33. Bölüm

32. Bölüm:Söz

Büşra
berfinatman

 

Şu an dünyanın en huzurlu anındaydım. Ruhum sanki uzun bir uykudan uyanmış ve gerçek dünyayı ilk kez tanımıştı. Aslında şimdi yaşadığımı anladım. Yıllarca sırtımda taşıdığım o şüpheleri, o ağır düşünceleri sonunda bırakmıştım.

Başım hayatımda gördüğüm en güzel yere yaslıydı.

Baran’ın göğsüne.

Kıyıdaki evdeydik. Yerde, serdiğimiz kartonun üzerinde yan yana uzanıyorduk. Dışarıdan gelen dalga sesleri gecenin sessizliğine karışıyordu. Rüzgâr arada kapının aralığından içeri sızıyor, saçlarımı hafifçe oynatıyordu.

Baran’ın kalbinin atışını duyabiliyordum.

Yavaş… güçlü… sakin.

Aramızda dolaşan en yoğun duygu ne korkuydu ne de o çılgın heyecan…

Huzurdu.

Elini saçlarımın arasına götürdü. Parmakları ağır ağır dolaştı saç tellerimde. Başımı biraz daha göğsüne yaklaştırdı.

“Biliyor musun,” dedi alçak bir sesle.

Başımı kaldırmadan mırıldandım. “Ne?”

Bir süre cevap vermedi. Sanki doğru kelimeyi arıyordu. Sonra göğsü hafifçe yükseldi.“Ben hayatım boyunca çok şey gördüm,” dedi. “Çok kavga, çok gürültü… çok yalnızlık.” Elim göğsünün üzerinde duruyordu. Kalbinin altındaki o sıcaklığı hissediyordum. “Ama ilk defa,” diye devam etti, “biri yanımdayken içim bu kadar sakin.”

Başımı biraz kaldırdım. Yüzüne baktım. Ay ışığı pencereden içeri düşüyor, yüzünün bir tarafını aydınlatıyordu. “Ben mi sakinleştirdim seni?” diye fısıldadım.

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Sen değil,” dedi. “Senin varlığın.” Sonra parmağıyla alnımdan saçımı geriye itti. “İnsan bazen bütün hayatını bir şey arayarak geçirir ya…” Sesi daha da yumuşadı. “Ben galiba seni arıyormuşum.”

Kalbim göğsümde bir kez sertçe çarptı. Başımı tekrar göğsüne bıraktım. Dışarıda dalgalar kıyıya vuruyordu. Zümrüt ve Arslan’ın ara sıra toprağı eşeleyen sesleri geliyordu.

Ama o an dünya küçülmüş gibiydi.

Sadece bu küçük kıyı evi…

Baran’ın kolları…

ve içime yayılan o derin huzur vardı.

Gözlerimi kapattım. Baran’ın eli hâlâ saçlarımdaydı. “Berfin…” diye fısıldadı bir süre sonra.

“Hmm?”

“Sabah olunca…” dedi. Sesi bu kez biraz daha ciddi çıkmıştı. “Hayatımız değişecek.”

“Hiç korkmuyor musun?” diye tereddütle sordum. Sormaktan bile çekinmiştim. 'Yine başlama,' diyecek diye ödüm kopuyordu. İçimdeki o eski korkuların kapısını yeniden aralayacağımdan korkuyordum.

Baran başını hafifçe eğdi. Yüzünde sabırsızlık yoktu. Tam tersine, beni anlıyormuş gibi yumuşak bir ifade vardı. “Ben de insanım,” dedi sakin bir sesle. “Korkularım var.” Parmakları benimkileri buldu. Elimi avucunun içine aldı. “Seni de çok iyi anlıyorum,” diye devam etti. “Korkularını da biliyorum.” Elimi yavaşça dudaklarına götürdü. Avuç içime sıcak bir öpücük bıraktı. “Ama aşacağız,” dedi. Gözleri benimkilerin içine sabitlenmişti. “Birlikte.” Sonra yine o hafif gülümsemesi belirdi. “Vicdan azabı…” Başımı biraz kaldırdım. “Sen sandığından çok daha güçlüsün.”

Parmağıyla elimin üzerindeki çizgileri takip etti. Sanki avucumda yazılı bir kaderi okur gibiydi. “Bak,” dedi fısıltıyla, “sen buraya geldin.” Gözleri bir an için derinleşti. “Bütün korkularına rağmen geldin.” Bir an sustu. “Bu, korkmadığın anlamına gelmez.” Elimi tekrar sıktı. “Ama korkudan daha güçlü bir şeyin olduğunu gösterir.”

“Ne?” diye fısıldadım.

Baran bana baktı. Cevabı çok sakindi. “Sevgi.”

Gülümsedim. Onun yanında korkusuzca olabilmenin mutluluğunu ilk kez gerçekten hissettim. Kolumu biraz daha doladım o sıcak, güçlü bedenine. Göğsü hafifçe kıpırdadı, dudaklarının kenarında yaramaz bir gülümseme belirdi. “Bir kız vardı,” dedi birden.

Kaşlarım hemen çatıldı. Başımı azıcık kaldırdım.

“Üniversiteden mi?” diye sordum temkinle. İçime bir kurt düşmüştü bile. “Eski sevgilin falan mıydı?”

Baran genzini temizledi, sanki ciddi bir şey anlatacakmış gibi. “Aynen, üniversiteden,” dedi.Gözlerimi kıstım. “Baya inatçı bir kızdı,” diye devam etti. “Ne desem tersini söylüyordu.”

Sinirle başımı göğsünden kaldırdım. Saçlarım omuzlarıma ve kartonun üzerine yayıldı. Baran bu halime bakıp keyif alıyormuş gibi gülümsemeye devam ediyordu.

“Ee?” diye sordum sertçe.

Sanki özellikle ağırdan alıyordu.

“Böyle sarışın bir kızdı,” dedi. “Hem de çok güzel.”

Sinirim bir anda kabardı. “Ne diyorsun be sen!” diye çıkıştım. Baran’ın gülüşü bu kez sesli hale geldi. Omuzları titredi. “Ben ona dedim ki,” diye devam etti kahkahasını bastırmaya çalışarak, “‘Bir gün bana geleceksin.’” Bana baktı. “Bana inanmadı.”

Gözlerimi devirdim. “Sonra ne oldu?” dedim sabırsızca.

Baran gülerek başını yana eğdi. “Sonra…” dedi. “Koşa koşa bir gece bana geldi.”

Bir an durdum.

Sözleri zihnimde yerine oturdu.

Kaşlarım yavaşça gevşedi.

Gözlerimi büyüttüm.

“Sen…” dedim.

Baran hâlâ gülüyordu.

O an anladım.

Benden bahsediyordu.

Sinirle kolumla omzuna vurdum. “Salak!” dedim. Baran beni tekrar kendine çekti. Kolları etrafımda kapanırken gülüşü hâlâ bitmemişti. “Eee…” dedi kulağımın dibinde. “Yanılmış mıyım?”

“Çok biliyorsun sen,” diye söylendim.

Baran gülerek başını biraz yana eğdi. “Bana hayal dünyasında yaşadığımı söylemiştin, hatırladın mı?” dedi. “Bizden olmayacağını… Hı? Senin lafların bunlar.”

Sustuğumu görünce gülüşü biraz daha genişledi. “Ne oldu?” diye takıldı. “Şimdi o hayal dünyasında yaşayan kim?”

Sinirle kaşlarımı çattım ama dudaklarımın kenarı yine de kıpırdıyordu. “Sen de çok konuştun o zaman,” dedim.

Baran omuzlarını hafifçe oynattı. “Konuşurum tabii,” dedi rahatça. “Haklı çıktım çünkü.”

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Nerede haklı çıktın?”

Baran parmağıyla saçlarımı kulağımın arkasına itti. “Bak şimdi,” dedi. Elini göğsüne vurdu, sonra beni işaret etti. “Sen buradasın.” Sonra hafifçe eğilip fısıldadı: “Ve bana koşa koşa geldin.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Baran’ın gözlerinde o yaramaz gülüş hâlâ duruyordu. “Demek ki,” dedi yavaşça, “o hayal dünyası sandığın kadar uzak değilmiş, vicdan azabı.”

"Peki söyle bakalım? Gelmeseydim gerçekten evlenecek miydin?" Diye sordum. Ama bu sorunun cevabından çok korktum

Sorunun ağırlığı havada asılı kaldı, kendi nefesimi duyabiliyordum. Baran bir an durdu, gözleri uzaklara kaydı, sonra tekrar bana baktı. Yüzündeki gülüş biraz kırılmış, ama kararlılığı hâlâ vardı.

“Bilmiyorum… belki,” dedi yavaşça. “Ama sen gelmeseydin… emin ol, bir yolunu bulurdum. Yine de… işte… şimdi buradasın.”

Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. O ‘belki’ kelimesi içimde hem korku hem rahatlama yarattı. Çünkü hâlâ bir ihtimal vardı, ama korktuğum şey… evet, bu ihtimalin yokluğuydı. "Seni ikna ederek bir şeyleri dayatarak, zorlayarak bir yolumuz olsun istemedim. Gerçekten istediğin için yanımda olmanı istedim. Ama gelmeseydin ne olurdu kestiremiyorum." Söylediklerinden zorlandığını anlıyordum. "Gelmediğin senaryoyu bile defalarca düşündüm, bu düşünce midemi bulandırdı... neyse." Daha fazla konuşamadı.

Başımı hafifçe öne eğip sessizce fısıldadım: “Bir kez daha… beni böyle korkutma, tamam mı?”

Baran dudaklarını hafifçe kıvırıp, gözlerindeki keskinliği yumuşatarak elimi tuttu: “Tamam… söz veriyorum. Artık korkmana gerek yok, vicdan azabı.”

İşte o an, tüm korkularım bir nebze olsun eriyip, yerini… tarifi imkânsız bir huzura bırakıyordu.

"Eeee evimiz için ne diyorsun ha?" Tek elini kaldırıp etrafı işaret etti. Başım göğsünde gözlerimle etrafı taradım. "Çok işimiz var diyorum" Gülümseyerek başımı göğsünden kaldırdım, gözlerimiz buluştu. “Eh, olacak o kadar,” dedi Baran, başıma hafif bir öpücük kondurarak.

Kalbim, uzun zamandır taşıdığım yüklerden arınmış gibi bir anda hafifledi. Etrafımıza baktım; evimiz… bizim yuvamız… henüz hayalden gerçeğe geçiyordu. Eksik eşyalar, tozlu köşeler, yapılacak işler… hepsi önemsizleşmişti. Çünkü yanında olmanın verdiği huzur, tüm eksikleri dolduruyordu.

Elleri ellerimdeydi. Bu an, birlikte atacağımız ilk adımların başlangıcı gibiydi. İçimde, yıllarca bastırdığım hasret ve korku yerini bir güven ve sıcaklığa bırakmıştı.

