miko’nun sesini duyduk; birbirlerine bağırıyorlardı.
“Sen ne hakla benimle böyle konuşursun!” diye bağırdı Alya.
“Normalinden anladın da ben mi anlatmadım ha! Anlamıyorsun ki, anlamıyorsun,” diye karşılık verdi Miko.
“Çünkü ne dediğini sen bile bilmiyorsun! Bir şey deyip duruyorsun… Ne oluyor sana, kafayı mı yedin?”
“Lan, daha nasıl anlatayım ha? Nasıl anlatım?” bağırdı Miko. “Anla artık! Anla!”
Alya kısa bir an durdu, sonra bağırdı:
“Neyi?”
“Seni sevdiğimi!”
Herkes bir an sessiz kaldı. Ben de dahil. Şaşkınlık herkesin yüzündeydi. Alya ağzına elini kapattı, gözleri büyüdü. Sonra, ani bir refleksle Miko’ya tokat attı. Hepimiz daha da şaşırdık.
Baran sessizce kulağıma fısıldadı:
“İnsan imreniyor… canı çekiyor.”
Ters ters baktım, kaşlarımı çattım. “Tokat mı?” dedim.
"La havle la havle." Dedi sabır dilenircesine. Baran başını hafifçe salladı, ama hâlâ gülümsemiyordu. Tokatın ani ve keskin etkisi, hem ortamı hem de kalbimi sarsmıştı. Alya’nın öfkesi, korkusuzluğu ve Miko’nun şaşkınlığı… hepsi aynı anda oradaydı.
Alya’ya doğru ilerledim ve koluna girdim. “Gel canım,” diyerek Miko’nun yanından uzaklaştırmaya çalıştım.
Miko’nun yüzündeki sırıtış dikkatimi çekti. “Ne demek bu?” dedi. “Evet mi?” dedi o sırıtışla.
Alya şaşkınlıkla başını salladı, onayladı. “Delisiniz siz ya,” diye söylendi Selim, ama sesi neşeliydi. Baran ters ters baktı Selim’e.
Eda araya girip, “Hadi hadi, kavganızı kafede devam edersiniz,” dedi. Ben de ona ters ters baktım. Bunu gören Baran’ın dudağının köşesi kıvrıldı, kısa bir gülümseme belirdi ama gözleri hâlâ dikkatle etrafı tarıyordu. O an fark ettim; Baran her şeyi izliyor, ama kendisi müdahil olmuyor. Sanki her hareketimizi bir satranç oyunu gibi değerlendiriyordu.
Yaşanan aşk itirafını sonra kafeye gelmiştik ama Alya utançtan yüzünü kaldıramıyordu. Mirkelam desen Alya'ya aval aval bakıp gülümsüyordu. Selim bana döndü "Ne içersin?"
Benim yerime birisi cevap verdi. Tabii ki de Barandı bu. "Türk kahvesi. Şekersiz." Tek kaşımı kaldırıp baktım. Selim benim cevabımı almak için bana baktı bende Baranı onayladım.
Selim başını sallayıp kasaya yöneldi. Baran bakışlarını üzerimden çekmedi. Sanki bir şey söyleyecekmiş de vazgeçmiş gibiydi. O suskunluk, konuşulsa her şeyin daha da karışacağını bilen bir suskunluktu.
Alya fincan gelmeden ellerini dizlerinin arasına sıkıştırmıştı. Omuzları düşük, yüzü kızardı kızaracaktı. Mirkelam ise hâlâ aynı yerdeydi; gözleri Alya’da, dudaklarında anlamsız ama umutlu bir gülümseme. Arada nefes almayı unutuyor gibiydi. “Bana niye öyle bakıyorsun?” dedi Alya sonunda, sesini alçaltarak.
“Bakmıyorum,” dedi Mirkelam hemen. “Yani… bakıyorum da… normal bakıyorum.”
Alya gözlerini devirdi ama bu kez dudakları istemsizce kıvrıldı. O küçük gülümseme bile Mirkelam’ın yüzünü aydınlatmaya yetti. Kahveler geldi. Fincan önümde duruyordu. Şekersiz. Baran’ın bildiği gibi.
“Hafızam kuvvetli.” dedi, sanki bunu söylemeye hakkı varmış gibi.
“Unutulacak bir şey değil,” dedim. Sesim düşündüğümden daha net çıktı.
Bir an için masadaki herkes sustu. Selim telefonuna baktı, Eda çantasını kurcaladı. Herkes bir şeylerle meşgul rolü yapıyordu ama aslında kimsenin aklı başka yerde değildi.
Baran fincanına uzandı ama içmedi. “Bazen,” dedi, bakışlarını kahveden ayırmadan, “insan bildiği şeyleri unutmuş gibi yapar. Daha az acısın diye.”
“Bazen de,” dedim, “hatırlamamak daha çok can yakar.”
Gözlerini kaldırdı. Kara gözleri kısa bir anlığına yumuşadı. Sonra yine o mesafeli haline döndü.
Alya sandalyesinde doğruldu. “Ben bir tuvalete geliyorum,” dedi, kalktı. Mirkelam da neredeyse refleksle ayağa fırladı.
“Ben… ben de,” dedi.
“Tuvalete mi geleceksin?” diye çıkıştı Alya.
“Yok,” dedi Mirkelam, afallayarak. “Kapıya kadar.”
Onlar uzaklaşınca masada kalan sessizlik daha da ağırlaştı. Baran eğildi, sesini alçalttı. “Bu böyle yarım kalmayacak,” dedi.
“Hangisi?” diye sordum.
“Biz,” dedi. Tek kelimeydi ama bütün masayı doldurdu. Cevap vermedim. Kahvemden bir yudum daha aldım. Acı hâlâ aynıydı. Ama artık yalnızca kahveden gelmiyordu.
