

Masaya doğru yürürken adımlarım biraz hızlıydı. İçimde hâlâ tuvaletteki konuşmanın sıcaklığı vardı. Sinirim tam geçmiş sayılmazdı; sanki göğsümün içinde hâlâ küçük bir kıvılcım yanıyordu.
Kafeteryanın uğultusu kulaklarımda dolaşıyordu. Tepsilerin sesi, sandalyelerin sürtünmesi, bir yerlerden gelen kahkaha… Her şey normaldi ama ben kendimi biraz gergin hissediyordum. Masaya yaklaştığımda ilk fark ettiğim şey Eda’nın orada olmaması oldu.
Boş sandalyesi masanın kenarında duruyordu. Alya ile Mirkelam kendi aralarında konuşuyorlardı. Alya’nın yüzünde o tanıdık utangaç gülümseme vardı. Mirkelam bir şey anlatıyordu, Alya da başını hafif eğip dinliyordu.
Baran beni ilk fark eden oldu.
Başı hemen bana döndü.
Gözleri beni yakaladı.
Hiç çekinmeden ona doğru yürürken, bakışlarını üzerimde gezdirdi. Baştan aşağı süzdü beni. Sanki tuvalete giderkenki hâlimle şimdiki hâlim arasında fark arıyordu. Benim yüzümdeki ifadeyi çözmeye çalışıyordu. Selim de o sırada başını kaldırdı.
Beni görünce gülümsedi. “Geldin mi?” der gibi sıcak bir ifadeydi bu. Ama Baran bunu fark ettiği anda yüzü değişti. Gözlerini Selim’e çevirdi. Bakışı sertti. Kısa ama anlamı açık bir bakıştı. Ona öyle bakma.
Selim bu bakışı fark etti mi etmedi mi bilmiyorum ama ben fark ettim. Sandalyeye oturmadım.Sadece masanın yanına geldim. Çantam sandalyenin arkasında asılıydı. Onu aldım. Omzuma geçirirken Baran hâlâ beni izliyordu.
Sonunda konuştu. “Bir şey mi oldu?”
Ben başımı kaldırıp doğrudan ona baktım. “Gidelim mi?”
Baran gerçekten şaşırdı. Kaşları hafifçe kalktı. Bunu beklemiyordu. Selim de aynı şekilde bana baktı.
Mirkelam’ın gözleri bir an bana, sonra Baran’a kaydı. Alya hemen araya girdi. “Nereye?” dedi.
Şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Akşam bir şeyler yapacaktık.”
Sesimdeki kararlılık beni bile şaşırttı. “Eve gidip dinlenmek istiyorum,” dedim. “Sonradan ders çalışırım.”
Alya dudaklarını büzdü. “Ee beraber çalışacaktık ya.”
Belli ki benim bu ani kararımı anlamlandıramamıştı. Omzumu hafifçe silktim. “Akşam haberleşiriz o zaman.”
Cümleyi kısa kestim. Konuyu uzatmak istemiyordum. Mirkelam beni dikkatle süzüyordu. Gözleri kısıldı. Sonra bana anlamlı bir şekilde göz kırptı. “Hayırdır?” dedi alaylı bir tonla.
Ben omuz silktim. "Yok bir şey."
Baran o anda sandalyeden kalktı. Masadan anahtarını aldı. Hiç sorgulamadı. Hiç kimseye açıklama yapmadı. Sadece bana baktı. “Haydi gidelim.”
Sanki zaten benimle gideceğini en başından biliyormuş gibi sakindi. Arabaya bindiğimizde kapıyı biraz sert kapattım. Kapının tok sesi arabanın içinde yankılandı. Baran sürücü koltuğuna oturdu. Anahtarı kontağa taktı ama hemen çalıştırmadı. Bir an bana baktı. Yüzünde dikkatli bir ifade vardı. Sanki yüzümü okumaya çalışıyordu.
Motoru çalıştırdıktan sonra arabayı yavaşça park yerinden çıkardı. Kafeteryanın önündeki kalabalığın arasından ağır ağır ilerlerken bir süre sessiz kaldık.
Sonra başını bana doğru çevirdi. “Hayırdır?” Sesi sakindi ama meraklıydı. “N’oldu?”
Ben camdan dışarı bakıyordum. Kampüsün ağaçları yanımızdan geçiyordu. Çantam dizlerimin üzerindeydi, parmaklarım fermuarıyla oynuyordu. Baran biraz daha baktı bana. Sonra sanki bir şeyi anlamış gibi başını hafifçe salladı. “Eda’ya mı canın sıkıldı?”
Onun ağzından Eda’nın ismini duymak içimdeki siniri bir anda yeniden alevlendirdi. Başımı hızla ona çevirdim. “Eda’yla ne alakası var?” Sesim düşündüğümden daha yüksek çıktı. Neredeyse bağırmıştım. Baran kaşlarını kaldırdı. Arabayı yolda sabit tutarken bana kısa bir bakış attı. “Tamam…” Sonra tekrar yola baktı. “Bağırmana gerek yok.”
O an kendimi toparladım. Derin bir nefes aldım. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. “Özür dilerim,” diye mırıldandım ama sesimde hâlâ sertlik vardı.
Baran bir süre sessiz kaldı. Sonra tekrar konuştu. “Ne oluyor?” Bir elini direksiyondan çekip saçlarının arasından geçirdi. “Canın neye sıkkın?”
Bu sefer gözlerimi ondan kaçırmadım. “Sana,” dedim.
Baran hemen bana döndü. Gerçekten anlamamıştı. “Bana mı?” Bir an gülecek gibi oldu ama yüzümdeki ifadeyi görünce vazgeçti. “Ben ne yaptım?” Arabayı yol kenarına çekti. Frene bastı. Motor hâlâ çalışıyordu ama araba artık hareket etmiyordu.
Tamamen bana döndü. “Ciddi misin?”
Ben kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Evet.”
Baran başını hafifçe yana eğdi. “E iyi de…” Kaşları çatıldı. “Ben ne yaptım Berfin?”
Sinirle nefes verdim. “Hiçbir şey yapmadın zaten.”
Baran gözlerini kısıp bana baktı. “Bu nasıl bir suçlama güzelim?” Sesindeki şaşkınlık gerçekti. “Hiçbir şey yapmadım diye mi kızdın?”
Ben ona doğru döndüm. “Evet.”
Baran kısa bir kahkaha attı ama kahkahanın içinde şaşkınlık vardı. “Allah’ım sabır…” Sonra bana tekrar baktı. “Berfin açık konuş.” Parmağıyla direksiyona ritim tutuyordu. “Neye sinirlendin?”
Bir an sustum. Sonra sonunda söyledim. “Masada.” Baran kaşlarını çattı. “Masada ne oldu?”
Gözlerimi ona diktim. “Eda sana sulanıp duruyordu.”
Baran bir an dondu. Sonra gerçekten gülmeye başladı. Başını direksiyona yaslayıp güldü. “Ciddi olamazsın.” Benim yüzüm daha da gerildi. “Çok komik gerçekten.” Baran hâlâ gülüyordu. “Berfin…” Nefesini toparladı. “Sen kıskandın mı?” O kelimeyi öyle bir rahatlıkla söyledi ki. “Kıskandın.”
Ben hemen başımı çevirdim. “Saçmalama.” Baran sırıttı. Biraz bana doğru eğildi. “Tuvalete gidişin…” Gözlerini kısarak düşündü. “Sonra gelip beni apar topar götürmen…” Gülümsemesi büyüdü. “Evet.” “Kesin kıskandın.”
Motorun sesi hafif hafif içeri doluyordu. Camın dışından geçen arabaların uğultusu, rüzgârın ağaç yapraklarını sallayan sesi… Ama arabanın içinde hava bir anda gerilmişti. “O kızla arana mesafe koy Baran.” dedim sonunda. Sesim bu kez daha kontrollüydü ama içindeki sertlik saklanmıyordu. “Ben sana bunu diyorum sadece.”
Baran’ın yüzündeki o hafif alaycı ifade yavaş yavaş silindi. Ciddileşti. Kaşları hafifçe çatıldı. “Benim onunla aramda yeterince mesafe var Berfin.” Bunu söylerken sesi sakin ama netti. Sonra başını arkaya yasladı. Sanki bir şey düşünüyordu. Ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi. Ama bu sefer o meşhur Baran manevralarından birini yaptı.
Rüzgârı kendi yönüne çevirdi. “En azından…” dedi yavaşça. “...kütüphanede ders çalışacak kadar yakın değiliz.”
Bir an donup kaldım. “Ne alakası var şimdi?” dedim hemen. Kaşlarım çatılmıştı. “Aynı şey mi bu?” Sesim tekrar yükselmeye başlamıştı. “Kız bildiğin seninle baş başa plan yapmak istiyor.” Göğsümün içinde o kıskanç duygu yeniden kabarıyordu. Kendimi tutmaya çalışsam da sesimde belli oluyordu. “Benim önümde seni yemeğe davet ediyor, gezmeye davet ediyor…” Baran gözlerini benden ayırmadan dinliyordu. “Plan yapmak istiyor yani.”