“Şimdi ne yapıyoruz peki?” dedim hafif gülümseyerek.

Baran, kaşlarını kaldırıp gözlerime bakarak, “Şimdi… birbirimize alışıyoruz. Her gün, biraz daha. Ve kimseyi dinlemiyoruz,” dedi. Sesi sakin, ama kararlıydı.

O an anladım ki, bundan sonrası artık bir seçim değildi; bir yolculuktu. Bizim yolculuğumuz. İçimdeki Vicdan azabı, korku ve şüphe artık yerini bir umut ve sessiz bir mutluluğa bırakıyordu. “Evlenince burası gerçek bir yuva olacak,” dedi huzurla.

Sesi öyle sakindi ki içimde dalga dalga yayıldı. Bu harabe gibi küçük kıyı evi… duvarları tuz kokan, penceresinden nehrin sesi giren bu yer… bir anda bana dünyanın en güvenli yeri gibi geldi.

“Bugün buraya gelişin aslında bir sözdü,” dedi. Gözlerimi kaldırıp yüzüne baktım. “Sözümüzü keselim mi?”

“Nasıl?” dedim anlamayarak.

Baran doğruldu. Ben de onunla birlikte oturuşumu düzelttim. Dizlerimizin altındaki karton hışırdadı. Elini uzattı, şalımın köşesine dokundu. Parmakları dikiş yerinde dolaştı. Sonra ince bir ipliği çekip çıkardı. Nefesimi tuttum. Sanki o küçücük ip bile o anın ağırlığını taşıyordu. Baran ipi parmaklarının arasında düzeltti. Sonra elimi tuttu. Avucu sıcaktı. Gözlerini gözlerime sabitledi. “Benimle evlenir misin?” dedi.

Kalbim göğsüme sığmadı. Dudaklarımı ısırdım. Heyecandan gülmekle ağlamak arasında kaldım. Başımı hızlı hızlı salladım. “Evet,” dedim nefes nefese. “Evlenirim.”

Baran’ın yüzünde öyle bir gülümseme yayıldı ki… sanki yıllardır beklediği bir şey olmuştu. İpi yüzük parmağıma bağladı. “Tamam,” dedi. “Şimdi sıra sende.”

İpin diğer ucunu aldım. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Onun parmağını tuttum. O güçlü elleri, o kalın parmakları… yavaşça ipi doladım. Sonra birden aklıma geldi. “Ah!” dedim gülerek. “Unuttum.”

Baran kaşını kaldırdı. “Ne oldu?”

Gözlerinin içine bakarak sordum: “Peki söyle bakalım… sen benimle evlenir misin?”

Baran derin bir nefes verdi. Yüzüne o tanıdık ukala ifade yerleşti. “Kızım,” dedi. “Ne evliliği? Evlilik beni bozar.”

“Baran!” diye çıkıştım. Omzuna vurdum.

Baran kahkaha attı. Sonra yüzüme yaklaştı. Alnıma yumuşak bir öpücük bıraktı. “Kalubeladan verdim ben cevabımı,” dedi. Sesi bu kez çok daha derindi. “O zamandan beri değişmedi.” Gözlerimin içine baktı. “Evet.”

Kalbim yine hızlandı. İpi onun parmağına sıkıca doladım. Baran cebinden çakmağını çıkardı. Metalin küçük sesi gecenin içinde çıtırtı gibi duyuldu. Çakmağı yaktı.

Alev küçücük ama parlaktı. İpi tam ortasından tuttu. “Bak,” dedi fısıltıyla. Alev ipi yaladı. İplik önce karardı… sonra ince bir duman yükseldi. Sonra çıtır diye koptu.

Yanmış iki uç… bizim parmaklarımızda kaldı. Baran elimi tuttu. “Artık kaçış yok vicdan azabı,” dedi.

Gülümsedim. “Zaten hiç niyetim yok.”

Baran beni kendine çekti. Alnını alnıma yasladı.

Dışarıda dalgalar kıyıya vuruyordu.

İçeride… iki parmağa dolanmış yanık bir ip ve verilmiş bir söz vardı.

Ve o an anladım.

Hayatımda ilk defa…

Gerçekten bir yere aitim.

“Ee,” dedi Baran bir süre sonra, sesi yine o rahat tonuna dönmüştü. “Ne zaman karım olacaksın?”

Başımı çevirip ona yandan bir bakış attım. “Okulum bitince tabii,” dedim.

Baran hemen homurdandı. “Ooo… ben o kadar bekleyemem kızım.”

Gülümsedim. “Yapma ya,” dedim alayla. Önümüzde duran teneke kutunun içine sıkıştırdığı odunlar çıtırdadı. Küçük alevler karanlıkta titreyerek yükseliyor, yüzümüze turuncu bir ışık vuruyordu. Baran ateşi karıştırdı, sonra bana baktı.

“Bak,” dedi. “Elini çabuk tut. Kaparlar beni, haberin olsun.” Kaşlarım bir anda çatıldı. Başımı dikleştirdim.

“Kim kapıyor pardon?” dedim. “Öyle bir dünya yok.”

Baran gülmeye başladı. O kendinden emin, sinir bozucu gülüşüyle. “Niye yok?” dedi. “Ben yakışıklı adamım.”

“Baran!” diye söylendim. Ateşin ışığında gözleri iyice koyulaşmıştı. Bana doğru biraz eğildi. “Ne var?” dedi. “Gerçekleri söylüyorum.”

Kollarımı göğsümde bağladım. “Kimmiş o kapacak olanlar?” dedim.

Baran düşünüyormuş gibi yaptı. “Bilmiyorum,” dedi. “Belki köyden biri… belki şehirden biri…”

Sinirle bir dal parçasını alıp ona doğru savurdum. “Saçmalama!”

Dal parçası göğsüne çarpınca daha da güldü. “Bak işte,” dedi. “Şimdiden kıskanmaya başladın.”

“Ben kimseyi kıskanmıyorum,” dedim sertçe. Baran bir anda elimi yakaladı. Beni kendine doğru çekti.

“Yalan,” dedi sakin bir sesle. Kalbim yine hızlandı. “Elbette kıskanacaksın.”

Başımı kaldırıp ona baktım. “Nedenmiş o?”

Baran yüzünü biraz daha yaklaştırdı. “Çünkü,” dedi fısıltıyla, “ben artık senin ele geçirdiğin son kalenim ve kaleni kimseyle paylaşmak istemezsin..” Sonra başını yana eğip ekledi:

“Ve sen de benim sahip olduğum iktidarımsın, kimseyle paylaşmaya niyetim yok.” Ben onun yüzüne dalmıştım. Ateşin ışığı yanaklarını, kirpiklerinin gölgesini, dudaklarının kenarındaki o tanıdık gülümsemeyi daha belirgin yapıyordu. Bir an için dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi geliyordu.

Tam o sırada içime bir ürperti düştü. Aklıma evdekiler geldi. Gözlerim bir anda büyüdü. “Hih— Baran!” dedim telaşla. “Kalk, kalk!”

Baran kaşlarını çattı. “N’oldu?” dedi anlamayarak.

Ben çoktan ayağa fırlamıştım bile. “Babamlar uyanmadan dönmen lazım,” dedim aceleyle. “Kalk hemen!”

Şalımı omuzlarıma geçirirken soğuk hava yüzüme çarptı. Az önce ateşin yanında hissettiğim sıcaklık bir anda kaybolmuştu. Baran ise yerinden kıpırdamadı. Ateşe bir odun daha itti, sonra başını kaldırıp bana baktı.

“Hakkaten” dedi rahat bir tavırla. “Unuttuk biz onu.”

“Baran!” diye fısıldadım bu sefer, neredeyse panikle. “Ciddiyim!”

O ise hâlâ sakin görünüyordu. Yavaşça ayağa kalktı, üstünü silkeledi. Bana doğru iki adım attı. “Niye korkuyorsun bu kadar?” dedi.

“Çünkü babam yakalarsa ikimizi de öldürür!” dedim dişlerimin arasından.

Baran hafifçe gülümsedi. O gülüşü görünce hem sinirlendim hem de kalbim yine hızlandı. “Elini ver,” dedi.

“Baran—”

“Elini ver.” Elimi tuttu. Parmakları soğuktu ama tutuşu her zamanki gibi güçlüydü.

“Bak,” dedi yumuşak bir sesle, “bir gün zaten gideceğim o kapıya.”

Nefesim takıldı. “Ne kapısı?” diye fısıldadım.

“Babanın kapısı.” Kalbim göğsümde sertçe çarptı. “Gideceğim,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Ve diyeceğim ki; kızını almaya geldim.” Sonra başını hafifçe eğip ekledi: “Ama bugün değil.” Bir an durdu, yüzünde yine o tanıdık muzip ifade belirdi. “Bugün yakalanırsak,” dedi, “düğünü bile göremeyiz.”

Zümrüt’ün sırtına neredeyse atlar gibi bindim. Elleri titreyerek dizginleri kavradım. Baran da hemen Arslan’ın yanına gidip çevik bir hareketle üzerine çıktı.

“Atla bakalım,” dedi ardından. Atlar yerlerinde huzursuzca kişniyordu. Gece iyice soğumuştu. Nefesleri buhar olup havaya karışıyordu. Baran homurdanarak başını iki yana salladı. “Keşke arabayı alsaydım,” diye söylendi.

Sonra bana baktı. Kaşları hemen çatıldı. “Bir de senin üstünde ne var öyle? İncecik şey giymişsin. Buz gibi hava kızım.”

Ben sabırsızlıkla dizginleri çektim.

“Baran şu an sırası mı?” dedim telaşla. “Geç kalacağım!”

Kalbim sanki kaburgalarımı kıracak gibi atıyordu. Gözüm sürekli köyün tarafına kayıyordu. Sanki her an bir kapı açılacak, bir ışık yanacakmış gibi hissediyordum. Baran ise hâlâ benden daha sakindi. Atını Zümrüt’ün yanına getirdi.

“Sakin ol,” dedi alçak bir sesle. “Yetişeceksin.”

Ama ben sakin olamıyordum. “Ya uyanırlarsa?” dedim fısıltıyla. “Ya annem odama gelirse?”

Baran başını hafifçe eğip bana baktı. “Ben seni kapının önüne kadar bırakacağım,” dedi. “Kimse görmeyecek.” Sonra hafifçe gülümsedi. “Zaten görürlerse de…”

Kaşımı kaldırdım. “Ne olurmuş?”

Baran omuz silkti. “Kaçırdım derim.”

“Baran!” diye tısladım.

O ise kahkaha attı. Atını hafifçe mahmuzladı. “Hadi,” dedi. “Yarışalım mı?”

“Delirdin mi sen!” Ama sözümü bitirmeden Arslan ileri atıldı bile. Zümrüt de yerinde durmadı. Dizginleri sıkı tuttum ve peşinden sürdüm.

