
Hellolardan bir demet... Yıl sonlanmadan bir bölümle daha geldim sizlere. Her adım attığım paragrafta başka bir yere evrilircesine geliyor canım karakterler. Onları anlamaya, dahası anlatmaya çalışırken o kadar satırların arasında gezindim ki anlatamam sizlere. Kendi yazdıklarıma sinirlendiğim karakterlerin yedi ceddiyle ters bir münakaşam, ördüğüm olay örgüsünde aşırı saçma yerlerde zekasal problemlerinin olduğuna kanaat getirmem ama yine de asla ben yazmamışım gibi yargılamaktan da çekinmemem söz konusu oldu. Yani bu hikaye hiç bir zaman oturup tek solukta bir bölümünü yazdım dediğim bir seviyeye yerleşemeyecek inceliklere sahip benim için. Çünkü tek solukta yazmak bir anda bitirmektir fakat ben en kötü bir bölümün üzerinden yedi belki de sekiz kez geçtim. Ondandır herhalde, detaylı detaylı incelemeden, yalnışlarını düzeltmeden de sizlere atamıyorum. Onlar benim bebeklerim dediğim noktadayım... Neyse... Lafı fazla uzatmayayım, onlar deccal de olsa, iyilik meleği de benim bebeklerim. O güzel yorumlarınızı bekleyen, kafamın içindeki cumhuriyette yaşayan bebeklerim üstelik...
O zaman iyi okumalar ve bol bol keyifli zamanlar....
(İletişim kurabilmemiz adına Instagram; BiCeruVar)
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
Zehir aldı dört bir yanımı,
Yıkıldı gerçekler bir çift puslu maviyle,
Dudaklarında tek cümle,
Sen her yerde dile getirilmeyecek bir ayrıntısın…
Persona… Diğer adıyla toplumsal maske veya rol yapma. Jung’un tanımladığı, insanın toplum içinde takındığı maske anlamındadır. İnsanı korumak için vardır. Fazlası her şeyde olduğu gibi seni sen olmaktan çıkarır ancak çoğu zaman işe yarar. Sevgiliyken, çocukken, öğrenciyken, iş görüşmesindeyken, herkes bir maske takar. Tamamen o kişi olamaz. Fakat bendeki personanın kendimi riske atmayayım, bari bu versiyonla oynayayım hali… O yüzden de yapmadığın halde yapmış gibi nasıl tavır takınılır ders bir, bölüm bir karşınızda. İşte tam olarak böyle yapılırdı, sanki her adımını takip ettiriyor, hareketlerini tahlil ediyor ve ondan kaçar gibi görünürken aslında onu kovalıyormuşçasına davranmak...
Eğer hala Zeren bey ile aynı evde yaşasam bu cümlemin büyük sonuçları olurdu, ben de o sonuçlara katlanmak zorunda kalırdım. Fakat şu an yüzünün aldığı hal açıkça kin güder gibi duruyordu. Biraz da gırtlağımı sıkmak ister gibi. Tamam, biraz, çok ama çok küçükte dişine göre karşısına geçen, meydan okuyan insan tanesine rastlamış gibi. Çünkü bu halim, onun kendine karşı görmek istemese de sahalarda rastlamak istediği kişiyle eşleşiyordu. Baştan beri tek korkumun o olmasının geri kalan insanlara ise dehşet saçmamın en makulü olduğunu savunmuştu.
Beni kendini bilmez, zengin züppesi, tüm kurallara uygun ancak bir o kadar da insanlara yüksekten bakan biri olarak yetiştirmek istemişti. Onun dışarıdaki hayatım için hayal kırıklığına uğramasının sebeplerinden ikisi ise sosyal ve cana yakın olmamdı. Arıkan ile kaza yapıp onun hayattan kopmasında parmağım olduğu güne kadar sürekli arkadaşlarımla gereksiz samimiyetim olduğunu ve onların aslında benim olduğum yere ulaşamayacak zavallı insanlar olduklarını dile getirmişti. Arıkan’ın ölümü ile beraber içime kapandığım, odadan çıkmadığım için ise Zeren bey resmen kendi bayram günlerini ilan ederek yaşamaya başlamıştı.
'Hiç yanıltmıyorsun beni. Bire bir o kadın gibisin.' yüzündeki, sesindeki iğrenir hale gülümsemeye başladığımda derin bir nefes alarak bedenimi deri koltuğa bıraktım. Bacağımı diğer bacağımın üzerine atarken işaret parmağımda nefret dolu yüzünü gösterdi. İstediği kadın karşısında oturuyordu ancak istemediği şekilde. Çünkü bu tavırlarım ona değil başkalarına karşı böyle devam etmeliydi. Zeren bey beni milyonlarca kilometre uzakta olsam dahi sadece ismiyle korkutmalı ve alışılmış bir çaresizlik içinde bırakmalıydı. Açıkçası güçlü duruşuma rağmen bunu başarıyordu da. Şimdilik ne kadar meydan okuyor gibi görünsem de göğsümün ortasında koca bir korku kara delik misali büyüyordu.
'Şu tiksinir halin var ya hani,' gözlerimi tırnaklarıma çevirip tekrar ona yönlendirdikten sonra devam ettim cümleme, 'Aynaya baktığında da zihninde kendine karşı oluyor mu?'
'Evlendin mi o karaktersizle.' Bu bir soru değildi. Bizim aramızda da pek soru olmazdı zaten. Genelde yaptıklarımı böyle sorgular, kendince bir sonuca bağlar ve hemen akabinde tepeme çökerdi.
'Yerinde olsam damadım hakkında böyle hitaplar kullanmazdım.' Dediğimde elini sertçe masaya indirip ayağa kalkarken içim ürperse de kozlarımızı paylaşacağımız ana geldiğimizin farkındaydım. Dişe diş, kana kan tam olarak burada başlıyordu. Öncesinde başlamamıştı, sonrasında da değil, tam olarak şimdi. Babaannemin evini kundaklamak koz paylaşmak değildi, cezaydı. Noyan’ı öldürme girişimi de koz değildi, o tamamen istemediği bir hususu ortadan kaldırmak içindi. Sonrasında yapacakları da ceza veya değil diye ayırt edilebilirdi ancak kozlarımız ortaya köz parçaları gibi şimdi dağılacaktı çünkü sessiz kalmayacaktım, Zeren beyde susmayacaktı.
