32. Bölüm

31. Bölüm: Leke

Büşra
berfinatman

Odamın Kapısının önünde durmuştum. Dünya devam ediyordu ama benim içimde zaman durmuştu. Bir elimde Selim’in yazdığı defter. Diğer elimde Baran’ın uzattığı o küçük ses kayıt cihazı.

İkisi de ağırdı. Ama ağırlıkları aynı değildi.

Defter, kelimelerdi.

Ses kayıt cihazı, bir kalp atışı.

Başımı kaldırdım. Sokağın lambası sarı bir ışık yayıyordu, camdan salonun parkelerine yansıyordu. Soğuk ışık saçlarımı yüzüme yansırken hâlâ alnımda Baran’ın dudaklarının sıcaklığı vardı.

Yedi gün.

Yedi gün bir ömür müydü yoksa bir göz kırpışı mı?

Ses kayıt cihazını avucumun içinde çevirdim. Baş parmağım tuşa dokundu ama basamadım. Eğer basarsam… sesini duyarsam… karar vermek daha zor olacaktı.

Defteri göğsüme bastırdım. Selim’in yazısı… emek, sabır, sakin bir sevgi.

Baran’ın sesi… fırtına, yara, vazgeçememek.

Bir an için gözlerimi kapattım. Cevap kalbimdeydi ama korkuyordu. Pencerenin camında yansımama baktım. Sarışın saçlarım darmadağındı. Gözlerim şişmişti. O güçlü görünen kız gitmişti. Yerine küçük, kırılgan bir çocuk kalmıştı. Dizlerim titredi. Kapıya yaslandım. Gözlerim yeniden doldu.

Ve salona adım attım.

Defteri ve cihazı göğsüme bastırdım. Sanki ikisini birden tutarsam hiçbirini kaybetmeyecekmişim gibi. Oysa insan iki kalbi aynı anda taşıyamazdı. Nefes alamıyordum. Gerçekten fiziksel olarak. Göğsümün ortasında bir ağırlık vardı. Sanki biri içime taş doldurmuştu. Ev bıraktığım gibiydi ama ben değildim. Dizlerimin bağı çözüldü, kapının yanındaki duvara kayarak oturdum. Soğuk fayans bacaklarımdan içeri işledi ama hissetmedim bile.

“Ya giderse?” Bu düşünce zihnime bir kere düştü ve çığ gibi büyüdü. Baran giderse.. Onu bir daha göremezsem? Bir daha “Vicdan azabı” demezse? Bir daha alnıma o şekilde dokunmazsa? Onun sinirli nefesini, kendini zor tutuşunu, o güçlü ama kırık bakışlarını bir daha hiç görmezsem? Boşluk… Asıl boşluk buydu. Ben Selim’i kaybetmekten korkmuyordum. Baran’ı kaybetmekten korkuyordum. Bu itiraf içimi yaktı. Çünkü Selim huzurdu.

Baran… hayattı.

Ve insan huzurla mı yaşardı, yoksa kalbi çarparak mı?

Gözlerimden yaşlar yine iradem dışında aktı. Hıçkırık gelmesin diye dudaklarımı ısırdım ama nafile. Omuzlarım titremeye başladı. Kendimden geçer gibi oldum. Zihnim bulanıklaştı.

Bir an için gerçekten düşündüm:

“Ya bu yedi günün sonunda onu seçmezsem… Ve o gerçekten giderse?” Baran verdiği sözü tutardı. O geri dönmezdi. İşte beni asıl çaresiz yapan buydu. Onun blöf yapmadığını biliyordum. Ellerim uyuştu. Ses kayıt cihazı avucumda küçücük bir şeydi ama sanki hayatımın düğmesi gibiydi. Açarsam daha da bağlanacağımı biliyordum. Açmazsam da korkum büyüyecekti.

Kendime kızdım. “Neden bu kadar seviyorsun?” diye fısıldadım. “Neden onsuzluğu düşünemiyorsun?” Çünkü onsuz bir gelecek… Düz bir çizgi gibiydi. Rengi yoktu. Ama onunla bir gelecek…

Yaralıydı.

Riskliydi.

Kanardı.

Ve ben kanamaktan korkuyordum.

Başımı dizlerime gömdüm. Saçlarım yüzümü kapattı. İçimdeki küçük Berfin ağlıyordu. O masum, umut eden çocuk. “Gitmesin…” dedi içimden biri. “Ne olur gitmesin.” Baran’a değil, hayata yalvarıyordum sanki. Çünkü bazı insanlar hayatımıza sadece sevgili olarak değil, kader gibi girer. Ve ben ilk kez kaderimi kaybetme ihtimaliyle yüz yüzeydim. Kapının önünde ne kadar kaldım bilmiyorum. Zaman bir yerde kırılmıştı sanki. Dakikalar mı geçti, saatler mi… fikrim yoktu. Ağlamaktan gözlerim yanıyordu. Aynaya bakacak hâlim yoktu ama nasıl göründüğümü tahmin edebiliyordum. Gözlerim kesin kan çanağına dönmüştü. Kirpiklerim ıslak ve birbirine yapışmış, burnum kızarmış, dudaklarım titremekten kurumuş… Elimin tersiyle gözlerimi sildim ama her silmemde daha çok yandı. İç çekişlerim düzensizdi. Hıçkırık bastırdıkça büyüyordu. “Nefes al…” dedim kendime. Ama nefes almak bile zor geliyordu.

Göğsüm sanki içeriden sıkıştırılıyordu. Her soluk alışımda kalbim kaburgalarıma çarpıyor gibiydi. İçimde bir şey sürekli “geç kalıyorsun” diyordu. Ama neye geç kaldığımı bilmiyordum.

Ayağa kalkmaya çalıştım. Dizlerim titredi. Defteri hâlâ bırakmamıştım. Parmak izlerim kapağına çıkmış olmalıydı; o kadar sıkı tutuyordum ki tırnaklarım beyazlamıştı. Ev karanlıktı. Işığı açtım ama pişman olmuştum bile. Karanlık daha güvenli geldi. Banyoya gidip aynanın karşısına geçtim sonunda. Ve oradaydı o kız. Gözleri şişmiş. Altları morarmaya başlamış. Yanaklarında kurumuş yaş izleri. Dudakları aralık, hâlâ düzensiz nefes alıyor. Sanki birkaç saat içinde birkaç yıl büyümüş gibiydi.

“Bu muyum ben?” diye fısıldadım. Omuzlarım çökmüştü. Sırtım hafif kamburlaşmış. Güçlü durmaya çalışan o kız gitmişti. Yerine korkan biri gelmişti.

Baran’ı kaybetme korkusu… Bu, aşkın romantik tarafı değildi. Bu düpedüz panikti. Onsuz bir sabaha uyanma fikri midemi bulandırıyordu. Onun gerçekten başka bir hayat seçmesi… başka bir kadının yanında yürümesi… başka bir ismi o sesiyle söylemesi… Bunu düşünmek bile içimi parçaladı. Bir iç çekiş daha. Uzun, kırık, titreye titreye.

Ellerimi lavaboya dayadım. Başımı öne eğdim. Saçlarım yüzüme düştü. Gözyaşları tekrar akmaya başladı, bu sefer sessizce değil. Sessizliğin içinde yankılanan bir ağlayıştı bu.

“Ya onu seçmezsem?”

“Ya onu seçersem?”

İki ihtimal de canımı yakıyordu.

Selim güvenliydi.

Baran gerçekti.

Ben güvenli bir hayat mı istiyordum…

Yoksa kalbimin atışını mı?

Bir an gözlerimi kapadım. Baran’ın alnıma dokunuşu geldi aklıma. O güçlü ama titreyen nefesi. Saçlarımı koklayışı. O gitmeye hazırdı. Ben hazır değildim. Aynadaki gözlerime baktım. Kırmızı, şiş, çaresiz. “Yedi gün…” dedim fısıltıyla. Yedi gün sonra ya kalbim seçilecekti… Ya da ben kendi ellerimle onu kaybedecektim. Ve en korkuncu şuydu: Onu kaybedersem güçlü kalabileceğime inanmıyordum. Kendimi koltuğa attığım an bedenim teslim oldu. Sanki ayakta kalmamı sağlayan son ip de kopmuştu. Gözyaşlarım iznim olmadan akıyordu. Durdurmaya çalışmadım bile. Burnumun içi yanıyordu, o tanıdık sızı… ağlamanın en çirkin, en çaresiz hâli. Nefes almaya çalıştıkça burnum tıkandı, ağzımdan solumaya başladım. O da hıçkırığa dönüştü.

İşte o an gerçekliği kavradım. Bu bir tehdit değildi. Bu bir gurur savaşı değildi. Bu bir inat değildi. Baran gerçekten gidiyordu. “Kaybediyorum…” diye fısıldadım. Sesim çatladı. An olan olmuştu. Yedi gün bir mühlet değil, bir geri sayımdı.

Göğsümün ortasında keskin bir ağrı yayıldı. Kalbim sanki dar bir yere sıkışmış gibiydi. Ellerimi göğsüme bastırdım, sanki tutarsam dağılmayacaktı. Ama dağılıyordum.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. O kontrolsüz, omuzları sarsan, insanın yüzünü çirkinleştiren ağlayışlardan… Gözlerim şişti, yanaklarım ıslandı, saçlarım yapıştı. Burnum akıyor, nefesim kesiliyor, kelimeler birbirine dolanıyordu.

“Gitme…” dedim boşluğa. Ama o burada değildi. Baran’ın bakışı geldi gözümün önüne. O acılı ama kararlı hali. Sanki beni son kez görüyormuş gibi bakmıştı. Sanki içinden “beni seçmeyeceksin” diye geçirmişti. Belki de haklıydı. Belki ben korkaktım. Belki tek bir mezar taşına, tek bir geçmişe tutunup hayatı durduruyordum. Belki kendime yas tutmayı seçmiştim, yaşamayı değil. Ama onu kaybetmek… Bu başka bir ölüm gibiydi. Koltuğun köşesine kıvrıldım. Dizlerimi karnıma çektim. Çocuk gibi. Küçücük bir kız gibi. İçimdeki o masum küçük Berfin şimdi gerçekten ağlıyordu. “Ben sensiz ne yaparım?” diye geçirdim içimden.

O sesi, o kokuyu, o bakışı…

Başkasına ait olduğunu hayal etmek bile midemi kaldırıyordu. Bir anlık öfke geldi. “Seçmek zorunda bırakma beni!” diye bağırmak istedim. Ama o bırakmamıştı. Seçimi bana vermişti. En ağır yük buydu. Gözlerim artık acıyordu. Hıçkırıklarım yavaş yavaş seyrekleşti ama içimdeki boşluk büyüdü. Sanki ağladıkça hafiflemedim, daha da derine battım. Tavanı izledim. Sessizlik. Ve o cümle zihnimde yankılandı:

Ya bizi seçersin ya da ben kendi yoluma gideceğim.