Gece rüzgârı yüzümü keserken köyün ışıkları uzakta görünmeye başlamıştı. Kalbim hâlâ korkuyla çarpıyordu. Ama içimde başka bir şey daha vardı. Baran’ın az önce söylediği söz. 'Bir gün zaten gideceğim o kapıya… kızını almaya geldim diyeceğim.' O düşünce içimi hem korkutuyor hem de garip bir sıcaklık yayıyordu.

Baran biraz önde gidiyordu. Bir ara başını çevirip bana baktı. “Vicdan azabı!” diye seslendi rüzgârın içinden.

“Ne var?”

“Bir gün gerçekten kaçıracağım seni.” Gözlerimi devirdim ama gülmemi de engelleyemedim.

“Önce beni eve sağ salim bırak,” dedim. “Sonra kaçırırsın.”

Eve doğru yaklaştıkça içimdeki heyecan büyüyordu. Kalbim sanki her adımda daha hızlı atıyordu. Köyün karanlığına gömülmüş evler görünmeye başlamıştı. İncir ağacının orada durduk.

Baran önce attan indi. Dizginleri tuttu, sonra etrafa bakındı. Gözleri avlulara, pencerelere kaydı. Bir süre dinledi.

“Daha uyanmamışlar,” dedi alçak bir sesle.

Ben de Zümrüt’ten indim. Ayaklarım yere değdiği an içimdeki gerginlik biraz daha arttı. Sanki kapı her an açılacakmış gibi hissediyordum. Baran yanıma yaklaştı. Soğuktan kızarmış ellerimi tuttu. Parmakları her zamanki gibi sıcaktı. Sonra bakışları yüzük parmağıma kaydı. Orada duran ince ip parçasına dokundu. Bir an sustu. Parmağıyla ipi hafifçe çevirdi.

“Şimdilik bununla idare edeceksin,” dedi yarı gülümseyerek. Başımı kaldırıp ona baktım. Baran gözlerimin içine bakıyordu. “Bir gün,” dedi daha ciddi bir sesle, “bunun yerine adam gibi bir yüzük takacağım.” Parmağımı bırakmadı. “Ama öyle küçük falan olmayacak ha,” diye ekledi. “Herkes uzaktan bakınca anlayacak.”

“Ne anlayacak?” dedim.

Baran hafifçe omuz silkti. “Baran’ın Berfin'i olduğunu.”

Kalbim o an tuhaf bir şekilde yumuşadı. İçimdeki korku biraz olsun azaldı. Baran bir adım daha yaklaştı. Kollarını açtı. Hiç düşünmeden ona sarıldım. Göğsüne yüzümü gömdüm. Özgürce sarılabilmek… Kimse görmeden, kimse ayırmadan sarılabilmek… Ne de güzelmiş.

Baran çenesiyle başıma dokundu. “Üşüyorsun,” dedi.

“Biraz.” Kollarını biraz daha sıkılaştırdı. “Bir gün,” dedi mırıldanır gibi, “seni böyle gizli gizli bırakmak zorunda kalmayacağım.”

Başımı kaldırdım. “Nasıl yani?”

Baran hafifçe gülümsedi. “Kapıdan çıkaracağım seni.” Kaşlarımı kaldırdım. “Babanın gözünün önünden.”

“Baran!” diye fısıldadım panikle. O ise gülüyordu. “Ne var,” dedi. “Zaten alacağım seni.” Sonra bir an durdu.

“Kaç sene kaldı okulunun bitmesine?”

“4"

Baran derin bir nefes verdi. “Off…” diye söylendi. “4 yıl çok uzun be kızım.” Sonra gözlerini daraltıp bana baktı. “Ben sabırsız adamım.”

“Belli oluyor,” dedim gülerek.

Baran dizginleri bana uzattı. “Şimdi git,” dedi. Ama elimi bırakmadı. “Yoksa gerçekten kaçıracağım seni.”

Eve yaklaştıkça kalbim sanki boğazıma tırmanıyordu. Baran’la incir ağacının yanında ayrıldıktan sonra Zümrüt’ü usulca ahıra doğru sürdüm. Gece sessizdi ama bana her ses fazla geliyordu; atın nalı, dizginin hafif şıngırtısı, nefesimin bile yankılandığını sanıyordum.

Ahırın kapısını yavaşça araladım. Zümrüt içeri girince hemen kapıyı kapattım. Önce eyerini çıkardım, sonra kayışları çözdüm. Ellerin titriyordu. Zümrüt başını bana doğru uzatıp hafifçe kişnedi. “Şşş…” diye fısıldadım. “Sessiz…” Onu yerine bağladım. Samanları önüne çekip biraz okşadım. Sanki suç ortağım gibi gözlerimin içine bakıyordu. Derin bir nefes aldım.

Şimdi tek yapmam gereken şey vardı: sessizce eve girmek. Kapıyı aralayıp dışarı çıktım. Ağır ağır yürüyordum. Ayaklarımı neredeyse sürüyerek, hiçbir ses çıkarmamaya çalışarak avluya doğru ilerledim.

Tam o sırada…

“Berfin.”

Donup kaldım. Sırtımdan aşağı buz gibi bir şey aktı sanki. Kalbim bir an durdu, sonra öyle bir çarpmaya başladı ki babamın duyacağını sandım.

Yavaşça arkamı döndüm.

Babam karanlığın içinde duruyordu. Üzerinde kalın hırkası vardı. Ellerini arkada bağlamış, bana bakıyordu. “Bu saatte ne yapıyorsun burada?” dedi.

Dilimi yutmuş gibiydim.

Bir şey söylemem gerekiyordu.

Hemen.

Ama aklım bomboştu.

“Şey… ben…” dedim.

Babam bir adım yaklaştı.

“Ne oldu?”

Boğazımı temizledim. İçimdeki korkuyu bastırmaya çalışarak konuşmaya başladım.

“Zümrüt’ün sesine uyandım,” dedim. “Sanki huzursuzdu… o yüzden baktım.”

Cümleyi bitirdim ama devamı gelmedi. Çünkü babamın gözleri üzerimdeydi. Sanki içimi okuyordu. “Ne olmuş Zümrüt’e?” diye sordu.

İşte o an…

Aklımdaki bahane bitti. Ağzımı açtım ama kelime çıkmadı. “Ben… yani…”

Tam o sırada arkamdan bir ses geldi. “Ben de duydum amca.”

Başımı hızla çevirdim.

Merdivenin yanında Mirkelam duruyordu. Elleri cebinde, sanki biraz önce uykudan kalkmış gibi saçları dağınıktı.

Babam ona döndü. “Ne duydun?”

Mirkelam omuz silkti. “Zümrüt huzursuzlandı galiba,” dedi. “Ben de Berfin’e söyledim. ‘Bir bak istersen’ dedim hatta.” Sonra bana bakıp başıyla hafifçe onayladı. “Öyle değil mi Berfin?”

Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu ama başımı hemen salladım. “Evet… evet,” dedim. “Mirkelam da duydu.”

Babam bir süre daha bize baktı. Sessizlik ağırlaştı. Sonra bakışlarını ahıra çevirdi. “Şimdi iyi mi?” diye sordu.

“N-Normal,” dedim. “Bağını kontrol ettim sadece.”

Babam derin bir nefes verdi. Sanki uykusu ağır basmıştı. “İyi,” dedi. “Sabah erken kalkacağız zaten.”

Sonra Mirkelam’a baktı. “Sen de git yat.” Mirkelam başını salladı. “Tamam amca.”

Babam arkasını dönüp eve doğru yürüdü. Kapı kapanana kadar kimse konuşmadı. Kapı kapandığı anda dizlerim neredeyse boşaldı.

Derin bir nefes verdim.

Mirkelam hafifçe gülümseyerek bana baktı. “Gece gezmesi ha?” dedi alçak bir sesle.

Gözlerimi büyüttüm. “Şşş!” dedim panikle.

Mirkelam başını eğip bana yaklaştı. “Rahat ol,” dedi. “Ben bir şey demem.” Sonra kaşını kaldırdı. “Baran mıydı?”

Mirkelam’ın kolunu tuttum. “Gel,” dedim fısıltıyla.

Hiç itiraz etmedi ama yüzündeki meraklı ifade iyice büyümüştü. Avludan hızlı adımlarla geçip eve girdik. Tahta kapıyı usulca kapattım. Koridor karanlıktı. Ayaklarımızın sesini bile bastırmaya çalışarak odama kadar geldik.

Kapıyı kapatır kapatmaz Mirkelam konuştu.

“Ee?”

Üzerimdeki şalı çıkarıp yatağın üstüne fırlattım. Hâlâ kalbim hızlı hızlı atıyordu. Mirkelam kollarını göğsünde bağladı, duvara yaslandı.

“meraktan çatlayacağım,” dedi alçak sesle. “Hadi kızım, söylesene.” Kaşını kaldırdı. “Baran mıydı?”

Bir an sustum. Sonra başımı hafifçe salladım. “Evet.”

Mirkelam’ın yüzünde hemen o bildik muzip gülüş belirdi. “Vay be,” dedi. “Ben de diyorum bizim deli kız gece gece ahıra niye koşuyor.”

Sonra hemen yaklaştı. “Eee?” dedi sabırsızca. “Ne dedin? Ne oldu? Neyi seçtin?”

Gülmemi tutamadım. "Baranı seçtim." Elimi kaldırdım. Yüzük parmağımdaki ince ipi gösterdim. Mirkelam önce anlamadı. Gözlerini kısarak baktı. Sonra bir anda gözleri büyüdü. “Yok artık!”

“Sözlendik,” dedim gülümseyerek.

Mirkelam iki saniye bana baktı.Sonra ellerini başına koydu.“Lan siz kafayı yemişsiniz!” diye fısıldadı ama sesi heyecanlıydı. Parmağımı tuttu, ipten yüzüğü yakından inceledi. “Bu mu yani?” dedi. “Baran sana bunu mu taktı?”

Omuz silktim. “Şimdilik.”

Mirkelam başını iki yana salladı. “Yemin ederim bu çocuk tam deli, ucuza girmişsin kızım haberin olsun." dedi. “Ama yakıştı ha.”

Sonra gözlerini kısarak bana baktı. “Peki bizim kara oğlan ne dedi?”

Ben gülümseyerek yatağa oturdum. “Bir gün gerçeğini takacağım dedi.”

Mirkelam bir an sustu. Sonra hafifçe gülümsedi. “Baran dediyse yapar.” dedi emin bir sesle. Sonra hemen eski haline döndü. “Gerçi önce senin babanın dayaklarından kurtulması lazım.”

“Mirkelam!”

Omuz silkti. “Ne var? Gerçek bu.” Sonra bana doğru eğildi. “Peki,” dedi fısıldayarak. “Malikten kim kurtaracak Baran'ı."