Baran dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı. “Plan yapmak istiyor…” diye tekrarladı. Sonra başını hafifçe yana eğdi. “En azından Selim gibi planını uygulamıyor.” Bu sefer benim gözlerim büyüdü. “Sen o yavşakla neden kütüphanede tek başına ders çalışıyordun onu söylesene.” Sözleri keskin çıkmıştı. Bir an sustu. Sonra gözlerini kısarak ekledi: “Ne ara gittiniz?”
İçimdeki sinir bir anda yön değiştirdi. “Konuyu saptırıyorsun!” dedim hemen.
Baran başını geriye yasladı. “Hayır saptırmıyorum. Gayet net soruyorum.”
Derin bir nefes aldım. “Sahafa gitmeden önce kütüphaneye uğradık.” Elimi havada salladım. “Bir iki saat ders çalıştırdı sadece.”
Baran’ın yüzünde sert bir ifade belirdi. “Çalıştırdı.” Bu kelimeyi tekrar etti. “Ne güzel.”
Ben gözlerimi devirdim. “Baran saçmalama.”
“Saçmalayan ben miyim?” dedi hemen.
Direksiyonu parmaklarıyla tıklattı. “Benim önümde bana trip atan sensin.” Başını bana doğru eğdi. “Sonra gidip Selim’le kütüphanede iki saat baş başa oturuyorsun.”
“Ders çalıştık!” dedim sinirle. “Ne yapacaktık başka?”
Baran’ın bakışları sertleşti.“Bilmiyorum. Ben orada değildim. O piç kurusu sana nasıl baktı, nasıl mest oldu bunları bilmiyorum!” diye bağırdı.
Bir an birbirimize baktık. Arabada sessizlik ağırlaştı. Sonra Baran derin bir nefes verdi. “Elini vicdanına koy Berfin.” Ses tonu biraz daha düşmüştü. “Selim’in sana bakışlarını görmüyor musun?”
Ben hemen cevap verdim. “Görüyorum.” Baran kaşlarını kaldırdı. “Ve umurumda değil.” Sonra ona doğru biraz eğildim. “Çünkü ben ona öyle bakmıyorum.”
Bu söz havada asılı kaldı.
Baran bir süre bana baktı.
Gözlerindeki sertlik yavaş yavaş eridi.
Sonra yavaşça sordum “Eda’ya da aynı şeyi söyleyebilir misin?”
Bir an duraksadım. Baran devam etti. “Ben de ona öyle bakmıyorum.” Sesinde bu kez alay yoktu. Sadece netlik vardı. “Aradaki fark şu.” Başını hafifçe bana doğru eğdi. “Benim kalbim zaten dolu.” Gözleri gözlerime kilitlendi. “Ve sen bunu herkesten iyi biliyorsun.” Arabanın içinde bir anlık sessizlik oldu.
Sonra Baran hafifçe bana doğru eğildi. Gözleri yine o tanıdık, tehlikeli şekilde parlıyordu. “Şimdi söyle bakalım…” Dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Bu kıskançlık nöbeti bitti mi? Yoksa biraz daha mı kavga edeceğiz?”
“Bitti.” dedim kısa bir nefes vererek. Sonra yüzümü ona çevirdim. “Ama dediklerimi unutma.”
Baran bir an bana baktı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama bu gülümseme tam bir gülümseme değildi. İçinde biraz kıskançlık, biraz da inat vardı.
“Unutmam.” dedi. Sonra başını hafifçe salladı. “Kıskanç ve sinirli bir Vicdan Azabı...” Sanki kendi kendine söylüyormuş gibi mırıldandı. “Severiz.”
Adımı o şekilde söylemesi içimde bir şeyleri yumuşattı ama belli etmedim. Camdan dışarı bakmaya devam ettim. Baran vitesi değiştirdi, arabayı tekrar yola çıkardı. Ama birkaç saniye sonra tekrar konuştu. “Ama şu kütüphane mevzusunu unutmayacağım, haberin olsun.”
Cevap vermedim.
Versem konunun daha da uzayacağını biliyordum.
Baran direksiyona baktı. Sonra birden konuşmaya başladı. “Hayır yani…” Başını iki yana salladı. “Ne Alaka?” Sesindeki o tanıdık Baran söylenmesi başlamıştı. “Ne alaka sen tek başına ders çalışamıyor musun?”
Ben hâlâ camdan dışarı bakıyordum. Kampüsün duvarları, ağaçları, yürüyen öğrenciler gözümün önünden akıp gidiyordu. Baran devam etti “Bu dersleri sen alıyorsun zaten.” Direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. “Bu lavuk niye her bokun içinden çıkıyor?”
Bir an bana baktı. Ben hâlâ sessizdim. Baran sinirli bir nefes verdi. “Berfin bir şey desene.” Sessizliğimi bozmadım. “Gerçekten merak ediyorum.” Sesi biraz daha yükseldi. “Adamın her yerde bir işi var.” Başını hafifçe yana eğdi. “Ders çalıştırıyor, sahafa götürüyor, not getiriyor…” Alaycı bir sesle ekledi: “Ne güzel hizmet.”
Ben yine sustum.
Baran kısa bir kahkaha attı ama bu kahkaha sinirliydi. “Bak.” Bir elini direksiyondan çekip havada salladı.
“Benimle böyle kavga ettin ya…” Sonra parmağıyla direksiyona vurdu. “Sebep neydi?”
“Eda.” dedim bıkkınlıkla.
Başını bana çevirdi. “Peki Selim’e gelince niye bu kadar rahatsın?”
Ben sonunda başımı ona çevirdim ama hâlâ sakin konuşuyordum. “Rahatsız değilim. Çünkü." Dedim bilerek demiştim, biraz daha kudursun istiyordum.
Baran hemen cevap verdi. “Ne demek rahatsız değilim ya ne demek! Ben rahatsızım.” Sesinde net bir kıskançlık vardı. “Çok hem de.”Bir an durdu.Sonra biraz daha alçak bir sesle mırıldandı: “Herif sana bakarken gözlerinin içi parlıyor.”
Ben kaşlarımı çattım. “Abartıyorsun.”
Baran başını iki yana salladı. “Tabi efendim tabi ben abartıyorum! Çünkü bu gayet normal bir şey değil mi! Hiç abartmıyorum.” Sonra birden bana baktı. “Ve sen bunu görmüyor değilsin.”
Ben tekrar camdan dışarı baktım. “Ders çalıştırdı sadece.”
Baran hemen homurdandı.“Evet. Tam İki saat.” Sonra ekledi: “Baş başa.” Cevap vermedim. Baran yine söylenmeye başladı. “Hayır yani…Ben seni de anlamıyorum.” Bir elini saçlarının arasından geçirdi. “Ben orada olsam bir saniye durmam orda.” Sonra bana baktı. “Adam sana yaklaşıyor. Ben de burada saf saf ‘ders çalıştırıyor’ diye mi oturacağım?” Sessizlik. Arabada yine sadece motorun sesi kaldı. Baran birkaç saniye konuşmadı. Sonra daha sakin bir tonla dedi ki: “Benim hoşuma gitmiyor Berfin. Kendimi tutuyorum diye bu böyle gidecek değil. Benimde sabrımın bir sınırı var. O sınırı aşınca da sakınngelipte bana söylenme.” Bu sefer sesinde kavga yoktu. Sadece sahiplenme vardı. “Bunu bil.”
Ben yine cevap vermedim. Ama dudaklarımın kenarında farkında olmadan küçücük bir gülümseme oluştu. Baran bunu fark etti. Gözlerini kısıp bana baktı.
“Bana baksana sen bir.” Dedi yavaşça. “Şu an gülüyor musun ben mi yanlış görüyorum.”
Ben hemen yüzümü çevirdim. “Gülmüyorum.”
Baran hafifçe sırıttı. “Yemin ederim şu an arabayı kenara çekip seni aşağı atarım.” Bir an durdu. Sonra ekledi: “sinirimi bozuyorsun.” Bunu söyledikten sonra bana baktı. Gözlerinde hâlâ o kıskanç, inatçı ifade vardı. Ben camdan dışarı bakmaya devam ettim. Kampüs çoktan geride kalmıştı. Yolun kenarındaki ağaçlar akşamın soluk ışığında ağır ağır geçiyordu.
Baran birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra tekrar söylenmeye başladı. “Hayır yani…” diye mırıldandı. “Düşünüyorum da…” Direksiyona parmaklarıyla ritim tutuyordu. “Ben Edayla iki saat baş başa kütüphanede oturayım…” Anında yüzümü ona döndüm. Baran gözlerini tekrar yola çevirdi bilerek bakmadı bana."Napardın?" Dedi.
Sakin kalmaya çalıştım oyununa gelmek istemiyordum. "Bir şey yapmazdım, napabilirim. Alt tarafı ders yani nedir ki?"
“Ben o kadar medeni biri değilim.” desi üstüne bastıra bastıra. Bir süre daha konuşmadı. Sonra kendi kendine gibi mırıldandı: “Yavşak herif…” Kimden bahsettiğini söylemesine gerek yoktu. Ben derin bir nefes aldım.