Eda’yla Selim hararetli bir sohbete dalmıştı. Sesleri fonda kalmıştı artık; ne konuştuklarını duysam da anlamıyordum. O an masanın altında, bacağıma değen o hafif temasla irkildim. Refleksle başımı kaldırdım. Baran gülümsüyordu. O bildik, sinir bozucu, insanın aklını dağıtan sırıtışıyla. Bilerek yapıyordu. Gözleri “fark ettim” der gibiydi. Ayağımı usulca geri çektim. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştım. Kalbim hızlandı ama yüzüme yansıtmamaya kararlıydım. Tam başımı tekrar masaya çevirmiştim ki, yeniden değdi. Bu kez daha netti. Kaçamak değil, kararlı.
Dişlerimi sıktım. “Çocuk musun?” der gibi baktım ona.
Kaşlarını kaldırdı. Sessiz bir meydan okumaydı bu. Ayağımı sabit tuttum. Çekmedim. O da çekmedi. Masanın altında süren bu sessiz savaş, tüm dikkatimi ele geçirmişti. Her temas içimde bir şeyi ateşliyordu; bastırdığımı sandığım ne varsa yüzeye çıkıyordu. Baran eğilip fincanını aldı, sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi kahvesinden bir yudum aldı. Sonra başını bana doğru yaklaştırmadan, alçak bir sesle konuştu: “Kaçmak çözüm değil,” dedi.
“Bırak,” dedim dişlerimin arasından. Sesim sertti ama yeterince ikna edici değildi.
Gözlerimin içine baktı. O an ayağını çekti. Bir anlığına. Tam rahatladım derken bu kez bileğime hafifçe dokundu. Bu, sabrımı sınamak değildi artık; bu, sınırı bilerek aşmaktı.
Sandalyemde doğruldum. “Baran,” dedim, adını ilk defa bu kadar uyarı gibi.
“Vicdan Azabı?" Diye karşılık verdi. Fazla rahattı.
"Yapma" dedim.
"Neyi?" Diyip ayaklarımı ayaklarının arasına kıstırdı. Bu halimden keyif alıyordu.
"Eşek herif. Buraksana." Diye inledim resmen. Ayağımı çekmeye çalşırken masanın ayağına vurdum.
Eda dönüp bize baktı. “Bir şey mi oldu?” diye sordu.
“Yok,” dedim hemen. “Bir şey olmadı.”
Baran başını salladı. “Henüz,” dedi sadece.
Sanki bu hikâyenin bitmediğini, hatta daha yeni başladığını fısıldıyordu.
Baran ayağını çekmişti ama bakışları hâlâ oyun peşindeydi. Masum falan değildi; aksine “bir hamle daha yaparsam ne olacak?” diye ölçüp biçen o halindeydi. Dayanamadım, diziin altından hafifçe tekme attım.
“Eşek herif,” diye fısıldadım.
Sırıttı. Hem de gurur duyar gibi.
“Canın mı acıdı” dedi, sesi gayet sakin.
“Utanıyorum aptal." Dedim.
"Daha utanılacak bir şey yapmadık ki." Diye fısıldadı. Utancımdan geriye yaslanıp cevap vermedim. Eda hâlâ Selim’e bir şeyler anlatıyordu, Selim de büyük bir ciddiyetle dinliyormuş gibi yapıyordu ama ikisinin de ruhu masada değildi. Bu bize küçük bir alan açıyordu. Baran bunu fırsat bildi.
Anahtarlığını masaya bıraktı, parmaklarıyla ritim tutar gibi oynadı. Sonra eğildi, bu kez kulağıma daha yakın:
“Az önce kaçtın,” dedi.
“Kaçmadım,” dedim. “Geri çekildim. Arada fark var.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Yani hâlâ oyundasın.”
“Hayal görüyorsun,” dedim ama dudak kenarım ele verdi beni. Ayağı yine geldi. Bu sefer değip çekildi. Bilerek. Sinir bozacak kadar kısa.
“Ya sen var ya…” dedim dişlerimi sıkarak.
“Varım,” dedi. “Uzun zamandır.”
Göz göze geldik. O an ikimiz de güldük. Sessiz, yakalanmamaya yeminli bir gülüştü bu.
“Ciddiyetsizsin,” dedim.
“Sen de çok ciddiymişsin gibi,” diye karşılık verdi.
Bir an için içimdeki ağırlık hafifledi. Acı, korku, o karmaşa… Hepsi geri çekilmişti sanki. Yerini tanıdık bir didişmeye bırakmıştı. Can acıtan değil; insanın içini kıpırdatan cinsten.
“Bak,” dedim, fincanımı elime alıp, “bir daha ayağımla uğraşırsan—”
“Ne yapacaksın?” diye sordu, gözleri parlayarak.
Duraksadım.
“Kafanda yumurta kırarım." dedim kaçamakça. Kahkahayı bastı. Kısa ama içten. “İşte bu,” dedi. “Bunu özlemiştim.”
Ben de sustum.
Çünkü itiraf etmek istemesem de…
Ben de.
Alya ile Mirkelam masaya döndüklerinde ortam bir anda kalabalıklaştı. Selim, güya telefonuna bakıyormuş gibi yapıyordu ama göz ucuyla Baran’la benim halimizi kesiyordu. O bakışı yakaladım. Çaktırmamaya çalışıyordu ama çok belliydi: bir şeyler dönüyor bakışıydı.
Eda boş durur mu, hemen ortaya atladı. “Ee napıyoruz, çok sıkıcı oldu burası,” dedi. “Bir şeyler yapalım ha? Baran ne dersin?”
Baran’a sorması içime bir sinir dalgası gönderdi. Neden özellikle ona soruyordu ki? Sandalyeme yaslandım, kollarımı kavuşturdum. Baran ise cevap vermedi. Ne başını kaldırdı ne de ses çıkardı. Bu sessizlik Eda’nın pek hoşuna gitmedi.
“Oyun falan mı oynasak?” diye devam etti.
Alya merakla baktı. “Ne oyunu?”
Eda, Baran’dan beklediği ilgiyi alamayınca yüzü bir anlık düştü ama hemen toparladı.