Yastığı kaptığım gibi ona fırlattım. “Defol!” dedim kısık sesle.

Mirkelam yastığı yakalayıp güldü. “Tamam tamam,” dedi. “Ama şunu söyleyeyim.” Kapıya doğru yürürken döndü. “Bu hikâye daha çok karışacak.”

🌹

Evde sabahın erken saatinden beri bir telaş vardı. Sanki ben bir yere gidiyor değil de yıllarca dönmeyecekmişim gibi herkes bir şeyler hazırlıyordu. Kapının önü kalabalıktı; birisi poşet getiriyor, biri tembih veriyor, biri dua ediyordu. “Al bak, peynirin bitmiştir,” dedi annem. Elime koca bir bidon tutuşturdu. Neredeyse beş kiloluk beyaz peynir. Bir an 'Hiç yiyemedim ki…' demek geçti içimden. Ama diyemedim. Annem üzülür diye yutkundum.

“Çok iyi olur anne,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Benimki bitmişti zaten.”

Mirkelam tam o sırada yüzüme baktı. O bakıştan anladım… yalan söylediğimi biliyordu. Son zamanlarda yemekten nasıl kesildiğimi, tabakları nasıl yarım bıraktığımı fark etmişti. Ama hiçbir şey demedi. Sadece bidonu elimden alıp arabaya götürdü. Gülistan abla araya girdi.

“Elin boş gitmesin,” dedi. “Al kuzum bunları da ye.” Elime bir kavanoz yeşil zeytin, bir de turşu sıkıştırdı.

“Sağ ol abla,” dedim.

Mirkelam hepsini sessizce bagaja yerleştiriyordu. Peynir, zeytin, turşu… kim ne verdiyse alıp koydu. Bagajın kapağını kapatırken başını kaldırıp bana baktı. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Abim o sırada Mirkelam’ın yanına geldi. Ayaküstü bir şeyler konuştular. Sesleri alçaktı, ne dediklerini duyamadım. Mirkelam sadece başını salladı.

Sonra babam yanıma yaklaştı. Elimi tuttu. Avucuma birkaç tane katlanmış para sıkıştırdı. “Bir şeye ihtiyacın olursa hemen arıyorsun,” dedi ciddi bir sesle.

“Duydun mu?”

Başımı salladım. “Duydum baba.”

Babam başımı okşadı ama yüzü yine sertti. Duygularını göstermeyi hiç sevmezdi. Sonra dedemin yanına gittim. Elini öptüm. “Allah yolunu açık etsin kızım,” dedi. Nenemin elleri titriyordu. Yanaklarımdan tuttu. “Üşütme kendini,” dedi. “İyi ye.”

Boğazım düğümlendi. “Tamam nene,” diyebildim sadece.

Sonra arabaya bindim. Kapıyı kapattığım anda içerideki sesler biraz sustu. Camdan baktım; annem hâlâ arabanın arkasına bir şey yerleştirmeye çalışıyordu, babam ellerini arkasında bağlamış duruyordu, dedem bastonuna yaslanmıştı.

Mirkelam sürücü koltuğuna geçti. Arabayı çalıştırdı. Motorun sesi sabahın sessizliğini böldü. Arabayı yavaşça hareket ettirdi. Ben arkamı dönüp camdan bakmaya devam ettim. Ev küçüldü… avlu küçüldü… incir ağacı küçüldü.

Kalbim bir an tuhaf şekilde sıkıştı. Tam köşeyi dönecekken gözüm istemsizce incir ağacının olduğu tarafa kaydı. Boğazım kurudu. Mirkelam direksiyonu tutarken yan gözle bana baktı.

Yolculuk bir süre sessiz ilerledi. Köy çoktan arkamızda kalmıştı. Otoban yoluna girmiştik artık. Camdan dışarı bakıyordum; sabah güneşi yavaş yavaş yükseliyor, yolun kenarındaki tarlalar bir bir geride kalıyordu.

Mirkelam bir süre direksiyona bakarak sürdü. Sonra yan gözle bana baktı. “Az şu turşulardan bana da ver ha?” dedi. “Hep kendine Müslümansın.”

Güldüm. “Tamam tamam,” dedim. “Hatta hepsini al.”

Mirkelam hemen başını çevirdi. “Lan bana bak,” dedi yarı ciddi bir tonla. “Artık derdin tasanda kalmadığına göre yemek yemezsen seni var ya aşağı fırlatırım, duydun mu?”

Onun bu haline yine güldüm. Sert konuşuyordu ama biliyordum ki iyiliğim için söylüyordu. “Tamam, yiyeceğim merak etme,” dedim.

Ama gözüm istemsizce telefona kayıyordu. Baran’dan bir mesaj… Bir arama… Ama yoktu. Ekran bomboştu.

Mirkelam bir süre sonra tekrar konuştu. “Seni lahmacun yemeye götüreyim ha?” dedi. “Ne dersin?”

Bir anda yüzüm aydınlandı. “Olurrr!” dedim iştahla. “Yanında ayran… turşu…cacık—” Parmaklarımla sayarak sıralamaya başladım. “Nasıl güzel olur!”

Mirkelam alayla başını salladı. “Yazık,” dedi. “Aç kalmışsın tabii. Aylarca bu tatlardan mahrum kaldın.”

Tam gülecektim ki… Önümüzdeki yola bir araba kırdı.

Mirkelam ani bir fren yaptı. Araba sarsılarak durdu.

“Senin ben belanı—” diye küfür etti sinirle. Kalbim ağzıma gelmişti. Önümüzde duran arabaya baktım. Kapı açıldı.

Arabadan Baran indi.

Öyle rahat bir tavırla yürüyordu ki sanki yol kesmemiş, sanki az önce bizi ölümüne fren yaptırmamış gibi. Gözlüğünü çıkarıp cebine koydu. Sonra ağır ağır bizim arabaya doğru geldi. Ben donup kalmıştım. Kapıma kadar geldi. Camdan eğilip bana baktı.

Sırıttı.

“Naber?” dedi.

Mirkelam direksiyonda hâlâ sinirliydi. “Hayırdır?” dedi sertçe.

Baran başını ona çevirdi. “Ufak bir yanlış anlaşılma var birader,” dedi sakin bir sesle. “Biliyorum.” Sonra omuz silkti. “Ama halledeceğiz, merak etme.”

Mirkelam kaşlarını çattı. "Bir zahmet" dedi.

Baran tekrar bana döndü. “Şimdi müsaadenle…” Kapıyı açtı. “Berfin’i ben alayım.”

“Baran!” dedim şaşkınlıkla. “Ne yapıyorsun?” Baran sırıttı. O tanıdık, umursamaz gülüşüyle. “Elini çabuk tut dedim ya sana,” dedi. Sonra elini bana uzattı. “Seni kaçırıyorum.”

Mirkelam direksiyona yaslanmıştı. Yüzünde hâlâ o sert ifade vardı ama sesini yükseltmedi. “Öyle olsun kardeşim,” dedi.

Kardeşim kelimesinin üstüne özellikle bastırdı. Sanki Baran’ın gözlerinin içine baka baka söylüyordu. “Elbet hesaplaşırız.”

Baran başını hafifçe eğdi. Ne alay etti ne de ciddiye almadı. Sadece o kendinden emin hâliyle gülümsedi. Ben kapıyı açıp arabadan indim. Kalbim yine deli gibi atıyordu. Baran’ın arabasına geçer geçmez ona döndüm. “Sen manyak mısın Baran?” dedim.

Baran kontağa uzanıyordu. Başını bana çevirdi. “Ben mi?”

“Evet sen!” dedim. “Yol kesmek ne demek?”

Baran omuz silkti. “Napsaydım, evinin önünden mi alsaydım.” dedi.

Gözlerimi devirdim. “Her şeyin bir usulu var ama bu kadar da değil!” Baran kısa bir gülüş attı. "sende biraz delilik var mı?" Dedim

“Bak şimdi kırıcı oluyorsun,” dedi. Sonra başını yana eğdi. “Sadece birazcık mı?” diye sordu. Sırıtarak.

Sinirle kollarımı bağladım. “Baran ciddiyim.”

Baran arabayı çalıştırdı. Direksiyonu tutarken bana yan gözle baktı. “Ne var kızım?” dedi. “Biz sözlü değil miyiz?”

Sonra elimi tuttu. Yüzük parmağımdaki ipten yüzüğü kaldırdı. “Bak,” dedi. “Kanıtı da var.”

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. “Baran bu ciddi bir şey.” Baran bir an sustu.

Sonra yüzündeki o alaycı ifade biraz yumuşadı. “Ben de ciddiyim zaten,” dedi.

Araba yola çıkarken gözlerini yoldan ayırmadan ekledi: “Bensiz gidiyorsun diye içim rahat edecek mi sandın?”

Kalbim yine hızlandı. “Ne yani?” dedim.

Baran hafifçe gülümsedi. “Daha yeni sözlendik,” dedi. Sonra bana bakıp kaşını kaldırdı. “Daha ilk günden nişanlımı başkasına emanet mi edecektim?”

“Mirkelam sana baya sinirli,” dedim.

Baran direksiyonu tutarken kısa bir nefes verdi. “Haklı,” dedi. “Senin yüzünden söylemedim. Yoksa çoktan söylerdim.”

Kaşlarım çatıldı. “Ben zaten söyledim ona,” dedim. “Baran söyleyecekti, ben izin vermedim diye.”

Baran başını çevirip bana yandan bir bakış attı. O bakışta hem şaşkınlık hem de eğlence vardı. “Laflara bak,” dedi. “İzin vermemiş.” Başını iki yana salladı. “Ne oluyor kızım?” diye devam etti. “Hanım köylü müyüm ben?”

Gülmemi tutamadım. “Değil misin?” diye sordum.

Baran hemen cevap verdi. “Erkek adamdan hanım köylü olmaz.”

Kaşımı kaldırdım. Sonra ona doğru biraz yaklaştım. “Emin misin?” diye sordum.

Baran’ın eli direksiyonda kaldı ama boğazını temizledi. Genzini bir kere çekti. Benim ona bu kadar yaklaşmam aklını karıştırmıştı belli ki. Bir an sustu. Sonra mırıldandı: “Yani…” Gözlerimi kısıp bekledim. “Belki biraz,” dedi.

Gülmeye başladım.

Baran da istemeden gülümsedi ama hemen toparlandı. “Çok şımardın sen ha,” dedi.

“Kim şımarttı acaba?”

“Ben değilim,” dedi hemen.

“Tabii,” dedim.

Baran direksiyonu tek eliyle tutarken diğer eliyle başını kaşıdı. “Biraz benim payım olabilir,” dedi isteksizce.

“Biraz mı?”

“Tamam tamam,” dedi. “Biraz fazla.”