'Boşanacaksın. Boşanmazsan eğer-'
'Dur tahmin edeyim, Noyan'ı öldürene kadar döversin veya... Öldürürsün?' cümlesini kesmem daha çok sinirlerini zıplatıyordu. Bakışlarından bile öyle net şekilde belliydi ki birazda bu derece sinirlendirebildiğim için kahkahalar atarak delirebilirdim.
'Sırf benim damarıma basmak için kanı beş kuruş etmeyecek birinin altına girdin! Tıpkı annen gibisin!' normalde şu an kalkıp bağırıp çağırmam, hatta belki de fiziksel olarak şiddet göstermem gerekiyordu. İçimde cümlelerinin ezdiği yer ve mideme giren kramp haricinde dış görünüşümde yaprak kıpırdamazken büyük adımlarını kapıya yöneltip kilidi çevirdi. O kilit sesi zihnimin en ücra köşelerinde yankılandı. Artık bedeni varsa da yoktu mesela odada benim için. Günün aydınlığı odasına vursa da benim için her yer zifiriydi. Biraz bile su olmayan odada yere düşen su sesleri yankılanıyordu. Burası artık benim için Zeren beyin şirketteki odası değil, kilerdi…
'Ama onun gibi yapamayacaksın Belgi! Ayağınla geldiğin bu yer dışında her adım senin mezarın olur sadece.' Buradan çıkamayacağımı düşünür, hatta bana da bunu bire bir göstermek istercesine olan hareketiyle gülümsedim. Belki de sesini yükseltip, varlığının hala burada olduğunu bana hissettirmesi karanlık odada cılız bir ışık yanmasına sebep oldu. Gülümsedim çünkü o güzellik salonundan çıktığımdan birileri haberdardı, buraya geldiğimden olduğu gibi. Ve Noyan korumaları bana yakın durmamaları konusunda ne kadar uyarsa da kendisinin veya güvendiği birini, hatta bir ihtimal seçtiği o kişinin buraya kadar gelmiş olduğunu tahmin edebilirdim. Yani bu şirket sınırları içerisinden ortalama birkaç saat içinde çıkmazsam koca binayı başımıza yıkarlardı.
'Senin tehditlerini, şantajlarını, göz korkutmalarını dinlemek için gelmedim. Aklından saçma sapan ne planlar geçtiğini tahmin edebiliyorum, önce kendi kundakçılığını Noyan'ın üzerine attın, sanırım bir sonraki evrede battığı haberini yayarsın, sonra... Birini öldürürsün ve suçu ona atarsın. Hatta... Beni öldürür ve basının önünde gözyaşları dökerek biricik kızımı öldürdü deyip beddualar edersin. Bütün bunları zaten tahmin ediyorum... Biliyor musun, göze de alıyorum.' az önce sinirden kuduran hali yerini ambale olmuş yüz hatlarına bırakırken gülümsememi büyütürken dizimi diğer dizimin üzerinden indirip koltuk kollarından destek alarak ayağa kalktım. Dudaklarım büyük bir tebessümle kıvrılmıştı fakat içimdeki enkaz onunla doğru orantıda büyüyordu.
'Eğer ki yanına tekrar dönmem gerekecekse veya buna mecbur bırakacaksan öldür, çok umurumda değil. Sadece... O evde bir hayvan gibi muamele gösterdiğiniz kadın değilim artık Zeren bey. Elini, dilini, sözünü, hatta gözünü bile çekeceksin Noyan'ın üzerinden.' usulca olduğum yerden bakışlarını süzerken benim yüzümdeki gülümsemenin benzeri onun çehresinde de yer edindi. Baştan ayağa beni incelediğinde bir anda kolumu yakalamasıyla duvara kadar çekip sırtımı sertçe çarpması bir oldu. Sırtımdaki ince sızıyı hissediyordum fakat bunu ona belli etmemek adına günlerce mimiklerimi sabit tutmam gerekirse onu da yapardım. Ondandır ki sadece gözlerine baktım, benden farklı olan rengiyle benimle aynı bakan gözlerine. Ne diyeceğini tahmin edemesem de canıma dair tehdit savuracağı kesindi. Fakat bulunduğum konumda dahi gülümsedim. Canım yansa da, bağırmak istesem de en büyük tepkim gülümsemek oldu.
'Seni ben büyüttüm! Şimdi karşıma geçmiş bana ne yapacağımı mı söylüyorsun! Gördüğümün yarısını bile görmemişsiniz gelip bana tavır mı koyuyorsun! Kimsin lan sen!' kulağımın dibinde bağırdığında yüzüm buruşsa da hafifçe çekilmesiyle mimiklerimi düzeltip bomboş baktım yüzüne. Bakışlarındaki gerginliğin minicik bile geçmediğini gördüğümde gülerek başımı sağa sola salladım.
Beni kendisi yetiştirmişti tıpkı dediği gibi. Bugün canımı sıkacak ne varsa onun da canını sıkardı. Babam tarafından o kadar sevilmemiştim ki bizi birbirimizden ayıran tek önemli ayrıntı bu olabilirdi. Zeren İmerler ne kadar haşarı bir adam olsa da babası tarafından sevilmiş, değer görmüş, ciddiye alınmış bir erkek çocuğuydu. Ben ise onun aksine babamın sadece anneme karşı olan sevgisini hayal meyal hatırlayan, değer ve sevgi namına ondan zerre bir şey görmemiş, hayatım hakkında kararlar verilirken dahi ciddiye alınmamış bir kız çocuğuydum. Vefat eden büyükbabamın ona söyleyeceği ufacık bir söz dahi kalbini kırabilirdi Zeren beyin. Ancak ben onun tarafından yerden yere vurulsam da kalbim kırılmazdı. Çünkü bir kız çocuğu olarak babasına karşı, babası tarafından çeliklenmiş ruha sahiptim.