Ben gerçekten onu kaybetmeyi göze alabilir miydim? İç çekişlerim kesilmiyordu. Her nefes alışım yarım, her verişim parçalıydı. Göğsüm sanki dar bir kutuya kapatılmıştı da hava içeri girmiyordu. Baran’ın elime bıraktığı o şey… bir kutu, bir söz, bir hafta… Hepsi birer bomba gibiydi. Sessiz. Masum görünümlü. Ama zamanı gelince her şeyi paramparça edecek. Ellerim titriyordu. Parmak uçlarım uyuşmuştu. Defteri masanın üzerine bırakmak istedim, düşecek sandım. Mide bulantısı dalga dalga yükseldi. Ayağa kalkmaya çalıştım, dizlerim tutmadı. Tekrar koltuğa çöktüm. Ağlama krizim tam diner gibi oldu bir an. Derin bir nefes aldım. “Tamam,” dedim içimden, “geçiyor.” Geçmedi. Bir düşünce daha geldi.

Baran başka bir kadının yanında.

Baran’ın annesi başka bir gelini kabullenmiş.

Baran bir karar vermiş ve o kararın içinde ben yokum.

O an yine başladı.

Daha güçlü. Daha sert.

Boğazım düğümlendi. Hıçkırıklarım kontrolsüzleşti. Gözlerim yanıyordu artık, ağlamaktan kan çanağına dönmüş olmalıydı. Saçlarım dağılmış, yüzüm kızarmış, dudaklarım titriyordu. Her defasında aynı farkındalık çarpıyordu yüzüme. Gerçek bu.

Baran avuçlarından kayıyor. Ne kadar sıkarsam sıkayım, ne kadar “dur” dersem diyeyim… O bir hafta dolduğunda ya benim olacak ya da tamamen gidecek. Ve ben ilk kez gerçekten korktum. Onu sevdiğimi inkâr edemeyecek kadar net bir korkuydu bu. Onsuz bir sabah düşünmek… Sesini duymadan bir gün geçirmek… Bir kafede onun karşısına oturamamak… Bu ihtimaller bile nefesimi kesmeye yetiyordu. Ama diğer tarafta da başka bir korku vardı. Ya seçersem ve her şey daha kötü olursa? Ya onun için attığım adım bir başka mezarı kazarsa. Ya geçmişim peşimi bırakmazsa? Başımı ellerimin arasına aldım. “Niye bu kadar zor?” diye fısıldadım. Sevmek bu kadar zor olmamalıydı. Ama bizimki sadece sevmek değildi. Yara, gurur, fedakârlık, geçmiş, aile, korku… hepsi birbirine dolanmıştı.

Yine iç çektim.

Göğsüm sarsıldı.

Baran’ın alnıma bastırdığı o son öpücük geldi aklıma. O güçlü ama kırık hâli. Sanki kendini zorla koparmıştı benden. Sanki “beni seçmezsen bile sana kızmayacağım” diyerek kendini yakıyordu.

Ve ben…

Ben gerçekten onu kaybetmeye doğru yürüyordum. Elimi göğsüme koydum. Kalbim hızlı atıyordu. “Gitmesine izin verirsem,” dedim kendi kendime, “bir daha geri dönmeyecek.” Ve ilk kez bu cümleyi yüksek sesle söyledim: “Ben Baran’ı kaybetmek istemiyorum.” O cümle dudaklarımdan dökülürken, ağlamamın tonu değişti. Bu artık sadece acı değildi. Bu itiraftı. Ama ya onu seçersem… Ya abimin yaşadıklarını yaşarsam? Ya bir gece kapı çalarsa? Ya bir telefon sesiyle dünya başıma yıkılırsa? Ya Baran’a bir şey olursa? Ya onun kanı akarsa?

O düşünce zihnime bir kez girdi mi çıkmıyordu. Görüntüler netti. Fazla netti. Ambulans ışıkları. İnsanların bağırışı. Annelerin ağıtları. Erkeklerin diş sıkarak sustuğu o karanlık geceler. “Ya onun yüzünden olursa?” diye fısıldadım. Onun yüzünden değil… Benim yüzümden. Çünkü ben seçmiş olacağım. Ben “kal” demiş olacağım. Ben “biz” demiş olacağım.

Ve eğer bir gün onun canı yanarsa… o kanın her damlasını omuzlarımda hissederim ben. O zaman gerçekten adım gibi olurum. Vicdan azabı. Sadece bir lakap değil, bir ömürlük ceza.

Nefesim daraldı.

Göğsüm sıkıştı. Yakamı çekiştirdim. Sanki görünmeyen bir ip boğazıma dolanmıştı. Derin nefes almaya çalıştım ama hava içime girmiyordu. Midem kasıldı. Ellerim buz kesmişti. “Ya onu korumak için ondan vazgeçiyorsam?” Bu düşünce daha beterdi. Sevdiğin adamı, başına bir şey gelmesin diye bırakmak… Kendi ellerinle hayatından silmek… Ona sırtını dönmek ama her gece onun için dua etmek… Bu mu daha ağır? Yoksa onu seçip risk almak mı? Başım dönüyordu. Gerçekten aklımı yitiriyor gibiydim. Olasılıklar üstüme yürüyordu. Her biri ayrı bir felaket senaryosu. Baran’ın yüzü geldi gözümün önüne. Güçlü duruşu. “Ben bir şey yapmayacağım, sen yapacaksın” deyişi. O bana yük bırakmamıştı aslında. Yükü tamamen üzerime koymuştu. Ve ben o yükün altında eziliyordum. “Allah’ım…” diye fısıldadım. “Ben ne yapacağım?” Bir yanım çığlık atıyordu: Git, sarıl, bırakma, seç onu! Diğer yanım korkudan titriyordu: Uzak dur, yoksa bir gün mezar başında kalırsın.

İki uçurumun arasında kalmış gibiydim. Hangi tarafa adım atsam düşecektim. Ve düşerken sadece ben değil, o da yanımda sürüklenecek gibi geliyordu. Nefesim düzensizleşti. Gözlerim karardı bir an. Koltuğun kenarına tutundum. Tırnaklarım kumaşa geçti. Kendimi sabitlemeye çalıştım. “Onu kaybetmekten korkuyorum…” dedim titreyerek. “Ama onu kaybetmekten daha çok… onun başına bir şey gelmesinden korkuyorum.” İşte bu daha ağırdı. Sevdiğin adamı kendinden korumaya çalışmak. Gözlerim yeniden doldu. Ama bu sefer ağlamak daha sessizdi. Daha derin. Daha kabullenişli. Belki de mesele sevip sevmemek değildi. Mesele, hangi acıyla yaşayabileceğimdi. Onu seçip korkuyla yaşamak mı… Yoksa ondan vazgeçip eksik yaşamak mı?.

Kapının sesi, denizin ortasında çırpınan birine uzatılan son nefes gibiydi.

Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim ıslaktı, görüşüm pusluydu. Yer ayağımın altından kayıyor gibiydi. Sanki zemin değil de suyun üstünde yürüyordum. Aralık dudaklarımdan düzensiz nefesler alıyordum. Göğsüm her kalkışında canım yanıyordu. Defter ve ses cihazı koltuğun üzerinde kalmıştı. İkisi de bana bakıyor gibiydi. Karar. Seçim. Yedi gün.

Ayaklarım titreye titreye kapıya yürüdüm. Her adımım boşluğa atılmış gibiydi. Ellerim buz gibiydi; kapı koluna değdiğimde metalin soğukluğu bile hissettirmedi kendini.

Kapıyı açtım.

Mirkelam.

Yüzünde alıştığım o hafif alaycı, neşeli ifade vardı. Ama beni gördüğü anda… saniye saniye silindi. Gözleri büyüdü. Kaşları çatıldı. Dudakları aralandı.

“Berfin…” dedi fısıltıyla. O an midem dayanamadı. Bir kelime bile edemedim. Arkamı dönmemle banyoya koşmam bir oldu. Lavaboya tutundum. Dizlerim büküldü. Midemdekiler şiddetle çıktı. Boğazım yandı. Gözlerimden yaşlar yeniden boşaldı. Kapının önünde ayak seslerini duydum. Mirkelam peşimden gelmişti.

“İyi misin? Berfin!” Cevap veremedim. Lavaboya yaslanmış, titriyordum. Musluğu açtım ama ellerim öyle titriyordu ki suyu yüzüme doğru dürüst çarpamadım. Mirkelam kapı eşiğinde durdu. İçeri girmedi. Ama gözlerini üzerimden çekmediğini hissediyordum.

"N’oluyor kızım, ne bu hâl?” dedi Mirkelam. Sesini uzaktan duyuyor gibiydim. Sanki banyoda değil de suyun altındaydım. Kelimeler bulanık, dünya eğriydi. Ellerim titriyordu. Gerçekten bir kriz geçiriyor gibiydim. Parmaklarım kontrolümden çıkmıştı. Dişlerim birbirine vuruyordu. “Onu kaybediyorum…” dedim nefes nefese.

Mirkelam kaşlarını çattı. “Kimi kaybediyorsun? Ne diyorsun sen?”

Anlamadı.

Baran’ı bilmiyordu. En azından böyle, bu kadar derinden bilmiyordu. Ama benim birine yanıp tutuştuğumu, bir süredir içimde bir yangın taşıdığımı biliyordu. “Kim lan bu? Şu hâline bak!” dedi sertçe.

O sertlik iyilikten geliyordu ama o an kulaklarımı yırtıyordu. Duvara yaslandım. Dizlerim beni taşımıyordu artık. Yavaşça yere kaydım. Sırtım fayansa dayandı. Soğukluk tenime geçti ama içimdeki yangını söndürmedi. “Onu kaybediyorum Miko…” dedim ağlaya ağlaya. “Ellerimden kayıp gidiyor.” Mirkelam bir adım yaklaştı. Çömeldi. Yüzü göz hizama indi.

“Kim?” dedi bu sefer daha alçak ama daha sert bir sesle. “Kim lan?!” O da bağırmıştı. Başımı iki yana salladım. Saçlarım yüzüme yapışmıştı. Gözlerim yanıyordu.

“Baran…” dedim son gücümle. “Baran!” İsim havada asılı kaldı. Mirkelamın yüzündeki ifade dondu. Gözleri bir an boşluğa kaydı. Sonra tekrar bana döndü. Şaşkınlık, sinir, bir şeyleri birleştirme çabası…

“Baran mı?” dedi daha yavaş. Hıçkırarak başımı salladım. “Bana seçim şansı verdi… Bir hafta dedi… Ya bizi seç ya da giderim dedi… Ve giderse gerçekten gidecek Miko… O öyle biri… Söz verdiyse yapar…”

Mirkelam dişlerini sıktı. Elini saçlarından geçirdi. “Oğlum siz kafayı mı yediniz?” diye mırıldandı ama sesi artık bağırmıyordu.

“Ben ne yapacağım?” dedim çaresizce. “Seçersem korkuyorum. Seçmezsem ölüyorum.” O cümle ağzımdan çıktığı an banyoda ağır bir sessizlik oldu.

Mirkelam yüzüme baktı. Gerçekten baktı. Gözlerimdeki korkuyu, uykusuzluğu, kırılmışlığı gördü. "Demek Baran ha" dedi anlamsızca. "aylarca uğruna ölüp bittiğin kişi Barandı ha? Vay be. Gözümün önündekini görememişim. Gerçi tahmin ettimde suçlu ben oldum ama neyse." Ağzımdan bir iç çekiş sesi çıktı. Halime acıdı olayları tartmaya çalıştı. “Elinden kayıp gidiyor diyorsun…” dedi yavaşça. “Peki sen tutuyor musun?”