“Bilmem… ki şişe çevirmece falan?” dedi, sanki çok parlak bir fikirmiş gibi.
Başımı yana çevirdim, ağzımın içinde onun ses tonunu taklit ettim. “Bilmeeem… ki şişe çevirmece falan…”
Baran bunu gördü. Dudaklarını bastırdı, gülmemek için kendini zorladı ama nafile. Omuzları hafifçe titredi. Sinirim bir anda kabardı. Masanın altından ayağına sertçe bir tekme attım.
“Ne gülüyorsun eşek herif,” diye fısıldadım.
Kaşlarını kaldırdı, hiç pişman değildi. “Taklit yeteneğin çok iyi,” dedi. “Dayanamadım.”
“Bir daha gül,” dedim, “bu sefer daha fena olur.”
“Tehdit mi bu?” diye sordu, keyfi yerindeydi.
“Uyarı,” dedim.
Mirkelam bir şeyler sezmiş gibi baktı. “Oğlum siz niye fısıldaşıyorsunuz?”
“Biz fısıldaşmıyoruz,” dedim hemen.
Baran da aynı anda, “Evet,” dedi. “Sessiz düşünüyoruz.”
Alya kıkırdadı. Selim kafasını iki yana salladı.
Eda hâlâ oyuna dönmeye çalışıyordu ama artık masanın ritmi değişmişti.
Oyun masanın üstünde değil, masanın altındaydı.
Ve Baran, hiç de kaybetmeye niyetli görünmüyordu.
Alya şişeyi masanın ortasına bıraktı. Cam şişe ışıkta parladı, masum bir şeymiş gibi duruyordu ama hepimiz biliyorduk: bu şişe birazdan ortalığı yakacaktı.
“Ee hadi oynayalım o zaman,” dedi Alya, hâlâ utangaç ama meraklı.
Mirkelam boşalan şişeyi çevirirken kolunu abartılı bir hareketle savurdu.
“Hazır mıyız?” dedi. “Sonra ağlamak yok.”
Şişe dönmeye başladı. Camın masaya sürtünürken çıkardığı ses sinir bozucuydu. Döndü… döndü… ve durdu.
Selim.
Mirkelam sırıttı. “Oo tamam,” dedi. “İlk kurban belli.”
Alya hemen atladı. “Doğruluk mu cesaret mi?”
Selim hiç düşünmeden, “Doğruluk,” dedi. Gözleri bir an bana kaydı, sonra hemen başka yere baktı.
Alya eğildi. “Masadaki bir kişiyi söyle,” dedi, “seni en çok zorlayan, kafanı karıştıran.” Masada bir sessizlik oldu. Eda yerinde kıpırdandı. Baran koltuğuna yaslandı, yüzü ifadesizdi. Ben nefesimi tuttum.
Selim dudaklarını birbirine bastırdı. “Berfin,” dedi sonunda.
Kalbim mideme düştü sanki. Eda kaşlarını çattı. “Niye?” diye atıldı hemen.
Selim omzunu silkti. “Çünkü bazı insanlar net değildir,” dedi. “İnsanı düşündürür.”
Baran’ın çenesi kasıldı. Masanın altında ayağını hissettim; bu kez dokunmadı, sadece oradaydı.
Şişe tekrar döndü.
Bu kez Eda.
“Doğruluk mu cesaret mi?” dedi Selim.
Eda gözlerini Baran’dan ayırmadan, “Doğruluk,” dedi. Selim soruyu yumuşak sorduğunu sandı ama tam tersine sertti: “Masadaki birine karşı, başkasının bilmediği bir his taşıyor musun?”
Eda hiç duraksamadı. “Evet.”
“Kim?” diye sordu Mirkelam.
Eda başını kaldırdı, doğrudan Baran’a baktı. “Gerek var mı söylemeye?” dedi.
Hava bir anda ağırlaştı. Alya gerildi, Mirkelam’ın gülümsemesi silindi. Selim derin bir nefes aldı. Baran tek kelime etmedi. Şişe yeniden döndü.
Berfin.
Eda bana baktı. “Doğruluk mu cesaret mi?”
“Doğruluk,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi.
Eda yutkundu. “Masada seni en çok kıskandıran kişi kim?”
Bir saniye bile düşünmedim.
“Sensin.”
Baran başını çevirdi. Selim gözlerini kapattı. Eda dudaklarını araladı. “Niye?” “Çünkü bazı bakışlar,” dedim, “fazla iddialı.”
Şişe tekrar döndü.
Bu kez Baran.
Herkes sustu. Alya bile.
Söze girdim. Sesim normalden daha sakindi ama sorum bıçak gibiydi. “Doğruluk,” dedi Baran.
Öne eğildim. “Masada biri var,” dedim, “onu kaybetme ihtimali seni korkutuyor mu?”
Baran’ın bakışları masayı dolaştı. Eda’da durmadı. Alya’da durmadı.
Bende durdu. “Evet,” dedi sadece.
Kalbim deli gibi atmaya başladı. Şişe bir kez daha döndü.Yeniden Selim.
Bu soruyu tekrar ben sordum.
“Doğruluk mu cesaret mi?”
“Doğruluk,” dedi, gözlerini benden kaçırmadan.
Masaya doğru eğildim. “Masada birbirini seven iki kişi var mı?”
Bir anlık sessizlik oldu. Selim’in yüzünde çok kısa bir tereddüt geçti. Sonra başını salladı. "Var,” dedi.
“Kim?” diye atıldı Alya.
Selim cevap vermedi. Sadece Baran’a baktı… sonra bana. “Bunu söylemek bana düşmez,” dedi.
Masada kimse konuşmadı.
Ama herkes bir şeyin kırıldığını hissetti.