“Ben senden başka kimseye öyle bakmam. Ama o oruspu çocuğu da öyle bakıyor, bak Berfin elim ayağım titriyor hâlâ sinirden.” Sonra taklit eder gibi söylendi. "Berfini sevmekte haklısın, bu yüzden sana cephe alamam diyor yavşağa bak. Sen kimsin oğlum sen kimsin de bana cephe alacaksın. Yok kızım yok, Benim kafam böyle çalışıyor.” Arabada kısa bir sessizlik oldu. Sonra birden bana döndü. “Bu arada.” Kaşlarını kaldırdı. “Selim sana ne anlatıyordu o kütüphanede?”
“Ders.”
Baran homurdandı. “Ders.” Sonra alayla tekrar etti. “Tabii.”
Ben gözlerimi devirdim. “Baran.”
“Ne var?” dedi hemen.
“Gerçekten ders çalıştık.”
Baran başını salladı. “İnanıyorum.” Ama ses tonundan pek inanmadığı belliydi. Sonra birden sordu: “Yan yana mı oturuyordunuz?”
Ben ona döndüm. “Baran.”
“Ne var?” dedi yine. “Merak ediyorum.”
“Karşılıklı.”dedim.
Baran başını arkaya yasladı. “İyi.”
Sonra birkaç saniye sonra tekrar sordu: “Çok mu yakındı masa?”
Ben bu sefer gerçekten gülmek üzereydim. “Yeter.”
Baran bana baktı. “Ne yeter?” “Dedektif gibi sorguluyorsun.”
Baran kaşlarını çattı. “Evet.” Sonra yavaşça ekledi: “Çünkü kıskanıyorum.” Bu sefer bunu çok rahat söyledi. Hiç saklamadan. “Hoşuma gitmiyor.”
Bir an sustu. Sonra direksiyonu hafifçe kırıp arabayı daha sakin bir yola soktu. Bana kısa bir bakış attı. “Senin de hoşuna gitmiyor.”
Ben kaşlarımı çattım. “Ne?”
“Eda.” Bir an durdu. Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Bakma bana öyle. Masada kızı gözlerinle öldürecektin.”
Ben yüzümü çevirdim. “Abartıyorsun.”
Baran güldü. “Hiç abartmıyorum.” Sonra hafifçe bana doğru eğildi. “Şu an hâlâ biraz sinirlisin.”
“Değilim.”
“Öylesin.”
“Değilim.”
Baran başını iki yana salladı. “Berfin.” Sesini biraz alçalttı. “Şu kıskanç hâlin…” Bir an durdu. Gözleri yüzümde dolaştı. “İnsanın aklını alıyor.” Sonra hafifçe gülümsedi.
Evin önünde arabayı durdurduğunda içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Sokağa şöyle bir göz gezdirdim. Apartmanın önünde duran arabalar, karşı balkonda asılı çamaşırlar, kaldırımda yürüyen iki kadın…
Bir an biri bizi görür mü diye düşündüm.
Baran ise hiç umursamıyordu. Direksiyonu bıraktı, kolunu kapının üstüne yasladı ve bana döndü. Gözlerinde o rahat, kendinden emin ifade vardı.
“Gelmek ister misin?” dedim. Bunu söylerken sesimin biraz çekingen çıktığını fark ettim.
Baran kaşlarını kaldırdı. “Edepsiz bir teklif ha.” Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme vardı.
Gözlerimi devirdim. “Hayır,” dedim. “Kahve teklifi.”
Baran kısa bir gülüş attı. “Hmm…” Sanki ciddi ciddi düşünüyormuş gibi çenesini ovuşturdu. “Bu davete icabet etmek lazım.”
Arabadan indi. Ben de kapıyı açıp indim. Apartmanın kapısına doğru yürürken kalbim biraz hızlı atıyordu. Nedenini tam bilmiyordum. Belki biraz önceki kavganın etkisi, belki de içimde hâlâ dolaşan o kaybetme korkusu. Kapıyı açtım.
Merdiven boşluğunda hafif bir deterjan kokusu vardı. Sarı ışık merdivenlere vuruyordu. İki katı birlikte çıktık. Baran arkamdan geliyordu. Adımlarının sesi merdivenlerde yankılanıyordu.
Kapının önünde durdum. Anahtarı çantamdan çıkarıp kilide taktım. Kapıyı açtım. İçeri girdik. Kapıyı arkamdan kapattığım anda içimde bir şey koptu sanki. Daha düşünmeden döndüm ve Baran’a sımsıkı sarıldım. Kollarımı boynuna doladım. Öyle sıkı sarıldım ki sanki bırakırsam kaybedecekmişim gibi.
Baran ilk anda afalladı.
Vücudu bir an gerildi.
Ama sonra o güçlü kolları sırtımın etrafında kapandı. Beni kendine çekti. Göğsüne bastırdı. “Berfin…” dedi şaşkınlıkla. Başımı göğsüne gömdüm.
Kalbinin atışını duyabiliyordum. “Beni bırakmazsın değil mi?” diye fısıldadım. Sesim çok küçük çıkmıştı. Baran bir an hiç konuşmadı. Sonra kolları daha da sıkılaştı. Sanki beni içine alacak gibi sarıldı.
Başımı saçlarımdan tutup göğsüne bastırdı. “Ben seni asla bırakmam.” Dudakları saçlarımda dolaşıyordu. Arka arkaya küçük öpücükler kondurdu. “Duydun mu?” Bir öpücük daha. “Asla.”
Gözlerimi kapattım. “Bırakma…” dedim çaresizce.
Kollarım hâlâ boynundaydı. “Sen benimsin değil mi?” dedim. Sesimde farkında olmadan çocukça bir masumiyet vardı.
Baran saçlarımın arasına gömülmüş halde hafifçe güldü. Dudaklarının hareketini saçlarımda hissettim. “Seninim.” dedi. Sonra omuzlarımdan tuttu. Yavaşça beni kendinden ayırdı. Yüzümü yukarı kaldırdı.
Ellerini yüzümün iki yanına koydu. Avuçları sıcak ve büyüktü. Yanaklarımı tamamen kavrıyordu. Gözlerinin içine baktım. Bakışları çok ciddiydi. “Vicdan Azabı.” dedi. Sesindeki ton yumuşak ama derindi. “Bu kalp bu bedende attığı müddetçe…” Bir eli yavaşça boynumun arkasına kaydı. “…ben senin yanında olacağım.” Gözlerimin dolduğunu hissettim. “Ve seni asla bırakmayacağım.”
“Atsın.” dedim. Elimi kaldırıp göğsüne koydum. Kalbinin üstüne. Kalbi gerçekten hızlı atıyordu. “Hiç durmasın.”
Baran bir an bana baktı. Gözlerinde öyle bir sevgi vardı ki içim titredi. “Senin yanımda olacağın günün hayaliyle yaşadım ben.” dedi. Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü. “Şimdi hayallerime kavuşmuşken…” Başını biraz eğdi. “…gitmek de nereden çıktı?” Başımı hafifçe salladım. “Senin olmadığın bir dünyayı ben ne yapayım Berfin.”
Dudaklarını alnıma yasladı. Uzun ve sevgi dolu bir öpücük bıraktı. “Benim senden başka ihtimalim yok.” Gözlerim kapandı. Bir süre öyle kaldık.
Sonra Baran parmaklarıyla çenemi hafifçe kaldırdı. Gözlerim tekrar onunkilerle buluştu. Bu sefer bakışları daha farklıydı. Daha yoğun. Elini yanağımdan saçlarıma kaydırdı. Baş parmağıyla yanağımı okşadı. “Az önce arabada kavga ediyorduk.” Hafifçe gülümsedi. “Şimdi bana böyle sarılıyorsun.”
Ben de hafifçe gülümsedim. “Korktum.”
Baran kaşlarını hafifçe çattı. “Neden?”
“Bilmem.” Derin bir nefes aldım. “Sanki seni kaybedecekmişim gibi geldi.”
Baran başını iki yana salladı. “Beni bu kadar kolay kaybedemezsin.” Sonra yavaşça bana doğru eğildi. Nefesi dudaklarıma değecek kadar yakındı. “Elimden gelse…” dedi kısık sesle. “...seni yanımdan bir saniye bile ayırmam.”
Parmakları belime kaydı.mBeni kendine çekti. Aramızdaki mesafe tamamen kapandı. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Baran gözlerimin içine bakarak fısıldadı: “Şu an seni öpmezsem kendime saygım kalmayacak.” Sonra gerçekten beklemeden dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı.
Baran’ın yüzü yavaşça bana doğru eğildi. Nefesi dudaklarıma değiyordu artık. Kalbim göğsümün içinde öyle hızlı atıyordu ki sanki o da duyacakmış gibi geldi.
Bir an gözlerime baktı. Sanki son bir kez emin olmak ister gibi. Sonra fısıldadı: “Vicdan Azabı…”
Dudakları yavaşça dudaklarıma değdi. İlk temas çok hafifti. Neredeyse bir yoklama gibiydi. Sanki gerçekten orada olup olmadığımı kontrol ediyormuş gibi.
Sonra biraz daha yaklaştı. Bu sefer öpücüğü daha derindi. Kolları belime dolandı ve beni kendine çekti. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmadı. Göğsüne yaslanmıştım. Elim hâlâ kalbinin üzerindeydi. Kalbi gerçekten çok hızlı atıyordu. Ben de kollarımı boynuna doladım. Öpücük yavaş yavaş derinleşti ama hâlâ yumuşaktı. Acele yoktu. Sanki ikimiz de bu anın gerçek olduğuna inanmak istiyorduk. Baran dudaklarını ayırdığında nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
Alnını benimkine yasladı.
