55. Bölüm
Beyza Yıldırım / YÜZBAŞININ PORTRESİ (FİNAL OLDU) (DÜZENLENMEDE) / ÖZEL BÖLÜM 4

ÖZEL BÖLÜM 4

Beyza Yıldırım
beyzasi__

 

 

Gökay’dan gelen mesajı ikinci kez okudum.
"Vali Konağı’na özel davet. Tim de dahil. Umay’la birlikte geliyorsunuz. Akşam sekizde başlıyoruz. Geç kalma, abi."

 

 

Cehennem haftasından bu yana ilk kez telefonuma bakarken içimde bir rahatlık vardı.
Yorgunduk. Hem fiziksel, hem ruhsal.
Ama bu mesaj...
Sanki biraz nefes demekti.

 

 

Umay salonda, saçlarını yarım toplamış aynada kendine bakıyordu. Elinde koyu bordo, boğazı zarifçe kapanan bir elbise vardı. Ne giyeceğini sormamıştı bile Gökay’ın adını duyunca çoktan hazırlanma moduna geçmişti.

 

 

“Ciddi mi bu davet?” diye sordum, omzuma ceket geçirirken.

 

 

Umay aynadan bana baktı. “Gökay’ın daveti varsa, içinde ya bir tuzak vardır ya da bir teşekkür gizlidir.”

 

 

Gülümsedim. Haklıydı. Kardeşim her şeyi içine gömerek yaşar ama hareket ederse… sağlam eder.
Cehennem haftasında bizi çamurda sürünürken izleyen adam şimdi bizi Vali Konağı’na çağırıyordu.
Geceye dair tek bildiğim bu davetin görünenden daha fazlasını barındırdığıydı.

 

 

Tim de gelecekti. Hepimiz.
Birlikte ter döktüğümüz, diz çöküp tekrar kalktığımız adamlardı onlar.
Şimdi sivil kıyafetle, resmi bir konakta toplanacaktık.

 

 

Gökay’ın son cümlesi mesajda hâlâ kafamda dönüyordu:
“Bu gece herkesin hatırlayacağı bir gece olacak.”

 

 

Ceketimin düğmesini iliklerken aynaya baktım.
Kendime değil.
Gelecek olana.

 

 

"Hadi bakalım küçük kardeşim," dedim içimden.
"Ne planladın bu sefer?"

 

 

Umay, aynanın önünde makyajının son dokunuşlarını yapıyordu. Kalemi elinde, dolgun dudaklarına ince bir çizgi çekiyor, sonra yüzünü hafifçe eğip ışığın altında kontrol ediyordu. Onun bu halini izlemek, nedense hep savaştan dönen bir askerin huzur bulduğu limanı gibi gelirdi bana. Savaş bitmişti en azından bu gece.

 

 

Ben ise Aybars’la uğraşıyordum.

 

 

Küçük adamım gömleğini giymekte direnmemişti ama düğmeleri yanlış iliklediği için üç kez yeniden açmak zorunda kaldım. Sonunda sabrımın son çizgisine yaklaşırken o gülüp, “Sen de küçükken yapamıyor muydun?” diye sordu. Göz kırptım. “Ben küçükken gömlek değil, cephane taşıyordum.”

 

 

Saçlarını özenle tararken saç fırçasını havaya kaldırıp ciddi bir ifadeyle, "Amcaya gidiyoruuuzzz!" dedim, sesi uzatarak.

 

 

Aybars gülümsedi ama meşguldü. Elmo’sunu yatağın üzerine sermiş, kıyafet arıyordu. “Elmo da gelmeli. O ceket giymeli.”

 

 

"Evladım, Elmo’nun smokini yok," dedim ama o çoktan küçük oyuncak ceketi bulmuş, Elmo’ya giydiriyordu.

 

 

Umay arkadan seslendi. “Hazır mısınız yakışıklılar?”

 

 

Başımı çevirip ona baktım. Işık, saçlarının arasından sızıyor, boynunun kıvrımına düşüyordu. Elbisesi üstünde dökülüyordu. Vali Konağı için değil, taht için giyinmiş gibiydi.

 

 

“Hazırız hanımefendi,” dedim. Aybars başını gururla kaldırdı. “Elmo da hazır!”

 

 

Aynada bir kez daha kendimize baktım. Tim kıyafet içinde değil, silahsız, sade ama gururlu... ailece çıkacağımız özel bir gece. Ama içerideki ben, Gökay’ın planına hâlâ hazırlıklıydı.