Şişe masanın ortasında bir kez daha döndü. Bu kez yavaşladı, nazlandı… ve Baran’da durdu. Eda hiç beklemedi. Gözlerini kaçırmadan, sesi fazla sakin ama niyeti fazlasıyla netti.“Hayatta vazgeçemediğin tek kişi kim?” dedi. Masada herkes dondu. Alya nefesini tuttu, Selim göz ucuyla bana baktı. Mirkelam gülmeyi unutmuştu bile. Baran boğazını temizledi. Sesli bir yutkunma… O an o kadar belirgindi ki, içimde bir yer sıkıştı. Bakışlarını masadaki şişeden ayırmadı.
“Vicdan azabı,” dedi.
Bir saniyelik sessizlik… sonra Mirkelam dayanamadı. Sandalyede öne doğru atıldı, ağzında o meşhur şebek sırıtışıyla:
“Ooo bugün seni arayan hani,” dedi. “Hee o mu? Deme bak, gizemli hatun.”
Baran başını yana eğdi, Mirkelam’a öyle bir baktı ki gülmesi boğazında kaldı.
“Zırvalama” dedi kısa ve net.
Ama iş işten geçmişti. Alya’nın merakı kabarmıştı bir kere. “Kim ya bu kız?” dedi. “Merak ettim bak şimdi. Anlatsana biraz.” Baran arkasına yaslandı. Parmaklarıyla masaya hafifçe vurdu. "Anlatılacak biri değil,” dedi.
“E o zaman niye vazgeçemiyorsun?” diye sordu Alya. Baran bir an durdu. Gözleri çok kısa bir süreliğine bana kaydı. Selim o bakışı yakaladı. Ben yakaladım. Sonra Baran hemen başka tarafa baktı. “Çünkü,” dedi, “bazı insanlar sevilmekten değil… yarım bırakılmaktan can yakar.”
Mirkelam dudaklarını büktü. “Abi bu çok derin oldu ya,” dedi. “Biz şişe çevirmece oynuyoruz, terapi seansı değil.”
Gülüşmeler oldu ama sahteydi. Kimse gerçekten gülmüyordu. Alya hâlâ Baran’a bakıyordu. “Peki,” dedi yumuşakça, “o kız seni seviyor mu?”
Baran’ın cevabı gecikmedi. “Benden daha çok,” dedi. Kalbim bir an durdu sandım. Ayağım masanın altında onun ayağına çarptı. Bilerek mi, istemeden mi bilmiyorum. Ama o temas ikimizi de irkiltti. Selim boğazını temizledi. “Şişe,” dedi. “Devam etsin.”
Şişe yeniden döndü.
Ve bu kez…
Bana doğru geliyordu.
Şişe önümde durmuştu. "Birisi için yaptığın en büyük fedakarlık neydi?" Selim’in sorusu havada asılı kaldı ama aslında kime sorulduğu belliydi. Baran’la aramda olanı bilen tek kişi oydu ve bilerek seçmişti bu soruyu. Masadaki herkes susmuştu. Alya’nın merakı, Mirkelam’ın şakacı hali, Eda’nın bekleyişi… Hepsi bir anda geri çekilmişti.
Boğazım kurudu. Yutkunma ihtiyacı hissettim ama yetmedi. Göğsümün ortasında, eski bir yer yeniden sızladı. Gözlerimi şişeye indirdim; Baran’a bakarsam kelimeler dağılırdı, biliyordum.
Sesim düşündüğümden daha sakin çıktı.
Bir an durdum. Sonra devam ettim:“Ondan vazgeçmek.”
Masada bir şey çatladı sanki. Mirkelam’ın yüzündeki gülümseme düştü. Alya’nın gözleri büyüdü. Eda’nın nefesi kesildiğini hissettim. Selim başını hafifçe öne eğdi; sorunun ağırlığını taşımaya çalışır gibiydi. Baran hiçbir şey söylemedi. Ama masanın altından ayağının çok hafif titrediğini hissettim. Elini yumruk yaptığını gördüm; anahtarlık bu kez masada değildi, cebindeydi belki de—ya da kalbinin üstünde.
“Vazgeçmek fedakârlık mı?” dedi Mirkelam, bu kez şebeklik yoktu sesinde.
“Bazen,” dedim, “En büyüğü.”
Baran başını kaldırdı. Göz göze geldik. O bakışta ne oyun vardı ne kaçamak. Sadece suskun bir kabul. Sanki ikimiz de aynı cümleyi içimizden söylüyorduk ama yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemiyorduk.
Selim durmadı. Ses tonu yumuşaktı ama soru inatçıydı. “Peki,” dedi, “onunla bir geleceğin var mı?” Soru içimde bir yere çarptı. Masum, hâlâ umut etmeye çalışan o küçük Berfin’in tam ortasına. Olmasını istediği bir şeyin olmayacağını yeni yeni kabullenen bir çocuk gibi hissettim kendimi. Ne kızabildim ne savunabildim.
Gözlerim doldu. İstemeden. Kontrolüm dışında. Sadece gülümsedim. O gülümseme… cevap değildi aslında. Kaçıştı. Omzumu indirdim. “Bilmem,” der gibi kaldım. Ne evet dedim, ne hayır.
Ama masadaki herkes anladı. Bir anlık sessizlik oldu. Bu seferki acıma sessizliğiydi. Alya’nın yüzü buruştu. Eda bakışlarını kaçırdı. Selim pişmanlıkla dudaklarını sıktı. Mirkelam beni süzdü. Acıyı tanıyordu. Bana küçük, güç vermeye çalışan bir gülümseme gönderdi. Buradayım der gibi. Baran’ın nefesi sertleşti. Göğsü hızla inip kalktı. Çenesi kilitlendi. Birden ayağa kalktı, sandalye arkaya doğru sürtündü. Elini masaya uzatıp şişeyi kavradı.
“Yeter,” dedi. Sesi kontrol altındaydı ama öfke kenarlarından sızıyordu. “Bu kadar oyun yeter. Bitti.”
Şişeyi masanın ortasından aldı. O an kimse itiraz etmedi. Kimse karşı çıkmadı. Çünkü herkes anlamıştı: Bu oyun zaten çoktan sınırı aşmıştı.
