
Taş duvarları rutubetle yoğrulmuş eski bir meyhaneydi burası. Girişte yanan sarı lambaların altında zaman durmuş gibiydi; geçmişin gölgesi tavanlardan sarkıyor, masaların üzerindeki mezeler kadar sessiz hatıralar da yerini alıyordu. Kapı açıldığında içeriye soğuk havayla birlikte yılların yorgunluğu da doldu. Önde Altay yürüyordu; adımları sert, bakışı net. Arkasında sırasıyla İlteriş, Barış, Mustafa Kemal, Fatih, Kerim, Eren, Burak ve Onur... Sessizce içeri süzüldüler. Her biri, yılların içinden süzülüp gelmiş gibiydi. Kimisinin gözünde yorgunluk, kimisinde bitmeyen bir hazırlık hali… Ama o akşam, o masa, yalnızca bir masa değildi; o masa, ortak geçmişlerinin, çatışmaların, kayıpların ve zaferlerin sembolüydü.
Ve en sonda Yavuz… Doğum günü çocuğu gibi değil de, eski bir fotoğrafın içinden çıkmış gibiydi. Gözleri meyhanenin tavanında gezindi, duvarlara, lambalara, masalara baktı. Sanki bir an, çocukluğunun bir yerinde bu sofrayı yaşamış gibi. Belki başka yüzlerle, ama aynı samimiyetle. Derin bir nefes aldı. İçindeki burukluğu dışa vurmadan, sadece başını hafifçe eğip yürüdü masaya doğru.
Masa donatılmıştı. Haydari beyaz bir sükûnet gibi duruyordu tabakta, acılı ezme gecenin bütün yükünü sırtlanmış, közlenmiş patlıcan dumanıyla hâlâ diriydi. Rakı kadehleri sıralıydı, bekliyordu. Her biri bir dosta kaldırılmayı, bir anıya dokunmayı bekliyordu. Oturduklarında kimse önce söz almadı. Çünkü bazı anlarda kelimeler boğazda düğüm olur. O düğüm, dostlukla çözülür, bir kadehle açılır.
Altay, önce sessizce kadehini kaldırdı. Ardından diğerleri... Hepsi, yıllar süren bir yolculuğun sonunda, belki de ilk kez bu kadar huzurlu bir geceye oturuyordu. Göz göze geldiler. Kimse “iyi ki doğdun” demedi belki, ama gözlerde yazılıydı her şey: "Seninle yaşadık, seninle savaştık, seninle güldük. Ve bu gece, seninle bir masadayız. Daha ne olsun?"
Yavuz, gözlerini kapatıp birkaç saniye sustu. Ardından başını kaldırdı. Gülümsedi. Yüzünde gururla karışık bir kırgınlık vardı. Hayatın yükünü hep sırtlamışların, ama o yükten hiç şikâyet etmemişlerin gülümsemesiydi bu.
Kebaplar geldi. Buharları, silah dumanı gibi değil; bir annenin mutfağından yükselen güven gibiydi. Meze tabaklarının arasında dönen kaşıklar, çatal sesleri, arada patlayan kahkahalar… Hepsi bir bütünün parçasıydı. O gece, rakı sadece içki değildi. O gece, rakı yoldaşlıktı. Hatıraları boğmadan yudumlanan bir geçmişti.
Ve masa… O masa, o geceyi taşımadı sadece. O masa, onca yılın dostluğunu, kayıplarını, suskunluklarını, vedalarını ve her şeye rağmen kalanları sırtladı. Kimse fark etmedi ama, meyhanenin loş duvarları bile gece sonunda biraz daha ısınmış gibiydi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde masanın düzeni bozulmuştu. Rakı şişeleri yarılanmış, kebap tabakları kenara itilmiş, kahkahalar masayı sarmıştı. Yüzlerde gevşemiş çizgiler, dudak kenarlarında yorgun ama mutlu bir gülümseme… Herkes biraz konuşkan, biraz suskun, biraz içmişti.
Kerim, hafifçe geriye yaslandı, kadehini kaldırdı ve sırıtarak seslendi:
“Arkadaşlar… Bu doğum gününde bir şeyi netleştirelim: Yavuz’un yaşı değil, saç çizgisi daha hızlı ilerliyor!”
