
Altay o sabah her zamankinden daha erken uyanmıştı. Umay işe gitmek üzere hazırlanırken sessizce mutfağa geçip kahvaltı hazırlamış, çocuklar uyanmadan önce evin içinde sessiz bir koşturmaca başlamıştı. Umay kapıdan çıkarken, gözleriyle gülerek, "Sana kolay gelsin komutan bey, iki cephede birden savaşman gerekecek," demişti. Altay içten içe gülümsemişti. Çünkü evde iki minik komutan yardımcısıyla kalmak, çoğu zaman bir askeri operasyon planlamaktan çok daha zordu. Aybars beş yaşında, zeki, sorgulayıcı ve lider ruhluydu. Ülkü ise üç yaşında, tatlı ama inatçı, ne istediğini bilen ve duygusal patlamalarıyla meşhur küçük bir hanımefendiydi. Plan basitti: Çocukları arabaya alacak, önce kahvaltıya götürecek, ardından oyuncak mağazasında bir süre oyalayacak, sinemada animasyon bir filme sokacak ve dondurmayla günü taçlandıracaktı. Ne kadar zor olabilir ki? Altay bu düşüncelerle çocukları giydirip arabaya bindirdi. Ancak plan daha ilk durakta çökmeye başladı.
Aybars, kahvaltıya gitmeden önce parkta oynamak istediğini söyledi. Altay sabırla planın sırasını anlattıysa da Aybars fikir değiştirmemekte direndi. Ülkü bu sırada ağlamaya başlamıştı çünkü sevdiği saç tokası evde kalmıştı. Arabayı sağa çekip arka koltuğa dönen Altay, bir yandan Aybars’a parkın kahvaltıdan sonra da mümkün olduğunu anlatmaya çalışıyor, bir yandan Ülkü'nün gözyaşlarını silip tokasını unuttuğu için üzülmemesini söylüyordu. Henüz yola yeni çıkılmıştı ama Altay kendini cephe gerisinde değil, çatışmanın tam ortasında hissediyordu.
Nihayet bir kafeye vardılar. Sipariş verildi, çocuk menüleri geldi. Ama Aybars’ın pankekleri "yanlış meyvelerle" süslenmişti. Ülkü’nün ise sütü sıcak geldiği için içmeyi reddetti. Altay, garsona sabırla durumu açıklarken bir yandan masada devrilmek üzere olan portakal suyunu kurtarıyor, diğer yandan Ülkü’nün huysuzlanmasını engellemeye çalışıyordu. Bu kahvaltı, planın “kolay kısmı” sayılıyordu.
Yine de Altay pes etmedi. Kahvaltı sonrası oyuncak mağazasına girdiklerinde işler biraz yoluna girmiş gibiydi. Aybars yeni çıkan bir uzay gemisi oyuncakla büyülenmişti, Ülkü ise pelüş hayvan reyonunda kendine bir "bebek tilki" seçmişti. Her şey bir süreliğine yolundaydı. Ta ki iki çocuk da aynı anda farklı yönlere koşmaya başlayana kadar. Altay bir an hangisinin peşinden gideceğine karar veremedi, sonra içgüdüsel olarak daha kırılgan olanın, yani Ülkü’nün peşine koştu. Aybars çok geçmeden geri döndü ama dudaklarını büzerek, “Beni unuttun,” dedi.
O an Altay bir nefes aldı. Plan dediğin kağıt üzerindeydi, gerçek hayat ise inişli çıkışlı, bol sürprizli bir senaryo gibiydi. Ve bugün bu senaryonun başrolünde, biraz sabırlı, biraz komik ama tamamen sevgi dolu bir baba vardı. Gün daha yeni başlıyordu.
Aybars rotasını doğrudan Lego bölümüne çevirdi. "Ben bu robot setini istiyorum. Ama baba, bu sadece oyuncak değil, bir eğitim aracı. Geleceğim için yatırım olur." Altay kutunun köşesindeki fiyat etiketine baktı.