'Belgi Deran Visam, tanıştığına memnun olur musun bilemem ama...' dalga geçen tüm halimle az önce kolumu tutan parmaklar boynuma dolaştığında sıkmasını beklemiştim ama baskı hissettiğim nokta asla boynum olmadığından kaşlarımı çattım.
'Bir gün senden öyle bir şey alacağım ki Belgi! Pişman olacaksın! Tüm bunların bedelini o gün ödeyeceksin! Yalvaracaksın bana!' yumruğunu karnıma bastırmaya devam ederken kaşlarımı çatıp zorlukla yutkundum. Söylediklerini zihnimde bir süzgeçten geçirmeye çalışırken karnımdaki yumruğu daha da sert baskı kurdu. Noyan ile hamile olduğum için evlendiğimi düşünüyordu muhtemelen. Sırtım hala bir duvar ile bütünse ve bu yaşandıysa onun da nedeni bebek beklediğimi düşünmesiydi. Çünkü normal şartlarda Zeren beyin ilk hamlesi hep saçlarıma olurdu. Asla okşamadığı saçlarımdan asardı can yangınımı. Gözlerindeki ifade ise bu sorulmamış soruya karşı cevap bekler gibiydi. Ona ne saçmaladığını sormamı istiyordu. Veya korkuyla karnımdaki yumruğunu savuşturmamı. Belki de ağlamaya başlamamı. İfadesizliğim devam ettikçe karnımdaki baskı da artmaya devam ediyordu çünkü aklındaki o soru dile dökülmeyecek olsa da cevap almaya niyeti vardı.
'Ayaklarıma kapanacaksın! O gün geldiğinde bugünlerine şükür edeceksin!' canımın yanmasından, karnımdaki baskıdan çok sözlerinin acılığı ve aklımı tarumar edişi içimi kavuruyordu. İma ettiği şeyi yapabilme ihtimali bir közün üzerinde yürürken nefesim kesilmiş gibi hissettiriyordu. Buna izin vermemeliydim. Hala canımı yakabildiğini gösterip mutlu etmemeliydim onu. Belki de sadece bu fikre tutunarak yüzüne karşı koca bir kahkaha patlattım. Benden yirmi altı yıldır duymadığı kadar büyük bir kahkaha çarptı odanın duvarlarına ve tam ortamıza düştü. Karnımdan bir anda çektiği baskıyla kendini de gerilettiğinde atmaya devam ettiğim kahkahamla baktım yüzüne.
‘Ne senin derdin!’ düşündüklerim öyle köşeye sıkışmış hissetmeme neden olmuştu ki daha fazla kendimi bu sorudan alıkoyamamıştım, yaslandığım duvardan ayrılıp üzerine doğru bir adım attım, ‘Söylesene! Ne istiyorsun benden! Niye bu kadar nefret ediyorsun!’ bir yandan gülüp diğer taraftan hesap sormak zordu ancak iyi gelmiyor dersem yalancı çıkardım. Bu halime dumur olmuştu resmen. Karşısında doğduğundan beri sessiz sakin olan kızı tüm ömrünce atmadığı kahkahayı atıp, şimdiye dek sormadığı hesabın faturasını kesiyordu. Sadece bu şaşkınlık dahi yeterdi ellerini üzerimden çekmeye, keza öyle de olmuştu.
‘Var olman başlı başına bir neden zaten.’ Sesindeki durgun fakat bir o kadar da kurşun kadar acı veren tınıyla dudaklarımı ıslatıp dişlerimi sıktım yine de güldüm. Tanıdığı kızı olmak istemedim. Onun yetiştirdiği dışarıda prenses, evde köle olan Belgi Deran’dan kaçabildiğim kadar uzağa kaçtım. Sırtımı Noyan’a yaslamıyordum, hatta burada oluşumdan haberdar olup olmadığından emin değildim fakat yine de o sadece adı geçip yaptıklarını anlatmaktan çekindikleri Ahter’de benim kocamdı. Belki de bu odada şimdiye kadar saçlarımı avucuna toplamamış, tokat atmamış, beni sadece sözleriyle parçalayan babamın durma sebebi de oydu. Normalde yapacaklarını bildiğim Zeren İmerler, Ahter etkeninden net bir şekilde haberdar mı bilmesem de az önce üzerimde kurduğu baskıyı bu sayede bedenimden çekmiş olabilirdi.
‘Ben sana ne yaptım?’ sakin sesimle beraber kaşlarımı havalandırdığımda gözleri beni buldu, ‘Kızınım ya ben senin. Bunca sene eziyet ettin. Sana ne yapmış olabilirim ki bu kadar nefret ediyorsun benden?’ sorularımı duymayan birisi bu sakin halimle sohbet eden baba kız gibi görürdü bizi. Dudaklarımdaki ufak tebessüm de tahminini güçlendirirdi ancak Zeren beyin dili bir babadan çok daha can yakıcı oluyordu.
‘Anne dediğin o kadının günahının bedelini ödüyorsun sen! Ödemeye de devam edeceksin! Tabi kendi yaptıklarının faiziyle beraber. Benim yumuşak karnım yok Belgi ama sen gün geçtikçe zaaflarını çoğaltıyorsun.’ cümleleri ucuna zehir batırılmış oklar gibi ruhumun her noktasına batarken yüzümü buruşturup umutsuzca süzdüm her bir mimiğini.
‘Biliyor musun…’ tekrar başımı sağa sola sallarken derin bir nefes aldım, ‘Senin kızın olarak kalmaktansa piyasada olmayan hayalet bir kadının kızı olmayı yeğlerim. Nefret ediyorum senden.’ Az önce masaya çarptığım çantaya uzanıp yanından sıyrılarak odasından çıkmak için kilidi çevirdim.
‘Nankör!’ ardımdan kükremesiyle henüz açmadığım kapı kolunda gözlerimi gezdirdiğimde derin bir nefes alarak omuzumun üzerinden tekrar baktım nefret eden harelerine.