Sonra bir an sessizlik oldu. Baran yola bakıyordu ama yüzündeki gülüş kaybolmuştu. Sanki bir şey düşünüyordu.

Ben de merakla baktım. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Baran hemen cevap vermedi. Sonra dudaklarının kenarı tekrar kıvrıldı. “Kaçırıyorum ya seni,” dedi.

“Baran!”

“Eee kaçırma planı olan adam adres mi söyler?”

“Ben ciddi soruyorum.”

Baran direksiyonu kırıp yan yola girdi.

“Ben de ciddiyim.”

Kalbim hızlandı.

“Baran… nereye gidiyoruz?”

Baran bu sefer bana döndü.

O siyah gözleriyle birkaç saniye baktı.

Sonra sakin bir sesle söyledi: "Lahmacun yemeğe." Dedi.

💫

Baran arabayı şehir içine kırdı. Birkaç sokak sonra tanıdık bir koku burnuma geldi.

“Hadi dur bir yerde” dedim.

Baran sırıttı.“Az sabırlı olsana”

Küçük bir lahmacuncunun önünde durduk. Fırının içinden sıcak ekmek ve kıyma kokusu geliyordu. “İşte burası,” dedi Baran. Arabadan indik. İçeri girip köşedeki masaya oturduk. Garson yaklaştı. “Kaç tane abi?”

Baran bana baktı. “Sen söyle.”

“İki lahmacun, bir ayran,” dedim.

Baran kaşını kaldırdı. “İki mi?”

Sonra garsona döndü. “Dört lahmacun getir.”

“Baran!”

“Ne var?” dedi gayet sakin. “Aç kaldın belli.”

Tam cevap verecektim ki kapının zili çaldı.

Başımı çevirdim. Kapıda Mirkelam duruyordu. Elleri cebinde, gözlerini bize dikmişti.

Kalbim bir an durdu. inşallah Baranla kavga etmezler diye geçirdim içimden.

Mirkelam ağır adımlarla masaya geldi. Sandalyeyi çekip oturdu. Hiç selam vermedi. Sadece bana baktı.

“Demek böyle.” Yutkundum.

“Mirkelam—”

Ama sözümü kesti.

“Ne zaman söyliyecektiniz lan bana?”

Araya girmeye çalıştım.

“Mirkelam—”

Bu sefer Mirkelam sertçe bana döndü.

“Sen karışma.”

Sonra tekrar Barana baktı. “Ne zamandır saklıyorsunuz benden?”

Başımı eğdim. “Bir süredir.”

Mirkelam kısa bir kahkaha attı. “Vay be.”

Baran sakin bir sesle konuştu. “Kızma ona.”

Mirkelam hemen döndü. “Ben ona kızmıyorum zaten.” Sonra parmağıyla Baran’ı işaret etti. “Sana kızıyorum.”

Baran kaşını kaldırdı. “Sinirlisin anlıyorum.”

"Sinirliyim evet." Mirkelam masaya doğru eğildi “Çünkü sen benim kardeşim sayılırsın.” Sonra bana baktı. “Sen zaten benim kardeşimsin.” Bir an sustu. “Ve siz ikiniz… benden sakladınız.”

Masadaki hava ağırlaştı. Baran birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra sakin bir sesle konuştu. “Sebebi vardı.”

Mirkelam başını iki yana salladı. “Yok.”

“Var.”

“Yok.”

Baran hafifçe geriye yaslandı. “Berfin korkuyordu.”

Mirkelam bana baktı. “Doğru mu?”

Sessizce başımı salladım. "Anlattım ya sana mevzuyu." Diye sessizce konuştum.

Mirkelam derin bir nefes verdi. "Bana söyleseydiniz sizi yargılayacak mıydım ha? Size kızacak mıydım." İkimiz arasında bakınıp durdu. "Ben ikinizinde bir acısı olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum. Ama size destek oldum ben. Farklı kişilerin acısını yaşıyorsunuz sandım. Meğersem siz birbirinizi yakmışsınız." Bakışları önce bana, sonra Baran’a kaydı. “Bir şey soracağım size,” dedi. Sesi sakindi ama o sakinliğin altında bastırılmış bir öfke vardı.

“Ne zamandır sürüyor bu ayrılık acısı?" Ben cevap verdim. "Ferhat abimin vefatından beri."

"O zamandan beri ha, Vay be." Güldü. "Yeterince yakın değilmişiz anladığım kadarıyla ya da bana güvenmediniz." Baran konuşacak gibi oldu ama Mirkelam elini kaldırıp onu susturdu.

“Hayır, önce ben konuşacağım.” Üstüne bastırdı. “Ben sizi yargılayacak değildim,” dedi. “Size engel olacak da değildim.”

Baran’ın çenesi gerildi ama yine de sustu. Mirkelam devam etti. “Aranızda bir şey olduğunu söylediğimde ne yaptınız hatırlıyor musunuz?”

Bakışlarını özellikle bana çevirdi. “Beni azarladınız.” Başımı eğdim. O anı hatırlıyordum. Mirkelam bir keresinde şüphelenmişti. Biz ise öyle sert inkâr etmiştik ki…

Baran bir adım öne çıktı. “Ben söylemek istedim,” dedi. Hemen araya girdim. “Baran söylemek istedi,” dedim. “Ben istemedim.”

Mirkelam kaşlarını kaldırdı.

“Niye ya niye anlamıyorum.?”

Derin bir nefes aldım. “Çünkü bizim bir geleceğimiz olduğunu düşünmüyordum,” dedim. “Bir araya geleceğimizi bile hayal etmezdim. Atmanlar ve Turanlılar hatta Miroğlu." Bir an sustum ama devam ettim. "Bunu kendi içimde bile kabul edemiyordum ki. Olmaz diyordum karşı çıkıyordum. Bunun olması bile bir hayaldi çünkü."

Baran bana baktı. Gözlerinde kısa bir sızı geçti ama hiçbir şey söylemedi. Mirkelam ise başını iki yana salladı. “Sizin hayaliniz ya da düşünceniz,” dedi yavaşça, “sakladığınız gerçeği değiştirmiyor.”

Sessizlik çöktü. Sonra Mirkelam bir adım daha yaklaştı. “Ben sizin düşmanınız değildim,” dedi. “Bana niye güvenmediniz?”

Bu soru havada asılı kaldı. Baran derin bir nefes verdi. “Çünkü bu işte sadece biz yokuz,” dedi. “Aileler var. Diyar var. Malik var.” Sustu kısa bir süre. "Hatta Ferhat."

Mirkelam hemen cevap verdi. “Ben de varım.”

Baran gözlerini ona dikti. “Biliyorum.”

Mirkelam başını eğip kısa bir gülüş attı ama bu gülüşte kırgınlık vardı. " Demek biliyorsun.” Baran sustu.

Ben araya girdim. “Mirkelam…”

Ama o elini kaldırdı. “Hayır Berfin,” dedi. “Bırakta ben konuşayım.”

Bize baktı. Uzun uzun. “Ben sizin yanınızdaydım,” dedi. “Ama siz beni dışarıda bıraktınız.”

Bu sefer Baran bir adım daha yaklaştı. “Artık dışarıda değilsin,” dedi.

Mirkelam kaşını kaldırdı. “Geç mi kaldınız acaba?”

Baran başını yana eğdi. “Belki.” Sonra sakin bir sesle ekledi: “Ama bundan sonra saklamayacağız.”

Mirkelam bana baktı. “Öyle mi?” emin olmaya çalışıyordu. "Doğru mu?"

Kalbim hızlı atıyordu. Baran’ın yanında durdum. “Doğru,” dedim.

Mirkelam birkaç saniye ikimize baktı. Sonra derin bir nefes verdi. “İyi,” dedi. Başını salladı. “Çünkü bir daha böyle bir şeyi benden saklarsanız…”

Baran kaşını kaldırdı. “Ne olur?”

Mirkelam dudaklarını büktü. “Bu sefer gerçekten kızarım.” Sonra birden gülümsedi. “Ve Baran…” Baran ona baktı. Mirkelam başıyla beni işaret etti. “Bu kızı üzersen… önce ben gelirim.”

Baran hiç tereddüt etmeden cevap verdi. “Üzmeyeceğim.” Mirkelam hafifçe sırıttı. “Biliyorum.” Sonra omzuna hafifçe vurdu. “Çünkü üzersen seni sağ bırakmam.”

Baran bu sefer gerçekten güldü. “Sen de az değilsin.”

Mirkelam sandalyesini öne çekip yerleşti. “Evet,” dedi. “Ama sizden daha dürüstüm.”

Baran bana baktı.

Ben de ona baktım.

Ve ilk defa Mirkelam’ın artık gerçekten bizim tarafımızda olduğunu hissettim.

Mirkelam lahmacuna baktı. “İyi,” dedi. Bir parça kopardı. “En azından aç bırakmamışsın kızı.”

Baran sırıttı. “Benim kızım aç kalmaz.”

Mirkelam başını kaldırdı. “Senin kızın mı?”

Baran gayet rahat bir şekilde konuştu. “Elbette.” Sonra elimi tuttu. Yüzük parmağımdaki ipten yüzüğü kaldırdı. Mirkelam birkaç saniye yüzüğe baktı. Sonra gözlerini bana çevirdi. “Lan siz harbiden delisiniz.”

Baran gülümseyerek ekledi: “Yeni başlıyoruz.”

Mirkelam başını iki yana salladı. “Yemin ederim bu hikâye başımıza iş açacak.”

Baran hiç tereddüt etmeden cevap verdi. “Zaten açacak.” Sonra bana bakıp ekledi:“Çünkü ben bu kızı gerçekten alacağım.”

Mirkelam gözlerini daralttı. “Babası var onun.”

Baran’ın gülüşü yavaşça genişledi. “Biliyorum.”

“Ve seni vurabilir.”

Baran omuz silkti. “Dener.”

Mirkelam bir süre Baran’a baktı. Sonra başını eğip güldü. “Ulan sen gerçekten manyaksın.”

Baran sakin bir sesle cevap verdi. “Biraz.”

“Bu arada…” diye araya girdim.

İkisi de bana baktı. “Elimde olsa söylemeyeceğim bir şey değil ama… okuldaki kimseye söylemek istemiyorum,” dedim. “Siz de söylemeyin.”

Baran kaşlarını çattı. “O nedenmiş?” dedi. Sesindeki siniri hemen fark ettim. Sonra alaycı bir gülümseme geldi yüzüne. “O piç Selim’in bilmesinde bir mahsur yok bence.”

“İstemiyorum Baran,” dedim daha sert bir sesle. “Kimse bilmesin.”

Mirkelam gözlerini devirdi. “Yine bir şeyler saklayacaksın yani Berfin?” dedi.

“En azından şimdilik.”

Baran hemen araya girdi. “Niye saklıyoruz ben anlamadım ki,” diye çıkıştı. Sesindeki sabırsızlık büyüyordu. “Ben kimseden bir şey saklamak istemiyorum. Yeterince saklambaç oynamadık mı Berfin?”