Gözleri kapalıydı.
Bir süre öyle kaldık.
Sonra hafifçe güldü. “Yemin ederim…” dedi nefes nefese. “Bunu yıllardır yapmak istiyordum.”
Ben de gülümsedim ama yüzüm hâlâ onun omzuna yakın duruyordu. “Baran…”
Başımı kaldırdım. “hmm?” dedi yumuşak bir sesle.
“Bir daha bırakma beni.”
Baran’ın yüzündeki ifade anında değişti. Gülümsemesi yumuşadı. Elini saçlarımın arasına soktu. “Ben zaten hiç bırakmadım ki.” Sonra tekrar dudaklarını alnıma bastırdı. “Sen kaçıp durdun.”
Ben hafifçe itiraz ettim. “Kaçmadım.”
Baran gülümsedi. “Kaçtın.”
Sonra burnunu saçlarıma gömdü. Derin bir nefes aldı. “Ve ben her seferinde peşinden geldim.” Elini sırtımda gezdirdi. “Farkında değilsin ama…” Biraz geri çekilip gözlerimin içine baktı. “…ben seni çoktan hayatımın ortasına koymuştum.” Kalbim yine hızlandı. Baran parmağıyla çenemi hafifçe kaldırdı. “Şimdi ise resmen benimlesin.” Gözleri biraz karardı. “Ve bu durum beni tehlikeli derecede mutlu ediyor.”
Sonra birden etrafa baktı. “Bu arada…” Kaşlarını kaldırdı. “Bana kahve teklif etmiştin.” Dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Yoksa o teklif sadece beni eve sokmak için miydi?”
Ben gülerek geri çekildim. “Çok konuşuyorsun.” Mutfağa doğru yürüdüm. “Gerçekten kahve yapacağım.” Baran arkamdan geldi.
Nefesinin sesini duyabiliyordum.
Kapıdan bana baktı.
“İnanılmaz bir şey söyleyeceğim.” Yüzünde haylaz bir gülümseme vardı. "Benim kahvem tuzlu olsun."
✨️
Sınav haftası birkaç gün boyunca aynı tempoda devam etti. Kampüs neredeyse tamamen ders çalışan öğrencilerle doluydu. Kütüphane, kantin, koridorlar… herkesin elinde notlar, fotokopiler, kalemler.
Ben de o günlerde resmen derslere gömülmüştüm. Ama bu yoğunluğun içinde Baran hep bir şekilde yanımdaydı. Resmen gölge gibi.
Toplum içinde dikkatli davranıyorduk. En azından öyle olduğumuzu sanıyorduk. Yan yana yürürken aramızda mesafe bırakıyorduk, masaya otururken herkes gibi davranıyorduk. Ama yine de birbirimize bakışlarımızdan, küçük hareketlerimizden bir şeyler belli oluyordu. Baran bu konuda özellikle yaramazdı.
Kütüphanede ya da kantinde beraber ders çalıştığımız zamanlarda masanın üstünde son derece ciddi bir hali vardı. Önünde defter, elinde kalem… sanki dünyanın en disiplinli öğrencisiymiş gibi davranıyordu. Ama masanın altında bambaşka bir hikâye dönüyordu. Bir gün kantinde oturmuş notlarıma bakıyordum. Başım önümdeydi. Baran karşı sandalyede oturuyordu.
Mirkelam, Alya, Selim ve birkaç kişi daha masadaydı. Mirkelam bir şey anlatıyordu, herkes gülüyordu ama ben yarım kulak dinliyordum. Aklım sınavdaydı. Tam bir şey yazarken ayağımın bir anda sıkıştığını hissettim. Başımı kaldırmadan duraksadım. Baran’ın ayağı benim ayağımı masanın altında sıkıştırmıştı. Yavaşça başımı kaldırdım. Baran son derece ciddi bir ifadeyle Mirkelam’ı dinliyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ama gözlerinin kenarında o tanıdık yaramaz gülümseme vardı.
Ayağımı çekmeye çalıştım.
Bırakmadı.
Daha da bastırdı.
Ben kaşlarımı çatıp ona baktım. O ise konuşmaya katılıyormuş gibi başını sallıyordu. “Evet evet doğru diyorsun.” dedi Mirkelam’a.
Ben masanın altında ayağımı kurtarmaya çalışırken Baran bir an bana baktı.
Ve göz kırptı.
Sinirle ayağımı sertçe çektim.O da sonunda bıraktı. Ama birkaç dakika sonra bu sefer dizime dokundu. Derin bir nefes aldım. Defterime eğilip yazmaya devam ettim. Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi. Ama içimden onu boğmak istiyordum. Bir süre sonra masanın üstünde duran kalemimi almak için uzandığımda parmaklarımın üstüne bir el kapandı.
Baran’ın eli.
Masadaki herkes konuşuyordu. Kimse fark etmedi. Ama o benim parmaklarımı avucunun içine almıştı. Başımı kaldırdım. Baran gayet rahat bir şekilde defterine bakıyordu. Ama parmakları benimkileri yavaşça sıkıyordu. Kalbim hızlandı.
Elimi çekmeye çalıştım.
Bırakmadı.
Başımı biraz ona doğru eğip fısıldadım. “Baran.”
“Hmm?” dedi hiç bakmadan.
“Elimi bırak.”
“Ders çalışıyorum.” dedi ciddi bir sesle.
Ben dişlerimi sıktım. “Ben de çalışıyorum.”
Baran nihayet bana baktı. Gözlerinde o muzip parıltı vardı.
“Sana enerji veriyorum.”
“Bu enerji değil.”
“Bence öyle.”
Mirkelam o sırada konuşmanın ortasında bize döndü. “Ne fısıldaşıyorsunuz?”
Ben hemen elimi çekmeye çalıştım. Baran sonunda bıraktı. Son derece sakin bir şekilde konuştu. “Berfin anlamadığı bir soruyu soruyordu.”
Mirkelam şüpheyle baktı. “Gerçekten mi?”
Ben hızla başımı salladım. “Evet.”
Baran bana yan gözle baktı. Sonra defterime doğru eğildi. Ve gerçekten soruyu anlatmaya başladı. Ama anlatırken sesi bana çok yakındı. Omzum neredeyse onun omzuna değiyordu. Arada sırada kulağıma doğru eğilip fazla yakın konuşuyordu. Bunu bilerek yaptığını çok iyi biliyordum.
Bir gün kütüphanede yine aynı masada oturuyorduk.
Herkes sessizdi.
Kalem sesleri, sayfa çevirme sesleri…
Ben ciddi ciddi ders çalışıyordum.
Baran yanımdaydı.
Bir süre sonra dirseğimin altından hafif bir baskı hissettim. Başımı çevirdim. Baran kolunu sandalyenin arkasına atmıştı. Ama parmakları omzuma değiyordu.
Yavaşça.
Kimse fark etmeyecek kadar küçük bir dokunuştu. Ama ben hissediyordum. Başımı eğip yazmaya devam ettim. Baran hafifçe kulağıma doğru eğildi.
“Vicdan Azabı.” Fısıltı kadar bir sesle konuştu. “Ne var?” diye aynı şekilde fısıldadım.
“Şu an seni öpmemek için çok ciddi bir irade gösteriyorum.” Kalem elimde dondu. Başımı ona çevirdim. Baran gözlerini defterden ayırmadan yazıyordu. Ama dudaklarının kenarı kıvrılmıştı.
“Baran…” diye dişlerimin arasından fısıldadım.
“Şşş.” Başını hafifçe eğdi. “Kütüphane.” Sonra ekledi: “Ciddi ol.”
Ben sinirle tekrar defterime döndüm. Ama içimde istemsiz bir gülümseme vardı. Sınav haftası boyunca böyle küçük anlarla geçiyordu. Biz herkesin içinde normal arkadaşlar gibi davranıyorduk. Ama masaların altında, kısa bakışlarda, küçük dokunuşlarda… Aramızdaki şey sürekli kendini belli ediyordu.
Son sınavdan çıktığımda kendimi gerçekten bitmiş hissediyordum. Günlerdir uykusuzluk, stres, notlar… Hepsi üst üste binmişti. Sanki beynim artık hiçbir şey düşünemiyordu.
Amfinin kapısından çıkarken omuzlarım düşmüştü.
“Of…” diye iç geçirdim. “Artık gerçekten bitti.”
Alya yanımda yürüyordu. Koluma hafifçe dokundu. “Bitti kızım ya. Bak hayattasın.”
Ben yorgun bir gülümsemeyle başımı salladım. “Şu an tek isteğim bir yere oturup üç gün uyumak.”
Tam o sırada Alya çantama doğru bakıp kaşlarını kaldırdı. “Berfin telefonun çalıyor.”
Sınav için sessize almıştım. Çantadan çıkarıp ekrana baktım.
Ekranda “Abim” yazıyordu. Kaşlarım hemen çatıldı.
Baran yanımda yürüyordu. Ekranı görmese de yüzümdeki ifadeyi fark etmişti. “Kim?” diye sordu.
“Malik.” dedim. Baran’ın bakışları biraz daha dikkatli oldu. Telefonu açtım. “Alo?”