 

 

Çünkü ne zaman “sadece güzel bir gece” dense, arkasından hep tarih yazılırdı.

 

 

Ve bu gece... bir başlangıcın habercisiydi.

 

 

Evden çıkmadan hemen önce, Umay kapının önünde durdu. Elinde çantasını tutuyordu ama gözleri başka bir şey arıyordu.

 

 

Ben montumu giymeye çalışırken omzuma hafifçe dokundu. Döndüm.

 

 

Gözleri gözlerime takıldı. O an yüzü tam bir savaş sonrası güneşi gibiydi; sıcak, güçlü ama zarif.

 

 

“Hazır mısın, binbaşım?” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı.

 

 

Söylediği kelime, o ünvan, dudaklarından bir iltifat gibi dökülmüştü. Ama altında bir istek vardı. Açık, net, dürüst bir yakınlık.

 

 

“Hazırım,” dedim. Ama bu cevap onun ne demek istediğine değil, gözlerindeki o çağrıya karşılık geliyordu.

 

 

Çantasını bırakmadan bir adım yaklaştı. Elini göğsüme koydu. Başını hafif yana eğdi, dudakları artık nefes mesafesindeydi. O an zaman gerçekten durdu.

 

 

“Binbaşım...” diye yineledi, sesi bu sefer daha yumuşak, daha içten.

 

 

Ben de eğildim. Dudaklarımız neredeyse değmişti ki-

 

 

“BAABAAA!”

 

 

Kapının diğer ucundan gelen o sesi ikimiz de aynı anda tanıdık.

 

 

Aybars.

 

 

O küçük adımlarıyla salonun köşesinden koşarak geldi. Elinde Elmo, diğer elinde nereye koyacağını bilemediği minik bir kravat.

 

 

“Bağlayamadım! Yardım edermisin?”

 

 

Ben başımı Umay’ın omzuna yasladım, gözlerimi kapattım. Dudaklarımızın arasında koca bir evlat vardı artık.

 

 

Umay, içini çekip kahkaha attı. “Çocuk varsa aşk bekler.”

 

 

Ben ise gözlerimi açıp hafifçe başımı iki yana salladım. “Dudak payı kaldı.”

 

 

Aybars kravatını uzattı. “Ama Elmo bağladı bile, baba sen neden yavaşsın?”

 

 

Umay artık tamamen gülüyordu. Ben ise Elmo’ya sinirlenmeden Aybars’ın kravatını bağlamaya koyuldum.

 

 

Vali Konağı bizi bekliyordu… ama Umay’ın dudakları hâlâ aklımdaydı.

 

 

Ve biliyordum, bu gece onun tamamlanması gereken bir devamı olacaktı.

 

 

Umay’la Aybars’ın arka koltukta emniyet kemerlerini taktıklarından, Aybars’ın Elmo’yu da kemerle sabitlediğinden emin olduktan sonra motoru çalıştırdım.

 

 

Aybars anında coştu. “Babaaa! Bu gece düğün mü var? Elmo damat oldu!”

 

 

Umay gülümseyerek saçlarını düzeltirken aynadan bana baktı. “Yok küçük bey, bu gece krallara layık bir davete gidiyoruz.”

 

 

“Ben prens miyim o zaman?” diye sordu Aybars, ciddi ciddi düşünen bir ifadeyle.

 

 

“Sen bu arabanın şoförü olsan bile prenssin,” dedim. “Ama o koltuğun hakkını veren en minik kralsın.”

 

 

Yol boyunca şakalar, abartılı takma sesler, Elmo’yla tiyatro gösterileri… Kahkahalar yükseldikçe kalbim hafifledi. Aybars’ın yaşından büyük lafları vardı bazen, insanı hem güldürür hem de durup düşündürürdü.

 

 

“Baba… Gökay Amca zengin mi?” diye sordu bir anda.

 

 

Göz ucuyla aynadan baktım. Umay dudaklarını bastırmış, cevabımı bekliyordu.

 

 

“Yani…” dedim hafifçe tebessüm ederek. “Eğer sabah kahvaltısında somon yiyorsan, ceplerinde bozukluk yerine siyaset taşıyorsan… evet, zengin sayılırsın.”

 

 

Aybars başını salladı, ciddiyetle. “Ben zengin olmak istemem. Ben senin gibi olayım.”