‘Keşke annem gibi daha önce terk etseydim seni. Sen yalnız kalmaya mahkumsun.’ Dedikten sonra derin bir nefes aldım, ‘Noyan’dan uzak dur Zeren İmerler. Eğer ki ona veya itibarına bir kez daha elin uzanırsa kendimde sana tanıdığım iltimasın yüzde birini bile tanımam. Ve etik falan da dinlemem.’ son cümlelerimle kapıyı açıp bedenimi dışarı attığımda gözlerim Afel’in soğuk bakışlarıyla çarpışsa da geldiğim hız ve kararlılıkla ilerledim koridoru.
İnsanın gözü bazen hiç ama hiçbir şey görmezdi. Tüm yolları yürür, engebeleri aşar, onlarca kattan iner veya o katları bir bir çıkar, düşer, düştüğü yerden izlerdi. Fakat zihninde en ufak hatırası kalmazdı. Benim için de bu tam tersiydi. Gittiğim yerleri bilmiyordum ama gözüm bütün acı hatıraları görüyordu. Aile olmayı becerememiş ebeveynlerim arasında yitip giden çocukluğa, psikopatlık derecesindeki takınılan tavırların ortasında kaçarak uzaklaşan ergenliğe sahiptim. Bunlar acı fakat gerçek olanlardı, çocukken hayal ettiğim o mutlu aile tablosundan çok ama çok uzaktı.
Şirketten dışarı adım atarken bir adım arkamda olduğunu hissettiğim Afel bir de karşımda hepsinden bir adım önde olan Adel ve koruma yığını duruyordu. Adel ufak bir baş selamı verip arabanın ön kapısını açarken derince nefeslendim. Bu muhtemelen istemediğiniz kimseyle iletişim kurmayacaksınız veya sizi Noyan beye götüreceğim gibi iki anlam taşıyor olabilirdi. Basamakları inip açtığı kapıdan koltuğa yerleştiğimde hızlı adımlarla arabanın çevresini dolaşıp o da yerine kuruldu. Çevredeki onlarca koruma da arabalara geçerken derin bir iç çektiğimde yola koyulmuştuk. Nereye gittiğimizi bilmediğim yola.
‘Gitmek istediğiniz bir yer var mı?’ on dakika süren sessizlikten sonra Adel’in kısık sesli sorusunu duyduğumda başımı sağa sola salladım.
‘Üçte okulda olmam gerek sadece.’ cevabımdan sonra tek kelime etmediğinde başımı geriye atıp derin bir nefes aldım. Bu devran nereye kadar böyle giderdi bilmiyordum. Kırıklarım, çıkıklarım kalbimde kocaman yerlere ev sahipliği yapıyordu. Fiziksel değil, mental olarak böyle olması ise daha çok acıtıyordu canımı.
Adel’in getirdiği sahil kenarında arabanın içinde kaç dakika öylece beklemiştim ufacık bir fikrim yoktu. Fakat kampüse en yakın olacak şekilde indiğim sahildeki banka oturalı muhtemelen iki saat geçmişti. Önümden gelip geçen kaç tane insan olmuştu? Neden burada böylece bekliyordum? Hayatım neden sürekli çıkmazların arasında kalıyordu? Her sorumun cevabı değerini yitirirken aklımda Zeren İmerler’in tehdidi yankılanıyordu. Senden öyle bir şey alacağım ki… Kast ettiği neydi net bir cümleyle dile dökmemişti ancak benim aklımda kurduğum hiç ama hiç iyi şeyler değildi. Parmaklarım belki de birkaç saat önce üzerinde sert bir ağırlık olan karnıma çıktığında nefesimi sıkıntıyla bıraktım. Henüz mümkünlüğü belli olmayan bir geleceğe dair bile kederlendirmeyi başarmıştı Zeren bey. Usta bir provokatör edasıyla cümleleri etrafa dağılmış ve çivi gibi sivri olan yüzeyinde yürümeme neden olmuştu. Tabanlarım çoktan kanamaya başlarken aslında zihnim ve kalbimde kan kaybediyordu.
‘Yapma demiştim.’ Yanımdan gelen sesle uçsuz bucaksız maviliklerde olan harelerim puslu mavilere döndü bu kez. Aklımdaki türlü fikirler Noyan’la bile konuşmamı engelliyordu şu an için. Onun yaptığı veya yapabileceği bir şey yoktu, tıpkı kendi söylediği gibi bana bunu yapmamamı da dile getirmişti ancak zihnimde ağır bir hengame vardı ve cümleler kurmak bana yorucu geliyordu.
‘Ne dedi, ne yaptı da bu hale geldin?’ kendisine göre basit eylemler ancak bana göre koca bir geleceği sarsacak tehditler savurdu desem çok mu garip olurdu acaba? Üzerine gittim ama şimdi deli gibi korkuyorum gibi bir açıklama yeterli gelir miydi? Fakat ben ikisini de yapmak istemiyordum, sadece koca bir sessizlikte kalma taraftarıydım.
‘Görüşme saatini kaçırmasam iyi olur.’ Bir anda dilimden dökülenlerle kaşlarını havalandırdığında oturduğum banktan kalkarak kampüse ilerlemeye başladım. Noyan’dan mı, kendimden mi, yoksa Zeren beyin tehdidinden mi kaçıyordum bilmiyordum ama kaçıyordum. Üçünden de kurtulamayacağımı bilerek üstelik. Zaten Noyan’dan kurtulmak falan istediğimde yoktu, sadece ne demem gerektiğini bilmiyordum. Bu onun gözünde onu cezalandırmam gibi gelebilirdi, çoğu insana öyle gelirdi fakat niyetim asla böyle bir şey değildi. Sadece açıklayabileceğim, konuşabileceğim veya izah edebileceğim şeyler değildi aklımdakiler.