Cevap veremedim. Çünkü asıl korkum buydu. Ben onu seviyorum. Ama korkularım daha mı büyük? Geçmişim daha mı ağır? “Berfin,” dedi Mirkelam daha sakin bir tonla, “insan kaybetmekten korktuğu şeyi ya sımsıkı tutar… ya da daha kaybetmeden bırakır. Sen hangisini yapıyorsun?”

Gözlerim yeniden doldu. “Ben onu korumaya çalışıyorum,” dedim. “Kendimden… hayattan… abimin kaderinden…”

Mirkelam başını iki yana salladı. “Sen Tanrı mısın kızım?” dedi sert ama sarsıcı bir gerçeklikle. “Kimin kaderini değiştirebiliyorsun? Onun başına bir şey gelecekse senden bağımsız da gelir. Ama sırf korktun diye sevdiğin adamı kendinden mahrum bırakırsan… o zaman gerçekten sen yapmış olursun bunu. Hem Malik o kadar gaddar değil, neyinden korkuyorsun. Gerekirse ben konuşurum."

"Mesele Malik değil." Yavaşça nefes almaya çalıştım. Hâlâ titriyordum ama sesim biraz daha net çıktı. “Ya yanlış seçersem?” Mirkelam bir an sustu. Sonra beklemediğim kadar yumuşak bir sesle konuştu:

“Yanlış seçim yoktur bazen. Sadece cesur ve korkak seçim vardır.” Gözlerim kapandı. Baran’ın alnıma bıraktığı o öpücük geldi aklıma. "Niye peki? Niye bu hâldesin? Mesele Malik değilse ne? Madem seviyorsun, gitsene kızım!”

Başımı yavaşça iki yana salladım. Sesim boğazımdan zor çıktı. “Olmaz…” dedim cansız bir tonda. “Olmaz… öldürürler onu… olmaz…”

Mirkelamın yüzündeki ifade dondu. Anlamaya çalışıyordu. Gerçekten anlamaya. Kaşları çatıldı, gözleri yüzümde gezindi. Bu cümleyi nereye koyacağını bilmiyordu. “Kim öldürür? Ne diyorsun Berfin?” Nefesim titredi. “Sen Baran’ın kim olduğunu bilmiyorsun…” dedim güçlükle. “O senin sandığın gibi biri değil.”

Mirkelamın kafası daha da karıştı. “Baran kimmiş de ben tanımıyorum?” Bulanık gözlerimle ona baktım. Sırtım hâlâ fayansın soğuğundaydı. Soğuk içime işliyordu ama içimdeki korku daha soğuktu. Yüzümde yaşların ıslaklığı, göğsümde ağırlık. “Baran…” dedim. Yutkundum. “O bir Miroğlu.” Sözcük banyoda yankılandı.

Mirkelamın gözleri o an değişti. Gerçekten değişti. Bir saniye önce endişeli olan bakışları karardı. Çenesi gerildi. Omuzları dikleşti. Yılların tanışıklığı bir yabancıya dönüştü sanki. “Ne dedin sen?” diye fısıldadı. “Baran… Miroğlu,” dedim. “Raşit Ağa’nın…”

Cümleyi bitiremedim. Mirkelam ayağa kalktı. Bir adım geri çekildi. Sanki aramıza görünmez bir duvar girmişti. “Sen… sen aklını mı kaçırdın?” dedi ama sesi öfkeyle değil, şokla titriyordu. “Bizim Miroğulları mı?”

Başımı yavaşça salladım.“Abimin başına gelenleri biliyorsun…” dedim. “O kanın kimin yüzünden aktığını biliyorsun… O gece kimin adı geçiyordu biliyorsun…” Mirkelamın nefesi ağırlaştı. Evet, biliyordu. “Baran o ailenin içinden,” dedim. “Onların kanı. Onların soyu.” Mirkelam saçlarını iki eliyle geriye itti. “Ama Baran…” dedi, “Baran öyle biri değil.”

Gözlerimden yeni yaşlar süzüldü. “Biliyorum,” dedim. “Sorun da bu zaten. O öyle biri değil. Ama soyadı öyle. Dünyası öyle. Geçmişi öyle.” Sesim çatladı “Ben onu seçersem bu mesele yeniden alevlenir. Abim zaten zor toparlandı. Babamın öfkesi hâlâ dinmedi. Raşit Ağa’nın adı bizim evde lanet gibi anılıyor. Sen sanıyor musun ki bunu duyarlarsa susarlar?” Mirkelam susmuştu. “Ferhat abim herkese rest çektiği için öldürüldü” dedim titreyerek. “Kendi ailesine karşı çıktı diye. Baranda Benim için şimdi ailesine rest çekecek. Ve bu sefer karşısında sadece ailesi değil… benim ailem de olacak. Ferhat abimin yasını bitiremediler. Buna karşı çıkacaklar." Banyoda ağır bir sessizlik çöktü. “Ben onu seviyorum Miko,” dedim çaresizce. “Ama onu seçersem savaş başlar. Seçmezsem o gider. Hangisini yapayım?” Mirkelam bana baktı. İlk kez gözlerinde korku gördüm. Sadece benim için değil. Durum için. “Miroğulları…” diye mırıldandı. “O yüzden Kadir Ağa’nın kızı dedi…”

Başımı salladım. “Bu evlilik meselesi oyun değil. İttifak. Güç. Kan davası bitirme ya da başlatma meselesi.” Mirkelam derin bir nefes aldı. “Baran bunu biliyor mu? Senin bu kadar korktuğunu?”

“Biliyor,” dedim. “Ama o korkmuyor. Ya da korksa da beni seçmekten vazgeçmiyor.”

Mirkelamın bakışı yumuşadı ama yüzündeki gerilim gitmedi. “Sen ondan vazgeçersen mesele kapanır mı sanıyorsun?” dedi. Cevap veremedim. Çünkü içimde bir yer şunu fısıldıyordu: Mesele kapanmayacak. Sadece ben eksik kalacağım. Mirkelam yavaşça tekrar çömeldi. Bu sefer bakışı sert değildi.

“Berfin,” dedi sakin ama ciddi bir sesle, “sen şu an Baran’ı kaybetmekten korkmuyorsun sadece. İki ailenin arasına sıkışmaktan korkuyorsun. Kanın yeniden akmasından korkuyorsun.” Gözlerimi kapattım. “Evet.”

“Peki,” dedi. “Şunu düşün. Eğer Baran gerçekten Miroğlu’ysa… ve seni bu kadar göze alıyorsa… belki de ilk kez o soyadının içinden biri farklı bir yol seçiyordur.” Bu ihtimal beni daha çok korkuttu. Çünkü o zaman seçim sadece bir aşk meselesi olmayacaktı. Bir düzeni bozmak olacaktı. Ve ben… o düzeni bozacak cesarete sahip miydim bilmiyordum

“Ferhat abim de farklı olanı seçti…” dedim titreyerek. “Şu an toprağın altında.” O cümle banyoda yankılandı. Hava ağırlaştı. “Bu insanlar için can almak basit,” diye devam ettim. “Bir isim, bir onur, bir rest… yetiyor. Ben bunun vicdanıyla yaşayamam Miko. Eğer Baran’a bir şey olursa… ben yaşayamam.” Ağlayışım yükseldikçe Mirkelamın yüzü gerildi. Çenesi sertleşti. Gözlerinde öfke belirdi ama bu bana değildi. “Şu hâline bak,” dedi sinirle. “Kendine niye bunu yapıyorsun sen?”

Başımı iki yana salladım. “Ben yapmıyorum. Hayat yapıyor.”

“Hayat mı?” diye patladı. “Yok öyle bir şey! Sen kafanda senaryolar kurup kendini gömüyorsun!” Sözleri sertti. Ama beni sarsmak içindi. “Kimse kaderi değiştiremez Berfin,” dedi daha tok bir sesle. “Sen de dahil. Ama olacak şeylerin şimdiden yasını tutmak ne kadar salakça farkında mısın?” İçim cız etti. “Salakça mı?” dedim kırılarak.

“Evet!” dedi. “Adam yaşıyor. Ayakta. Seni seviyor. Mücadele ediyor. Sen ne yapıyorsun? Onu mezara koymuşsun kafanda, başında ağıt yakıyorsun!” Sustuğumda sadece hıçkırıklarım kaldı. Mirkelam biraz daha yaklaştı. Bu sefer sesi daha düşüktü ama daha sert bir gerçeklik taşıyordu. “Ferhat abin farklı olanı seçti diye Baran da aynı sonu yaşayacak diye bir kural mı var? Her hikâye aynı mı biter sanıyorsun?” Gözlerimi kaldırdım. Kızarmış, şişmiş gözlerimle ona baktım. “Ben bir daha mezar başında duramam,” dedim. “Bir daha toprak atamam. Bir daha ‘keşke’ diyemem.”

Mirkelamın yüzündeki öfke yerini yorgun bir ciddiyete bıraktı. “Peki şunu söyle bana,” dedi. “Onu bırakırsan yaşayacak mı sanıyorsun? Gerçekten mutlu olacak mı? Sen mutlu olacak mısın?” Cevap veremedim. “Sen kendini suçlamamak için ondan vazgeçmeyi düşünüyorsun,” dedi. “Bu fedakârlık değil. Bu korku.” Bu kelime içime oturdu. Korku.

“Ben korkağım yani?” diye fısıldadım.

“Hayır,” dedi. “Sen travmalısın. Ama travma geleceği garanti etmez.” Banyoda su hâlâ akıyordu. O sesin altında kalbimin atışını duyuyordum. “Baran’ı korumak istiyorsan,” dedi Mirkelam, “onu kendinden uzaklaştırarak değil, yanında durarak koruyabilirsin belki. Adam zaten rest çekmiş ailesine. Sen daha ne kadar onu yalnız bırakacaksın?” Bu cümle içimde başka bir kapıyı araladı. Ben gerçekten onu koruyor muydum? Yoksa yalnız mı bırakıyordum? “Eğer gidersen,” dedi Mirkelam, “en azından denemiş olursun. Ama gitmezsen… ömür boyu ‘ya’larla keşkelerle, olmayacak ihtimallerin hayaliyle yaşayacaksın.”

“Ya ölürse?” dedim inatla. Mirkelam gözlerimin içine baktı.

“Hepimiz öleceğiz Berfin. Mesele ne zaman değil. Nasıl yaşadığın.”

Bu sefer ağlayışım değişti. Daha sessiz. Daha derin. Çünkü ilk kez korkumun arkasında başka bir şey gördüm. Ben Baran’ı kaybetmekten korkuyordum. Ama aynı zamanda mutlu olma ihtimalinden de korkuyordum. Çünkü mutlu olursam… kaybedersem daha çok yanacaktım. Mirkelam elini omzuma koydu. “Ferhat abin öldü diye sen de yarım mı yaşayacaksın? Onun adına mı ceza kesiyorsun kendine?”

Bu soru beni susturdu. Bir nefes aldım. Derin. Zor. Ama biraz daha dengeli. “Ben onu seviyorum,” dedim sonunda. Mirkelam başını salladı. “Biliyorum,” dedi. “Sorun o değil. Sorun şu: Onu seçmeye cesaretin var mı?” Ve o soru, banyodaki tüm aynalardan bana geri döndü.