Baran bana baktı. Uzun, sessiz bir bakıştı.
Ama ben başımı çevirdim.
Çünkü bir bakış daha, beni tamamen dağıtabilirdi.
💫
Evde tezgahta portakal soyarken sordum yengeme. "Ee başka bir şey demiş mi?" Yengemle görüntülü konuşuyorduk.
"Yok daha diyemez Enişte haşlamış baya, sen milletin kızına nasıl iftira atarsın diye meğersem o da bilmiyormuş" dedi.
"Halama bir şey yapmadı dimi" diye sordum. "Yok anam yok. Her ne kadar baban sinirli olsa da halanın kılına zarar gelse eniştenin hışını çıkarır." dedi. Sonra devam etti. "Zaten daha halan dışarı bilenem çıkmıyormuş merak etme. Yüzü yok."
Portakalı dilimleyip ağzıma attım. "Memo geldi mi hiç?" Dedim. "Yok yok antebe gitmiş dediler."
"Cehenneme gitsin" dedim hırsla. Portakalın acı suyu parmaklarımdan bileğime doğru aktı. Umurumda olmadı. O an içimdeki hırsla o ekşilik birbirine karışmıştı zaten. Yengem ekrandan yüzüme baktı, kaşlarını çattı.
“Berfin,” dedi, “dilini tut biraz.”
“Tutamam,” dedim. “Boğazıma kadar doluyum zaten.” Tezgâha yaslandım. Mutfak sessizdi ama içim gürültülüydü. Portakalın kabuğunu çöpe attım, bir dilim daha aldım. Çiğnedikçe dişlerim sıkıldı.
“Bak,” dedi yengem, sesi bu kez daha alçaktı, “bazı şeyler büyümeden kesilir. Sen de kendini yorma.”
“Yorulmamak diye bir şey var mı?” dedim. “İnsan bir şeyleri içine atınca dinlenmiş mi oluyor sanıyorsunuz?”
Yengem iç çekti. “Sen küçüklüğünden beri böylesin. Susarsın ama içinden paramparça olursun.”
Bir an sustum. Elimdeki portakala baktım. Dilimler ayrılmıştı ama hâlâ aynı kabuktan çıkmışlardı. Ekranda bir hareket oldu. Yengem telefonu biraz indirdi.
“Anamlar arıyor” dedi. “Kapatayım mı?”
“kapat kapat ” dedim hemen. “Sonra konuşuruz.”
Gülümsedi. “Kendine dikkat et,” dedi.
“Sen de,” dedim ve kapattım.
Telefonu tezgâha bıraktım. Mutfak yeniden sessizliğe gömüldü. Bir süre öylece kaldım. Sonra lavaboya yaslanıp derin bir nefes aldım. İçimde biriken her şey göğsümü sıkıştırıyordu.
Portakalın son dilimini ağzıma attım, lavaboda ellerimi yıkadım. Suyun sesi kafamdaki uğultuyu bastırmaya yetmedi. Telefon tezgâhın üzerinde titreşti. Ekrana baktım.
Selim.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Bu saatte ne işi var?
Açtım. “Efendim?” dedim.
“Aşağıdayım,” dedi. Sesi kısa, netti. “Gelir misin?” Bir an sustum. Pencereye doğru yürüdüm, perdeyi araladım. Sokak lambasının altında bir gölge vardı. Sigara dumanı yukarı doğru kıvrılıyordu.
“Şimdi mi?” dedim.
“Evet,” dedi. “İki dakika.”
Telefonu kapattım. İçimde tuhaf bir sıkıntı dolaştı. Üzerime hırkamı aldım, aynada yüzüme baktım. Gözlerim hâlâ dolu gibiydi ama akmamıştı. Toparla, dedim kendime. Ağlayacak halin yok. Merdivenleri inerken adımlarım yavaştı. Kapıyı açtım. Selim kaldırımda duruyordu. Elleri cebinde, başı hafif eğik. Beni görünce doğruldu.
“Hayırdır?” dedim. “Bir şey mi oldu?”
“Olmadı,” dedi. Sonra ekledi: “Aslında oldu da… sana anlatmam lazım.”
“Burada mı?”
“Yürüyelim,” dedi. “İki sokak.” Yan yana yürümeye başladık. Sessizlik uzadı. Selim sigarasını yaktı, bana uzattı. Başımı salladım. “Baran’la konuştum,” dedi bir anda. Kalbim mideme indi. “Niye?” dedim. Sesim düşündüğümden daha sert çıktı.
“Çünkü,” dedi, “o masada olan biten oyun değildi.”
“Biliyorum,” dedim. “Benim için hiç değildi zaten.”
Selim durdu. Bana döndü. “Sana soruyu bilerek sordum,” dedi. “Biliyorum canını yaktı.”
“Canımı yakmak için özel bir çaba gerekmez,” dedim. “Baran yeter.”
Derin bir nefes aldı. “Sana şunu söylemem lazım,” dedi. “Baran vazgeçmeyecek.”
Güldüm. Kısa, acı bir gülüştü. “Benim korkak olduğumu düşünüyor.”
“Hayır,” dedi. “Korkak değilsin. Acıyı tecrübe etmiş birisin. O başka bir şey.” Yürümeye devam ettik. Sokak sessizdi. Ayak seslerimiz yankılandı. “Peki sen?” dedim. “Sen neden buradasın?” Durdu. Uzun uzun baktı.
“Çünkü,” dedi, “Sana değer veriyorum. Berfin. Ve seni bu halde izlemek zoruma gidiyor.” Başımı eğdim. Bu cümleye kızamadım. “Biliyorum,” dedim. “Ama yanlış yerde duruyorsun.”
“Bunu ben de biliyorum,” dedi. “Ama insan yanlış yerde bile bekler.” Sözler boğazıma oturdu. İleriye baktım. Sokak lambası gözlerimi aldı. “Beni buraya bunun için mi çağırdın?” diye sordum.