 

 

O an bir anlığına boğazım düğümlendi.

 

 

“Senin gibi”

 

 

Umay, o cümlede gözlerini kaçırdı. Gülümsedim ama içimde bir şey devrildi.

 

 

Vali Konağı’nın önüne geldiğimizde bir an durdum. Araba içindeki neşeli enerji, binanın görkemiyle kısa bir sessizliğe dönüştü. Konağın önü ışıl ışıl, taş kaplamaları geceyi altın gibi yansıtıyordu.

 

 

Gökay’ın bu kadar rahat yaşadığı gerçeğiyle yüzleşince... içimde bir şey çatladı.
O hâlâ korunan taraftı.
Ben ise savaşan.
Yıllarca uzak kalmıştık. Ben sahada ter dökerken, o yükselmişti. Ve şimdi ben... kardeşimin konağına misafir olarak giriyordum.

 

 

Gözlerim doldu.
Ama Umay’a belli etmedim. El frenini çektim, kontağı kapattım.

 

 

“Hazır mıyız, krallar?” dedim neşeli bir tonla.

 

 

Aybars zıplayarak “Hazırııım!” dedi.

 

 

Arabadan indiğimde göz ucuyla diğer araçları fark ettim. Timin arabaları. Hepsi peş peşe dizilmişti. Hepsi takım elbiseli, yorgun ama dik adamlar.

 

 

Burak, İlteriş, Halil Komutan, hatta Burçe bile zarif bir elbiseyle görünmüştü. Timin bütün neferleri oradaydı.

 

 

Ve hep birlikte…
Zile bastık.

 

 

Vali Konağı’nın büyük kapısının ardında artık sadece bir gece değil, bir hesaplaşma, bir sürpriz ve belki de geçmişle bir barış bizi bekliyordu.

 

 

Kapı açıldığında onu gördüm.

 

 

Kardeşimi.

 

 

Kravatı tam yerinde, ceketi ütülü, saçları her zamanki gibi geriye taranmış. Bir vali duruşuyla, dimdik… ama gözlerinde bir çatlak.

 

 

O an zaman kırıldı. Konağın kapısında değil, yıllar öncesinde durduk.

 

 

Yetimhanenin o kirli kahverengi kapısının önündeydim yine.
Elimi sıkı sıkı tutan, ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olan küçük Gökay’ın yüzü gözümde canlandı.
“Abi... sen gidersen ben ne yaparım?”
Gözyaşı sümüğüne karışıyor, parmakları elimin etrafına dolanıyor, bırakma diyordu.
Ama ben gitmiştim.
Gitmek zorundaydım.
O el, orada, o gün boşlukta kalmıştı.

 

 

Şimdi...
O boşlukta kalan elin sahibi, karşımdaydı.
Bir devlet adamı gibi giyinmişti ama o gözleri tanıyordum.
Beni hiç bırakmayan çocuğun gözleriydi onlar.

 

 

Adım attım.
Sanki kalbimin üstüne yıllar önce atılmış bir taş yuvarlandı, göğsümde yuvasını buldu.
Boğazımda bir şey sıkıştı ama ses çıkarmadım.
Ne diyebilirdim?
“Büyümüşsün” cümlesi bile bu yükü anlatamazdı.

 

 

Gökay bir şey demedi önce. Ama sonra fısıltı gibi döküldü ağzından:

 

 

“Abim...”

 

 

Kırıldım. Ama belli etmedim.
O bana sarıldığında ilk tepki veremedim. Çünkü o an, kendimi affedip affetmediğimi bile bilmiyordum.
Ama sonra...
Kollarımı sardım ona.
Kardeşime.
Yıllar sonra, ilk kez gerçek bir sarılmaydı bu. Ne asker selamı, ne resmi tokalaşma.
“Kardeşinim” diyen bir dokunuştu.
Onun sırtına elimi koyduğumda fark ettim.
O çocuk hâlâ elimden tutuyordu.

 

 

“Büyümüşsün lan,” dedim. Sesim neredeyse çıkmadı.

 

 

O gülümsedi. “Senin gölgenin büyümesiydi belki de... Ama sen gitmeseydin, ben hiç yürüyemezdim.”

 

 

İşte orada durdum.
Dizlerimin titrediğini kimse görmedi.
Ama içimdeki çocuk…
O hâlâ bana sarılıyordu.
Ve o sarılmada, yıllarca taş gibi taşıdığım bir şey... ilk defa yumuşadı.