Gözleri hafif büyüdü. "Oğlum, senin geleceğin çok parlak ama bu set 6300 lira parlak…"
Aybars ellerini arkasında birleştirerek, "Baba, yatırım yapmazsak ileride eksik kalırım. Lütfen mantıklı düşün."
Ülkü ise tüm dükkânın içinde bir Barbie bebeği kucaklayıp koşarak geldi. "Baba bu benim bebeğim. Adı Kayla. O benim artık. Geri koyamam."
"Ama daha bakmadık başka şeylere, belki daha güzelini buluruz?"
"Hayır. Kayla bana gülümseyerek baktı. O beni seçti."
''kızım bu bebek 7400 tl daha uygun baksak'' Altay, bir elinde yatırım bekleyen Lego kutusu, diğerinde 'gülümseyen' kayla ile, orta yolu buldu: Aybars’a küçük bir model set, Ülkü’ye mini saç fırçası seti aldı.
Kasaya doğru yürürken, Altay içinden sessizce bir zafer marşı mırıldanıyordu. Bu, diplomasiyle kazanılmış bir baba zaferiydi. Bir yanda geleceğine yatırım yapan beş yaşında bir vizyoner, diğer yanda kendisini oyuncak bebek tarafından seçildiğine yürekten inanan minik bir duygusal kraliçe... Ve ikisine de hayır demeden, cüzdanı tamamen yakmadan bu mağazadan çıkabilmek... bu bir sanattı.
Kasadan çıkarken Aybars, “Aslında bu model setle temel mühendislik prensiplerini de anlayabilirim,” dedi ciddi ciddi. Ülkü ise saç fırçasını çantasına koyup Kayla’yı rafa son bir bakış atmadan geçmemişti. Dudakları biraz bükülmüştü ama Altay onun mini bir zafer kazandığını sezdi. Çünkü Ülkü, o fırçayla ilk fırsatta bir Barbie’ye kuaförlük yapacağını çoktan kafasında kurmuştu.
Mağazadan çıktıklarında hava sıcaktı, kaldırım taşları bile sessizce öğle güneşine direniyor gibiydi. Altay göz ucuyla çocuklara baktı. Henüz günün yarısı geçmişti. Sırada sinema ve dondurma vardı. Plan hâlâ ayaktaydı, biraz yamalı ama hayattaydı. Arabaya binerken kendi kendine düşündü: Bu iki minikle her gün bir operasyona çıkmak gerekse, yine de çıkarım. Ama dürüst olmak gerekirse, bir Terminatör filmi izlemek şu anda çok daha kolay geliyordu.
Sinemaya geldiklerinde Altay, birkaç saniyeliğine içten bir nefes aldı. Klima serinliği, patlamış mısır kokusu, uzaktan gelen film fragmanlarının uğultusu… Kulağa huzur gibi geliyordu. Ama sadece üç saniye sürdü.
Çünkü gişe ekranına bakan Aybars parmağıyla işaret etti: “Bak! Bu uzaylı filmi. Animasyon ama bilimkurgu da var. Tam benlik!”
Aynı anda Ülkü aşağıdan çekiştirmeye başladı. “Ben bu prensesli büyülü filmi istiyorum! Kayla'nın dünyası! Onu görmek istiyorum!”
Altay, “İkisi aynı saatte başlıyor, çocuklar. Birine birlikte girmemiz lazım,” dedi. Diplomatik, sabırlı bir tonla.
Ama bu öneri, Ülkü’nün gözlerinde ateşi yaktı. Kaşlar çatıldı. Dudaklar büküldü. Ve ardından sihirli bir cümle geldi:
“Ben büyücüyüm! Seni kurbağaya çeviririm Aybars!”
Aybars aldırmadan gülüp, “Cadı film izleyen kız çocukları zaten gerçek olamaz,” deyince olanlar oldu.