Onun bu hali beni biraz durdurdu. Haklıydı… ama yine de içimde bir çekince vardı. Derin bir nefes aldım. “Haklısın,” dedim. “Ama ben henüz hazır hissetmiyorum.” İkisi de sustu. “Önce ben kendim bu duruma alışmak istiyorum,” diye devam ettim. “Başkalarıyla bu süreci yürütmek zorunda değilim.”

Masada kısa bir sessizlik oldu. Baran bana bakıyordu. Uzun uzun. Sonra elini saçlarının arasından geçirdi. “Sen hâlâ korkuyorsun,” dedi daha sakin bir sesle. Bir şey demedim. Baran derin bir nefes verdi. “Tamam,” dedi sonunda.

Mirkelam şaşkınlıkla ona döndü. “Tamam mı?”

Baran omuz silkti. “Tamam.” Sonra bana baktı. “Şimdilik kimse bilmesin.”

Gözlerim büyüdü. “Gerçekten mi?”

Baran kaşını kaldırdı. “Bir şartla.”

“Ne şartı?”

Baran hafifçe masaya eğildi. “Bu korku sonsuza kadar sürmeyecek Berfin.” Sonra parmağıyla masaya iki kere vurdu. “Bir gün herkes öğrenecek.”

Mirkelam gülerek araya girdi. “Zaten öğrenirler.”

Ben ona baktım. “Nasıl?”

Mirkelam omuz silkti. “Siz ikiniz birlikte bir yere girerseniz… kör olmayan herkes anlar.”

Baran gülmemek için dudaklarını sıktı. Sonra bana eğildi. “Bir de,” dedi.

“Ne?”

Baran sırıttı. “Beni saklamak zor iş.”

💫

Lahmacundan çıkıp araçlara tekrar bindik. Kemerimi takarken, bir anda Baran saçlarıma uzun, yavaş bir öpücük kondurdu. Şaşkınlıkla irkildim; kalbim deli gibi atıyordu. "Hep bunu hayal etmiştim." dedi yoğun bir sesle. "Sağ koltuktasın ve ben istediğim zaman saçlarını öpebilirim… Nasılda güzel bir hismiş."

Yanaklarım kızardı, ellerim titriyordu. Baran ellerini saçlarımda dolaştırdı, yüzü hafifçe gülümsüyordu. “Çok güzelsin, Vicdan azabı,” dedi. Ben eridiğimi hissettim, içimden sıcak bir dalga geçti.

Tam o anda arkadan bir korna sesi geldi. Mirkelam aceleyle korna çalmıştı. Baran hemen geri çekildi ve patlama gibi bir kahkaha attı: “Az dur be oğlum, biraz sakin ol!”

Ben hâlâ nefesimi toparlamaya çalışırken, Mirkelam arkamdan alaycı bir sesle bağırdı: “Hey, aşk kuşları! Araba burası, bizim köy yolu değil!”

Baran başını eğip bana baktı, gözleriyle hala gülüyordu, ama elleri hâlâ benim saçımdaydı. “Tamam, tamam,” dedi, “sakin olalım, Vicdan azabı… Patlamadan önce varış noktasına ulaşmamız lazım.” Ben ise kalbimin ritmini hissediyor, o anın büyüsüne kendimi tamamen bırakıyordum.

Yoldayken, söyleyip söylememek arasında kalmıştım; dudaklarım birbirine değiyordu ama kelimeler çıkmıyordu. Baran fark etmiş gibi yan gözle bana baktı: “Noluyor, bir şey mi söyleyeceksin?”

Derin bir nefes aldım, titrek bir sesle: “Evet… ama emin değilim.” Kaşlarını çattı, bakışı hem merak hem uyarı doluydu. “Söyle… sinirleneceğim bir şey mi?” diye ekledi.

“Bilmiyorum… Haberinin olup olmadığını da bilmiyorum,” dedim.

Baranda meraklanmıştı. “Neymiş? Söylesene!”

“Diyarı istemeye geleceklerinden haberin var mı?” dedim bir çırpıda.

Baran başını hızla bana çevirdi, gözleri hem şaşkın hem keskinti. “Ne diyorsun Berfin? ne istemesi Diyar daha küçücük?”

"Tahmin ettim, bilmediğini." Hafifçe mırıldandım: “Baban verecekmiş… isteyen aile çok zenginmiş… Öyle duydum.”

Direksiyonu daha sıkı kavradı; kol kasları gerildi, nefesi kesik kesikti. “Başlarım zenginliğine! Kimi kime veriyor lan? Hadi yiyorsa versin bakalım… gücü yeter mi bana?” dedi, sesi öfke ve koruma içgüdüsüyle doluydu. Gözleri yolda ilerlerken, elleri titriyordu ama aynı zamanda Diyarı korumak için hazır bekleyen bir duvar gibi sertti.

Ben, onun öfkesini hissederken, kalbim hem korku hem heyecanla çarpıyordu. Sessizlik arabayı sararken, sadece motorun ritmi ve kalplerimizin hızlı atışı duyuluyordu. Başımı kaldırıp ona baktım, gözlerimde hem endişe hem umut vardı. “Berfin…” dedi alçak bir sesle, “Kimseye bir şey olmayacak. kardeşime dokunan, onun hayatına karışan kim olursa olsun… ben izin vermem.”

Yol boyunca araba sessizce ilerliyordu, sadece motorun homurtusu ve tekerleklerin yoldaki ritmi duyuluyordu. O malum soruyu sordu. "Sen nerden öğrendin, kim söyledi.?" Baran’ın gözleri yolda, kaşları çatık, dişlerini sıkmıştı; nefesi kesik kesikti ama sesessizli daha korkunçtu.

Dudaklarımı ısırıp tereddütle söyledim: “Kızma ama…”

Baran başını çevirdi, gözleri biraz yumuşadı ama hala kararlıydı: “Kızmayacağım, söyle.”

“Malik söyledi,” dedim sonunda, sesim titriyordu.

Baran’ın omuzları gerildi, elleri direksiyonun üzerinde sertleşti. Önüne bakarak sessiz kaldı; bu konuyu konuşmak istemiyordu. Kendi kardeşi Diyar’la abimin, birbirlerine karşı hisler beslemelerini hazmedemiyordu. “Çok perişan haldeydi… Baran, görmen lazımdı. Maliki ilk defa öyle gördüm,” dedim. Baran, gözlerini hâlâ yoldan ayırmadan kaşlarını daha da çatıp dişlerini sıktı. İçten içe beni dinlediğini biliyordum. “Diyar’ın başkasıyla evlendirilmesine, bunun ihtimaline bile dayanamıyor,” dedim sessizce. Hâlâ cevap vermiyordu. “Onlara bu kadar kızma… onları en iyi senin anlaman lazım. Bizden bir farkları yok. Abimi çok iyi anlıyorum, hatta aynı durumu sen de yaşadın Memo konusunda…”

Bana öyle sinirli baktı ki, sözlerim boğazımda kaldı. Başka isimleri duymaya tahammülü yoktu. Arabadaki sessizlik tekrar çökünce, sadece kalp atışlarımı duyabiliyordum; Baran’ın içindeki kor ve koruma duygusu her bir titremesiyle bana ulaşmıştı.

Arabada gerilim hâlâ hissediliyordu. Yolun ritmi, Baran’ın arabanın direksiyonunu sıkıca kavrayışıyla birleşiyordu. Dudaklarım titreyerek sordum: “Ne yapacaksın? Yani Diyar konusunda… Babanla konuşacak mısın?”

Baran başını bana çevirmeden, sessiz ve derin bir nefes aldı. “O adamla konuşmama gerek yok. Ama Diyar için endişelenme… böyle bir şey olmayacak,” dedi, sesi güvenle doluydu ama altında kıpır kıpır bir öfke vardı.

“Ceylan da biliyor mu?” diye sordu, hala biraz tereddütlü.

“Evet,” dedim.

“Bir ben bilmiyormuşum, baksana,” diyerek gülümseyerek başını hafifçe salladı.

“İtiraf etmeliyim, aslında bilmemen işime geldi,” dedim. Gözleri bir an şaşkınlıkla bana kaydı, sonra alaycı bir ifade oturdu yüzüne.

“O niyeymiş?” diye sordu, kaşlarını kaldırarak.

“Abimle kavgaya giderken, yengeme ben arattım seni… Diyarı bahane ederek,” dedim, sesim biraz hızlandı.

Baran’ın yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi. “Bak sen,” dedi. “Sen boyundan büyük işlere mi karışıyorsun, Berfin hanım?”

“Napsaydım? Bıraksaydım da abimi haşat mı etseydin?” dedim kararlılıkla. “Söz konusu abimdi… Her türlü yolla yetişirim ben.”

“Her zaman yetişemezsin, küçük hanım,” diye karşılık verdi, alaycı sesiyle ama altında ciddi bir uyarı vardı.

“Yetişirim!” diye direttim, gözlerimi ona dikerek. “Bir tane abim var, kusura bakma… Sana bırakmam.”

Baran gülümsedi, burnunu hafifçe havaya kaldırdı ve alaycı bir şekilde: “Fark ettiysen bak, burnuna vurmadım kırık diye,” dedi. Gözlerindeki şefkat ve oyun karışımı ifade, arabadaki gergin havayı bir nebze yumuşattı.

"Ne kadarda koca yüreklisin, gözlerim doldu." Dedim alayla.

"Tabi kocaman olacak." Dedi "kolay mı? Vicdan azabını taşıyoruz orda." Diyip göz kırptı.

Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu. Baran’ın yanındaki bu güç ve alay, bana hem güven veriyor hem de kalbimdeki endişeyi biraz olsun dağıtıyordu.

💫

Sınav salonunda kalemlerin kağıda sürtünme sesi dışında neredeyse hiçbir şey duyulmuyordu. Herkes başını kağıda gömmüş, son dakikaları kurtarmaya çalışıyordu. Tam o sırada hoca kürsüden seslendi.

“Arkadaşlar, süreniz bitti. Kağıtları bırakın.”

Salonda bir anda toplu bir iç çekiş yükseldi. Kalemimi masaya bıraktım ve oflayarak başımı Mirkelam’a çevirdim.

Mirkelam ise hiç oralı bile değildi. Sandalyeye yayılmış, gayet rahat görünüyordu. Kağıdını kapattı, esnedi bile. “Üçüncü soruya ne yazdın?” diye fısıldadı.

Ona gözlerimi devirdim. “Ne yazdığımı hatırlamak istemiyorum,” dedim.

“Ben kas lifleri dedim ama emin değilim,” diye mırıldandı.

“Ben de başka bir şey yazdım galiba,” dedim umutsuzca.

“Harika,” dedi Mirkelam. “İkimizden biri kesin çakacak demek ki.”