Karşıdan abimin sesi hemen geldi. “Napıyorsun Berfin?” Ses tonu garipti.
Normalde biraz daha sakindi ama şimdi sanki acele ediyormuş gibiydi. “Sınavdan çıktık şimdi.” dedim.
“Sen napıyorsun?”
“İyidir.” Kısa bir duraksama oldu. “Bildiğin gibi.” Ama sanki lafı dolandırıyormuş gibiydi. Sonra hemen sordu: “Ne zaman geliyorsun?”
Kaşlarım biraz daha çatıldı. “Kafeteryaya geçiyoruz şimdi. Sınav b ugün bitti zaten.” Bir adım atıp durdum. “Yarın gelirim.”
“Yarın olmaz.” Sesindeki ton daha keskin çıktı. “Bugün gel.”
Tam yürürken durdum. “Neden?” dedim. “Noldu?”
Baran dikkatle yüzüme bakıyordu artık. Mirkelam da konuşmayı fark etmişti.
Malik hemen cevap verdi. “Bir şey olmadı.” Ama sesi hiç öyle gelmiyordu. “Hatta sen hazırlan.” Kısa bir duraklama yaptı.“Akşam seni almaya geleceğim.”
Kalbim bir an garip attı. “Almaya mı?” Bir saniye donup kaldım. “Malik…” Sesim biraz sertleşti. “Noluyor?”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. “Bir şey yok dedim ya.” Sesi biraz daha kapalıydı şimdi. “Akşam hazır ol sen.” Sonra hızlıca ekledi: “Hadi selametle.” Ve telefonu kapattı.
Bir süre ekrana bakakaldım.
Baran hemen sordu: “Noldu?”
Telefonu yavaşça indirdim. “Malik akşam beni almaya geliyor.”
Alya şaşkınlıkla baktı. “Ee hani yarın gidecektin?”
“Ben de öyle söyledim.” Omuz silktim. “Ama akşam gelip alacakmış.”
Mirkelam kaşlarını çattı. “Kesin bir şey oldu.”
Ben dudaklarımı ısırdım. “Ya da…” Boğazım düğümlendi. “…olacak.”
Bir anda içime garip bir korku çöktü. Baran bunu hemen fark etti. Bir adım yaklaştı. “Berfin.” Elini koluma koydu.“Ne oldu?”
Başımı salladım. “Bilmiyorum.” Gerçekten bilmiyordum. Ama abimin sesi… O telaşı… Hiç hoşuma gitmemişti. Kafeteryaya doğru yürümeye başladık ama aklım tamamen başka yerdeydi. Masaya oturduğumuzda herkes konuşuyordu ama ben neredeyse hiçbirini duymuyordum. Baran sandalyeyi bana biraz daha yaklaştırdı.
Sessizce sordu: “Ciddi bir şey mi sence?”
Omuzlarımı düşürdüm. “Malik böyle davranmaz normalde.” Parmaklarımı masanın üstünde birbirine doladım. “Ya babamla ilgili bir şey olduysa? Ya da…” Diyarı düşündüm. Kalbim sıkıştı.
Baran hemen konuştu. “Dur.” Sesi sakindi. “Önce öğrenelim.” Bir an durdu. “Akşam seni almaya gelince sorarsın.”
Ben başımı salladım ama içimdeki huzursuzluk geçmiyordu. Mirkelam bize bakıyordu. “Ben hâlâ bir şey olduğunu düşünüyorum.”
Alya da başını salladı. “Ben de.”
Baran bana döndü. “Akşam seni ben de uğurlayacağım.”
“Gerek yok.” dedim.
Baran kaşlarını kaldırdı. “Var.”
Sesi sakindi ama kararlıydı. “Senin yanında olacağım.” Bir an ona baktım. İçimdeki gerginliğin arasında Baran’ın bu hali garip bir şekilde rahatlatıyordu.
Ama yine de kalbimde kötü bir his vardı.
Sanki…
Akşam olduğunda bir şeyler değişecekti.
✨️
Evin içinde bir türlü yerimde duramıyordum. Salonun penceresinin önüne gidip perdeyi aralıyordum, sokağa bakıyordum… sonra tekrar bırakıp birkaç adım atıyordum. Ama en fazla bir dakika geçmeden yine pencereye dönüyordum.
Sokağın lambaları yanmıştı. Akşam çökmüştü artık. Arabalar arada sırada geçiyor, apartmanın önünden insanlar yürüyordu ama abimin arabası görünmüyordu. Perdeyi yine araladım.
Yoktu.
Kalbim sebepsiz yere sıkışıyordu. Sanki göğsümün ortasında ağır bir taş vardı. Elim farkında olmadan boynuma gitti. Parmaklarım ense kökümde dolaştı. Sanki beni rahatsız eden görünmez bir şey varmış gibi.
İçimde büyüyen o huzursuzluk…
Adını koyamıyordum ama çok kötüydü. Tam tekrar pencereye bakacakken kapı çaldı. Zil sesi beni yerimden sıçrattı. Kalbim bir anda hızlandı.
“Abim geldi.” diye mırıldandım kendi kendime. Hızla kapıya koştum. Kapıyı açtım. Ama karşımda Malik yoktu.
Kapının önünde Mirkelam ve Baran duruyordu.
Bir an şaşkınlıkla onlara baktım. Baran hemen sordu: “Gelmedi mi daha?” Başımı iki yana salladım. “Hayır gelmedi.”
Hızlıca ayakkabılarını çıkarıp koridora girdi. Mirkelam da içeri girdi ama kapının önünde durup bana baktı.
Kaşları çatılmıştı. “Kızım…” Başını hafifçe yana eğdi. “Bu geliş bana pek hayra alamet gelmedi ha.”
Ben dudaklarımı ısırdım. “Bana da…” Salonun içine geçtik. Baran direkt pencereye yöneldi. Perdeyi iki parmağıyla aralayıp sokağa baktı. Bir süre öyle kaldı. Sonra yavaşça konuştu. “Bana da.” Sesi düşündüğü zaman kullandığı o sakin tona dönmüştü. “Normalde gelip alacak olsa yarın da gelip alırdı.” Biraz daha dışarı baktı. “Niye bu kadar acele ediyor?”
Kendi kendine durumu anlamaya çalışıyordu. Ben başımı salladım. “Bilmiyorum.” Boğazım kurumuştu. “Ama içimde kötü bir his var.” Sözler ağzımdan dökülürken sesim titredi. Baran pencereden yüzünü bana çevirdi. Bakışları bir anda yumuşadı. Perdeyi bıraktı ve bana doğru yürüdü. Adımları sakindi ama kararlıydı. Yanıma geldi. Ellerini omuzlarıma koydu.
Parmakları sıcak ve güçlüydü. “Berfin.” Gözlerinin içine baktı. “Sakin ol.” Sesini biraz alçalttı. “Kötü bir şey olmayacak.” Omuzlarımı hafifçe sıktı. “Duydun mu?” Ama içimdeki sıkıntı gitmiyordu. Başımı hafifçe salladım ama gözlerim yine pencereye kaydı. Mirkelam koltuğun arkasına yaslanmış bizi izliyordu.
“Valla ben de anlamadım.” Kollarını bağladı. “Malik normalde böyle aceleci değildir.”
Tam o sırada… Sokaktan bir araba sesi geldi. Baran hemen başını pencereye çevirdi. Perdeyi tekrar araladı. Ben nefesimi tuttum. Bir araba apartmanın önünde durdu. Baran birkaç saniye dışarı baktı. Sonra yavaşça konuştu. “Sanırım geldi.” Kalbim bir anda hızlandı. Göğsümde çarpmaya başladı. “Baran…” dedim fısıltıyla. Baran perdeyi kapattı. Bana döndü Gözleri ciddi ve kararlıydı. “Korkma" dedi. birkaç saniye sonra telefonum titredi.
Hepimiz bir anda o sese döndük. Ekrana baktım. Malik arıyordu. Kalbim sanki bir anda boğazıma çıktı.
Telefonu açtım. “Alo?”
“Berfin.” Abimin sesi bu sefer daha netti. Ama yine de içinde bir gerginlik vardı. “Geldim.” Kısa bir duraklama oldu. “Aşağıdayım.”
Gözlerim istemsizce Baran’a kaydı. “Tamam…” dedim. “İniyorum.” Telefonu kapattım. Salonda bir an sessizlik oldu. Mirkelam hemen konuştu. “Yukarı gelmeyecek mi?”
Başımı salladım. “Hayır.” Boğazımı temizledim. “Aşağıdaymış.”
Baran birkaç saniye bana baktı. Bakışları keskinleşmişti. “Normalde yukarı çıkar.”
“Biliyorum.”Sesim istemeden kısılmıştı.
Mirkelam da bunu fark etti. “Bu işte bir gariplik var.”
Ben hızlıca çantamı aldım. Ama parmaklarım fermuarı kapatırken titriyordu. Baran bunu fark etti. Bir adım yaklaştı. “Berfin.” Başımı kaldırdım. Gözlerinin içine baktım. Elini yavaşça uzattı. Parmakları bileğime dokundu. “Bir şey olursa…” Sesi alçaldı. “Beni arıyorsun.”