 

 

Ben, kardeşimi hiç bırakmamıştım aslında.
Ama en çok…
O beni bırakmamıştı.

 

 

Kapı açıldığında Gökay’ı gördüm.
Ve ben orada, birden tekrar o güne döndüm.

 

 

Yetimhanenin o sessiz odasında, ellerini bana uzatmış bir oğlan çocuğu.
“Abi... gitme.”
Ama ben gitmiştim.
Kendim için değil, onun için.
Bir şansı vardı o zaman. Şehir dışında, güçlü, zengin, adil bir ailenin yanında büyüme şansı.
Okuyacağı, üşümeyeceği, yalnız kalmayacağı bir hayat.

 

 

Ben onun adını o listeye kendim yazdım.
İmza atarken elim titremedi ama...
Kalbim paramparça olmuştu.

 

 

“O en iyi hayatı yaşayacak.”
Benim hayatımsa... bot izleriyle dolu bir yoldu.

 

 

O kapının aralığında, kardeşimle vedalaşırken elimden sıkı sıkı tutmuştu.
“Söz ver, beni unutma.”
Ben unutmamıştım.
Her devriyede, her baskında, her çatışmada... aklımda onun çocuk hâli vardı.

 

 

Ve şimdi…
Vali Konağı’nın eşiğinde durmuştu.
Üzerinde devletin ceketini taşıyordu.
Ama gözlerinde hâlâ o çocuğun kırılganlığı duruyordu.

 

 

“Abim...” dedi.

 

 

Yutkundum.
Boğazımdaki yumruyu bastıramadım ama gözlerimden yaş dökülmedi.
Ben ağlamam. Ama içimden bir şey aktı, biliyorum.

 

 

Bir adım attı.
Bana sarıldı.
O an kollarımı sardım ona.
Tüm o yılların hasretini tek dokunuşa sığdırdım.
Sanki hiçbir yere gitmemiş, hiçbir şey yaşanmamış gibi.

 

 

“Büyümüşsün lan,” dedim.
Ama içimden geçen şuydu:
“Sana iyi bir hayat verdim diye kendimi affettirebildim mi?”

 

 

Gökay fısıldadı. “Sen beni göndermeseydin, ben şimdi burada olamazdım.”

 

 

Gözlerimi kapattım.
Çünkü o cümle, yıllarca içimde kazıdığım pişmanlığı bir nebze olsun yumuşattı.

 

 

O elini o gün bırakmıştım ama aslında...
O el hiç gitmemişti.
Hep içimdeydi.
Ve bugün, o el...
Vali Konağı’nın kapısında bana tekrar sarıldı.

 

 

Konağın büyük kapısından içeri girerken ağır taş zeminde yankılanan adımlarımız salonun sıcaklığına karıştı. İçerisi sade ama zarifti fazla abartı yoktu ama her köşe, her obje ölçülmüş, düşünülmüş gibiydi.

 

 

Timin ayakkabılarından gelen tok tıkırtılar, Aybars’ın Elmo’ya takılıp düşmemesi için yaptığı dikkatli yürüyüş, Umay’ın koluma yaslanışı… hepsi geceyi anlamlı kılan küçük detaylardı.

 

 

İçeri geçtik. Derin deri koltukların olduğu oturma salonuna yönelirken mutfak tarafından tencere ve kepçe sesleri duyuluyordu. Hafif gülüşmeler, fısıltılar... kalabalık bir hazırlık olduğu belliydi.

 

 

Sonra mutfağın kapısı açıldı.

 

 

İçeriden çıkan kadın bir anlığına tüm sohbeti susturdu.

 

 

Simsiyah saçlarını gevşekçe toplamış, üstünde sade ama göz alıcı bir elbise vardı. Gülümsemesi sıcak ama ölçülüydü. Gözlerinde ise bir parıltı… tanımadığım ama eksik olmayan bir şey.

 

 

“Hoş geldiniz,” dedi. Sesi kadife gibiydi.

 

 

Gökay bir adım attı, kadının yanına geçti. Hiç tereddütsüz kolunu onun beline sardı, parmaklarını nazikçe onun eline koydu.

 

 

“Tanıştırayım,” dedi, gözlerini bana çevirerek.
“Abim, Binbaşı Altay Öztürk. Ve bu da... sevgilim, Esin Kuralsız.”