Ülkü bir adım yaklaştı ve Aybars’ın saçını iki parmağıyla yakalayıp çekti. Ters köşe! Aybars acı içinde, “Aaaahh! Baba saçımı yoldu! Bu kız deli!” diye bağırdı.
Altay araya yıldırım gibi girdi. Dizlerini büküp ikisinin göz hizasına geldi.
“Dur. Herkes nefes alsın,” dedi. Ülkü hâlâ gözlerinden ateş çıkarıyor, Aybars bir yandan saçını kontrol ediyordu.
Altay ciddi ama yumuşak bir sesle konuştu:
“Bakın, iki ayrı filme gidemezsiniz. Bu bir seçim değil, bir anlaşma meselesi. Eğer şimdi birlikte bir film seçemezsek, o zaman hiçbir film izlenmeyecek. Ve dondurma da iptal olur.”
Söz konusu “dondurma” kelimesi, anında ortalığı soğuttu. Ülkü bir adım geri çekildi, Aybars kollarını kavuşturdu ama artık bağırmıyordu.
Kısa bir sessizlikten sonra Ülkü, yere bakarak mırıldandı:
“Peki… Uzaylı filmi de olur. Ama sonra bana dondurmalı pasta alırsın.”
Altay başını salladı. “Anlaştık. Bilimkurgu ve sonra tatlı barışı.”
Aybars gözlerini devirdi ama kabul etti. “Peki, ama o cadı beni tekrar ısırırsa, güvenlik çağırırım.”
Altay gülmeden duramadı. “Tamam komutan, filmi izleyin, sonra operasyon pastanede devam edecek.”
Sinemadan çıktıklarında güneş hâlâ tepedeydi. Ülkü dondurma için yalvarma moduna geçmişti, Aybars ise hâlâ film üzerine analizler yapıyordu.
“Baba bu filmdeki uzaylılar aslında ilk sahnede sinyal gönderiyordu ama insanlar anlamadı. Aynı şeyi Mustafa Kemal amca söylemişti.”
Altay bir an durdu, Aybars’a baktı.
''Bizim Mustafa Kemal? Dağ gibi adam olan?”
“Evet!” dedi Aybars, “O bana Varlıklar Arası Barış Protokolleri diye bir çizgi roman verdi. Hem de imzalı! Dedi ki, ‘Gerçek komutan, hayal gücünü kaybetmeyendir.’”
Altay içinden güldü. Şu Mustafa Kemal de tam bir garip. Dağ operasyonunda bile çantasından bilimkurgu romanı çıkarırdı. Gece nöbetinde lazerli uzaylı taktikleri anlatırdı. Şimdi anlaşılıyordu Aybars’ın ani dönüşü. Susam Sokağı’ndan direkt intergalaktik stratejiye geçmesinin sebebi, evde değil, görev arkadaşından bulaşmıştı.
Altay, “Oğlum, Mustafa Kemal’in sana o kitapları vermesi iyi hoş da... O adam geçen yıl karakolda Yüzüklerin Efendisi’yle Orta Doğu politikalarını kıyasladı. Senin yaşında biri için fazla etkili olabilir.”
Aybars ciddiyetle başını salladı.
“Ben onun gibi olmak istiyorum. Hem güçlü hem de vizyoner. Hem robot yapacak, hem savaş kazanacak. Mantıklı.”
Altay derin bir iç çekti.
“İyi de oğlum, bu vizyon işine girmeden önce dondurmanı dökmeden yemeyi öğren.”
O sırada Ülkü dondurmasını yere düşürdü.
Gözler doldu. Dudaklar titredi.
Altay hemen atıldı:
“Dur! Krize gerek yok, yeni dondurma alıyoruz. Ama bu sefer çikolata sosu yok. Barış anlaşmasının şartı bu.”