🥀

Sabah oldu. Yüzüme vuran gün ışığından anladım. Koltukta uyuyakalmışım, üstümdeki pikeyi Mirkelam örtmüş olmalı. Gözlerim zor aralanıyordu ve acıyordu. Boş bakıyordum dünyaya; sanki gece ağladıklarım gözbebeklerimde donmuştu. Etrafa uzun süre boş boş baktım. Bu boşluğu toplayıp var edemedim. Gözlerim yanıyordu. Doğrulup dışarıyı izledim sadece gözlerim bakıyordu ama görme yetim hala uykudaydı. Gözüme sehpanın üstündeki defter ve ses kaydı ilişti. Uzun süre baktım ikisine de.

Deftere uzandım. İlk sayfasını açtım.

Rüveyda

Gözüme çarptı şiir.

fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına bir güvercin uçurup kıtalar arasından çağırdın beni

geçerek birer birer sürgün kanyonlarını derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına

yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı

yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı yetim çığlıklarımı duyurmak üzere sana koşup geldim; iliştir beni memnu bahtına

adını söylemek istemiyorum

her hecesi amansız bir kor dudaklarımda

her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım

adını söylemek istemiyorum

rüveyda dediğim zaman anla ki, senin için yürüyor kelimeler çığlığımın atardamarlarından

Şiirin dizesini okurken ağırlık mıh gibi işledi yüreğime. Başımın tam ortasına sinsi bir ağrı girdi. Nefesim daraldı. Bu Selim’in el yazısıydı. Ama kelimeler… Baran’dı. Ellerim sehpanın üzerindeki küçük ses kayıt cihazına ulaştı. Parmağım tereddütsüz bastı. Bir çıtırtı. Sonra o ses.

“Rüveyda…”

Baran’ın o genzinden gelen, içime işleyen, beni yerle bir eden sesi. Gözlerimi kapattım. Ve şimdi… Baran, Selim’in el yazısıyla yazdığı şiiri kendi sesiyle takip ediyordu.

“Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına bir güvercin uçurup…”

Sesi şiirin içine gömülüyor, kelimeler onun nefesiyle canlanıyordu. Her hecede bir tereddüt, her virgülde bastırılmış bir korku vardı.

Adını söylemek istemiyorum…”

Burada duraksamıştı kayıtta. Çok hafif bir nefes sesi. Sonra daha alçak, daha gerçek:

“Çünkü adını söylersem seni bu dünyanın ortasına bırakmış olurum.”

O cümle şiirde yoktu. O cümle bana aitti. Boğazım düğümlendi. Cihazı göğsüme bastırdım, sanki kalbimin üstüne koyarsam sesi içeride kalacakmış gibi.

Rüveyda dediğim zaman anla ki…”

Baran’ın sesi burada titremişti.

“… senin için yürüyor kelimeler çığlığımın atardamarlarından.”

Kaydı durdurdum. Odanın içi bir anda boşaldı. Sanki az önce burada biri vardı da şimdi gitmiş gibi. Perdeler kıpırdamıyordu. Saat işlemiyordu. Dünya durmuştu. Selim yazmıştı o şiiri. Ama Selim bilmiyordu; her harf Baran’ın zihniydi. Yazamadığı, söyleyemediği, yaşayamadığı ne varsa o dizelerin arasına saklamıştı. Ben adını söylemek istemiyorum demiştim. Ama o, adımı şiirin içine gömmüştü. Gözlerimden yaş süzüldü. Eğer bu kayıt bir gün birinin eline geçerse, sadece bir şiir duyacaklar. Ama ben… Ben o kaydın içinde bir adamın ölüm korkusunu, bir soyadının ağırlığını, bir aşkın yasaklanmış kaderini duyuyordum.

Kapının kilidinin dönüş sesine irkildim. Anahtarın metal sürtünmesi, içimdeki gerilimi bir anda ayağa kaldırdı. Gözlerimi aceleyle sildim ama nafile. Şiştiğini saklayamazdım. Kapı aralandı. Mirkelam başını uzattı.

“Uyanmışsın,” dedi. “Geç uyanırsın diye anahtarı aldım.” Sonra gözleri yüzüme kaydı. Yaşlara. Kızardı yüzü. Öfke değil bu; çaresizlikti. “Yeter artık Berfin,” dedi dişlerini sıkarak. “Bırak şu ağlamayı kendine gel.” İçeri girdi. Elindeki poşeti masaya bıraktı. Naylon hışırtısı odanın sessizliğini yırttı. "Toparla kendini, bu ağlayışların bir çözüm değil. Kaçarak ihtimal hesabı yaparak bir yere varamazsın." Poşeti açtı. İçinden kağıda sarılmış iki tost çıkardı. Sıcaktılar hâlâ. Kağıdın kenarları yağdan hafif şeffaflaşmıştı. “Bunları bitiriyorsun,” dedi. “Duydun mu beni? Sana yemin ederim bunları yemezsen seni çok pis ederim.”

Bakışları sertti ama sesi titriyordu. Başımı çevirdim. “İstemiyorum.”

“İstemiyorum ne?” diye papatladı"Dünden beri doğru düzgün bir şey yemedin. Seviyorsun diye kendini öldürmek mi çözüm?”

“Ben zaten…” Sesim çatladı. “Zaten ölü gibi yaşıyorum.”

Mirkelam bir an sustu. Sonra yavaşça karşıma oturdu. Tostu ikiye böldü. Bir yarısını elime sıkıştırdı. “Elin titriyor, gerizekalı.” dedi daha alçak bir sesesle. "Bir şeyler ye. Bak kendine.” Titriyordu gerçekten. Parmak uçlarım soğuktu.

“Ben güçlü değilim Miko,” dedim. “Ben sandığınız kadar güçlü değilim.”

“Kim sandı seni güçlü?” dedi aniden. “Sen güçlüsün diye değil, yalnız kalma diye yanındayım ben.” O cümle içime düştü. Yalnız kalma diye. Başımı eğdim. Tostun sıcaklığı avucuma işliyordu ama içim buz gibiydi.

“Berfin… Bu böyle gitmez. Ya konuşacaksın ya da gerçekten bitireceksin. Arada kalıp kendini paramparça edemezsin.” Gözlerim doldu yine ama bu sefer ağlamadım. Mirkelam ayaklandı. “Ben eve geçiyorum. Duş alıp giyineceğim.” Tostları masaya itti. “Bu tost bitecek Berfin.” Öyle bir sesle söyledi ki karşı çıkamadım. “Sonra Urfa’ya dönüyoruz. Haberin olsun. Seni bu halde burada bırakamam.” İtiraz etmek için ağzımı açtım. “Tek kelime bile etme." dedi. “Otur. Yemek ye.” Kapı kapandı. Ev bir anda büyüdü. Sessizlik genişledi. Tosta baktım. Elim titriyordu. Yemeyeceğimi bilse zorla yedirirdi. Gözümde canlandı; çocukken ateşim çıktığında başımda dikilip kaşığı ağzıma dayaması gibi. Bir ısırık aldım. Lokma ağzımda dağıldı ama yutamadım. Gözümden yaş aktı. Ekmeğin üstüne düştü.

🥀

Arabada soğuk bir sessizlik vardı. Başımı titreyen cama yaslamış, geriye doğru akan yolları izliyordum. Mirkelam şoför koltuğunda, iki eli direksiyona sıkı sıkıya kenetlenmişti. Üstüme elime geçen ilk kazağı ve kot pantolonu geçirmiştim. Saçlarım yarı ıslak, yarı kurumuş bir halde omuzlarıma yapışmıştı. Aynaya bakmadan çıkmıştım evden. Nasıl göründüğümü umursayacak halim yoktu zaten. Arabanın içi kaloriferin sıcaklığına rağmen buz gibiydi. Mirkelam bir şey söylemiyordu. Ben de söylemiyordum. Ama söylemediğimiz şeyler arabanın içinde dolaşıyordu sanki.

Bir süre sonra dayanamadım. “Bana böyle bakmayı bırak,” dedim kısık bir sesle. Gözlerini yoldan ayırmadı. “Nasıl bakıyorum?”

"Sinirli.” dedim. Çenesini sıktı. Direksiyonu kavrayışı sertleşti.

“Ben sana bir şey demiyorum Berfin,” dedi. “Ama içimden geçenleri de inkâr edemem.” Gözlerimi tekrar cama çevirdim. Tarlalar, tabelalar, yol kenarındaki kuru ağaçlar bir çizgi gibi akıyordu. “Evet sinirliyim” dedi sonunda. "Beni aptal yerine koydunuz, sen ve Baran. Gözümün önünde olup bitenleri dillendirince, bana demediğinizi bırakmadınız."

"Baran söylemek istedi sana, ben izin vermedim."

"Birde çok iyi bir şey yapmışssın gibi söylüyorsun aferin sana." Cevap vermedim. Mirkelam burnundan sert bir nefes verdi. “Seviyorsun,” diye tekrarladı. “Eyvallah tamam. Hadi onu da geçtim birde ne öğreniyorum. Baran Bir Miroğlu.” Adını söylerken ağzında acı bir tat varmış gibi konuştu. Parmaklarım dizlerimin üzerinde birbirine kenetlendi.

“Biliyorum,” dedim.

“Bilmiyorsun.” Bu sefer başımı çevirip ona baktım. Yüzü gergindi. Kaşlarının arasında derin bir çizgi vardı. “Bilmiyorsun Berfin,” dedi daha sert. “Sen aşkın ne olduğunu biliyorsun. Ama o soyadının ne anlama geldiğini bilmiyorsun.”

İçim titredi. “Emin ol benden iyi bilemezsin" dedim. "Ferhat abimle beraber hepimiz öğrenmiş olduk.” dedim fısıltıyla. “Onu da gömdük.”

Mirkelamın ayağı bir an gazdan çekildi. Araba hafifçe yavaşladı. Aramızda yine sessizlik oldu. Ama bu sefer ağırdı.

Bir süre sonra Mirkelam daha sakin bir sesle konuştu. “Bana bir şey söyle,” dedi. “Şu bir haftalık meselenin ne olduğunu.”

Boğazım düğümlendi. “Bilmiyorum,” dedim.

“Yalan.”

“Gerçekten bilmiyorum.”

Direksiyonu bir anlık öfkeyle yumrukladı. “Berfin!” diye bağırdı. “Sen ağlayarak sabahladın kızım! Banyoda kusuyordun! Bir adam yüzünden bu haldesin ve bana bilmiyorum diyorsun?”

Gözlerim doldu ama bu sefer ağlamadım. Sadece ön camdan uzayan yola baktım. “Bir hafta sonra,” dedim kısık bir sesle, “ya beni seçecek…” Mirkelam bekledi. “…ya da başkasıyla evlenecek.”

Fren sesi bir anda arabayı doldurdu. Mirkelam arabayı yol kenarına çekip sertçe durdurdu. Başını bana çevirdi. Gözleri büyümüştü. “Ne dedin sen?”

“Duydun işte,” dedim yorgun bir sesle. “Bana bir hafta süre verdi. Hatta bir gün bitti bile.” Mirkelamın kaşları çatıldı. “Ya onu seçeceğim… ya da başkasıyla evlenecek.”

Mirkelam hemen başını iki yana salladı. “Yok artık,” dedi keskin bir sesle. “Yapmaz öyle şey.” Başımı camdan ayırıp ona döndüm. “Yapar.”

Sözlerim sakindi ama içimde kopan fırtınayı ben biliyordum. Mirkelam bana birkaç saniye baktı. Gözleri şüpheyle daraldı. “Nasıl bu kadar eminsin?”

Gözlerimi yere indirdim. “Çünkü benim üstüme yemin etti.”