 

 

O an zaman bir anlığına durdu.

 

 

Kuralsız.

 

 

Gözüm, Esin’in yüzünde değildi artık.
Onun gözlerinin arkasında kalan bir bakışa takıldım.
Esin, gözlerini aniden kaçırdı. Kısa, kırılgan bir panikle başını hafifçe çevirdi.

 

 

Benim omzumun arkasına.

 

 

Eren’e.

 

 

Yutkundum.
Çok şey söylenmedi ama her şey söylendi.

 

 

Eren sessizdi. Bir adım geride durmuş, gözlerini kaldırmıştı. Göz göze geldiler.
İki kardeş gibi değil…
Yarım kalmış bir hikâyenin kırık yerinde durmuş iki yabancı gibi.

 

 

Eren’in çenesi gerildi. Söz yoktu.
Ama gözleri konuşuyordu:
“Sen neredeydin?”

 

 

Esin’in gözlerinde bir kırılma oldu. Utanmakla gurur arasında bir yerde takılı kalmış gibiydi.
“Ben seni unutmadım,” der gibi baktı.
Ama aynı anda:
“Artık geç,” de vardı bakışında.

 

 

Gökay hiçbir şey fark etmemiş gibi devam etti.
Konuklar için hazırlanmış kanepeye doğru yürüdü, Esin’i bırakmadan.

 

 

Ben bir an Eren’e baktım. O hâlâ oradaydı. Kıpırdamadan.
Yalnızca... bakıyordu.

 

 

Ve o bakışta, kardeşliğin bile açıklayamayacağı bir eksiklik, bir yas, bir “keşke” vardı.

 

 

O an anladım.
Bu gece yalnızca bir davet değil.
Bazı sessiz hesapların, gözle verilen cevapların, söylenmeyen ama hissedilen cümlelerin gecesiydi.

 

 

Gökay gülümsüyordu.
Esin’in elini nazikçe tutmuş, sanki dünyaya "Bu kadın benim" der gibi bir güvenle yanında taşıyordu.
Kardeşim… sonunda birini sevmişti.
Gururlu bir adam gibi değil, güvende hisseden bir adam gibi.

 

 

Ama ben o kadını tanıyordum.

 

 

Gökay bilmiyordu.
Hiçbiriniz bilmiyordunuz.
Ama ben… onu daha önce görmüştüm.

 

 

Eren’in cüzdanındaki eski bir aile fotoğrafında.

 

 

Arka fonda eski püskü yıpranmış, hafif soluk bir kare…
Eren’in gözleri çocuksu, kardeşine kol atmış, gülümsüyor. Yanında duran genç kız da gülüyor. Ama gözlerinde başka bir parıltı vardı.

 

 

Esin.
İşte o bakıştan tanımıştım.
Büyümüş, olgunlaşmış ama o gözlerin içine işleyen ifade değişmemişti.

 

 

Gökay elini onun belinden çekmeden gururla, kendinden emin bir tonla, “Sevgilim Esin Kuralsız,” dediğinde...
Ona bakmamam gerekiyordu.
Ama baktım.
Ve o da bana baktı.

 

 

Tedirginlik.
O an yüzüne ince bir gölge düştü.
Sanki yıllar önce yarım kalmış bir cümle yeniden ses bulmuş gibi.
Ama onu daha da tedirgin eden şey, benim değil...
arkamda duran Eren’in varlığıydı.

 

 

Gözleri omzumun üzerinden geçip kardeşine takıldı.
Ben de o gerilimi hissettim.
O kadar belirgindi ki, odadaki sıcak hava birden soğudu sanki.

 

 

Bir öksürük koyuverdim.
Bilerek.
Yalancı bir öksürük.
Gerilimi kesmek, sessizliği parçalamak için.

 

 

Sonra hafifçe başımı eğip, “Tanıştığımıza memnun oldum,” dedim gülümseyerek.
Sesim kontrollüydü. Dengeyi bozan bir ton yoktu.
Yüzümdeki gülümseme…
Gerçeği saklayan bir perde gibiydi.

 

 

Esin de gülümsedi. İnce, sessiz, suçlu bir tebessüm.
Teşekkür etmedi.
Ama o an, o bakışta her şeyi söyledi.

 

 

Eren bir şey demedi.
Ama onun varlığı, odadaki en net cümleydi.