Yorganı tepeme kadar çekip usulca uzaklaştığımız baharda depresyona giresim vardı. Tenime değmeye başlayan damlalarla ürperdiğimde başımı hafifçe kararan gökyüzüne kaldırdım. Çok değil, beş dakika önce güneş en tepede kendini gösteriyordu fakat şimdi kapkara bulutlar sarmıştı etrafı. Sanki benim yerime gökyüzünün isyan edesi vardı. Yağmur damlaları hızını arttırmaya devam ederken bende adımlarımı sıklaştırdım. Noyan’ı orada öylece bırakmak koysa da şimdilik kendimi toparlayıp yarım saat sürecek o görüşmeyi halletmeli, ardından da eve gitmeliydim. Eve gidip düşlediğim gibi bir depresyon havası yaratmak veya en azından kendimi toparlayabilmek için alan açmaya ihtiyacım vardı.
Çıktığım binadan sonra derince bir solukta havayı kokladım. Görüşmenin yarısında hocaya aşırı mantıklı cümleler kursam da, düşünmüş kalan yarısında ise o güzelim hafızam sayesinde sorulara yanıt vererek zaman geçirmiştim. İyi sonuç verip vermemesi umurumda değildi. Tezin bitmesi de aynı şekilde. Sadece eve gitmek istiyordum. Toprak kokusu ciğerlerimi sarmalarken hala nötr olan halimle taksi durağına ilerlemeye başladığımda park alanında arabaya yaslanmış bekleyen Gizay’la kaşlarım havalandı.
‘Nasılsın?’ yanına yaklaştığım sırada mırıldandığında gülümsemeye çabalayarak süzdüm yüzünü.
‘İyi sen nasılsın?’ ikimizin nasılsınları da boştu aslında. Biz birbirimize ciddi anlamda hal hatır soran arkadaşlarda değildik. Onun gerginliğinden, benim ise suratsızlığımdan zaten bir şeylerin yolunda olmadığını anlar ve konunun üzerine gitmezdik.
‘İyi…’ diyerek omuz silkmesinden bile belliydi aslında yüzümün asık olduğu. Derin bir nefes alıp yaslandığı arabasına ardından tekrar Gizay’a bakarak yaklaşmaya devam ettim ona.
‘Hayırdır?’ sonunda karşısında durduğumda iç çekip bakışlarını arabalarda dolaştırdı.
‘Hayırdır herhalde ya. Salona gidelim mi seninle? Evlendin diye kendini boşladın bak.’
‘O havamda değilim.’
‘Kahve ısmarlayayım?’ başımı sağa sola salladığımda dudaklarını ıslatarak seçenek bulmak adına yeniden etrafı süzdü.
‘Taş eve götüreyim seni? Kafa dinlersin?’
‘Noyan mı gönderdi seni?’
‘Sence?’ kaşlarını havalandırdığında bir kez daha gülümsemeye çabalamıştım ki sıkkın soluğumla bende onun yaptığı gibi otoparkı süzerken konuştum.
‘Noyan orada mı?’
‘Orada ama ağzından laf alacaktım. Yani, istemiyorsan o eve geçecek seni taş eve götüreceğim veya tam tersi.’
‘Sustum diye terk mi ediliyorum bana mı öyle geldi?’ sorum Gizay’ın gülmesini sağlarken arabanın kapısını açıp başıyla işaret etti. İtirazsız bindiğimde kendi de sürücü koltuğuna yerleşip harekete geçmemizi sağladı.
‘Noyan sen terk edebilir mi sanıyorsun?’ derken elini gövdeye uzatıp müziğin sesini hafifçe açtığında havalanmış tek kaşına gülümsedim.
‘Bilmem, o da sıkılmıştır belki benden.’ Omzu silktiğimde göz ucuyla Gizay’ı süzsem de o baygınca bakışlar atmaktan kaçınmadı.
‘Böyle zamanlarda kafa sikmek yerine rahat bırakmanın daha iyi olacağını düşünür. Senin de kafa dinlemeye ihtiyacın var diye düşünmüş belli ki. Sonuçta her şey çok hızlı oldu.’
‘Zeren bey… Çocuğumla tehdit etti beni sanırım.’ Cümlemle bir anda araba asfaltta çığlık atarcasına durduğunda Gizay’ın büyümüş gözleri bana döndü.
‘Hamile misin sen!’ arabanın içini kaplayan bağırma sesi arkamızdaki araçların kornalarıyla harmanlanırken büyüyen gözlerimle inceledim yüzünü.
‘Hayır! Yok! Saçmalama! Yani geleceğe dair bir tehditti veya ben öyle hissettim, bilmiyorum.’ Arkada bekleyen arabalardan korna sesleri daha da yükseldiğinde ağzında birkaç küfür yuvarlayarak tekrar harekete geçirdi aracı. Yağmur hızlanmaya başlarken bakışlarımı dışarıda gezdirsem de tekrar Gizay’a döndüm.
‘Ne dedi tam olarak da bu düşünceye kapıldın?’ gözlerindeki kuşku dolu bakışların farkındaydım ancak sinir krizi geçirmeden olayı dinleyecek insanın sadece Gizay olduğunu da biliyordum. Bunu Noyan’a nasıl izah edeceğimi bilmememin ve sessiz kalmamın tek nedeni doğmamış çocuğa don biçer gibi sinirlerine hakim olamadan ortalığı yaylım ateşine tutmasıydı belki de. Çünkü saatlerdir kapalı tuttuğum o çenemi Gizay açabilmişti ve o da çok uğraştığı için olmamıştı.
‘Bir gün senden öyle bir şey alacağım ki Belgi pişman olacaksın…’ cümlesini mırıldanıp gözlerimi akıp giden trafiğe çevirerek başımı geriye attım.
‘Bunu olmayan çocuğuna nasıl bağladın?’ gözleri kısılırken bir yola bir de bana baktığında derince soluklanıp omuz silktim. Karnımın üzerindeki yumruğu söylememle, Gizay’a dünyanın düz olmasını iddia etmem aynı derecede kaosa sürükleyebilirdi bizi o yüzden de bilmesine gerek yoktu.