Arabanın içinde bir sessizlik daha doğdu. Bu seferki daha ağırdı. Mirkelamın yüzü yavaş yavaş değişti. Şaka sandığı şeyin gerçek olduğunu anlamaya başlıyordu. “Eğer onu seçmezsem…” dedim boğazım kuruyarak, “bir daha adımı bile ağzına almayacak.” Yutkundum. “Gözleri değmeyecek gözlerime.”

Bu cümle dudaklarımdan çıkarken içimde bir şey kırıldı sanki. Mirkelam arkasına yaslandı. Elini yüzünden geçirdi. “Allah kahretsin…” diye mırıldandı. Sonra bana tekrar döndü. “Peki sen ne yapacaksın?” Sorusu havada asılı kaldı. Cevap veremedim. Çünkü ben de bilmiyordum. Parmaklarım dizlerimin üzerinde birbirine kenetlendi. Tırnaklarım derime batıyordu. “Ben…” dedim ama cümle devam etmedi. Mirkelam sabırsızlandı. “Berfin!” Başımı kaldırdım. Gözlerim doluydu ama bu sefer ağlamıyordum.

“Onu seçersem…” dedim yavaşça, “kan akabilir.” Mirkelamın yüzü dondu. “Seçmezsem…” diye devam ettim, “Baran ömür boyu bir başkasıyla yaşayacak.” Boğazım düğümlendi. “Hangisi daha ağır bilmiyorum.”

Mirkelam bana uzun uzun baktı. Sonra dişlerini sıktı. “Ben biliyorum,” dedi sertçe. Kaşlarım çatıldı. “Ne?”

Direksiyonu tekrar kavradı.

“Hiçbiri.”

Şaşkınlıkla baktım. Arabayı tekrar çalıştırdı ama bu sefer gaza basmadı. Bana dönüp sert bir ifadeyle konuştu. “Çünkü sen bu iki seçeneğin ortasında eziliyorsun.” Bir parmağını bana doğru uzattı. “Ve o herif seni buna mecbur bırakıyor.” İçimde bir şey hemen karşı çıktı.

“Hayır,” dedim. “O—”

“Savunma onu!” Sesi arabada yankılandı. Sonra biraz sakinleşti. “Berfin… bir adam sevdiği kadına bunu yapmaz." Gözlerim yere indi. Mirkelam devam etti. “Ya beni seç ya da başkasıyla evlenirim mi?” dedi alayla. “Bu sevgi değil. Bu… savaş.” Kelime havada kaldı. Savaş. Kalbim sıkıştı. Çünkü içten içe biliyordum. Mirkelam tekrar yola baktı. “Bir şey soracağım,” dedi daha sakin bir sesle.

“Ne?”

“Sen gerçekten onun başkasıyla evlenebileceğine inanıyor musun?” Cevap vermem birkaç saniye sürdü. Sonunda fısıldadım. “…Evet.”

Mirkelam başını bana çevirdi. “Neden?”

Gözlerim doldu ama bu sefer ağlamadım. Sadece boş boş yola baktım. “Çünkü dün gece bana bakışı…” dedim. Bir an sustum. “…veda gibiydi.”

Mirkelam gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. “Bu yeterli mi?” dedi.

Sesindeki ton sertti ama altında bir merak vardı. Sanki söylediğim şeyleri tartıyor, bir açık arıyordu. “Eğer benim üstüme yemin etmeseydi belki şüphe duyardım,” dedim yavaşça. “Ama o yemin edince… ihtimal sıfıra indi.”

Mirkelam alaylı bir nefes verdi. “Seni bir şeylere zorlamak istemiyorum dedi, öyle mi?” Başımı salladım. “Evet.”

“Ne kadar nazikmiş,” diye mırıldandı. “Kibar da değil mi senin Baran bey? Kim ister ki zorla birinin yanında olmasını…” Sözlerinin sonu keskinleşti. Sonra birden bana döndü. “Şimdi de seni zorlamış olmuyor mu?”

Hiç düşünmeden cevap verdim.

“Hayır.”

Mirkelamın kaşları çatıldı. “Nasıl hayır?”

Başımı tekrar cama yasladım. Soğuk cam alnıma değince biraz kendime gelmiş gibi oldum. “Çünkü beni kendine zorlamıyor,” dedim. Sesim yorgundu. “Beni… seçimime zorluyor.”Mirkelam bir şey demedi. Arabada motorun uğultusu ve tekerlerin asfaltla sürtünmesi dışında ses yoktu. Bir süre sonra tekrar konuştum. “Baran… böyle biri değil.”

Mirkelam hemen cevap verdi. “Dün gece anlattığın şeyler başka birini tarif ediyor ama.”

İçimden bir iç çekiş koptu. “Sen onu tanımıyorsun miko.”

“Tanımıyormuşum onu fark ettim, onun kim olduğunu bile bilmiyormuşum baksana ” dedi sertçe. “Ama seni tanıyorum.” Bu cümle içime dokundu.Mirkelam devam etti. “Şu haline bakıyorum da… pek sağlıklı bir hikâye görmüyorum.”

Gözlerim tekrar doldu ama bu sefer ağlamadım. “Bu sağlıklı bir hikâye değil zaten,” dedim kısık bir sesle.

Mirkelam kaşlarını kaldırdı. “Eee?” Boş boş yola baktım. “Bu… bizim hikâyemiz.”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Mirkelam dişlerini sıktı. “Peki şu Kadir ağanın kızı meselesi?”

Mideme yine o tanıdık sancı girdi. “Berfin” dedim istemeden.

Mirkelam hemen bana baktı.

“Adı Berfin mi? Yuh anasını satim. Birde seninla aynı isimde ha kız." Sonra tuhaf tuhaf baktı. "Adını bile biliyorsun.”

Acı bir gülümseme dudaklarıma geldi. “Tabii ki biliyorum.” Gözlerimi kapattım. “Çünkü eğer onu seçmezsem… Baran onunla evlenecek.” Bu cümleyi söylemek bile içimde bir şeyleri parçalıyordu. Mirkelam başını tekrar yola çevirdi.

“Ve sen buna inanıyorsun.”

“Evet.”

Bir süre sonra Mirkelam ağır ağır başını salladı. “Vay be…” dedi.

“Ne?”

Derin bir nefes aldı. “İlk defa görüyorum,” dedi.

“Neyi?”

Bana kısa bir bakış attı. “Bir adamın bir kadını sevip… aynı anda onu bu kadar köşeye sıkıştırmasını.”

Sözleri içime batarken ben sadece fısıldadım. “Beni köşeye sıkıştırmıyor.”

Mirkelam hemen sordu. “Peki ne yapıyor?”

Cevap vermem biraz sürdü. Sonunda dudaklarım aralandı.

“…gidiyor.”

Eve varınca araçtan indik. Mirkelam arabayı daha kapatmadan kapının önünden birkaç kişi seslendi.

“Ula Miko gelmiş!” Bu abimin sesiydi. “Lan nerdesin sen!”

Bir anda iki üç kişi kapıya doğru yürüdü. Mirkelamı görenlerin yüzü aydınlandı. Sanki aylar sonra gelmiş gibi herkes onun etrafında dönmeye başladı. Omzuna vuranlar, sarılanlar, “nerde kayboldun” diye söylenen annem.

Mirkelam da alışık olduğu o rahat tavrıyla hepsine cevap veriyordu. Ben arabadan biraz daha yavaş indim. Ayaklarım yere değdi ama sanki ben hâlâ o arabanın içindeydim. İçimdeki ağırlık aynıydı. Göğsümde duran o görünmez taş yerinden oynamıyordu. Kimse bana dikkat etmedi.

Neyse ki etmedi.

Mirkelam kalabalığın ortasında kalınca gözler de doğal olarak onun üstünde toplandı. Ben ise kapıya doğru sessizce yürüdüm.

Ev aynıydı.

Aynı koltuk.

Aynı masa.

Aynı duvarlar.

Ama ben aynı değildim. İçimde koca bir bomba vardı. Ve o bomba patlamak için gün sayıyordu.

Beş gün geçti.

Beş koca gün.

Ama bana göre hepsi tek bir gün gibiydi. Sabahları erken kalktım. Evde yapılacak ne varsa yaptım. Yerleri sildim, dolapları düzenledim, mutfağı baştan aşağı temizledim. Yemek yaptım, bulaşıkları yıkadım, tekrar yemek yaptım. Sürekli bir şeyler yaptım. Sürekli. Çünkü durursam… düşüneceğimi biliyordum. Ama ne yaparsam yapayım aklım susmadı. Elimde bezle tezgâhı silerken bile aklımdaydı. Tencere karıştırırken bile. Geceleri yastığa başımı koyduğumda zaten susması imkânsızdı.

Baran.

Onun sesi.

O gece alnıma değen dudakları.

“Tam bir hafta sonra berfin.” O cümle beynimin içinde durmadan dönüyordu.

Yedi gün.

Yedi gün.

Yedi gün.

Benimse elimde kalan… artık sadece iki gündü. Bazen kendimi kandırmaya çalışıyordum.

“Belki yapmaz.”

“Belki vazgeçer.”

“Belki o da dayanamaz.”Ama sonra o anı hatırlıyordum. Gözlerindeki kararlılığı. Benim üzerime ettiği yemini. Baran bir şeyi söyledi mi… yapardı. Her seferinde göğsüm sıkışıyordu.

Bir gün mutfakta yemek yaparken kaşığı elimde öylece tutup kalmıştım. Tencerenin içindeki yemek kaynıyordu ama ben hareket etmiyordum. Aklımdan tek bir görüntü geçiyordu. Baran. Bir düğün salonu. Yanında başka bir kadın. Ben gözlerimi sımsıkı kapattım. “Yapma…” diye fısıldadım kendi kendime. Ama zihnim acımasızdı. Devam etti. Baran’ın o kadının elini tutuşunu hayal ettim. Gülüşünü. Benim hiç göremeyeceğim bir hayatı. O an kaşığı tezgâha bıraktım.Göğsüm daraldı. Nefes almak zorlaştı. İçimden bir ses bağırıyordu. Git. Git ve onu seç. Ama hemen arkasından başka bir ses geldi. Ferhat abi.Toprak. Kan. Bir mezar taşı. Baran’ın kanı… Ellerimi tezgâha bastım. “Hayır…” dedim titreyerek. “Hayır.”

Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü ağlamak artık yetmiyordu. Bu… karar vermek zorunda olduğum bir savaştı. Ve günler geçtikçe o savaşın sonu yaklaşıyordu. Altıncı günün gecesi… Yatağımda gözlerim açık tavana bakarken bir şeyi ilk kez net bir şekilde fark ettim. Baran bana iki seçenek sunmuştu. Ama ikisi de… Kaybetmekti.

✨️

Atım Zümrüt’ün üstünde rüzgâra karşı koşuyordum. Saçlarım savruluyor, yüzüme çarpan hava gözlerimi yaşartıyordu ama hız kesmiyordum. Zümrüt hızlandıkça zihnim geride kalıyordu sanki. Düşüncelerim, korkularım, Baran’ın sesi… hepsi arkamda kalıyormuş gibi hissediyordum. Ama ne kadar koşarsam koşayım içimdeki düğüm çözülmüyordu. Dört nala sürdüm.

Daha hızlı.

Daha hızlı.