Aybars mırıldandı, “Ben o sırada senin timine girmeyi düşünüyorum. Mustafa Kemal’in yanında asistan olurum belki.”
Altay, Bir gün o timde Ülkü de olur. Ama onun görevi Barbie’lerle diplomatik ilişkiler yürütmek olur muhtemelen, diye düşündü ve yürümeye devam etti.
İçinden geçirdi:
Dağda operasyon, evde bilimkurgu-liderlik eğitimi. Güzel. Bu evrenin altından kalkmak için gerçekten iki cephede savaşmak şart.
Dondurma krizini başarıyla atlatmışlardı. Herkes sakin, herkes mutlu gibiydi. Altay, yürüyüş yolunda iki yandan tuttuğu çocuklarıyla parkın yolunu tutmuştu. Göl kenarında oturmuşlar, bir yandan mısır yerken, Altay sessizce etrafa bakıyordu. Gökyüzünde bir uçak süzülürken Ülkü parmağını uzatıp heyecanla bağırdı:
“Baba! Ben de pilot olmak istiyorum! Gerçek uçakla uçacağım! Pembe uçak ama, camlarında kalp olacak!”
Altay’ın gözleri parladı. Gülümsedi.
“Olursun tabii ki kızım. Neden olmasın? Hem pilot, hem prenses olabilirsin. İkisini de kimse tutamaz seni.”
Tam o anda Aybars yüzünü buruşturdu, gözlerini devirdi.
“Yaa baba, ne pilotu? Senden olsa olsa kokoş olur Ülkü. Kokoş havayolları, her inişte simli çanta dağıtıyorlar.”
Ülkü donakaldı. Bir saniye düşündü.
Sonra, sessizce, sanki hiçbir şey olmamış gibi, Aybars’a döndü… ve kolunu yakalayıp bütün gücüyle ısırdı.
“Aaaaah! BABA! Bu kız deli! Psikolojik değil, fiziksel saldırıyor!”
Altay, hızlıca araya girdi. Ülkü’nün omzuna yumuşakça dokunarak geri çekti.
“Tamam tamam, bırak kolunu. Diplomasiyi konuşmuştuk, hatırlıyor musun? Isırmak değil, anlaşmak!”
Sonra Aybars’a döndü:
“Oğlum sen de insanlara hayallerinden dolayı kokoş deme. Kız kardeşin pilot olmak istiyor, roketli Barbie bile yapsa bu onun hayali.”
Ülkü hâlâ öfkeliydi ama başını babasının bacağına yasladı.
“Ben pilot olacağım. Hem de kendi kurallarımı koyacağım. Aybars’ı uçağa almam!”
Aybars kolunu ovalayarak söylendi:
“Ben de zaten Mars’a gidiyorum. Senin pembe uçağına ihtiyacım yok.”
Altay ikisine baktı.
“Bakın, biri uzaya gidiyor, biri bulutlara. Ama ikiniz de benim yeryüzündeki en büyük operasyonumsunuz. Ve ben bu görevde başarı istiyorum. Kavga değil.”
Ülkü somurtarak başını salladı. Aybars da hafifçe gülümsedi.
“Peki baba... Ama o hâlâ kokoş.”
Altay, gülmemek için dudağını ısırdı.
Bu kız gerçekten çok fena. Ama pilot olur mu? Olur. Hem de koca bir filo yönetir. Aybars da onun kuleyle bağlantısını kesip durur. Bunlar büyüyünce dünya için tehdit olabilir.
Ama güzel bir tehdit.
Ve Altay onları izlerken, hayattaki en zorlu ama en tatlı savaşın ortasında olduğunu bir kez daha anladı.
Altay, içinden “bu savaş bitmez, ama barış antlaşmaları tatlı oluyor” diyerek iki yandan tuttuğu çocuklarla parkın yolunu tuttu. Göl kenarındaki banka oturduklarında güneş biraz yumuşamış, hafif bir esinti saçlarını kıpırdatmaya başlamıştı. Aybars mısır kutusunu devirmeden yemeye çalışırken Ülkü çimlere yayılmış, gökyüzüne bakıyordu.