‘Öyle bir durumda, yani hamile olsan, ayağını kaldırdığın yere Noyan adım atar. Eğer ki gerçekten öyle bir tehdit varsa, ki net değilsin, asla, hiçbirimiz asla ama asla yalnız bırakmayız seni. Mümkün olmaz anlayacağın. Tüm olasılıklar sıfır olur konuyla alakalı.’ Konuyla alakalı konuşmayacağımı, neden bu varsayımda bulunduğumu anlatmayacağımı fark etmiş olacak ki kararlı bir duruş sergileme hamlesinde bulunduğunda iç çektim.
‘Gizay.’ Gözlerimi yoldan çektiğimde başını sağa sola salladı anında, ‘Bunu Noyan’a söylemeyelim olur mu? Ben kafamda kurmuş olabilirim.’
‘Belgi, Noyan bu konuda en mantıklı kararları verebilecek potansiyelde. Yani sadece tehdit için söylemiyorum. Bu kaos, gerginlik, hepsinde ama hepsinde akıllıca davranabilir.’ Nereye gittiğimizden bir haber olduğum yolu izlemeye devam ederken bir kez daha iç çekerek seyrettim akıp giden yolu. İstediğim depresyon havası tam olarak kendini gösteriyordu ancak nedense o yorgan ve yatağa kavuşabilecekmişim gibi gelmiyordu. Zaten ikinci iç çekmemde Gizay’da benim için konunun kapanmış olduğunu anlayarak sessizliğini koruyup müziğin sesini biraz daha açmıştı.
‘Tüm İstanbul’u gezecek miyiz?’ başımı yasladığım yumruğumdan kaldırıp Gizay’a göz atarken bir taraftan da baş ağrıtacak yükseklikteki müziğin sesini kıstım. Bu hamlemle sıkıldığını belli etmek istercesine başını omuzuna düşürüp sinyal vererek arabayı yavaşlatıp sağa çekti. Kontağı kapatmadan gözlerini tamamen bana odaklarken yüzümde ne kadar anlamsız bir ifade varsa sıkıntıyla nefesini bırakıp benim devamlı yaptığım gibi etrafa göz atmıştı.
‘Bir saattir sürüyorum arabayı, hala şuraya gidelim diye bir önerin olmadı. Konuşuyorum duymuyorsun, dandik dandik müzikler açıyorum tepki vermiyorsun. Az önce kırmızı balık denilen çocuk şarkısını açtım ve eşlik ettim ama sıfır karşılık aldım. Kafanın içindeki tilkilerin konumunu bilmem ama bana gidilecek bir konum versen iyi olur.’
‘Lanetli olabilir miyim ben?’ tüm söylediklerine karşılık olarak dört kelime dudaklarımdan döküldüğünde kaşları usulca çatılırken sanki bir aptala bakar gibi bakmaya başladığında tekrar ettim sorumu, ‘Lanetli olabilir miyim?’
‘Senin sağlam bir alkole ihtiyacın var.’ Verdiği karşılık saatler sonra gülmemi sağlarken başını omuzuna düşürerek kaşlarını havalandırıp devam etti, ‘Sen değil, dünya lanetli.’
‘İnsan neden çocuğuna bunu yapar Gizay? Zeren bey… Kubilay bey…’ gözlerimi etrafta gezdirip içimdeki o çöplük hissiyle yüzümü buruşturup yeniden baktım, ‘Senin ailende mi böyle? Yoksa bize özel mi bu durum acaba…’
‘Ailem yok benim, bilemem…’ yüzündeki acı çektiğini belli eden ifade dumur olmamı sağlarken gözlerimi kaçırdım anında. Bundan sonra biraz kafamı çalıştırıp bahsi geçmeyen insanları sormamalıydım. Biraz düşünsem bana yıllarca ailesi gibi anlattığı Noyan’ı, Denker abiyi, Şanze’yi, hatta Kubilay bey ve Yıldız hanımı aklıma getirseydim zaten bu soruyu sormazdım.
‘Özür dilerim.’
‘Senlik bir durum yok ki, özür dileme boşuna. Boş ver bu konuyu şimdi. Sahile çekeyim mi arabayı, iki bira alırız, susar salak salak denize falan bakarız. Sen kederlenirsin, bende çılgın başka bir şey yapmadığına dair Noyan’a rapor veririm.’ Gözlerini büyütüp telefon ekranına baktığında sıkıntıyla dizine bıraktı tekrar.
‘Operatör ağını senin kocan çökertecek. İki üç güzel kadın yazacak belki ama herif yakamdan düşmediği için mesajlarının geleceğini bile zannetmiyorum.’ Densiz sorumun üzerine dahi beni neşelendirme çabasına gülümsediğimde derin bir nefes aldım.
‘Taş eve gidelim.’ Başını anında sallarken şükür edişi gözlerinden dahi okunuyordu. Bir kez daha telefonu dizinin üzerinden aldığında sonuca ulaşmış olmanın şevkiyle aramayı cevapladı.
‘Hasretimden prangalar eskitmedin inşallah.’ Sitemli sesi ortada olsa da Noyan’ın bunu umursadığını zannetmiyordum. Arabanın içindeki sessiz kalışımdan olsa gerek harekete geçirirken dudaklarını ıslattı.
‘On beş dakikaya orada olacağız muhtemelen…’ Bakışları göz ucuyla beni bulduğunda ne var dercesine başımı sallamıştım ki hızını sabitleyip ‘Bekle bir dakika…’ mırıldanarak telefonu sessize alıp ruhani halimi çözmeye çabaladı.
‘Eve döneyim mi ben diyor.’ Gizay’ın telefonla konuştuğunu düşündüğüm için yolu izlemeye başladığımda koluma yediğim dirsek darbesiyle ona döndüm.
‘Kalsın.’ Az önceden beri ufak dert pırıltıları süzülen hareleri gülümsemeye boğulduğunda tekrar telefonu kulağına götürdü.