Sanki biraz daha hızlanırsam bütün bu düşünceler atın toynaklarının altında ezilecekmiş gibi. Zümrüt’ün kasları geriliyor, her adımında toprak yolun üstünde kuru tozlar savruluyordu. Nefesi sertleşmişti ama ben onu durdurmadım. Dizlerimle hafifçe bastırdım, o da sanki içimdeki telaşı anlamış gibi hızlandı. Rüzgâr kulaklarımın içinde uğulduyordu. Ama yine de Baran’ın sesi geçiyordu o uğultunun arasından.

“Tam bir hafta sonra berfin.” Dişlerimi sıktım. “Sus…” diye fısıldadım kendi kendime. Ama zihnim merhametsizdi. Baran’ın yüzü, gözleri, o gece alnıma bıraktığı o ağır öpücük… hepsi tekrar tekrar gözlerimin önüne geliyordu. Göğsüm sıkıştı. Dizginleri biraz daha gevşettim. Zümrüt sanki bunu bekliyormuş gibi ileri atıldı. Toprak yolun üstünde toynak sesleri yankılanıyordu.

Tak.

Tak.

Tak.

Her adımda içimdeki çaresizlik daha da büyüyordu. Çünkü nereye kaçarsam kaçayım gerçeği değiştiremiyordum. Ya Baran’ı seçecektim… Ya da onu kaybedecektim. Ve ikisinin de sonu kan kokuyordu. Boğazım düğümlendi. Başımı biraz eğip Zümrüt’ün boynuna yaklaştırdım.

“Koş kızım…” dedim kısık bir sesle. “Koş.”

Sanki beni alıp çok uzak bir yere götürebilirmiş gibi. Ama aslında ikimiz de biliyorduk. Ben kaçmıyordum. Ben gidiyordum. Tek bir yere. Çaresiz kalan ruhum beni istemsizce oraya götürüyordu.

İhtiyar Çavuş’un o eski toprak evine. Köyün en ucunda, yalnız duran o eve. Çünkü ihtiyar çavuş… Herkesten farklıydı. Az konuşur, çok bakardı. Ve bazen tek bir cümlesi insanın içindeki bütün düğümleri çözerdi. Zümrüt yokuşu tırmanırken hızını biraz düşürdü. Karşımda tanıdık manzara belirdi.

Eski ceviz ağacı.

Yarı yıkılmış taş duvar.

Ve arkasında…

O küçük toprak ev.

Bacadan ince bir duman yükseliyordu. Demek ki evdeydi. Zümrüt’ü yavaşlatıp dizginleri çektim. Atın nefesi ağır ağır inip kalkıyordu. Benimki de. Kalbim göğsümün içinde sert sert vuruyordu. Çünkü biliyordum. Eğer bir çıkış yolu varsa… Belki de onu bana söyleyebilecek tek kişi o hacı babaydı Yoksa bu çıkmaz… Gerçekten aklımı kaybetmeme sebep olacaktı.

Attan indim. Bedenim yorgundu. Eve yaklaştım ahşap kapıya vurdum iki kez. Bekledim. Yavaş adım sesleri geldi önce sonra kapı gıçırtıyla açıldı. Çavuşun uzun beyaz sakallı kafası takkeli ve beyaz nur yüzü göründü. "Berfin?" Dedi şaşırdı. "Noldu kızım birine bir şey mi oldu?" Titrek nefes aldım. "Oldu" dedim. "Bana oldu."

Kapı gıcırtıyla biraz daha aralandı. İhtiyar Çavuş’un gözleri yüzümde dolaştı. Önce şaşkınlık vardı bakışlarında, sonra o eski, her şeyi görür gibi olan derin bakışına döndü. Titreyen nefesimi içine çektim. “Bak bana ” dedim. Sesim boğazımda kırıldı. “Nefes alamıyorum.” Gözlerim doldu yine. Sanki günlerdir ağlamamışım gibi yeniden yanmaya başladı içim. “Yardım et çavuş… dayanamıyorum.”

Bunu söylerken sesim bir çocuğunki gibi çıkmıştı. İhtiyar çavuş hiçbir şey demedi önce. Sadece kapıyı biraz daha açtı ve kenara çekildi. “Gel kızım.” O tek kelimeyle dizlerimdeki güç sanki çekildi. İçeri girdim.

Toprak zeminli küçük evin içi serindi. Sobanın içinde hafif bir ateş vardı, üstünde ince belli bir çaydanlık tıslıyordu. Ceviz ağacından yapılmış eski rahle, iki minder, bir sedir… hiç değişmemişti.

Ben değişmiştim. İhtiyar çavuş kapıyı kapattı. Bastonunu duvara yasladı. Sonra bana döndü. Gözleri yüzümde dolaştı.

Şişmiş gözlerimi, solgun yüzümü, titreyen ellerimi gördü. “Otursana kızım.”

Başımı salladım ama oturamadım. Sanki içimdeki her şey patlayacak gibiydi. “Otursam…” dedim zor nefes alarak. “Dağılırım çavuş.”

Bir an sustu. Sonra ağır adımlarla bana yaklaştı. Omzuma hafifçe dokundu. Eli sıcaktı. “Zaten dağılmışsın.” O cümle içimde bir şeyi kırdı. Gözlerimden yaşlar yeniden boşaldı.

Bir adım geri attım, elimle yüzümü kapattım. “Nefes alamıyorum…” dedim hıçkırıkların arasında. “Çavuş vallahi nefes alamıyorum.”

İhtiyar çavuş beni kolumdan tutup sedire yöneltti. Direnemedim. Sobanın yanındaki sedire çöktüm. Ellerim dizlerimin üstünde titriyordu. O ise karşıma oturdu. Sakin. Her zamanki gibi sakin.

“Anlat.”

Başımı iki yana salladım. “Anlatamam.”

“Anlatırsın.” Sesinde ne zorlamak vardı ne de merhamet. Sadece kesinlik. Bir süre sadece ağladım. Sobanın içindeki odun çıtırdadı. Çaydanlık hafif hafif fokurduyordu. Sonra boğazımı temizlemeye çalıştım.

“Bir derdim var…” dedim. Çavuşun kaşları hafifçe kıpırdadı ama bir şey demedi. “Onu seviyorum.” Sesim yine kırıldı. “Çok seviyorum.” Gözlerim yere kaydı. “Ve onu seçersem… ölür.”

İhtiyar çavuş ilk kez hareket etti. Hafifçe öne eğildi. “Kim öldürür?”

Başımı kaldırdım. O kelimeyi söylemek bile içimi ürpertiyordu. Ama söyledim. “Onlar.” Çavuş bir süre sustu. Sonra yavaşça sordu. “Kim onlar kızım?” Gözlerimi kapattım. Ve fısıldadım.

“Belki Miroğulları belki Atmanlar.”

Sobanın içindeki odun o an sertçe çıtırdadı. İhtiyar çavuşun yüzündeki o sakin ifade ilk kez değişti. Gözleri daraldı.

“Baran niye gelmedi?” dedi yavaşça. Başımı kaldırdım. Şaşkınlıkla ona baktım.

“Sen nerde olduğunu biliyor musun?” Çavuş derin bir nefes aldı. Sanki yıllardır bildiği bir şeyin ağırlığını hatırlamış gibiydi. “Ben bu topraklarda altmış senedir yaşıyorum kızım.” Sesi ağırdı. “Kim kimdir…nerdedir. biraz bilirim.”

Boğazım düğümlendi.

“Bana bir hafta verdi…” dedim. “Ya onu seçeceğim…” Gözlerim doldu. “Ya da başka biriyle evlenecek.”

Çavuş başını hafifçe eğdi. “Ve sen korkuyorsun.” Başımı salladım. “Onu öldürürler çavuş.” Sesim neredeyse fısıltıya dönmüştü. “Ferhat abimde böyle öldü.” Gözlerimi kaldırdım. “Ben bir daha birinin kanını taşıyamam.”

İhtiyar çavuş uzun süre konuşmadı. Sadece bana baktı. Derin. Sessiz. Sonra ağır ağır konuştu. “Sen kaderden kaçmaya çalışıyorsun.”

Başımı salladım. “Hayır.” Sesim yorgundu. “Ben sadece kimsenin ölmesini istemiyorum.”

Çavuş bastonunu eline aldı. Yavaşça ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Dışarıda Zümrüt başını eğmiş otluyordu. Bir süre öyle baktı. Sonra arkasını dönmeden konuştu. “İnsan bazen bir şeyi kurtarmak isterken… en çok onu kaybeder.”

Kalbim sıkıştı. “Peki ne yapacağım?” dedim. Sesim çaresizdi. “Ne yapayım çavuş?”

İhtiyar adam yavaşça bana döndü. Gözleri yine o eski derinliğine dönmüştü. “Önce bir şey soracağım sana.” Kalbim hızlandı.

“Ne?”

Çavuş bana doğru bir adım attı. Ve sordu: “Baran seni sevmekten korkuyor mu… yoksa ölmekten mi?”

"O korkmuyor çavuş. Onun tek korkusu beni kaybetmek."

Çavuş bir süre sustu. Sanki söylediklerimin ağırlığını tartıyormuş gibi gözlerini yere indirdi. Sonra başını kaldırıp bana baktı. “İnsan bazen en çok sevdiğini kaybetmekten korkar,” dedi. “Ama korkunun olduğu yerde insan daha dikkatli olur. Senin kalbini kırmamak için bu kadar düşünmesi belki de bundan.”

Ben de bir an durdum. Az önceki konuşmalar aklımdan geçti. Bana “Seni zorlamak istemiyorum” demesi.

“Belki de haklısın çavuş,” dedim. “Çünkü gerçekten zorlamak isteyen biri bu kadar düşünmez.”

Çavuş hafifçe gülümsedi. “Bak kızım,” dedi sakin bir sesle, “insan bazen sevdiği kişiyi kaybetmemek için çok şey söyler. Ama asıl mesele şu: Korkudan mı yanında duruyor, yoksa gerçekten kalmak istediği için mi?”

Bir an sessizlik oldu. Rüzgâr hafifçe esiyordu. İçimde tuhaf bir huzur vardı ama aynı zamanda düşüncelerim de karışıktı.

“Benim yanında kalmak isteğimi mi deniyor yani.” dedim yavaşça.

Çavuş başını salladı. "Ben her zaman onun yanında olmak isterim, aksini nasıl düşünebilir ki."

“Öyleyse,” dedi, “korkacak bir şey yok. Çünkü gerçek olan şey zorla tutulmaz. İnsan zaten kalmak istiyorsa kalır.”

Ben de uzaklara bakıp hafifçe gülümsedim. Belki de gerçekten korktuğu tek şey beni kaybetmekti… ama bazen insanın kalbini asıl rahatlatan şey, birinin korktuğu için değil, istediği için yanında kalmasıdır.

"Ama şurada" kalbimi gösterdim. "Küçük bir pıhtı var çavuş. Bir ihtimal. O kadar küçük ve beni o kadar korkutuyor ki. Onun varlığı adım atmamı engelliyor."

Çavuş bir an kıpırdamadan durdu. Söylediklerim havada asılı kalmış gibiydi. Gözleri yavaşça kalbimi gösterdiğim yere indi, sonra tekrar yüzüme baktı. Yüzündeki o yumuşak ifade ciddileşti. “Demek mesele bu…” dedi ağır ağır.