Kağıtları toplayan görevliler sıraya yaklaşınca ayağa kalktık. Sınavdan çıkanların yüzlerinde aynı ifade vardı: yarı umutsuz, yarı boşlukta. Koridora çıktık. Tam kapıdan çıkarken gözüm kapının yanına takıldı. Baran duvara yaslanmış duruyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, bizi bekliyordu. Bizi görünce hafifçe doğruldu.

Sonra bana göz kırptı. “Nasıl geçti?” diye sordu.

O an yüzüm düştü. “Beklediğim gibi değildi,” dedim üzgünce.

Baran omuz silkti. “Güzelim bu kadar takma ya. Sen zekisin, geçersin.”

Mirkelam araya girdi. “Zeki ama çalışmıyor.”

Baran bana döndü. “Çalışmadın mı?”

Kaşlarımı çattım. “Senin yüzünden çalışamadım,” dedim.

Baran şaşkınlıkla baktı. “Ben ne yaptım?”

“Durdun durdun sınav haftası konuşasın tuttu,” dedim sitemle. “Seçim yaptıracak zaman mıydı?”

Baran’ın yüzü bir anda mahcup bir hale büründü. Elini ensesine attı. “Haklısın,” dedi. “Akıl edemedim.”

Mirkelam bu sırada sınıfın kapısına doğru bakınıyordu. Koridordan çıkan öğrencilere göz gezdiriyordu. Birini görünce hemen seslendi. “Alya! Hadi yavrum ya, seni bekliyoruz!” Biraz ileriden Alya başını kaldırıp bize baktı. “Geliyorum!” diye seslendi.

Mirkelam bana dönüp kaşlarını kaldırdı. “Bak, bu kız senden daha rahat çıktı sınavdan.”

Ben hâlâ söyleniyordum. “Gerçekten çok kötüydü,” dedim. “İlk soruda bile kaldım.”

Baran bir adım yaklaşıp bana eğildi. “Abartıyorsun,” dedi yumuşak bir sesle.

“Abartmıyorum.”

“Abartıyorsun.”

Sonra gülümseyerek ekledi: “Zaten senin aklın sınavda değildi.”

Kaşlarımı çattım. “Neredeydi peki?”

Baran başını biraz eğip fısıldadı.

“Bende.”

Yanımda Mirkelam boğazını temizledi. “Ben buradayım, haberiniz olsun.”

Baran hiç bozulmadı. “Alışırsın.”

Mirkelam kısa bir kahkaha attı. “Alışmak zorunda mıyım?”

Baran omuz silkti. “Evet.”

Tam o sırada Alya yanımıza geldi. Mirkelam hemen ona döndü. “Sınav nasıldı?” Alya yüzünü buruşturdu. “Hiç sorma.”

Ben derin bir nefes aldım. “Demek yalnız değilim.” Baran bana baktı, dudaklarının kenarında o tanıdık gülümseme vardı. “Yalnız değilsin zaten,” dedi. “Hiç olmadın.”

Kafeteryaya doğru yürüdük. Koridorun kalabalığı yavaş yavaş dağılmış, herkes sınavın stresini atacak bir yer arıyordu. İçeri girer girmez kahve ve tost kokusu yüzüme çarptı.

Mirkelam önden yürüyordu. Bir anda sağ taraftaki masaya yöneldi. Ben de arkasından baktım. Selim ve Eda çoktan yerlerini almışlardı. Tam o sırada Baran Selim’i gördü. Yüzü hemen değişti. Dudaklarının kenarında sinirli bir gülümseme belirdi.

“Bu yavşakta her yerde,” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra kolumdan hafifçe tutup beni sağ tarafına çekti. “Uzak dur şu heriften,” dedi dişlerinin arasından.

Kaşlarımı çattım. “Ben çok meraklıyım sanki,” dedim ters bir sesle. Baran bana yan gözle baktı ama bir şey demedi. Masaya yaklaştık. Selim bizi görünce sandalyesinde doğruldu. “Nerde kaldınız ya?” dedi.

Mirkelam hemen sandalyeyi çekip oturdu. “Hiç dokunma abi,” dedi ellerini kaldırarak. “Sınav hepimize girdi.”

Selim güldü. Sonra bana döndü. “Nasıldı?” diye sordu. Tam cevap verecektim ki Baran hızlıca aramıza bir sandalye çekip oturdu. Öyle bir oturdu ki resmen aramıza set çekmişti. Ben de yanındaki sandalyeye otururken cevap verdim. “Pek iyi değildi,” dedim iç çekerek.

Selim kaşlarını kaldırdı. “Çalıştırdığım yerden çıkmadı mı?” dedi.

O anda Baran’ın sert bakışlarını üzerimde hissettim. Başımı yavaşça ona çevirdim. Baran bana bakıyordu. Gözleri daralmıştı. Boğazımı temizledim. “Bir iki tanesi çıktı,” dedim hızlıca.

Selim hafifçe gülümsedi. “Bak gördün mü,” dedi. “Boşuna çalıştırmadım seni.”

Baran sandalyesine yaslandı ama bakışları hâlâ Selim’in üzerindeydi. “Ne ara çalıştırdın?” diye sordu sakin ama sert bir sesle. Masada kısa bir sessizlik oldu. Selim hiç gerilmedi. Omuz silkti. “Geçen gün kütüphanede.”

Baran bana döndü. “Geçen gün kütüphanedeymişsiniz demek.” Ses tonu sakindi ama altında ince bir kıskançlık vardı. Ben hemen savunmaya geçtim. “Tesadüftü.”

Selim araya girdi. “Tesadüf falan değil, ben çağırdım.”

Baran’ın kaşı kalktı. “Öyle mi.”

Eda gerginliği fark edip araya girdi. “Ya bırakın şimdi bunu,” dedi. “Sınavdan çıktık zaten. Herkes gergin.”

Mirkelam arkasına yaslanıp kahkaha attı. “Ben gergin değilim.” Ben ona baktım. “Sen zaten hiçbir zaman gergin değilsin.”

Mirkelam omuz silkti. “Çünkü çalışmıyorum.” Selim gülmeye başladı.

Baran ise hâlâ bana bakıyordu. Sonunda eğilip alçak bir sesle söyledi. “Demek Selim çalıştırdı seni.”

Kaşlarımı çattım. “Ne var bunda?”

Baran dudaklarını yana büktü. “Bir şey yok.”

Sonra masadaki herkese bakıp ekledi: “Bundan sonra ben çalıştırırım.”

Mirkelam hemen kahkahayı bastı. “Sen mi?”

Baran ona baktı. “Evet ben.”

Mirkelam başını iki yana salladı. “Berfin bir daha sınava giremez o zaman.” Masada gülüşmeler oldu.

Ben de Baran’a döndüm. “Sen önce kendi sınavlarını ver,” dedim.

Baran bana doğru eğildi.

“Benim sınavım sensin zaten.”

Mirkelam hemen elini kaldırdı. “Durun!”Herkes ona baktı.“Ben yemek alıyorum. Baranın ders çalıştırma macerasını kaçıramam.”

Sonra ayağa kalktı ve Selim’e döndü. “Gel abi, bir şeyler alalım.”

Baran sırıttı. Ama masanın altında elini dizime koyduğunu da fark etmemiş değildi.

Mirkelam tepsiyi masaya bıraktı. Üzerinde dört tost, iki ayran ve bir kahve vardı.

“Ölüyorum açlıktan,” dedi Alya.

Mirkelam hemen tostlardan birini onun önüne itti. “Ye yavrum, sınavdan sağ çıktık sonuçta.” dedi. “Sınavdan sağ çıkanlara ödül.”

Selim sandalyeyi çekip tekrar oturdu. Eda da yanına yerleşti. Ben de önümdeki ayranı alıp pipetle oynamaya başladım. Selim bana baktı. “Gerçekten o kadar kötü müydü sınav?” diye sordu. Omuz silktim. “İlk soruda moralim bozuldu zaten.”

“Hangisi?” dedi hemen.

“Kas lifleriyle ilgili olan.”

Selim gülümsedi. “Ben sana onu anlatmıştım aslında.”

Baran’ın elindeki tost o anda tabağa biraz sert indi. Mirkelam bunu fark edip kaşını kaldırdı ama hiçbir şey demedi. Selim devam etti. “Hatırlasana, kütüphanede çizmiştim hatta.”

“Evet ama sınavda görünce beynim dondu,” dedim. Selim başını hafifçe eğip bana baktı. “Bir dahaki sefere beraber tekrar ederiz. Ben sana daha iyi anlatırım.”

Masada küçük bir sessizlik oldu. Baran tostundan bir ısırık aldı ama bakışları Selim’e kaydı. Mirkelam bunu fark edince dudaklarını ısırarak gülmemeye çalıştı.

“Berfin,” dedi Selim. “Akşam kütüphaneye geçeceğim ben. İstersen sen de gel.”

Eda da başını salladı. “Evet ya, beraber çalışırsınız.” Baran’ın çenesi iyice gerildi. Ben cevap vermeye çalışırken Baran araya girdi. “Gerek yok.” Herkes ona döndü. Baran gayet rahat bir sesle devam etti. “Ben çalıştırırım.”

Selim kaşını kaldırdı. “Sen ciddi misin?” Mirkelam hemen tostunu ağzına tıkıp boğulacak gibi oldu. Öksürmeye başladı.

Baran sakin sakin devam etti. “Evet ciddiyim.”

Selim hafifçe gülümsedi. “Baran, diş hekimliği okumuyorsun bildiğim kadarıyla.”

Baran omuz silkti. “Okumama gerek yok.”

Mirkelam artık dayanamayıp gülmeye başladı. “Lan neyi anlatacaksın kıza? Diş mi çekeceksin?”

Eda da gülüyordu. Ben Baran’a ters bir bakış attım. “Ben çalışırım zaten.”

Selim yine bana döndü. “İstersen notlarımı da verebilirim.”

Baran’ın bakışları bu sefer gerçekten sertleşti. Mirkelam bunu fark edince ayağıyla Baran’a hafifçe vurdu. Sonra eğilip kulağına fısıldadı. “Lan oğlum kendini tut.”

Baran dişlerini sıktı. “Tutuyorum zaten.”

Mirkelam sırıttı. “Yok oğlum tutmuyorsun. Şu an yüzünde ‘adamı gömerim’ ifadesi var.”

Ben ikisine şüpheli şüpheli baktım. “Biraz sakin olur musunuz?”

Mirkelam hemen doğruldu. “Hiç.”

Selim tekrar konuştu. “Bu arada Berfin, senin çalışma disiplinin iyi aslında. Biraz daha tekrar yaparsan rahat geçersin.”

“İnşallah,” dedim.

Baran o anda sandalyesini bana biraz daha yaklaştırdı. Selim bunu fark etmese de Mirkelam fark etti. Mirkelam sırıtarak tostundan bir ısırık aldı.