‘Bekle abicim, geliyoruz.’ Şok içinde telefonu kulağından çektiğinde çatık kaşlarıyla da ekrana baktı. Ne olduğunu anlamasam bile Gizay emin olmak adına kısa süreliğine yola bakıp tekrar ekrana göz attığında sabır dilenir seviyeye ulaşmıştı.
‘Suratıma kapattı.’ Dediğinde gülmek istesem de dudaklarımı ısırarak tuttum kendimi. Çünkü Noyan zaten sürekli birilerinin yüzüne telefon kapatıyordu ve buna en son şaşırması gereken kişi Gizay’dı. Şehrin içinden çıkmak adına kavşağı döndüğünde daha fazla konuşacak bir şey kalmadığını düşünmüş olacak ki derin bir solukla beraber kemerini takıp bana da parmağını şıklatarak kemer takmamı önerdi. Şaka değil, bayağı anlaşma yöntemi bu olmuştu. Zaten içimdeki sıkıntı bana yeterken bir de kemer takmak istemiyordum fakat tekrar aynı şeyi yaptığında göz devirerek isteğini yerine getirdim. Sanki koltuk kendisi için yeteri kadar büyük değilmişçesine bedenini kıpırdatıp iyice yerleştiğinde müziğin sesini de kulaklarımı sağır edecek kadar açıp gaza yüklendi.
Gizay’ı sadece spor salonu sınırları içerisinde tanıyordum. Bu halini, yani sosyal hayatını şimdiye kadar hiç görmedim desem yeriydi. Normalde nasıl birisi olduğunu bilmez, hatta arabayı bu denli hızlı kullanmaktan zevk aldığından haberdar olamazdım eğer Noyan’la aramızdaki ilişki olmasa. Fakat şimdi geriye dönüp bakıyordum da aslında Gizay hem şen şakrak hem de çok ağır başlı bir adamdı. Gereksizce fazla konuştuğu zaman dilimlerinde sadece Noyan’ı gıcık etmek adına yapıyordu bu eylemi fakat o Tarabya’da ki cennet gibi duran mavi yalıdan çıkarken yüzündeki asabiyeti hayal gibi hatırlıyordum da… Korkunçtu.
Noyan’a karşı bağlığı ise takdir edilesiydi. Gizay’ın ve Noyan’ın anlattığı kadarıyla beraber büyümüşlerdi zaten. Hatta bir ara dillendirdiği kadarıyla hayatının her anında Noyan, Denker abi ve Şanze’nin olduğunu biliyordum. Bir de en büyük abi vardı. Fakat o çok kısıtlı konuşmalarda bahsi geçmiş kişilerdendi. Yani kendini bildi bileli hayatında olan bu üç insan ve onların ebeveynleri Gizay için anlatılması güç bir pozisyondaydı. Ve bu durum bazen belki de insan kendi ailesini seçebilmeli dedirtiyordu bana.
Parmaklarımın arasında sürekli çevirip durduğum kahve fincanından bir yudum daha aldığımda bakışlarımı da sırtı bana dönük sahilin kenarına oturmuş taş sektiren Noyan’da gezdirdim. Normal standartlara göre üzerine yapışma potansiyeli olan takım elbisesinden de o gergin görüntüsünden de eser yoktu. Geldiğimiz dakika açık ve net şekilde Gizay’ı kovmuş, o ise duruma itirazla karşılık verince ufak bir sürtüşmeleri olmuştu. Gerçi ikisinin de ciddiye aldığını zannetmiyordum çünkü Gizay evden çıkarken Noyan’ın arabasının anahtarını almış bir de onun duymayacağı şekilde arabada bekleyeceğini söylemişti.
Üzerime aldığım açık mavi battaniyeyi biraz daha çekiştirip başımla sandalyenin sırtı arasına sıkıştırdığımda iç çekip attığı bir taşta daha gezdirdim gözlerimi. Hava alabildiğine karanlık duruyordu, karanlığın ötesinde enteresan bir boğukluk varken tüm gri denizi esir almıştı resmen. Bu derece gri havaya rağmen hafif esinti üşütmese bile Noyan’ın hala olduğu yerden kıpırdamayışı da gözüme batıyordu. Bu saçmalıkların sorumlusu ikimizde değildik, yani bizdik problem ama sıkıntı çıkaran kişiler ikimiz asla olamazdık ve şimdi birimiz bir uçta diğerimiz başka bir uçta öylece sus pus oturuyorduk.
Bu garipliği silmek için ayağa kalktığımda battaniyemi de omuzuma atıp girdim içeri. Hazırda bekleyen kahveden bir fincana daha doldurup kendi bardağıma da ekleme yaptıktan sonra kapıya yöneldim. Susacak olsak bile bu uzaklıkta susmasak daha iyi olurdu. Evin etrafını dolaşıp Noyan’a doğru yaklaştıktan sonra elimdeki kaynar kahveleri dökmemeye çabalayarak yere yanına oturup fincanı uzattım. Tek kelime etmeden başını teşekkür edercesine sallayıp aldığında kendi fincanımı da zemine bırakıp hala omuzumda olan ve birleşme kararı aldığım battaniyeyi açarak ikimizin de sırtına gelecek şekilde ayarlama çabasına girdim. Gerçi bu çabadan öteye gitmiyordu çünkü sevgili kocam omuz genişliği sayesinde sığmıyordu. Tüm çabalarım sonuçsuz kalırken sıkıntıyla denemeye devam ettiğim sırada kolunu sırtıma dolaştırmış ardından çaba harcadığım diğer elimden de battaniyeyi yakalayarak alelade kendi omuzunu da örtmüştü. Başım omuzunda yerini alırken fincanı tekrar kavradığımda saçlarımın arasında dudaklarını bastırdı.
‘Sana zarar verdi mi?’
‘Belgi Deran Visam’a birinin zarar verebileceğini düşünmüyorum açıkçası.’ Açıklamam ve sakin halim hoşuna gitmiş olacak ki gözlerimi yüzüne çevirdiğimde tebessümle bakıyordu. İçimdeki tüm fırtınaya rağmen Noyan’ın bana baktıkça bir nebze sakinleşen, rahatlayan hali gözbebeklerinde yankılanırken bende durulmaya başlıyordum.