“Bir şey olmaz.” demeye çalıştım ama kendi sesim bile bana ikna edici gelmedi. Baran tekrar bana döndü. Bir an tereddüt etti. Sonra elini kaldırıp saçlarımın arkasını düzeltti. Çok kısa bir dokunuştu ama içimi tuhaf bir şekilde ısıttı.
“Git.” Dudaklarını ince bir çizgi haline getirdi. “Ve beni habersiz bırakma.” Başımı salladım. “Tamam.”
Kapıya yürüdüm. Elim kapı koluna gittiğinde arkamdan Baran’ın sesi geldi. “Berfin.” Döndüm. Bana bakıyordu. Gözlerinde az önce hiç görmediğim kadar ciddi bir ifade vardı. “Bir şeylerin ters olduğunu hissediyorum.” Kalbim bir an daha hızlı attı. “Ben de.” dedim dürüstçe.
Baran çenesini sıktı. “Git öğren.” Bir saniye durdu. “Sonra bana söyle.” Başımı salladım. Kapıyı açtım. "ışığı kapatıyorum. Abim anlamasın." Dedim.
Merdivenlere çıktım. Her adımımda kalbim daha hızlı atıyordu. Sanki içimdeki o kötü his büyüyordu. Apartmanın kapısını açtım. Soğuk akşam havası yüzüme çarptı. Sokağa baktım. Abimin arabası gerçekten kapının önünde duruyordu. Malik direksiyon başındaydı. Farların ışığı kaldırıma vuruyordu.
Beni görünce camı indirdi. “Gel.” Kısa ve ciddi bir sesle söyledi. Arabaya doğru yürürken içimdeki huzursuzluk artık iyice büyümüştü. Arabanın kapısını açtım. İçeri oturdum, Kapıyı kapattım. Malik hemen arabayı çalıştırdı. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Motor sesi ve sokak lambalarının ışığı arabaya vuruyordu.
Dayanamadım.“Malik.” Abim gözünü yoldan ayırmadı. “Ne oldu?” Cevap vermedi.
Direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. “Malik.” Bu sefer sesim daha sert çıktı. “Nereye gidiyoruz?”
Abim derin bir nefes aldı. Sonra sonunda konuştu. “Eve.”
Bir saniye durdu. Sonra ekledi: “Evdekiler bizi bekliyor.”
Kalbim bir anda buz gibi oldu. Motorun uğultusu ve dışarıdan geçen arabaların ışıkları içeri vuruyordu. Malik direksiyona iki eliyle sıkı sıkı tutunmuştu. Parmaklarının eklemleri beyazlamıştı. Bir şey söyleyecek gibi duruyordu ama kendini toparlamaya çalışıyordu sanki. Sonunda derin bir nefes aldı. “Yanımda olman gerekiyor Berfin.” dedi Sesi beklediğimden daha kırılgandı. “Tek başıma yapamam.”
Kalbim bir an garip attı. “Neyi?” dedim hemen. “Ne yapacaksın ki?” Ama bunu sorarken boğazım kurumuştu. Sanki kalbim korkudan bir an atmayı unutmuş gibiydi.
Malik yola bakmaya devam etti. “Artık zamanı geldi.” dedi yavaşça. “Ya ben söyleyeceğim…” Direksiyonu biraz daha sıktı. “…ya da bu iş artık çığırından çıkıyor.”
Başımı ona çevirdim. “Hangi iş?” dedim bastıra bastıra.
Malik birkaç saniye konuşmadı. Sanki o kelimeyi söylemek bile zor geliyordu. Sonra nihayet söyledi. “Babamgil’e söyleyeceğim…” Kısa bir duraklama yaptı. “Diyar’ı.”
Sanki biri içime buz döktü. “Ne?!” diye bağırdım. Sesim arabada yankılandı.Malik gözünü yoldan ayırmadan konuştu. “Ciddi misin sen?”
Malik hiç tereddüt etmeden cevap verdi. “Evet.” Bir saniye durdu. “Ciddiyim.” Sesi sertti ama içinde bir yorgunluk vardı. “Hiç bu kadar ciddi olmamıştım.”
Ben şaşkınlıkla ona bakıyordum. “Abi…” dedim. Ona böyle hitap ettiğimde normalde hemen sinirlenirdi ama şu an umurumda değildi. “Sen kafayı mı yedin?”
Malik kısa bir nefes verdi. “Yedim.”Dedi bunu Öyle düz söyledi ki bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra dişlerini sıktı. “O Raşit denen adam…” dedi öfkeyle. “Diyar’ı verecek.” Gözleri karardı. “Karar vermiş.” Direksiyona bir kez daha sertçe vurdu. “Ağlayarak aradı beni Diyar.” Sesi bir anda kırıldı.
Benim boğazım düğümlendi. “Abi…” dedim fısıltıyla. “Hayır.” dedim hemen. “Öyle bir şey olmayacak.” Aklıma gelen ilk şey ağzımdan döküldü. “Baran izin vermem dedi.” Cümle çıkar çıkmaz pişman oldum. Malik anında başını bana çevirdi.
Gözleri şüpheyle daraldı. “Sen nereden biliyorsun?”
Kalbim bir an durdu sanki. Hızla düşündüm. “Yengem söyledi.” dedim. Aklıma gelen ilk yalanı söyledim. “Baran’ın haberi yokmuş Diyar’ı istemesinden.” Malik kaşlarını çattı. Ben devam ettim. “Öyle bir şeye müsaade etmem demiş.” Malik başını tekrar yola çevirdi. Ama yüzündeki ifade değişmemişti. “Baran bir var bir yok.” dedi sertçe. “Raşit ağa onu mu dinleyecek sanki?” Sesi öfkeyle doluydu. “Kafasına koymuş adam.” Direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. “Haftaya gelin demiş görücülere.”
Kalbim yine sıkıştı. “Ne zaman söyleyeceksin bizimkilere?” dedim korkuyla.
Malik hiç tereddüt etmedi. “Bugün.” Kısa bir cevap verdi. “Eve varalım.” Sonra bana baktı. “Ve hemen söyleyeceğim.” Gözlerinde kararlı ama korkulu bir ifade vardı. “Yanımda olursan…” Sesi biraz yumuşadı. “…kendimi yalnız hissetmem.”
Onu ilk defa böyle görüyordum. Malik normalde korkusuz biriydi. Ama şu an… Gözlerinin arkasında açıkça bir endişe vardı.
Elimi uzattım. Koluna sardım. “Her zaman yanındayım.” dedim yumuşakça.“Her zaman.” Onu teselli etmeye çalıştım. Ama içimde fırtına kopuyordu. “Bizimkiler nasıl tepki verir bilmiyorum ama…” dedim.
Malik kısa bir acı gülümseme yaptı. “Ben biliyorum.” Dedi. Sonra derin bir nefes aldı. “Çok iyi biliyorum.” Gözlerini yoldan ayırmadan devam etti. “Ama bazı şeyler için…” Sesi ağırlaştı. “…artık öğrenmeleri gerekiyor.” Araba karanlık yolda ilerlerken kalbim göğsümde çarpıyordu. Bir yandan Diyar için korkuyordum. Bir yandan da Malik için. Çünkü içimde bir his vardı. Bugün eve vardığımızda… Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Eve yaklaştıkça içimdeki gerginlik katlanarak büyüyordu.
Arabada oturuyor olmama rağmen avuçlarım ter içindeydi. Parmaklarımı birbirine kenetlemiş, dizlerimin üzerinde sıkıyordum. Nefesim daralıyordu sanki.
Malik’e bakmamaya çalışıyordum ama gözüm yine de ona kayıyordu. O da en az benim kadar gergindi. Belki daha fazla. Direksiyonun arkasında omuzları sertleşmişti. Yola bakıyordu ama gözleri sanki gerçekten orada değildi. Birkaç saniyede bir elini kaldırıp alnındaki teri siliyordu. Bu, onu çocukluğumdan beri tanıyan biri olarak bana çok şey söylüyordu. Malik kolay kolay korkan biri değildi. Ama şu an… Belli ki içinde büyük bir fırtına kopuyordu. Yol beklediğimden çok daha hızlı bitti.
Sanki birkaç dakika önce şehirdeydik de bir anda evin sokağına gelmişiz gibi hissettim. Kalbim göğsümde ağır ağır çarpıyordu. Aklımın içinde ise birbirinden korkunç senaryolar dolaşıyordu.
Babam nasıl tepki verecek?
Annem?
Evde kimler olacak?
Bağırış mı çıkacak?
Yoksa daha kötüsü mü?
Hiçbirini kestiremiyordum. Araba yavaşladı. Sonra evimizin önünde durdu. Motor hâlâ çalışıyordu ama Malik arabayı park ettikten sonra hiçbir şey yapmadı. Direksiyonun başında öylece kaldı. Sokağın loş ışığı ön camdan içeri düşüyordu. İkimiz de kıpırdamıyorduk. Sadece arabayı dolduran ağır bir sessizlik vardı. O sessizliğin içinde Malik’in aldığı derin nefesleri duyabiliyordum. Göğsü her seferinde ağır ağır kalkıp iniyordu.
Bir…
İki…
Üç…
Sanki kendini hazırlamaya çalışıyordu. Ama bir türlü hareket edemiyordu. Ben de edemiyordum aslında. Kapıyı açmak için elimi uzatmak bile zor geliyordu. Eve bakmaya cesaret edemedim. Başımı yavaşça Malik’e çevirdim. Yüzü sertti ama gözlerinin altında açık bir gerginlik vardı. Yutkundum. Ona güç vermek istiyordum. Ama kendi ellerim titriyordu. Parmaklarımı dizlerime bastırarak titremeyi durdurmaya çalıştım.