 

 

O an anladım.
Bazı karşılaşmalar sessiz olurdu.
Ve bazen, tanıştım dediğin biriyle aslında çoktan tanışıktın.

 

 

Eren’e şöyle bir baktım.

 

 

Sakin görünüyordu ama ben onun gözlerini tanıyordum.
Orada yıllardır susturulmuş bir hayal vardı.
Ve içinde hâlâ yanan bir öfke.

 

 

Eren...
O, sessiz duran ama içi çığlık dolu adamlardan.
Yıllar önce bana, kararsız ama kararlı bir ifadeyle, “Abi ben asker olmak istiyorum,” demişti.
O an yüzümdeki gururu saklayamamıştım.
Ama sonra ne olduğunu öğrendim.

 

 

Babasına söylemiş.
“Tek oğlum var,” demiş adam.
“Seni kaybedersem yaşayamam. Git üniversitene, resmini yap, sergi aç. Bedelli yaparsın askerliğini.”

 

 

Oysa Eren’in kalbi öyle çalışmıyordu.
O çocuğun içinde vatan vardı.
Toprak vardı.
Ağırlık vardı.

 

 

Alt rütbeye bile tahammül edememiş babası.
"Uzman çavuş olacakmış, bir de. O mu askerlik?” demiş.
Sonra bir gün...
Eren’in boğazına saplanan cümleyi duydum ondan:
“Artık senin bir ailen yok.”

 

 

Duyduğumda içimde bir şey kırıldı.
Baba dediğin böyle mi konuşur oğluyla?
Onun gözlerine böyle mi bakar?
Küçüklüğünden beri çizdiği her resimde karanlıkla ışığı dengeleyen bu çocuğa böyle mi davranır?

 

 

Eren yine de sustu.
İçine attı.
Ve bildiğini yaptı.
Kuralsızın evladı, yine kural tanımadı.

 

 

Babasına inat.
Topluma inat.
Hayatın ona verdiği hiçbir ayrıcalığı kullanmadan...
Gitti.
Özel kuvvetler sınavını dereceyle geçti.

 

Bordo bereyi hakkıyla kazandı...

 

Omzunda yıldız yok belki ama yüreğinde ordu var.
Alt rütbe diyerek küçümsedikleri çocuk, şimdi arkasına tim alıp ölüme yürüyor.

 

 

Ve ben...
Bu çocuğa sadece bakarken bile gururlanıyorum.
Çünkü o sadece bir asker değil.
Yaralı bir evlattan, dimdik duran bir adam olmuş.

 

 

İçimden bir şey fısıldıyor bana:
"Senin gibi birkaç tane daha olsa, biz bu vatanı yüzyıllar taşırız."

 

 

Salonda konuşmalar, gülüşmeler, çay tepsilerinin tıkırtısı arasında bir sıcaklık vardı.
Ama bir yer... sessizdi.
Gökay hâlâ gülümsüyor gibi duruyordu ama gözlerinin kıvrımında bir kuşku vardı artık.
Fark etti.
Kardeşi Eren’in bakışından, Esin’in yüzündeki gerginlikten…
Bir şey olduğunu anladı.

 

 

Ve o gülümseme yavaşça silindi.
Yerini bir ciddiyet aldı.

 

 

Esin bir adım attı.
Herkes bir şeylerle meşguldü ama o an...
Zaman sadece ikisine çalışıyordu.

 

 

Başını eğdi.
Ayaklarının ucuna bakıyordu.
Sanki zemin onu içine çekecekmiş gibi, sanki yılların ağırlığı omuzlarına çökmüş gibi.
“Merhaba abi,” dedi.
Ses, çok hafifti.
Neredeyse bir fısıltı.
Ama içinde onlarca yılın suskunluğu vardı.
Sitem yoktu.
Ama özlem...
O çoktu.

 

 

Eren bir süre kıpırdamadı.
Sonra...
Yavaşça yaklaştı.
Koca kalıbıyla, içindeki askerin ağırlığıyla ama içinde hâlâ çocuk kalan o kalple...

 

 

Başını eğdi.
Ve elini uzattı.
Esin’in yüzüne dokundu.
Parmakları çenesine gidip usulca başını kaldırdı.
Göz göze geldiklerinde odada kimse yoktu artık.

 

 

“Ne kadar büyümüşsün,” dedi.
Sesi çatallıydı ama kırılmamış.
“Ve… ne kadar güzelleşmişsin.”