Masa bir anda kahkahaya boğuldu. Yavuz, başını iki yana sallayıp gülerek karşılık verdi.
“Saç çizgisi mi? Kerim sen geçen hafta şaka yapayım derken kendi saçını yaktın, ne anlatıyorsun sen?”
Burak da gülerek araya girdi.
“Oğlum hâlâ yanık kokuyorsun, cidden diyorum.”
Fatih gözlerini devirdi.
“Ben o gün gerçekten itfaiyeyi aradım. O kadar duman vardı ki ‘Kerim mi pişiyor, kuzu mu’ ayırt edemedim.”
Kerim hâlâ gülüyordu ama sesi tehditkârdı.
“Bak, kahkahalar şimdilik hoşuma gidiyor ama gece sonunda birinizi duvara yapıştıracağım, yazın bunu!”
Altay, gülüşünü saklamadan hafifçe öne eğildi.
“Yazmadan olmaz. Şahitli kanıt isterim. Yoksa sayılmaz.”
Sessizliğini bozan Onur birden konuştu, sesi durgun ama netti:
“Yavuz’un doğum gününü kutluyoruz ama fark ettiniz mi, hesap yine bana kitleniyor gibi bir his var içimde…”
Eren hemen atıldı:
“Onur abi hissin çok kuvvetli. Garson az önce fısıldadı kulağıma: ‘O takım elbiseli bey ödüyor değil mi?’ dedi.”
Barış kadehini kaldırdı, sesi ciddiyetle alay arasında bir yerdeydi.
“Tamam beyler... Onur ödüyor ama biz Yavuz için içiyoruz. Teknik olarak bu duygusal bir harcama.”
Mustafa Kemal gözlerini hafifçe kıstı, her zamanki neşeli ciddiyetiyle noktayı koydu:
“Duygusal harcamalarda limit olmaz. Hele ki rakı varsa... Devlet bile karışamaz buna!”
İlteriş, köşede oturmuş, sessizce olan biteni izliyordu. Gülümsedi.
“Tamam ama şu ‘duygusal harcama’ kelimesini bir daha söylerseniz, şiir okumaya başlarım. Haberiniz olsun.”
Kerim fırsatı kaçırmadı.
“Sen şiir oku İlteriş, Yavuz da ağlar… Gecenin sonu doğum günü değil, ‘duygusal çöküş gecesi’ olur.”
Yavuz, kadehini masaya bıraktı. Gözleri dolmamıştı ama o tanıdık doluluk boğazındaydı.
“Yemin ediyorum… Siz olmazsanız bu hayat gerçekten çekilmezdi. Ne günler geçirdik... Şimdi burada, kebabın üstüne rakı koyup birbirimizi rezil ederken bile içim huzurlu.”
Fatih iç geçirdi.
“O hissi iyi biliyorum. Hem rahat, hem hafif sarhoş. Tam olarak devlet sırrı paylaşmalık seviye.”
Masa yine gülüşmelere boğuldu. Sohbet dağıldı, tekrar toparlandı. Kimi rakısını tazeledi, kimi fondaki eski şarkıya eşlik etmeye başladı. Zamanın akışı yavaşladı sanki. O meyhane masasında, gecenin bir köşesinde, dostlukla sarılmış on adam... Hepsi farklı yerlerden gelip aynı masada oturmuştu. Her biri, birbirinin aynası gibiydi. Ve o gece, Yavuz’un doğum gününden çok daha fazlasıydı: Birbirlerine iyi geldiklerini unutmamak için sessizce verilen bir söz gibiydi.
Sabahın ilk ışıkları meyhanenin buğulu camlarına çarpmaya başladığında, içeride zaman bambaşka bir akışa geçmişti. Masadaki rakı şişeleri bitmiş, kebap tabaklarının yerini naneli çay bardakları almaya başlamıştı ama kimsenin toparlanmaya niyeti yoktu. Gecenin ruhu masanın her yerine sinmişti ağır, komik, duygusal ve biraz da delice.
Burak, içeriden gelen kemençeli bir Karadeniz şarkısına karşı koyamayıp sandalyeyi itmiş, ayağa kalkmıştı.