Sonunda dayanamadım. “Hadi.” dedim. Sesim sandığımdan daha kısık çıktı. Boğazımı temizledim. “Hadi…” dedim tekrar, bu sefer biraz daha net. “Gidip konuşalım.”
Malik başını hafifçe salladı. Ama yine kıpırdamadı. Direksiyonun üstünde duran elleri hâlâ sıkıydı. Sanki o kapıyı açtığı anda geri dönüşü olmayan bir şey başlayacakmış gibi.
Ve aslında…
İkimiz de bunun farkındaydık. Bir süre daha öyle oturduk. Sonra Malik birden derin bir nefes aldı. Başını arkaya yasladı. Gözlerini kapattı. Göğsü ağır ağır kalkıp indi. Fısıltı gibi bir sesle konuştu. “Berfin…”
Başımı ona çevirdim. “Efendim?”
Gözlerini açtı. Yüzünü bana döndürdü. Bakışlarında hem korku hem kararlılık vardı. “Eğer işler kötü giderse…” Bir saniye durdu. “…arkamda durur musun?”
Kalbim sıkıştı. Hiç düşünmeden elimi uzattım. Kolunu tuttum. “Her zaman.” Parmaklarımı koluna biraz daha bastırdım. “Sen yalnız değilsin.”
Malik bana birkaç saniye baktı. Sonra dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. Ama bu bir gülümseme değildi. Daha çok kendini toparlama çabasıydı. Başını bir kez daha salladı. “Tamam.” Derin bir nefes aldı. Motoru kapattı. Araba bir anda sessizliğe gömüldü. Sanki o ses de gidince gerçek tamamen üzerimize çöktü. Malik kapı koluna uzandı.
Ama kapıyı açmadan önce bir saniye durdu. Sonra mırıldandı: “Allah sonumuzu hayır etsin.”
Ve kapıyı açtı.
Evin büyük tahta kapısının önünde durduğumuzda kalbim yine hızlandı. Avludan gelen ışık kapının altından sızıyordu. İçeriden tanıdık sesler geliyordu. Çay kaşıklarının bardaklara vurduğu o ince tıkırtı…
Birinin gülüşü…
Sandalyenin sürtünme sesi…
Her şey o kadar normal geliyordu ki. Bu evin içinde birazdan nasıl bir konuşma geçeceğini düşününce içimdeki düğüm daha da sıkılaştı. Malik yanımda sessiz duruyordu. Omuzları hâlâ gergindi.
Kapıyı çaldım.
İçeride birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra kapıya doğru adım sesleri gelmeye başladı. Kalbim sanki her adımda biraz daha hızlandı. Kapı hafifçe aralandı. Aralıktan Beritan’ın temkinli yüzü göründü. Beni fark ettiği anda yüzü bir anda aydınlandı.
Gözleri büyüdü. Kapıyı tamamen açtı. “Aman Berfin!” dedi sevinçle. “Hoş geldin.”
Hiç beklemeden kollarını açıp bana sarıldı.Ben de gülümseyerek sarılışına karşılık verdim. “Hoş buldum.”
Beritan beni bırakmadan biraz geri çekilip yüzüme baktı. “Nerden çıktın kız.” Sonra kapının yanından çekildi. “Gel gel içeri.”
Avluya doğru adım attık. Beton basar basmaz çocukluğumdan beri bildiğim o ev kokusu burnuma geldi. Çay, yemek ve eski taş duvarların kokusu birbirine karışmıştı. Beritan bir anda yüksek sesle bağırdı: “Sara Ana! Berfin gelmiş!”
Ses balkona doğru yükseldi. Gerçekten de herkes oradaydı. Akşam serinliğinde balkonun etrafına toplanmışlardı. Çay bardakları masanın üstünde dizilmişti.
Annem sandalyeden hemen ayağa kalktı. Ama ondan önce merdivenlerden küçük bir fırtına indi. Paytak paytak adımlarla merdivenleri inerken sesi avluda yankılandı. “Hala!” Sait’in sesi. Kollarını iki yana açmış bana doğru koşuyordu.“Hala!”
Ben de eğildim. O daha bana ulaşmadan onu kaptığım gibi kucağıma aldım. Hemen yanaklarından öpmeye başladım. “Ben seni yerim yerim.” Saçlarını karıştırdım. “O hala diyen dilini yerim.”
Sait kahkahalarla güldü. Boynuma sarıldı. Sonra birden ciddi bir ifadeyle yüzüme baktı. “Oyuncak aldın mı bana?” Bir an durdum. İçimdeki telaşın arasında bunu hiç düşünmemiştim. Bu sefer gerçekten hazırlıksız gelmiştim. Mahcup bir gülümsemeyle başımı salladım. “Bu sefer almadım.” Sait’in yüzü hemen düştü.Ama hemen ekledim: “Ama söz.” Parmağımı kaldırdım. “Bir dahakine alacağım.”
Sait dudaklarını büzdü. “Ya off…” Omuzları düştü. “Niye almadın?”
Tam cevap verecekken yengem merdivenin başından seslendi. “Oğlum bırak halanı da gelsin.”
Sonra bana gülümseyerek baktı. “Yol gelmiş kız.”
Sait istemeye istemeye kollarını boynumdan çözdü ama hâlâ bana tutunuyordu. Ben de onu yavaşça yere indirdim. Başını okşadım. “Sonra oynarız tamam mı?” Başını salladı ama hâlâ biraz kırgındı. Tam o sırada gözüm Malik’e gitti. Kapının yanında durmuştu. Herkesi izliyordu. Yüzü ciddi, hatta biraz solgundu. Ben ona baktım. O da bana baktı. Sonra hafifçe başıyla işaret etti. “Hadi.”
Kalbim bir kez daha sıkıştı. Çünkü biliyordum… Birazdan bu evin içindeki o sıcak, normal akşam… tamamen değişecekti.
Merdivenleri çıkarken kalbim göğsümde öyle sert atıyordu ki sanki herkes duyacakmış gibi geliyordu. Malik birkaç adım arkamdan geliyordu. Ayak seslerini duyuyordum ama ikimiz de konuşmuyorduk.
Balkona adım attığımda herkesin gerçekten orada olduğunu gördüm. Akşam serinliği çökmüştü. Balkonun ortasında yuvarlak masa, üstünde çay bardakları, tabaklar… herkes sandalyelere yayılmış oturuyordu.
Ben görünür görünmez annem başını kaldırdı. “Nerden çıktın kız sen?” dedi şaşkınlıkla. Yüzü bir anda aydınlandı. Ben de kendimi olabildiğince normal göstermeye çalışarak gülümsedim. “Sürpriz yaptım.” Önce dedemin yanına gittim. Eğilip elini öptüm.
“Hoş geldin deli kız.” dedi tok sesiyle. Sonra nenemin elini öptüm. Her zamanki gibi avucunun içine bir öpücük kondurdum. “Evimiz şenlendi vallahi.” dedi.
Babamın ve annemin elini öptüm en son. Babam başımı okşadı. “İyi ki geldin.”
Ben de sandalye kenarında ayakta durarak konuşmaya başladım. “Sınavlar bugün bitti.”
Sesim sakin çıkıyordu ama içimde fırtına kopuyordu. “Normalde yarın gelecektim ama…” Bir an Malik’e baktım. “…sağ olsun Malik beni getirdi.”
Balkondaki herkesin yüzünde sevinç vardı. Onlar için bu sıradan bir akşamdı. Kızları sürpriz yapıp eve gelmişti. Hepsi mutlu görünüyordu. “Aman aman iyi yapmışsın kızım.” dedi annem sevinçle.
Sonra dikkatle yüzüme baktı. “Sınavların nasıldı?”
Babamda sordu. “İyi miydi?”
Ben başımı salladım. “İyiydi çok şükür.”
Ama ellerim titriyordu. Parmaklarımı birbirine kenetleyip saklamaya çalıştım. Stresten içim buz kesmişti. “Ee sen yol yorgunu açsındır.” dedi yengem hemen. Ayağa kalkmaya yeltendi. “Sana hemen yemek hazırlayalım.”
Ben hızla elimi kaldırdım. “Yok yok!” Sesim biraz hızlı çıkmıştı. Herkes bana baktı. Hemen yumuşattım. “Aç değilim.” Gülümsemeye çalıştım. “Hiç zahmet etme yengem.”
Ama dedem kaşlarını çattı. “Nasıl aç değilsin?”
Sandalyede biraz doğruldu. “Olmaz öyle şey.” Elini masaya vurdu. “Hazır etsinler yiyesin.”
Mideme bir dalga geldi. Stresten gerçekten mide bulantısı hissediyordum. “Yok bavo…” dedim. “Gerçekten aç değilim.”
Ama dedem homurdandı. “Ee eşek kızı eşek.” Parmağını salladı. “Sen yemek yemezsen güçten düşersen…” Sesi yükseldi. “Ben seni o okula komam daha haberin olsun!”