Başımı eğdim. Sanki o küçücük pıhtı bütün bedenimi taş gibi ağırlaştırmıştı. “Bir ihtimal çavuş,” dedim kısık bir sesle. “O kadar küçük ki ‘belki’. Ama işte… o belki var ya… aklımı kemiriyor. Sanki attığım her adımda içimde saklı duran bir tuzak gibi.”

Çavuş sediri işaret etti. Farkında olmadan ayaklanmıştım.

“Otur kızım.” Oturdum. Ellerim titriyordu. Çavuş bastonuna yaslanıp karşıma geçti. Bir süre konuşmadı. Sanki doğru kelimeleri arıyordu. “Kalpteki pıhtıdan değil,” dedi sonunda. “İnsanı asıl korkutan şey belirsizliktir.”

Gözlerim doldu. “Ben güçlü değilim çavuş,” dedim. “Ben… korkuyorum. Ya bir gün gerçekten o ihtimal olursa? Ya bir gün ben gidersem? Ya onu yarı yolda bırakmış olursam?”

Çavuş derin bir nefes aldı. “İnsan sevdiğini korumak ister,” dedi. “Ama bazen korumak için geri durmak da bir seçim olur. Sen şimdi kendini değil, onu düşünüyorsun.”

Başımı kaldırdım. “Evet,” dedim fısıltıyla. “Onu.”

Çavuş başını hafifçe salladı. “Ama kızım,” dedi, “hayatın garip bir huyu vardır. İnsan bazen korkudan kaçarken aslında yaşayacağı en güzel şeyi de geride bırakır.”

Rüzgâr kapının aralığından içeri doldu. Zümrüt dışarıda toprakta ayağını yere vuruyordu. “Peki ne yapacağım çavuş?” diye sordum çaresizce.

Çavuş gözlerimin içine baktı. “Önce şunu anlayacaksın,” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Kalbindeki o pıhtı senin kaderin değil. Sadece bir ihtimal. Ama korku… korku insanın kendi elleriyle büyüttüğü bir zincirdir.” Bir an durdu, sonra yavaşça ekledi: “Ve unutma kızım… İnsan bazen ölüm ihtimaliyle değil, yaşamaktan vazgeçtiği için kaybeder.”

"Adalet kızım" dedi. Bilge sesiyle. "Herkese lazım adalet. Sen kendine adil davranmazsan, Barana adil davranmazsan mahkemen sonuçlanır mı sanıyorsun. Bak koskoca fatih sultan Mehmet bile kadının huzuruna çıkıp yargılanmış. Sen neden kendi divanında adil olmuyorsun. Bu terazinin tek tarafı yok. Bir de öbür tarafı var. Baran senin sevdanı seçip her şeyi göze almış mert bir yiğit. Senin elini tutmaya cesaret etmişken sen neden ona elini uzatmıyorsun. Yiyeceği lafları, atılan bakışları, İşiteceği azarları bile bile sana geliyorken sen neden ona gitmiyorsun. Adalet herkese lazım kızım en çokta sana"

Sözler kulaklarımda çınladı. Çavuşun sesi öyle bir derinlikteydi ki, içimdeki karmaşayı bir anda kesip geçiyordu. “Adalet…” dedim kendi kendime, yavaş yavaş kelimeleri tekrar ederken. İçimdeki hırçın boşluk, korku ve suçluluk birbirine karışmışken, bu kelime tuğla gibi ağır bir şekilde yere oturdu. Küçük pıhtı, korkularım, tereddütlerim… hepsi bir an için silikleşti. Evet, Baran her şeyi göze almıştı. Eline cesaretle uzanmış, yüreğini ortaya koymuş, ve beni bekliyordu.

Ama ben… ben kendi içimdeki terazinin diğer kefesini hiç hesaba katmamıştım. Kendi kalbime, kendi hislerime adil davranmamıştım. Kendimi suçluyor, kendi kararımı geciktiriyor, onun cesaretini ve sadakatini görmezden geliyordum.

Çavuş devam etti: “Bak kızım, adaletin terazisi sadece başkalarını yargılamak için yok. Kendi kalbine, kendi kararına da adil olacaksın. Ve şimdi, Baran sana elini uzatıyorsa, cesaretini gösteriyorsa, sen de adil olmalısın ona… ve kendine.”

Gözlerimi kapattım. İçimdeki sıkışmış nefes, kırılmış umut ve korku bir nebze olsun hafiflemişti. Belki de… belki de gerçekten adalet, kendi korkularımızla yüzleşmekle başlıyordu. Başımı çevirip uzaklara baktım. Dışarıda rüzgâr hafifçe esiyordu. Ve o an anladım ki, Baran bekliyordu… ama ben de artık adil olmalıydım, adaletimi göstermeliydim.

İçimde bir şey kıpırdadı. Küçük bir umut, hafif bir cesaret… Ve fark ettim: Eğer ona adil davranırsam, belki ben de kendime adil olacaktım.

"Her sıkışan kalbe bir inşirah gerek kızım." Elini alıp kendi göğsüne yasladı. Aynısını bende kendime yaptım. Kalbim avuçlarımda atıyordu. "Elem neşrah leke sadrek. 'Senin kalbini açıp ferahlatmadık mı?' Ve vada'na 'anke vizrek. Elleziy enkada zahrek. 'Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?" Her ayet ruhumu sakinleştirdi sanki. "Ve refa'na leke zikrek. Ve senin şanını yüceltmedik mi? Feinne me'al'usri yusrâ.Muhakkak her zorlukla beraber bir kolaylık vardır."

Sözler bir nehir gibi akıp içime doldu. Her ayetin tınısı, kalbimi saran ağırlığı yavaşça çözüyor, göğsümde sıkışmış nefesi hafifletiyordu. “Elem neşrah leke sadrek…” dedim fısıltıyla, dudaklarımın arasından sessizce. Kalbimin sıkıştığı, korkularla dolup taştığı her an için, bu kelimeler bir nefes gibi geldi. Sanki üzerimdeki yük hafifledi.

“Elleziy enkada zahrek…”… Belimi büken o yük, kendi ellerimle taşıdığım korkular, suçluluk ve endişe… bir anda omuzlarımdan kayıp gidiyor gibiydi. Ruhum sakinleşti, yüreğim biraz olsun ferahladı. Ve her defasında “Feinne me‘al’usri yusrâ” kısmında… bir umut kıvılcımı çaktı içimde. Her zorlukla beraber bir kolaylık vardı, bunu hissettim.

Başımı kaldırdım, gözlerim artık sadece yaşla değil, bir kararlılıkla doluydu. Kalbimi açan, yükümü hafifleten bu sözler, bana bir yol gösteriyordu. Ve anladım ki, artık Baran’la yüzleşmem, sevgime ve kendi adaletime sahip çıkmam için hazırdım. Artık korku kadar sabır da içimdeydi; artık vicdan azabını değil, cesaretimi seçme zamanıydı.

🥀

Salonda oturmuş, gülüşlerin sohbetin koyu olduğu o anda. Ben sadece izleyiciydim. "Hala öyle değil, mavi yapacaksın." Saitin sesiyle dikkat kesildim. Beraber yerde boyama yapıyorduk. Herkes minderlere oturmuş sohbete dalmıştı. "Afederin, hemen düzeltiyorum." Dedim. Boyama yaparken telefonum titredi. Bir mesaj gelmişti ekranı açtım. Baranın adını bördüm heyecanla mesajı açtım.

 

BARAN TURANLI

Kıyıda ki evde... güneş batana kadar seni bekleyeceğim. Ve ... Bu son bekleyişim olacak.

22.15

 

Telefonu elimde tutarken kalbim bir an durdu sandım. Ekrandaki kelimeler gözlerimin önünde ağır ağır akıyordu.

Sanki odadaki bütün sesler bir anda uzaklaştı. Kahkahalar, konuşmalar, çayın bardaklara çarpan sesi… hepsi bulanık bir uğultuya dönüştü. Nefesim daraldı. Parmaklarım titreyerek ekranı kapattı ama mesaj zihnimde kalmıştı artık.

Bu son bekleyişim olacak…

İçimde bir şey kırıldı o an.

“Hala?”

Sait’in sesiyle irkildim. Elimdeki fırça havada kalmıştı. Boyayı taşırmışım, mavi çizgi kâğıdın dışına akmıştı.

“napıyorsun ya?” diye sordu kaşlarını çatarak. Başımı hızlıca salladım.

“sadece elim kaydı.”

Ama sesim bana bile yabancı geldi.

Telefonu avucumda sıkarak ayağa kalktım. Dizlerim zayıf düşmüş gibiydi. Salona baktım. Herkes kendi dünyasında, sohbetin ortasında kaybolmuştu. Kimse kalbimde kopan fırtınayı görmüyordu.

Bir tek Mirkelam.

Karşı köşede oturuyordu. Gözleri bir an bana kaydı. Yılların tanışıklığıyla bir şeylerin ters olduğunu anlamış gibi kaşlarını hafifçe çattı. Bakışımı hemen kaçırdım. Çünkü biliyordum… eğer gözlerime biraz daha bakarsa, her şeyi anlayacaktı. Telefonu cebime koydum. Kalbim göğsüme sığmıyordu. Güneş batana kadar… Demek saatlerim vardı. Belki de sadece birkaç saat. Eğer gitmezsem… Baran sözünü tutacaktı. Bir daha adımı bile ağzına almayacaktı. Bu düşünce içime bıçak gibi saplandı. Sessizce kapıya doğru yürüdüm.

Kalbim deli gibi çarpıyordu. Avuçlarım terlemişti. Cebimdeki telefon ağır geliyordu sanki.

Kıyıdaki ev…

O evin yolunu ezbere biliyordum. Ama şimdi oraya gitmek… Bir yola girmekti. Belki de geri dönüşü olmayan bir yola. Kapıyı açtım.

Dışarı çıktığımda akşamüstü güneşi avlunun üzerine altın gibi dökülüyordu. Hava serinlemişti ama içim ateş gibiydi.

Derin bir nefes aldım. Baran beni bekliyordu. Ve ilk defa…

Ben de ona gitmeye karar vermiştim.

Odamda volta atıyordum. Bir sağa bir sola… bir sağa bir sola… Adımlarımın sesi halıya gömülüyordu ama kalbimin gürültüsü bütün evi dolduracakmış gibi geliyordu bana. Herkesin uyumasını, evin o derin ve ağır sessizliğe gömülmesini bekliyordum. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Annemle yengemin konuşası tutmuştu. Mirkelamın gelini de yanlarına oturmuştu. Salon tarafından gelen boğuk fısıltılar, arada yükselen kahkahalar sabrımı kemiriyordu. Kapıya her yaklaştığımda sesleri dinliyor, sonra tekrar odaya dönüp volta atıyordum. Avuçlarım terlemişti. Saatime baktım. Zaman geçmiyordu. Allahtan dedem kalktı. Bastonunun o tanıdık tok sesi koridorda yankılandı.

“Yeter hadi, gece oldu,” dedi uykulu ama otoriter sesiyle. Onun çay bardakları toplandı. Konuşmalar kesildi. Kapılar birer birer kapandı. Evin içi yavaş yavaş sessizliğe gömüldü. Bir süre daha bekledim.

Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki biri gelip kapıyı çalacak, “Nereye gidiyorsun?” diyecek sanıyordum. Perdeyi araladım. Avlu karanlığa bürünmüştü. Ay ışığı taş zemine solgun bir ışık bırakıyordu. Derin bir nefes aldım. Dolabın üstündeki siyah şalı elime aldım. Başımı örttüm. Parmaklarım titriyordu. Kapının koluna uzandım… Ve yavaşça indirdim. Kapı çıtırdayarak aralandı. Koridor karanlıktı. Her adımımda kalbim boğazıma çıkıyordu.