“Baba,” dedi Ülkü birden, “bulutlar dondurmaya benziyor. Ama böyle dev kaşıkla alınıyor. Uçan bir kaşıkla.”
Altay başını salladı, “Pilot sensin, sen karar verirsin. Kaşık da uçak gibi uçar belki.”
Aybars hemen atladı: “Ama o kaşıkla Mars’a ulaşamazsın. Hız lazım. Ben sana istiyorsan çizim yaparım, aerodinamik anlatırım.”
Ülkü gözlerini kıstı. “Sen her şeyi bilmek zorunda mısın?”
Altay araya girerek, “Birlikte çalışırsanız, belki Mars’a pembe bir uçakla gidersiniz. Biri sürer, biri rehberlik eder.”
İki çocuk da bir an düşündü. Sonra aynı anda “Olmaz” dedi.
Altay güldü. Zaten bunu bekliyordu.
Parkta biraz dolaştılar. Salıncağa binildi, kaydırak test edildi. Ülkü her kayışında “Ben uçuyorum!” diye bağırdı. Aybars ise tırmanma duvarının tepesine kadar çıkıp bir keşif raporu verdi:
“Baba! Gölün arkasında başka çocuklar var. Bence orası başka bir üs olabilir.”
Altay, “Oraya yürüyelim mi komutan?” dedi.
Aybars başını salladı: “Olur. Belki müttefik arıyoruzdur.”
Yürüyüş başladığında Ülkü, Altay’ın elini bırakıp kendi kendine kollarını açtı, koşmaya başladı.
“Ben artık pilotum. Rüzgarla yarışıyorum!”
Altay arkasından seslendi:
“Rüzgara dikkat et, pilot hanım. Bir de çamurlara.”
Ama geç kalmıştı. Ülkü ayağıyla bir çamur birikintisine bastı, sıçrayan damlalar eteklerine kadar çıktı. Durdu, eteklerine baktı, sonra babasına.
Altay gülümseyerek elini uzattı.
“Gerçek pilotlar bazen çamura da düşer ama kalkar, yola devam eder.”
Ülkü başını salladı, Altay’ın elini tuttu.
“Tamam. Ama bu etekle uçamam artık. Yeni pilot kıyafeti almamız gerek.”
Aybars hemen atladı: “O zaman ben de astronot tulumu istiyorum. Hazırlık olsun.”
Altay başını iki yana salladı ama içinden yine bir zafer marşı çaldı.
Bu kadar kaos içinde huzur bulabilmek, işte bu babalığın sessiz uzmanlığıydı.
Gölün diğer tarafındaki çocuk grubuna yaklaştıklarında Aybars hemen durdu.
“Baba, bunlar başka birlikten. Ama barışçıl görünüyorlar.”
Altay gülümsedi.
“Belki sen de gidip tanışırsın. Komutanlar arası ilk teması başlatırsın.”
Aybars ciddiyetle yürüdü. Ülkü ise babasının bacağına sarıldı.
“Ben burada kalayım. Sen benim üssümsün.”
Altay eğilip onun alnına bir öpücük kondurdu.
“Ve sen benim uçan kahramanımsın.”
O an, ne sinema kavgası, ne Lego pazarlığı, ne çikolata sosu kalmıştı. Sadece gölün kenarında, esen rüzgarda küçük bir sessizlik vardı. Ve o sessizliğin ortasında, Altay kendini dünyanın en zengin insanı gibi hissetti.
Güneş yavaş yavaş batıya kayarken, Altay içinden geçirdi:
Bugün de zafer bizimdi. Yarın yeni cephelerde görüşürüz...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 15.39k Okunma |
4.39k Oy |
0 Takip |
55 Bölümlü Kitap |