 

 

Esin’in gözleri doldu.
Ama dökülmedi yaşları.
Çünkü bazen, bir damla düşmeden de kalp taşar.

 

 

O an kardeşlik, kan değil…
kalpte tanınan bir yer oldu.
Eren onu affetmişti belki.
Ama daha çok…
Hâlâ sevebildiğini fark etmişti.

 

 

Ve ben...
O sahneyi izlerken içimden geçen tek şey şuydu:
Bazı kopan bağlar, yeniden düğüm atınca daha da güçlü olur.

 

 

Gökay’ın boğazından gelen hafif bir yutkunma sesi duyduğum an, omzumda bir sinyal gibi çaktı.
“Şimdi sıçtık,” dedim içimden.

 

 

Eren’in yüzü hâlâ sakindi ama ben onu tanıyordum.
Bu çocuğun gözleri, volkan ağzı gibidir. Dışarıdan soğuk, içeriden kaynar.
Kıskançlıktan ayrıldığı bir kız arkadaşı vardı… sırf öğretmeni çocuğun saçını sevmişti diye.
O çocuğun, kardeşiyle sevgili olmuş bir adamın ne kadar tahammül edeceği...
Gerçekten merak konusuydu.

 

 

Esin hâlâ ayakta, eli çenesinde Eren’in dokunduğu yerde durmuş, gözleri yere sabitlenmişti.
Eren ise yüzünü yavaşça Gökay’a çevirdi.
Ve o an, yer titredi.
Gözlerini kısmadı, sesini yükseltmedi, tek bir adım atmadı.
Ama sadece bakışıyla Gökay’ın üzerindeki tüm o “valilik” zırhını söküp attı.

 

 

Ben nefesimi tuttum.
Umay bile fark etti gerilimi.
Burak arka planda Elmo’yu kalkan yapmış gibiydi.

 

 

Eren’in sesi duyuldu:
“Sen… ona göre çok yaşlısın.”

 

 

Sessizlik.
Bir saniye.
Sonra bir daha.

 

 

Gökay’ın kaşı seğirdi.
Yüzünde, sabırla karışık bir “ben bunu nasıl alayım?” ifadesi vardı.

 

 

“Benim nerem yaşlı?” dedi bir adım öne çıkarak.
“Afedersin?”

 

 

Tonunda öyle bir şey vardı ki, vali değil, bildiğin mahallenin delikanlısı gibiydi.
Bu iş resmiyetten çıkıyordu.
Ben ise kenarda, içimden “ikisini de yere yatırmadan şu sahneyi nasıl bitiririm” hesapları yapıyordum.

 

 

Eren omzunu gevşetti.
Gözünü kırpmadan cevap verdi:

 

 

“Sakalındaki beyazlar yetiyor.”

 

 

Burak haykırmamak için dudağını ısırdı, Esin gözlerini kapattı, Umay bana baktı, “bir şey yap” der gibi.

 

 

Ben başımı iki yana sallayıp kolumu Eren’in omzuna attım.
“Hadi gel, yaşlı insanlara saygı nasıl gösterilir, ben sana göstereyim,” dedim.

 

 

O an herkesin gerginliği bir nebze dağıldı.
Ama gözüm Gökay’da kaldı.
Yutkunması geçmişti, ama göğsüne oturan taş daha kalkmamıştı.

 

 

Çünkü ne Esin için, ne Eren için, ne de kendi için bu iş kolay olmayacaktı.

 

 

Ve bu gece daha yeni başlıyordu.

 

 

Sofraya geçmiştik.

 

 

Masada her şey milimetrik dizilmişti.
Tabaklar porselen, çatal bıçaklar neredeyse askeri nizamdı.
Ama benim dikkatim masada değil, masanın etrafındaydı.

 

 

Esin…
Bir evin kızı gibi değil, adeta hanımefendisi gibi etrafta dolanıyordu.
Hizmetçilere eliyle yön veriyor, küçük detaylarla ilgileniyor, eksik gelen zeytinyağlıya uzaktan müdahale ediyordu.
Ve hiçbir şey yapmacık değildi.
Bu yer onunmuş gibiydi.
Sahiplenmişti.

 

 

Ama Eren…

 

 

Kenar koltukta oturmuş, sırtı dümdüz, kaşı hafif kalkık bir halde izliyordu onu.
Yüzünde sadece şaşkınlık yoktu.
Bir tür hayal kırıklığı da vardı orada.
Ve… belki biraz iç sıkıntısı.