Evin önünde durduk. Apartmanın ışıkları sönüktü, sokak sessizdi. Selim ceketinin cebine uzandı. Hareketi kararlıydı ama bakışları tedirgindi. “Sana vermek istediğim bir şey var,” dedi. “Hem bir özür gibi düşün… hem de seni biraz olsun mutlu etmek için.”
“Neymiş o?” dedim, istemsizce. Ceketinden ince bir defter çıkardı. Kapağı sade, rengi solgundu. Ama üstündeki yazı…
Elle yazılmıştı.
Rüveyda.
Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözlerim deftere kilitlendi, sonra Selim’e baktım. “Bu…” dedim, kelime boğazımda kaldı. “Bu nasıl—”
“Sana kitabı bulamadım,” dedi araya girerek. “Basımı durmuştu, her yere baktık. Ama… daha fazla mahrum kalma diye düşündüm.” Defteri bana uzattı. “Ellerimle yazdım.”
Parmaklarım titredi. Defteri aldım ama hemen açamadım. Kapağın dokusu bile gerçekti; kâğıt kokusu burnuma doldu. O tanıdık, eski kitap kokusu… Bir an sahafın içi geldi gözümün önüne. Toz, raflar, yarım kalmış cümleler. “Sen…” dedim, başımı kaldırmadan. “Bunu ne ara yaptın?”
“Geceleri,” dedi. “Sen uyurken belki, ben yazıyordum.” Gülümsedi ama o gülümseme biraz yorgundu. “Bir kitap değil tabii. Ama ruhu orada. Eksik cümleleri tamamlamaya çalıştım.”
Boğazım düğümlendi. Defteri açtım. İlk sayfada titrek ama özenli bir yazı vardı. Satır aralarına sinmiş bir emek… Birine dokunma isteği… Birine yetebilme çabası…
“Selim,” dedim fısıltıyla. “Bunu yapman—”
“Biliyorum,” dedi hemen. “Büyük bir şey. Belki de fazla. Ama senden bir şey beklediğim için değil.” Durdu. Sonra ekledi: "Senin yüzünde bir anlık da olsa o eski gülümsemeyi görmek için.” Gözlerim doldu. Bu sefer tutamadım. Bir damla düştü defterin kenarına. Hemen parmağımla sildim, iz kalmasın diye.
“Çok naziksin,” dedim. “Gerçekten.” Sonra derin bir nefes aldım. “Ama…”
“Biliyorum,” dedi yine. Sözümü tamamladı. “Ben Baran değilim.”
Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. “Ve sen de,” dedim, “benim yarım kalan hikâyem değilsin.”
Acı ama dürüst bir sessizlik oldu aramızda. Selim başını salladı. “Yine de al,” dedi. “Bu defter senin. Benim duygularım değil. Senin hikâyen.” Defteri göğsüme bastırdım. “Teşekkür ederim,” dedim. “Bunu unutmayacağım.”
“Unutma zaten,” dedi. “Sadece… yanlış yerden hatırlama.”
Kapıya yöneldim. Anahtarı çıkardım. Dönüp son bir kez baktım.
Selim hâlâ oradaydı. Olduğu yerde. Bekleyen gibi değil… kabullenen gibi.
“İyi geceler,” dedim.
“İyi geceler Berfin,” dedi.
Kapının önünde
Defteri açtım
İlk cümleyi okudum.
fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına bir güvercin uçurup kitalar arasindan çağırdın beni
Ve anladım…
Bazı insanlar seni sevdiği için yazmaz.
Seni incitmemek için susar.
Tam binadan içeri adım atacakken, gecenin sessizliğini bölen o kısa ama sert korna sesiyle irkildim. Refleksle arkamı döndüm.Sokağın köşesinde duran araç…Baran’ın arabasıydı. Kapı açıldı. Baran indi. Yüzü gergindi; çenesi kilitlenmiş, omuzları sertti. Birkaç adım attı ve Selim’in tam karşısında durdu. İkisi de konuşmadı. Sokak lambasının altında, iki adam… aralarında söylenmemiş onlarca cümle.
Selim, bakışını kaçırmadı. Sadece ceketinin yakasını dikleştirdi. Sanki kendini toparlar gibi. Sonra omuzları düşük ama adımları kararlı bir şekilde yürümeye başladı. YanIndan geçti.
Uzaklaştı.
Baran arkasından tek kelime etmedi. Ama nefes alışını duydum. Sinirli. Bastırılmış. Ben hâlâ kapının önündeydim. Elimde anahtar, göğsümde defter. Baran bana döndü. Göz göze geldik.
“Geç oldu,” dedi sonunda. Sesi düşündüğümden daha kısıktı. “Evet,” diyebildim sadece. Bir an elime baktı. Bakışı defterin kenarına takıldı ama bir şey sormadı. Sormadı… çünkü cevabı biliyordu.
“Konuşmamız lazım,” dedi. Bu sefer kaçmadan. Başımı hafifçe eğdim.
“Şimdi değil,” dedim. “Yoruldum.” Baran başını salladı.
“Kaçmıyorsun biliyorum,” dedi. “Ama ben… bu vicdan azabıyla daha fazla duramıyorum.” Nefesim sekteye uğradı. "Ben çok düşündüm Vicdan Azabı." dedi. Elimdeki defteri yırtıp atacak gibi bakıyordu. Ama ben daha da sarıp sarmaladım. "İhtimalleri, olacakları, yarım kalacakları en çokta seni düşündüm." Dedi. Bugün belli ki kıyamet kopacaktı. Peki kim sağ kalacaktı.
"Ve?" Dedim
"Ve seni bir şeylere zorlayarak ittirerek yönlendirmekten seni ikna etmeye çalışmaktan sevgimin zarar gördüğünü anladım." diye devam etti, sesi çatladı. “...seni sevmemin sana yük olduğunu fark ettim.” O an nefesim kesildi.