Sonra Baran’a bakıp alçak sesle söyledi: “Yemin ederim kıskançlıktan patlıyorsun.” Baran göz ucuyla ona baktı.

“Siktir git.”

Mirkelam eğilip tekrar fısıldadı. “Oğlum Selim kıza yardım ediyor sadece”

Baran’ın eli tostun üzerinde durdu. “Etmiyor.”

Mirkelam gülmemek için ağzını kapattı. “Lan bal gibi ediyor işte..”

Baran sonunda başını kaldırıp Selim’e baktı. Selim o sırada bana bir şey anlatıyordu. “Bak şu sorunun mantığı şöyle…”

Baran araya girdi. “Berfin.”

“Efendim?” dedim.

“Sen bugün kütüphaneye gelme.”

Selim konuşmayı kesti. “Niye?”

Baran omuz silkti. “Çünkü ben götürüyorum.”

Selim kaşını kaldırdı. “Nereye?”

Baran gayet rahat bir sesle cevap verdi. “Çalışmaya.”

Mirkelam artık kendini tutamayıp kahkahayı patlattı. Eda şaşkın şaşkın bize bakıyordu. “Ne oluyor burada?”

Ben ise Baran’a dönüp kaşlarımı çattım. “Sen beni nereye götürüyorsun?”

Baran bana bakıp hafifçe gülümsedi. “Daha iyi bir yere.” Üstüne basa basa. "Çok yakınen tanıdığım diş hekimi arkadaşım var özel ders veriyor. Hem daha profesyonel bir eğitim olur senin için."

"Fazla düşüncelisin" dedi Selim. "Düşündürücü."

Benim kalbim o anda bir an durur gibi oldu. Baran ise hiçbir şey olmamış gibi ayranını içiyordu. Mirkelam gözlerini kısıp bize baktı. “Bir gün yakalayacaklar sizi.”

Baran dudaklarının kenarıyla sırıttı. “Denemeye devam etsinler.”

Masada konuşmalar dağılmıştı. Herkes tostuyla, ayranıyla oyalanıyordu. Ben hâlâ sınavın moral bozukluğundaydım. Pipetle ayranın kapağını dürtüp duruyordum.

O sırada Eda biraz öne doğru eğildi. Gözleri doğrudan Baran’a kaydı. “Baran,” dedi. Baran başını kaldırıp ona baktı. “Geçen gittiğimiz mısırcılar var ya… tekrar gidelim bir ara. Ne dersin?” Söylediği şey basit bir cümleydi ama ses tonundaki samimiyet fazlaydı. Gözleri de fazla parlıyordu. Ben başımı yavaşça kaldırdım. Eda’ya baktım. Öyle bir baktım ki bakışlarımı çekmedim bile.

Baran pek oralı olmadı. Omzunu hafifçe silkti. “Bir ara hep beraber gideriz.”

Bilerek hep beraber demişti. Herkesi dahil etmişti. Ama Eda hemen atladı. “Gideriz tabii de… beraber de gidelim. Hani şu bahsettiğin eski hamamın oraya falan uğrarız belki.”

Dişlerimi sıktım. Derin, sert bir nefes verdim. Mirkelam bunu fark etti.

Yan gözle bana baktı. Sonra yüzünü bana doğru eğdi. Sessizce mırıldandı. “Berfin…”

Hiç cevap vermedim.

Hâlâ Eda’ya kilitlenmiş bakıyordum. Mirkelam dudaklarını bastırarak gülmemeye çalıştı. “Lan” diye fısıldadı. “Kızı öldürecek gibi bakıyorsun.”

Gözümü kırpmadan cevap verdim. “Saçmalama.”

Mirkelam daha çok sırıttı. “Yok yok. Vallahi bakışların ‘masadan kalkarsam seni parçalarım’ diyor.”

Tam o sırada masanın altında bir hareket hissettim. Baran’ın ayağı. Ayağını benim ayağıma değdirdi. Ama ben hâlâ Eda’ya bakıyordum.

Eda konuşmaya devam ediyordu. “Cidden güzel yerdi ya. O mısırlar var ya… inanılmazdı.”

Mirkelam içinden gülüyordu artık. Benim bakışlarımı, Baran’ın rahat tavrını izliyordu. O sırada bir şey daha hissettim.

Bu sefer elimde. Masanın altında duran elim bir anda hareket etti. Baran’ın eli. Masanın altından, kimsenin görmeyeceği şekilde elimimi kavradı.

Parmakları sıcak ve sakindi. Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi. Ama ben hâlâ Eda’ya bakıyordum.

Baran başını Eda’ya çevirdi. “Söz veremem,” dedi. “Bu aralar çok daha önemli işlerim var.”

Bunu söylerken parmakları yavaşça elimle oynuyordu. Başparmağı elimin üstünü okşuyordu. Kalbim hızlandı. Ama yüzümde hâlâ o sinirli ifade vardı. Mirkelam bunu fark etti. Gözleri bir aşağı, bir yukarı gidiyordu. Masaya. Sonra bize.

Bir anda eğilip kulağıma fısıldadı. “Lan…” Başımı ona çevirdim. Mirkelam sırıtarak mırıldandı. “Masada iki kişi konuşuyor ama alt masada başka film dönüyor.”

Dirseğimle ona sertçe vurdum. “Kes.”

Mirkelam kahkahayı zor tuttu. “Tamam tamam.”

"Noluyor ya." Diye araya girdi Alya. "Banada söyleyin."

Mirkelam eliyle Alyanın saçını sevdi. "Yok bir şey güzelim öylesine konuşmalar." Sonra gözlerini kısıp Eda’ya baktı. “Eda,” dedi.

Eda başını çevirdi. “Efendim?”

Mirkelam tostundan bir ısırık aldı. “Baran’ı bu kadar gezmeye çağırma.”

Eda şaşırdı. “Niye?”

Mirkelam omuz silkti. “Adamın önemli işleri varmış.”

Bunu söylerken göz ucuyla benimle Baran’ın ellerine baktı. Sonra sırıttı. Ben hemen elimi çekmeye çalıştım. Ama Baran bırakmadı. Parmaklarını biraz daha sıkı kapattı. Başımı ona çevirdim. Sinirle fısıldadım. “Bıraksana.”

Baran bana bakmadan, sakin bir sesle konuştu. “Bırakırsam yine Eda’ya bakacaksın.”

Kaşlarımı çattım. “Bakarım.”

Baran dudaklarının kenarıyla gülümsedi. “Ben de tutarım.”

Sinirle sandalyemi geri ittirdim ve ayağa kalktım. Masadaki konuşma bir anda kesildi. Baran başını kaldırıp bana baktı. Kaşları hafif çatıldı. Bakışlarında hem şaşkınlık hem de anlamaya çalışan bir ifade vardı. “N’oluyor?” dedi gözleriyle.

Ben ters bir ses tonuyla cevap verdim. “Tuvalete gideceğim.”

Sandalyeyi masaya doğru ittirdim ve hiç kimseye bakmadan koridora doğru yürüdüm. Ayak seslerim sert sert yankılanıyordu. İçimdeki sinir sanki her adımda biraz daha kabarıyordu. Aptal Eda.

Gözümün önünde Baran’a sulanıyordu resmen. Sanki ben yokmuşum gibi. Koridorun sonundaki tuvaletin kapısını ittim. Tam içeri girecekken başka bir kız kapıyı açıp çıktı. Yanımdan geçip giderken bana kısa bir bakış attı. Umurumda bile değildi.

İçeri girdim. Kapıyı arkamdan kapattım. Tuvaletin içi serindi. Musluklardan gelen su sesi yankılanıyordu. Bir kabine girip kapıyı kapattım. Birkaç dakika sonra çıktığımda hâlâ sinirliydim.

Lavaboya yürüdüm. Musluğu açtım. Soğuk su avuçlarıma doldu. Ellerimi suyun altında ovuşturarak yıkadım. Sonra ıslak ellerimi enseme götürdüm. Serinlik tenime değdi. Derin bir nefes aldım.

Başımı kaldırıp aynaya baktım. Aynadaki yüzüm hâlâ gergindi. Kaşlarım çatık, dudaklarım sıkılıydı. O anda arkamdan bir ses geldi. “Seni yalnız bulduğum iyi oldu.”

Elimi sudan çektim. Başımı yavaşça çevirdim. Eda kapının yanında duruyordu. Bir an ona baktım. Sonra lavabonun yanındaki kağıt havludan bir tane kopardım. Ellerimi kurularken sakin görünmeye çalıştım. “Öyle mi?” dedim. “Niye ki?”

Eda birkaç adım yaklaştı ama hâlâ kararsız görünüyordu. Parmaklarını saçlarının arasına daldırdı, sonra tekrar geri çekti. “Sana söylemek istediğim bir şey var aslında.”

Gözlerini kaçırdı. “Söylemek istediğim… yani sormak istediğim.” Duraksadı. “Nasıl söylenir bilemedim.” Bir an sağa sola bakındı. Sanki yanlış bir şey yapıyormuş gibi huzursuzdu. “Ama kız dayanışması diye sormak istedim. Daha fazla tutamadım.”

Ben elimdeki kağıt havluyu katlayıp çöp kutusuna attım. Sonra ona döndüm. “Mesele ne?”

Eda dudaklarını ısırdı. “Sen Baran’la biraz daha yakınsın gibi...” Cümlesi havada asılı kaldı. Baran’ın adını duyduğum anda gözlerimde sanki bir kıvılcım çaktı. İçimdeki öfke bir anda yeniden yükseldi. Sanki damarlarımın içinde kızgın lav dolaşıyordu. Eda konuşmaya devam etti. “Belki bilirsin diye düşündüm.” Başını yana eğdi. “Nasıl denir ki bilemedim…”

Saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. Sonra utangaç bir gülümsemeyle bana baktı. “Baran’ın hayatında biri var mı?”

O an sanki dünya bir saniyeliğine durdu.

Gözlerim karardı.

Ellerimde hafif bir karıncalanma hissettim.

Eda bakışlarını yere indirip tekrar konuştu. “Anlarsın ya…Ben Baran’ı beğeniyorum.” Utangaçça gülümsedi. “Ondan hoşlanıyorum.”

Göz kapağımın hafifçe seğirdiğini hissettim. İçimdeki öfke artık saklanamayacak kadar büyümüştü.

Alev alev yükseliyordu. Ve ben onu tutamıyordum. Eda hâlâ benden cevap bekliyordu. Gözlerimi ona diktim.

Sesim keskin çıktı.

“Var.” Eda’nın yüzündeki ifade dondu. “Baran’ın hayatında biri var.”

Bölüm Sonu.

 

 

Yorumlarını bekliyorum canlarım. Umarım beğenmişsinizdir. 🌹💫

Bölüm : 15.03.2026 15:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...