“Uyyy! Horon! Çekilin lan yol verin, bu horon tutulmayacak, yaşanacak!” diye bağırarak titrek adımlarla parkeye geçip diz atmaya çalıştı. Ama diz yerine topuğunu yere vurdu, sonra bir anda dengeyi kaybedip Mustafa Kemal’in omzuna yaslandı.
“Ben bi’ ara çok iyi oynuyordum ha, vallahi!”
Kemal onun haline gülerek, yarı ciddi yarı absürt konuşmaya devam ediyordu.
“Burak, sen horon değil, kara delik gibi dönüyorsun. Ama dinle bak şimdi… Mitolojik kahramanları alıyoruz, tamam mı? Bunları Mars’a kolonileşen bir halkın ataları yapıyoruz. Mesela Prometheus... Aslında bir robot. Zeus? Bir yapay zekâ tiranı!”
Yavuz, başka bir boyuttaydı. Gözlerini hafif kısıp sesini bastıramayarak İzmir Marşı’na girdi:
“İzmir’in dağlarında çiçekleeer açaaaar!”
O an öyle coşkuluydu ki sandalyeden ayağa kalkarken bir yandan da şapkasını hayal etti başında.
“Bakın arkadaşlar, ben laikliğin beden bulmuş hâliyim şu an. Suyuma rakı koyun lan, temizleyin beni!”
Altay, gözlerini uzak bir noktaya dikmiş, dudaklarını ısırarak sessizce Umay’dan bahsediyordu.
“Onun gülüşü var ya... Şaman davulu gibi çarpıyor içime. Bir an geliyor, kalbim Gök Tengri’ye açılıyor. Ama sonra hatırlıyorum... Bu aşk, Tanrı Dağları gibi ulaşılmaz.”
İlteriş ise masaya dönmüş, önündeki boş kadehe sinirle bakıyordu.
“Aybarsla evlenecekmiş. Simay gelinlik bakıyormuş. Allah Allah ya... Evlenmekmiş. Sanki biz Mars’ta koloni kurduk da evlilik kaldı.”
Bir an durdu, iç geçirdi.
“Birlikte yemek yapmaya başladılar. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu evlilik habercisidir. Yalnızlıktan anlamıyor musunuz siz?!”
Fatih hafifçe başını masaya koymuş, gözleri kapalı, ama dudak kenarında sinsi bir gülümseme vardı.
“Devlet uyumuyor beyler. Devlet sizi izliyor. Hele ki bu hâlinizi... Bu gece raporlanacaksınız.”
Ulaş, çay bardağındaki demi karıştırıyor, hala ayakta kalmaya çalışıyordu.
“Bakın beyler, sabah oldu. Artık rakı değil, hayatın kendisi sarhoş etti bizi.”
Kerim o sırada sandalyesinde sızmakla uyumak arasında bir yerdeydi.
“Siz... devam edin... Ben burayı devraldım zaten... ruhum mekânla bütünleşti...”
Garson masaya son bir kez uğradı. “Toparlıyor muyuz beyler?”
Masadan eş zamanlı “Yok abi, biz sabahı ettik zaten” cevabı geldi.
O meyhane sabaha karşı, bir dostluğun kalıntılarıyla dolu bir mabede dönüşmüştü. Geriye kalan tek şey: dolu bir gece, boşalan kadehler ve kahkahalarla yazılmış bir anıydı.
Sabah iyiden iyiye kendini göstermeye başlamış, gökyüzü mercanla mavi arasında gidip gelirken, meyhaneye taze bir sessizlik çökmüştü. Ama o sessizlik, bir vedanın değil, yeni bir perdenin habercisiydi. Dış kapı hafifçe aralandı, içeri önce ince topuk sesleri doldu. Sonra kadınlar birer birer belirdi. Uykusuzluğun aksine gözlerinde bambaşka bir canlılık vardı.
Umay doğrudan Altay’a yürüdü. Onun dalgın hâline hiç şaşırmadan, başını eğip göz hizasına geldi.
“Sen hâlâ Gök Tengri’yle mi konuşuyorsun?”
Altay, bir anda gerçekliğe dönüp küçük bir gülümsemeyle başını salladı.
“Sen gelince sustu,” dedi.