“Berfin,” dedi adımı ilk kez bu kadar yavaş söylemişti. Bir ihtiyaç gibi. “Ben seni kaybetmemek için yanlış şeyler yaptım. Korumak sandım. Kontrol ettim. Bekledim. Susturdum.” Gözlerimi kaçırdım. Çünkü bakarsam ağlayacaktım.
“Bunlar korku.” dedim.
Başını eğdi. Kabul eder gibi. “Haklısın,” dedi. “Ve işte o yüzden… seni serbest bırakıyorum.”
Kalbim o cümlede ikiye ayrıldı. “Ne demek o?” dedim. Sesim düşündüğümden daha küçüktü.
“Şu demek,” dedi. “Artık ikna etmeyeceğim. Tutmayacağım. ‘Bir ihtimal’ diye seni askıda bırakmayacağım.” Bir adım geri attı. Fiziksel olarak da. “Gidersen… gitmiş olacaksın. Kalırsan… gerçekten kalmış olacaksın.”
İşte kıyamet tam orada koptu.
Çünkü bazı özgürlükler insanı mutlu etmez.
Bazıları sadece yalnız bırakır.
“Bunu neden şimdi söylüyorsun?” dedim. “Niye?”
Gözlerimin içine baktı. Kaçmadan. “Çünkü bugün,” dedi, “ilk defa seni kaybetmeyi göze aldım. Ve bu… sevginin en acı haliymiş.” Sessizlik çöktü aramıza. Uzun. Ağır. Geri dönülmez. Defterin kapağını araladım. İlk sayfada Selim’in titrek yazısı vardı.
Rüveyda…
Bir şiir değil, bir bekleyişti.
Defteri kapattım.
Baran’a baktım.
“Kim sağ kalacak biliyor musun?” dedim. “Kimse. Ama belki…” dudaklarım titredi, “ilk kez kimse yarım kalmayacak.”
Baran bir şey söylemedi. Sadece başını salladı. O gece iki adam beni sevdi. Biri yazdı. Biri bıraktı. Ve ben…
ilk kez kendi kalbimin tarafında durdum.
"Seni yıpratmak, ikna etmek istemiyorum. Sadece bundan sonrası için kesin adımlar net adımlar atmak istiyorum. Sana iki seçenek sunacağım Vicdan azabı."
"Nedir?" Dedim korkuyla.
"Seçeceğin her ne olursa olsun, sana yemin ederim ki asla karşı gelmeyeceğim ve bunu kabulleneğim. Senin üzerine yemin ederim ki bunu yapacağım." Hissediyordum canım acıyacaktı. Gözlerimden yaşlar aktı Sözleri havada asılı kaldı. “İki seçenek…” dediğinde kalbim zaten hangisini seçersem seçeyim paramparça olacağını biliyordu.
“Nedir?” dedim tekrar. Bu kez sesim daha kısıktı. Daha kırılgan. Bir an sustu. Sanki kelimeleri seçmiyor da, hangisinin daha az can yakacağını tartıyordu. Sonra derin bir nefes aldı. “Bir,” dedi. “Bu defteri alırsın. Hayatına devam edersin. Selim’le ya da bensiz… ama bensiz. Ben geri çekilirim. Tamamen. Seni bir daha aramam. Adını bile ağzıma almam.” İçimden bir şey koptu. Bu kadar net olması canımı daha çok yaktı. “İki…” dedi devam ederken sesi titredi. “Bu defteri burada bırakırız. Ben hayatına girerim. Ama yarım yamalak değil. Gizli saklı değil. Kaçamak ihtimallerle değil.” Bir adım yaklaştı. “Her şeyi göze alarak. Bedeli neyse ödeyerek.” Gözyaşlarım yanaklarımdan sessizce aktı. Ne hıçkırık vardı ne isyan. Sadece tükenmişlik.
“Ve bu,” dedim, “senin için ne demek biliyor musun?”
“Biliyorum,” dedi hiç beklemeden.
“Kaybetmek de var. Yanmak da.”
“Ya ben?” dedim. “Ben ne olacağım Baran? Ben zaten yanıyorum.”
Elini kaldırdı ama dokunmadı. Dokunmaya hakkı yokmuş gibi. “İşte o yüzden,” dedi, “ilk kez seni seçmeyeceğim. İlk kez sen kendini seçeceksin.” Defteri göğsümden indirdim. Parmaklarım titriyordu. İçimde küçük bir Berfin vardı. Hâlâ inanmak isteyen. Hâlâ umutla canı yanan. “Bunu şimdi söylemen adil değil,” dedim.
“Adil değil,” diye fısıldadı. “Ama gerçek.” Bir süre öylece kaldık. Sokak lambasının altında. İki ihtimal. İki hayat. Birinde sevgi vardı ama yoklukla. Diğerinde sevgi vardı ama savaşla. Başımı kaldırdım. Gözlerim kızarmıştı ama kararlıydı.
“Şunu bil,” dedim. “Hangisini seçersem seçeyim… canım yanacak.”
Baran başını salladı. “Biliyorum. Ama bu kez…” Sesi kısıldı. “Bu kez seni ben yakmayacağım.”
Defteri ellerimin arasında sıktım.
Ve ilk kez, cevaptan korkmadım.
Sadece sonrasından.
“Ya bizi seçersin ya da ben kendi yoluma gideceğim,” dedi. Cümle bitti ama içimde bir şeyler hâlâ yankılanıyordu. Sinirle bağırdım. “Eda’yla mı?!” Güldü. Ama o gülüş… hani insan gülerken içi kanar ya, öyle.
“Hayır,” dedi. “Annemle konuştum. Kadir Ağa’nın kızıyla.”
“Ne?!” Sesim çatladı. “Onunla mı? Hani abilerine rest çekmiştin? Seni bıçaklamışlardı, ne oldu şimdi?”
Gözlerini kaçırmadı. İlk kez bu kadar net baktı bana. “Emin ol,” dedi sakin ama sert bir tonla, “Onların açtığı yara gönül yarası kadar kapanmaz değil.” Bu laf içime oturdu.