Merdivenlerden inerken tahtaların gıcırdamaması için neredeyse nefesimi tutuyordum. Avlu kapısına geldiğimde bir an durdum. Elim tokmağın üzerinde kaldı. Eğer bu kapıyı açarsam… Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Gözlerimi kapattım. Baran’ın mesajı kulaklarımda yankılandı:

“Güneş batana kadar seni bekleyeceğim… Bu son bekleyişim olacak.”

Gözlerimi açtım. Kapıyı araladım. Ve geceye doğru ilk adımımı attım.

Zümrütün üstündeydim. Hava çok soğuktu. Rüzgâr yüzümü kesiyor, saçlarımı savuruyordu. Ama buna inanın ki gram aldırmıyordum. İlk defa sanki özgür kalmıştım. İlk defa prangalarımdan kurtulmuş gibiydim. Bu kez yüzümde bir gülümseme vardı. Özgürlüğün gülüşü bu. Zümrüt dört nala koşuyordu. Nalları toprağa vurdukça gecenin sessizliği yarılıyordu. Her adımda içimdeki düğümler biraz daha çözülüyor gibiydi. Soğuk yanaklarımı yakıyordu ama göğsümün içi sıcacıktı. Çünkü ilk defa korkudan değil, kalbimden yana gidiyordum. Başımı kaldırdım. Gökyüzü kapkaraydı ama yıldızlar sanki bana göz kırpıyordu. Ay yoluma solgun bir ışık bırakmıştı.

Zümrütün yelesine biraz daha eğildim. “Haydi kızım…” diye fısıldadım nefes nefese. “Biraz daha…”

Sanki o da biliyordu nereye gittiğimizi. Adımlarını hızlandırdı. Toprak yol uzadıkça uzadı ama içimde garip bir hafiflik vardı. Günlerdir göğsüme oturan o taş sanki parçalanmıştı. Çünkü artık biliyordum. Bu gece bir şey değişecekti. Ya her şeyi kaybedecektim… Ya da hayatımı bulacaktım. Uzaktan denizin kokusu gelmeye başladı. Tuzlu rüzgâr yüzüme vurdu. Kalbim bir anda hızlandı. Çünkü ufukta, karanlığın içinde o evi gördüm.

Kıyıdaki küçük ev…

Ve önünde, ay ışığının altında duran bir siluet.

Zümrüt yavaşladı. Benim nefesim kesildi. Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. Çünkü o silueti dünyanın neresinde olsam tanırdım.

Baran.

Ve anladım ki… Gerçek özgürlük bazen birine doğru koşmaktır.

Baran’ın yanında incir ağacına bağlı olan atı vardı. Arslan. Sırtı güçlü bir zırh gibiydi. Ensesi ayın yansımasıyla parlıyordu. Baran elini kaldırıp atın yüzünü okşadı. Arslan başını hafifçe eğdi. Ben ise o anın ihtişamına takılı kaldım. Sanki zaman bir anda ağırlaşmıştı. Baran’ın silueti ay ışığında keskin bir çizgi gibi duruyordu. Omuzları geniş, duruşu dimdikti.

Güzelliği…

İnsanı içine çeken, huzursuz eden bir güzellikti bu. Keskin çenesini seçebiliyordum. Bu hengâmede bile ne kadar güçlü görünüyordu. Başını hafifçe yana çevirdiğinde burnunun o keskin hattını izledim.

Kirpikleri…

Ay ışığı yüzüne vurdukça kirpiklerinin yere düşürdüğü gölge yanaklarında titriyordu. Sanki bir ressam durmuş, onu gecenin ortasına çizmişti. Nefes aldığımı bile fark etmiyordum.

Zümrüt yavaşça durdu. Nalları toprağa son bir kez vurduğunda çıkan ses geceye yayıldı. Baran’ın eli Arslan’ın yüzünde dondu. Başını kaldırdı.

Ve gözleri…

Beni buldu.

O an içimden bir şey koptu. Sanki günlerdir içimde biriken bütün fırtına o bakışta sustu. Baran birkaç saniye hiç kıpırdamadı. Sadece bana baktı. Sonra gözleri yavaşça Zümrüt’e, tekrar bana döndü. Derin bir nefes aldı. Sanki gerçekten geleceğime inanmamış gibiydi. Ben atın üzerinde donup kalmıştım.

Rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Ellerim dizginlerde titriyordu.

Baran bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

Gözlerini benden ayırmadan, sesi neredeyse fısıltı gibi çıktı.

“Berfin…”

Attan indim. Ayaklarım tutmuyordu ama kimin umrumdaydı. Titreyen sesimle konuştum. “Eğer ölürsen… seni asla affetmem. Duydun mu?” Çok çaresizdim. Ellerim titriyordu. Heyecan, korku, telaş… hepsi içimde birbirine karışmıştı. Ama en çok mutluluk vardı. “Seni asla affetmem!” diye bağırdım.

Baran’ın yüzünde, ona gelmiş olmamın verdiği o derin rahatlık vardı. Sanki günlerdir sırtında taşıdığı bir yük bir anda düşmüştü.

Güldü.

O kara gözleri… Sanki gecenin içindeki yolu benim için aydınlatıyordu. Ellerini iki yana açtı. “Gel, vicdan azabı… Gel.”

O anı beklemişim gibi oldum. Bir an bile düşünmeden atıldım. Öyle bir koştum ki… sanki bütün zincirlerim kopmuştu. Yıllardır ayağıma dolanan korkular, yasaklar, insanların sözleri… hepsi arkamda kalıyordu. Özgürdüm.

Rüzgâr yüzüme çarpıyordu. Saçlarım savruluyordu. Sanki beni geri çekmek ister gibi sert esiyordu. Ama ben durmadım. Koştum. Baran beni izliyordu. Yüzünde öyle bir huzur vardı ki… sanki dünyadaki bütün kavgalar bitmişti. Ve ben ona çarptım. Bedenim göğsüne çarpınca nefesim kesildi. Ama düşmedim. Çünkü kolları anında beni sardı. Öyle sıkı sardı ki… sanki bırakırsa gerçekten kaybolacağımı biliyordu. Ben de onu bırakamıyordum. Kollarım boynuna dolandı. Parmaklarım montunun arkasına tutundu. Başımı göğsüne gömdüm. Kalbi…Çok hızlı atıyordu. Benimki gibi. Baran başını saçlarıma yasladı. Derin bir nefes aldı. Sanki günlerdir ilk defa nefes alıyordu.

Sonra fısıldadı. “Geldin…” Sesi kırılmıştı. Yüzümü kaldırdım. Gözlerim hâlâ yaşlıydı ama artık o yaşların içinde korku yoktu. Sadece o vardı. Baran avuçlarını yüzüme koydu. Baş parmağıyla yanağımdaki yaşları sildi. “Berfin…” dedi kısık sesle. “Sen… gerçekten geldin.”

Başımı salladım. “Geldim.” Bir an bana öyle baktı ki… sanki yüzümü ezberliyordu. Sonra kaşlarını hafifçe çattı. “Peki…” dedi. “Bunun ne demek olduğunu biliyor musun?”

Nefesim titredi. Ama bu sefer kaçmadım. Gözlerinin içine baktım.

“Biliyorum.”

Baran’ın bakışları bir anda derinleşti. “Ne demek?” diye sordu.

Mümkünmüş gibi bir adım daha yaklaştım.

Elimi kalbinin üstüne koydum. “Sen.” dedim.

“Ben.”

Sonra fısıldadım. “Ve bütün dünya karşımızda olsa bile… artık geri dönmemek demek.”

Baran’ın gözlerinde o an bir şey yandı. Keskin, güçlü, kararlı bir şey. Bir eli belime indi. Beni kendine biraz daha çekti. “Vicdan azabı…” dedi alçak bir sesle. “Sen az önce benim hayatımı seçtin.” Sonra başını eğdi. Alnını alnıma yasladı. “Ben de…” diye fısıldadı. “Artık seni kimseye bırakmam.”

Bedeni sıcaktan kavruluyordu ama ben titriyordum. Hava keskin bir bıçak gibi soğuktu. Baran beni hâlâ bırakmıyordu. Kolları sırtımın etrafında kilitlenmiş gibiydi. Sanki bir an gevşetse gerçekten kaybolacağımdan korkuyordu. “Vicdan azabı…” dedi kısık bir sesle. “Koşarak bana geleceğini biliyordum.”

Sözleri içime bir kıvılcım gibi düştü. Daha önce söylemişti bunu. 'Bir gün bana koşarak geleceksin' demişti.

O zaman inanmak istememiştim. Ama şimdi… gerçekten koşarak ona gelmiştim. Sesi bedenimi altüst ediyordu. Bir eli sırtımda sıkıca duruyordu. Diğer eli enseme kaydı. Başparmağı çenemin altında dolaştı. Yavaşça yüzümü yukarı kaldırdı. “Niye bu kadar geç geldin ki…” dedi.

Ağzımı açtım ama sesim çıkmadı. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki kelimeler yolunu bulamıyordu. Baran yüzüme bakıyordu.

Sanki her mimimi, her nefesimi içine çekmek ister gibi. “Artık bunun geri dönüşü yok Berfin.” dedi. Sesi bu kez daha derindi. “Sen bana geldin. Bana.”

Sanki bunu bana değil… kendisine söylüyordu. İnanmaya çalışıyordu. Nefeslerimiz birbirine karıştı. Aramızdaki mesafe neredeyse yoktu artık. “Artık azabın karışsın bana.” diye fısıldadı. Kalbim göğsüme sığmıyordu. “İzi hiç geçmesin.”

Yüzüme yaklaştı.

Ve…

Dudakları dudaklarıma değdi.

Bir an dünya sustu. Rüzgâr, gece, denizin uzaktan gelen sesi… hepsi silindi. Sadece o vardı. Öpüşü sert değildi ama derindi. Sanki yıllardır tutulan bir nefes sonunda bırakılmış gibiydi. Parmaklarım montunun arkasına daha da sıkı tutundu. Dizlerimde bir güçsüzlük yayıldı. Baran beni biraz daha kendine çekti. Öpüşü bir an için durdu. Alnını dudaklarıma yasladı. Nefesi hâlâ sıcaktı. “Şimdi korkuyor musun?” diye fısıldadı. Gözlerimi açtım.

Onun gözleri karanlıkta bile parlıyordu. Başımı yavaşça salladım. “Evet.” dedim. Kaşları hafifçe çatıldı. “Benden mi?” Başımı tekrar salladım. “Hayır.” dedim kısık bir sesle. Elimi kalbinin üstüne koydum. “Onsuz kalmaktan.”

Baran’ın nefesi bir an durdu. Sonra elimi kalbinin üstünde bastırdı. “Artık çok geç vicdan azabı.” dedi. Sesi fısıltıydı ama içinde koca bir yemin vardı.

“Çünkü sen… artık buradasın.”

 

Bölüm Sonu.

Uzun bir bölümle geldim. Yoğun bir bölümdü. Berfinin kendi içindeki hesaplamaşsını hepiniz anlayın istedim. Yorumlarınızı bekliyorum. 🌹❣️🪷

Bölüm : 06.03.2026 14:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...