Umay, onun saçlarını karıştırıp yanına oturdu. El ele tutuştular. Birbirlerine başka hiçbir şey söylemediler, çünkü başka bir şey gerekmiyordu.
Yaseminka, sessizce İlteriş’in yanına gelip önündeki boş kadehi aldı, gülümsedi.
“Yine kendi kendine isyan etmişsin.”
İlteriş gözlerini devirdi, ama yüzündeki sinir dağılmıştı.
“Simay gelinlik bakıyormuş,” dedi kısık sesle.
“İyi yapsın, biz de gideriz. Ama önce sen şu bardağı bırak,” diyerek başını onun omzuna yasladı.
İlteriş bir şey demedi, ama artık yalnız değildi.
Burçe, Burak’ın hâlâ horon artığı gibi parkeye saçılmış haline baktı, sonra kahkahayla “Yine Mars’a mı gittin koca adam?” dedi.
Burak ayağa kalkmaya çalıştı ama sadece elini uzatabildi.
“Gel, horona iki kişiyle devam ederiz.”
Burçe, onun elini tuttu. “Ama bu sefer topuklarını değil, kalbini yere vur, olur mu?”
Burak kıkırdayarak “Benim kalp zaten zurnayla çalışıyor,” dedi.
Hayat, Kemal’in yanına geldiğinde bir an duraksadı. Masadaki “Prometheus robot, Zeus yapay zekâ” tartışması hâlâ oradaydı.
“Yine uzaya mı daldın sen?”
Kemal ciddi bir ifadeyle başını salladı.
“Ben bu dünyayı geçtim Hayat. Ama sen gelince geri dönebiliyorum.”
Hayat onun gözlüğünü düzeltip alnına bir öpücük kondurdu.
“Güzel. O zaman bu geceyi kaydet, yarın anlatırsın. Ama sansürlü.”
Yavuz’un sesi hâlâ fonda dolaşıyordu, “Yaşa Mustafa Kemaaal Paşa yaşaaa!”
İçeri giren Deniz, onun yanına gidip parmağını dudağına koydu.
“Şimdi sus, sıra bana geldi.”
Yavuz afalladı. Deniz, masaya dirseğini koydu, bardaktan bir yudum aldı.
“Adın yazılacak mücevher taşa!”
Fatih hâlâ başını masaya koymuştu ama garip bir huzur vardı üzerinde. Yanına gelen Melis, onun saçlarını usulca okşadı.
“Uyuyorsun ama bir yandan da strateji kuruyorsun değil mi?”
Fatih gözlerini açmadan mırıldandı.
“Her şey kontrol altında. Sadece... birazdan öpeceğim seni.”
Melis gülümsedi. “O zaman ben birazdan bekliyorum.”
Ulaş, hâlâ çayını karıştırıyordu. Yanına gelen İrmela, çay kaşığını elinden aldı.
“Bu kadar düşünme. Çay bile karardı artık.”
Barış, bir an başını kaldırıp ona baktı.
“Hayat çok karışık İrmela.”
“Ben şekerim,” dedi İrmela, “İçine at, tatlansın.”
Kerim’in yanına eğilen Elif, onu hafifçe dürttü.
“Sızmak mı, spiritüel bir yolculuk mu?”
Kerim gözlerini araladı.
“Ben… bu sandalyeyle evlendim galiba.”
Elif güldü. “İyi, ben de nikah memuruyum o zaman. Hadi kalk, dans ediyoruz.”
Garson yeniden masaya yaklaştı, bu sefer daha yumuşak bir sesle, “Beyler, hanımefendiler... Toparlıyor muyuz?”
Ama bu sefer cevap tek bir kişiden geldi, hepsinin adına. Altay, hâlâ Umay’ın elini tutarken başını kaldırdı.
“Yok abi... Biz artık buradayız. Zamanı da boş kadehleri de aştık. Burası bizim mabedimiz oldu.”
Ve meyhane, sabahın ortasında, dostluğun ve aşkın uyumlu bir curcunasına dönüştü.
Geriye kalan tek şey: kadeh seslerine karışan kahkahalar, göz göze bakışlar ve sonsuz bir gece gibi uzayan bir sabah oldu....
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 15.39k Okunma |
4.39k Oy |
0 Takip |
55 Bölümlü Kitap |