“Yani,” dedim, “beni bırakmak… daha kolay.”
“Hayır,” dedi hemen. “Daha zor. Ama daha güvenli.” Bir adım geri çekildim. Sanki nefes almak için alana ihtiyacım vardı.
“Seni seçersem ne olacak?” dedim.
“Yine kan mı akacak? Yine tehdit mi? Yine saklanmak mı?”
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Belki hepsi. Ama bildiğim tek şey var.” Sesi kısıldı. “Onu seçersen yaşayacağın şey hayat değil, alışkanlık.” Defteri işaret etti. “Bu,” dedi, “hayat olurdu. Korkunç ama gerçek.”
Gözlerim doldu. “Peki ben?” dedim. “Ben senin hayatında ne oluyorum Baran? Savaş mı? Yük mü? İhtimal mi?” Uzun bir sessizlik oldu. Sonra en canımı acıtan cümleyi kurdu.
“Sen,” dedi, “benim tek zaafımsın.”
O an anladım. Bu bir aşk seçimi değildi sadece. Bu, kim daha çok kanayacak sorusuydu.
Ve ilk kez…
Kendimi onun yerine koydum.
Elini cebine koydu ve bir kutu çıkardı. Bugün masada çıkarıp vermediği kutu. "Tam bir hafta sonra kararına göre hayatımız değişecek berfin ve bunun geri dönüşü olmayacak, senin üzerine yemin ederim ki ne dersen yapacağım." Artık ağlayışım hıçkırığa dönüşmüş gözlerim net görmüyordu. "Selim sana belli ki elleriyle yazdığı bir defteri vermiş. Hakkıdır piç herif kimi seveceğini biliyor. Seni sevmemek bir ahmaklık olur. Ama ben yazmadım." Elindeki kutuyu uzattı. "Onun yerine birini özleyince yazısından çok sesine ihtiyaç duyarsın diye düşündüm." Gözlerime acıyla baktı. Sanki onu seçmeyeceğime emin gibiydi veda ediyor gibiydi. Bana yaklaşıp elleriyle yüzümü kavradı acı çeker gibi konuştu. "Ağlama." Dedi sesi güçsüzdü. "Bunu yapmak zorundasın."
"Baran" dedim inleyerek. "Nolur yapma." Dedim.
"Ben bir şey yapmayacağım Berfin sen yapacaksın" dedi. Gözleri acı doluydu. Yüzünü yaklaştırıp dudaklarını alnıma yasladı güçlü ve dalgalar gibiydi. Bırakmak istemiyor gibiydi. "Tam bir hafta sonra Berfin. 7 gün." Dedi. Saçlarımı derince koklayıp serbest bıraktı ve hızla arkasını döndü.
Ardından gözyaşları içinde sadece baran diye fısıldadım.Arkasından bir adım bile atamadım. Ayaklarım kaldırıma kök salmış gibiydi.
“Baran…” dedim yine, bu kez sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi. Duymadı. Ya da duymak istemedi. Arabasının kapısını açtı. O an fark ettim; omuzları dikti ama sırtı çökmüştü. Güçlü görünmeye çalışan bir adamın, en çok kaçarken yorulduğunu ilk kez o an anladım. Kontağı çevirdi, farlar yandı. Işık gözlerimi aldı, yaşlar daha da taştı. Bir saniye durur sandım. Sadece bir saniye.
Durmadı.
Motor sesi sokağı doldururken içimde bir şey koptu. Sessiz, çığlıksız ama geri dönüşsüz. Yavaşça çömeldim. Elimde hâlâ tuttuğum kutu avucumu yakıyordu sanki. Açmaya cesaret edemedim. Çünkü açarsam… bir şey netleşecekti. Netlikten korkuyordum. “Yedi gün,” diye mırıldandım kendi kendime. “Yedi gün insanı öldürmez,” derler.
Ama kimse insanı yaşarken parça parça eksiltmez demiyor.
Ayağa kalktım. Titriyordum. Eve girmeden önce gökyüzüne baktım. Bulutsuzdu. Bu daha da canımı sıktı. Acının üstüne bu kadar berrak bir gök yakışmıyordu. Kapıyı kapattığımda ev sessizdi. Fazla sessiz. Ayakkabılarımı fırlattım.. Salona geçip koltuğun kenarına oturdum. Kutuyu dizlerimin üstüne bıraktım. Parmaklarım terliyordu. “Bakma,” dedim kendime. “Henüz bakma.”
Ama insan merak ettiği şeyden değil, kaçtığı şeyden yenilir. Kapağı açtım. İçinden küçük, siyah bir kulaklık ve ses kayıt cihazı çıktı Altında katlanmış minicik bir not vardı. El yazısı… Baran’ınki. Keskin ama aceleci. Sanki yazarken eli titremiş.
“Yazmak seni avutmaz. Sesim belki edemez ama yalnız kalmadığını hatırlatır.”
Boğazımdan bir hıçkırık koptu. Kulaklığı avucumda sıktım. “Beni benden iyi tanıyorsun,” dedim boşluğa. “Bu haksızlık.”
Telefonum titredi. Kalbim yerinden fırlayacak sandım.
Bir an onun adı yanacak sandım ekranda.
Yanmadı.
Yedi gün başlamıştı.
O gece uyumadım. Sabaha karşı kutuyu kapattım, kulaklığı ve ses kayıt cihazını yastığımın altına koydum. Sanki oradaysa, o da biraz buradaymış gibi olacaktı.
Ve ilk kez kendime şu soruyu sordum:
Bu bir hafta…
Beni mi seçecek, yoksa beni benden mi alacak?
Gözlerimi kapattım.
Baran’ın sesi kulaklarımda değildi henüz.
Ama yokluğu…
Her yerdeydi.
Bölüm Sonu.
Uzun bir bölümle geldim. Umarım beğenirsiniz. 💫🌹
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.26k Okunma |
252 Oy |
0 Takip |
34 Bölümlü Kitap |