 

 

Bana döndü.
Başını hafif eğip, homurdanır gibi konuştu:
“Komutanım... bir sorsanıza, ne zamandır beraber bununla ikisi?”

 

 

Az daha çatal elimden düşecekti.
Kendimi tuttum.
Yüzümdeki ifadeyi bozmadan başımı çevirdim.
Gülmemek için dudaklarımı sıktım.

 

 

Sert asker Eren Kuralsız, resmen kardeş kıskançlığı krizine girmişti.
Ve cümleye “komutanım” diye başlaması...
Onun hâlâ asker disiplinine sığınarak sinirini dizginlemeye çalıştığının kanıtıydı.

 

 

Usulca eğildim.
“Ne diyeyim Eren? Gökay kendine vali konağı bulmuş, kız da onunla saray düzenine geçmiş. Baksana, kraliçe gibi yürüyor.”

 

 

Eren, gözlerini kısmıştı.
“Sarayda bile töre olur komutanım…” diye mırıldandı.

 

 

Gözlerimi devirdim.
“Bak oğlum, kızın yüzünü yeni tuttun, şimdi hesaplaşma vakti değil. Çorbanı iç.”

 

 

Eren çorba kaşığını aldı ama kaşığa değil, hâlâ Esin’e bakıyordu.
Sanki onu mutfakla masa arasında yürürken değil, geçmişle bugün arasında gidip gelirken izliyordu.

 

 

Ve ben...
Sofrada herkesin keyfine bakarken, sadece birinin iç savaş yaşadığını biliyordum.

 

 

O çorba kolay kolay bitmeyecekti.

 

 

Masada çatal bıçak sesleri durmuştu.
Sanki hepimiz içten içe Gökay’ın dudaklarından dökülecek bir şeyleri bekliyorduk.
Ama beklenmeyen, Eren’den geldi.

 

 

Sert değildi ama düz, soğukkanlı, ölçülmüş bir tonla sordu:
“Vali Bey.”

 

 

Gökay, o an başını hafifçe kaldırdı.
Sesi yumuşaktı ama gözlerinin içi netti:
“Lütfen... Gökay deyin. Biz aileyiz.”

 

 

Eren bir an kıpırdamadı.
Sonra kafasını hafif yana eğip, o tipik "ben şimdi konuya dalacağım" bakışını takındı.
“Askerliği yaptınız mı?”
Herkes başını ona çevirdi.
Eren durmadı:
“Yaptıysanız nerede yaptınız? Bedelli mi?”

 

 

Benim bile kaşlarım seğirdi.
Bu sofrada kimse o cümleyi sormaya cesaret edemezdi.
Ama burası Eren Kuralsız’ın dünyasıydı.
Kardeşinin kalbini alan adamı karşında görünce, kartları dizmeden oyunu izlemiyordu.

 

 

Gökay’ın yüzündeki tebessüm soldu.
Omuzları gerildi.
Ama sesi sakin, net ve dimdikti:

 

 

“Üçüncü Piyade Tümen Komutanlığı’na bağlı 34’üncü Tugay Komutanlığı sorumluluk bölgesinde, hudut kartalı olarak görev yaptım. Bedelli değil. Dilerseniz sistemden araştırabilirsiniz.”

 

 

Sessizlik.

 

 

Bir kaşık yere düşse, zemini döverdi.
Ben bile bir an kaşığımı tutmayı unuttum.

 

 

Hudut kartalı.

 

 

Demek ki kardeşim...
Benim yokluğumda gölge değil, kendi yolunu yürümüş.
Sadece kravat takan bir adam değilmiş.
Sınırda durmuş. Geceyi, ayazı, nöbeti bilmiş.

 

 

Eren kaşlarını indirdi.
Yüzünde bir şeyler değişti ama çözemedim.
Küçük bir kıpırtı, ince bir fark.
İçten içe bir saygı kırıntısı mı doğdu, yoksa hâlâ şüpheyle dolu bir mesafe mi, emin olamadım.

 

 

Ama ben…
O an kardeşime baktım ve ilk defa şunu düşündüm:
Belki de ben onunla gurur duyduğumu hiç dile getirmemiştim.

 

 

Ve şimdi, o cümleyi ilk defa içimden geçirirken, biraz geç kaldığımı hissettim.

 

Bölüm : 29.01.2026 22:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...