Bir an durdum. Dedem hayatımda ilk kez iyiliğimi düşündüğü için okula göndermemekle tehdit ediyordu. Normalde hep başka sebeplerle kızardı. Bu garip bir şekilde içimi sızlattı. Tam o sırada nenem lafa karıştı.
“Darlama kızı hacı.” Elini salladı. “De hös.” Sonra bana dönüp kafa salladı. “Aç değilmiş.” Dedeme ters ters baktı. “Sen de nettiğini heç bilmiyon ha.”
Ben zoraki bir gülümsemeyle herkese bakıyordum. Acaba bir şey fark ettiler mi? Yüzümdeki gerginliği görüyorlar mıydı? Malik yanımda hâlâ ayakta duruyordu. Sessizdi. Ama ben onun nefesinin ağırlaştığını hissediyordum. Annem tekrar konuştu.
“Ee o zaman çay iç.” Sesi yumuşaktı. “Hava az serin, iyi gider.”
Yengem hemen atıldı. “He ben gidip bardak getireyim size.” Bize baktı. “İçiniz ısınsın.”
Sandalyesinden kalkıyordu. Tam ayağa kalkmıştı ki… Malik bir anda konuştu. “Otur yengem.” Sesi balkonda yankılandı. Herkes bir anda ona döndü. Ben hemen Malik’e baktım. Sesinin titrediğini duymuştum. Yengem şaşkınlıkla ona baktı.
“Niye yengem? Noldu? Dedi yengem. Malik birkaç saniye konuşmadı. Boğazını temizledi. Gözleri bir an masadaki herkesi dolaştı.
Babam.
Dedem.
Nenem.
Annem.
Sonra tekrar konuştu. “Çay kalsın.” Sesi bu sefer daha ağırdı. Ama hâlâ içinde bir titreme vardı. “Size diyeceklerim var.” O an balkona ağır bir sessizlik çöktü. Kimse konuşmadı. Benim kalbim ise göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. Çünkü artık biliyordum.
O an…
başlıyordu.
Herkes bir anda ona bakmıştı. Annem elini refleks gibi göğsüne götürdü. Gözleri endişeyle büyüdü. “Hayırdır oğlum?” dedi. Sesi titriyordu. “Kötü haber mi var?”
Malik hemen başını salladı. “Yok anam.” Boğazını temizledi. “Öyle bir şey değil.” Ama sesi o kadar gergindi ki kimse tam ikna olmamıştı.
Babam sandalyede biraz öne eğildi. Dirseklerini dizlerine koydu. “Malik…” dedi ağır bir sesle. “Ne diyeceksen söyle oğlum.” Onun da merakı artmıştı.
Nenem hemen dudaklarının arasından bir dua mırıldandı. “Allah’ım sen koru…”
Dedem bastonuna dayanarak Malik’e dikkatle baktı. Gözlerini kısmıştı. “La havle…” dedi homurdanarak. “Ne oluyor oğlum?” Malik’in yüzünü süzdü. “Betin benzin atmış.” Sonra bastonunu yere hafifçe vurdu. “Nedir mevzu? Söyle de hayde.”
Malik bir an nefes aldı. Boğazını temizledi. “Miroğlu’yla kavgamı hatırlarsınız…” Bu kelime balkona düşer düşmez hava değişti. Yengem bir anda olduğu yerde dikleşti. Sanki omurgası taş kesilmişti. Gözleri Malik’e kilitlendi. Sait ise hiçbir şey anlamamıştı.
“Miroğlu kim anne?” diye sordu masumca. Tam o sırada Beritan elinde sürahiyle balkona çıkıyordu. Sait’i duyunca yengem hemen ona döndü. “Saiti aşağı götür.” dedi kısa bir sesle.
Beritan bir an durdu. Etrafındaki soğuk havayı o da fark etmişti. Ama bir şey demedi.
Sait’i kucağına aldı. "Niye" Sait hâlâ meraklıydı. “Ben de kalayım.”
Ama Beritan onu alıp merdivenlere yöneldi. Merdivenden inerken birkaç kez geri dönüp baktı. Balkonda bir şeylerin değiştiğini anlamıştı. Onlar aşağı inince balkonda sadece büyükler kaldı.
Sessizlik tekrar çöktü. Babam sabırsızlandı. “Eee…” dedi. Kaşlarını çatarak Malik’e baktı. “Sonunda kavga sebebini mi söyleyeceksin?”
Malik’in omuzları sertleşti. Ben yanındaki sandalyenin kenarında duruyordum. Ellerim soğuktu. Nefesimi tutmuş gibiydim. Malik derin bir nefes aldı.
Sonra birden… Sanki içindeki baraj patlamış gibi konuştu. “Ben birine sevdalandım.”
Cümle balkonda patladı resmen. Bir an kimse konuşmadı. Sonra annemin yüzü bir anda aydınlandı. Elleri birbirine çarptı. “Ne!” Gözleri doldu. “Allah’ım çok şükür!” Sanki yıllardır beklediği bir haberi duymuş gibi sevindi.
Nenem de hemen ileri eğildi. “Ee kimmiş söyle oğlum!” Yüzünde heyecan vardı. “Gidip isteyelim.”
Dedem de bastonuna dayanarak doğruldu. “He ya!” Gururlu bir sesle konuştu. “İsteyelim.” Bıyığını sıvazladı. “Hacı Ali’nin torununa kız vermeyecekler de kime verecekler?”
Ben ise Malik’e bakıyordum. Onların sevinci… Malik’in yüzündeki gerginlikle hiç uyuşmuyordu. Çünkü ben biliyordum. Malik’in söyleyeceği isim… Bu balkondaki havayı tamamen değiştirecekti.
Herkes Malik’e bakıyordu. Az önceki sevinç yerini gergin bir meraka bırakmıştı. Malik derin bir nefes aldı. Göğsü ağır ağır kalkıp indi. Sanki söyleyeceği kelimeleri içinde tartıyordu. “Ben sevdalandım… doğru.” dedi sonunda. Sesi bu kez daha yavaştı.
Sonra bir an durdu.
Bakışlarını masadan çekip boşluğa dikti. “Ama…” dedi. “…yanlış birine sevdalandım.” Annemin yüzündeki gülümseme hafifçe soldu. Dedem kaşlarını çattı. Malik devam etti. “Olmayacak birine kapıldım.” O sırada gözleri yengeme kaydı.
Yengem bir anda nefesini tuttu. “Bunu da Miroğlu öğrendi.” dedi Malik. Boğazını temizledi. “Kavga öyle başladı.” Balkonda oturan herkes artık tamamen dikkat kesilmişti. Kimse konuşmuyordu. Sadece Malik’e bakıyorlardı. Ama o soruyu sormaya kimsenin dili varmıyordu.
Kim? diye sormak…
Sanki korkulan bir kapıyı açmak gibiydi. Malik konuşmaya devam etti. “Miroğlu haklıydı.” Başını hafifçe eğdi. “Ben haksızdım.” Sonra tekrar başını kaldırdı. “Biliyorum.” Sesi kırıldı. “Ama sevdalandım.” Parmakları titriyordu. “Çok çabaladım, direndim bu yüreğe söz geçiremedim.” Gözlerini yere indirdi. “Tutuldum.”
O anda yengemden titrek bir nefes çıktı. Sessiz ama ağır bir nefes. Ben hemen ona baktım. Yüzü solmuştu. Gözleri Malik’teydi. Ama o bakışta sadece şaşkınlık yoktu. Korku vardı. O an içimde bir şey düştü.
Çünkü yengem anlamıştı.
Henüz isim söylenmemişti ama o anlamıştı. Ve ben de onun o korkulu yüzünü görünce anladım. Yengem bu hikâyeyi biliyordu. Çünkü benzerini bizzat yaşamıştı. İçimde soğuk bir ürperti yayıldı. Göğsüm sıkıştı.
Hiç kimse o soruyu sormaya cesaret edemiyordu.
Ama sonunda…
Yengem sordu. Sesi neredeyse fısıltı gibiydi. “Kim?” O tek kelime balkona ağır bir taş gibi düştü. Malik gözlerini kapattı. Sanki o ismi söylemeden önce son bir kez kendini topluyordu. Sonra dudakları aralandı.
Ve ağzından hayatımızı alt üst edecek o isim çıktı.
“Diyar.”
Balkonda bir şey kırıldı sanki. Yengemin gözünden tek bir damla yaş süzüldü.Yavaşça yanağından aşağı indi.
Malik gözlerini tekrar açtı. Bu sefer kararlıydı. Herkese tek tek baktı.
Babama.
Dedeme.
Anneme.
Nenem…
Yengeme...
Ve bana.
Herkesin yüzünde aynı şey vardı. Korku. Aynı anda herkesin zihninde aynı düşünceler, aynı felaket senaryoları dönmeye başlamıştı. Malik son kez konuştu. Sesi artık saklanmıyordu.
“Diyar Turanlı.”
O anda balkona ölü bir sessizlik çöktü.
Bölüm Sonu
Bayram öncesinde size hediye niyetiyle bölümü yetiştirdim. Umarım beğenirsiniz. Güzel yorumlarınızı bekliyorum ve arkadaşlarınıza kitabımızı önermeyi unutmayın 🌹✨️❣️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.26k Okunma |
252 Oy |
0 Takip |
34 Bölümlü Kitap |