‘Elli yaşına falan geldiğimizde…’ gözlerini benden çekip gri denize yönlendirerek konuştuğunda gülümsemesi de sanki umut eder gibiydi, ‘Burada yaşar mısın benimle?’
‘Mıyız…’
‘Ne?’
‘Evlenme teklifi ettin, evlendik. Bu durumda o evreyi atladık, burada yaşar mısın benimle değil, yaşar mıyız demen gerek.’ Kolumu sarmış parmakları usulca okşadığında başını onay verircesine salladı.
‘Yaşar mıyız?’
‘Yaşarız. Ben örgü örmeyi pekiştiririm, biraz biliyorum ama daha çok öğrenirim. Veranda da oturur senin denize taş atmanı izlerim.’ Bakışlarımı onun gibi ileri dikerek gülümsediğimde derince nefeslendi.
‘Çoluk çocuk sahibi olsak da elli yaşına geldiğimizde onlar ergen olur. Kafalarına göre takılırlar. Köpek sahipleniriz.’ Bakışlarımı gökyüzüne kaldırırken gülümsemem genişledi.
‘Ama büyük bir şezlong alalım. Gece yıldızları izleriz.’ Dediğimde gözlerim de henüz tam anlamıyla hava kararmadığı için belli olmayan yıldızların yerinde dolaştı, gökyüzünde. Orada öylece durmalarını kafamda hayal ederken elli yaşında burada Noyan’la uzanma ihtimalimizi de hayal ediyordum ve bu çoğu insana sıkıcı gelse de benim için heyecan vericiydi.
‘Alalım güzelim.’
‘Peki… Her akşamüzeri yürüyüşte yaparız. Burası çok nemli ama kar yağsa bile tutmaz ki.’ Dudak büküp kaşlarımı çattığımda sağ kaşımın bitimine dudaklarını basıp gülümsemesini genişleterek iyice kendine yaslanmamı sağladı.
‘Kar tutan bir yere gideriz sen görmek istediğinde.’
‘O zaman olur. Yemek yapmayı da öğreneyim diyeceğim ama seni en son zehirledim.’ Düşen omuzlarımla beraber sıkıntılı nefesimi bıraktığımda başımın üzerindeki dudakları gülümsemesiyle kıvrıldı.
‘Bende elinden zehir olsa yiyeceğimi kanıtlamış oldum o bahaneyle.’ Dediğinde omuzundan çektim başımı çatık kaşlarımla beraber.
‘Gerçekten deli misin sen? Neden yedin ki bile bile.’ Bakışlarım irdelercesine olsa da yüzündeki her mimik usul ama samimi bir tebessüme doğru yol almıştı. Gözleri upuzun ufuk çizgisinde gezindiğinde mimiklerini bir an bozmadan göz ucuyla bana baktı yeniden.
‘Sen yapmıştın.’ Ufak bir çocuk derdini anlatmaya çalışırken aynı zamanda şirin gözükme yanlısı olurdu ya, Noyan şuan tam olarak o pozisyondaydı. Koca gövdeye, bir sarılmada beni kaybedecek kollara sahip olsa bile henüz gerçek dünyayı yeni fark etmiş fakat inanmak istemeyen çocuklar gibi bakıyordu. Şakağımı tekrar omuzuna yaslarken bende gülümsemeye başladım.
Koşup yorulduğumuz her engelli parkur sonrasında derin nefesler almamız gerekirdi. Aşık olduğumuz halde önümüze çıkan engelleri geçmeye çabalarken de derin sabırlar çekmemiz gerekiyordu. Birbirimize karşı kırıcı halimiz olmasa da çevredeki etkenlerden öyle yorulmuştuk ki ben henüz yirmili yaşlarımda, Noyan ise otuzlu yaşlarının başında, ellilerin planını kuruyor, o günleri iple çekiyorduk.
Taşların üzerinde duran telefonunu alıp kısacık bir çabadan sonra kulağına götürdüğünde de kıpırdamadım yerimden. Bakışlarım direkt olarak ufuk çizgisinin inceliğinde gelecek hayalleri kurarken kiminle ne için konuşacağını önemseyecek değildim. Dinlemedim bile denilse yeriydi hatta, çünkü sadece Gizay ile konuştuğunu ayırt edebilmiştim. Fincanı kavrayan elimin birini yakalayıp parmaklarımızın kenetlenmesini sağladıktan sonra yine tırnaklarımın ucuyla uğraşmaya başladı.
Bir tür terapideymiş gibi hissediyordum kendimi. Tüm yapmam gereken ise geçmiş veya geleceği tamamen ortada bırakıp onlara arkamı dönerek olan zaman içerisinde kalakalmamdı. Elime kenetlenen büyük elin tırnaklarımın ucunda gezen parmaklarını hissetmeli, başımı yasladığım omuzun sahibiyle bundan yirmi, otuz sene sonrasını hayal ederek bu düşünceler arasında kaybolmalıydım. Plan değil, hayal kurmak en iyisi olacaktı çünkü bizim plan kurmak gibi bir opsiyonumuz günlük hayatımıza uygun değildi.
Elimizdeki tabaklarla ve tenteden dökülen yağmura diktiğimiz gözlerimizle kendimizi veranda sandalyelerinde bulduk. Ufacık sehpada duran iki kadeh şaraba odaklandığımda iç çekip pizza diliminden bir ısırık aldım. Kaç saattir yemek yemiyordum bir fikrim dahi yoktu fakat deli gibi lezzetli gelen tadına şükür çekebilirdim. Üstelik şu ortam için kırk kere falan teşekkür de edebilirdim. Hala tenteye vurup metal sesleri çıkaran yağmurun ince yollarından Noyan’a döndüğümde onun benim tam aksime bir ısırık dahi almadığını fark ettim. Düşünürken kendini kaybedecek birisi kimdir diye sorsalar herhalde Noyan yanıtını gönül rahatlığıyla verebilirdim.
Sessizlik içerisinde boğulurken dahi milyonlarca kelimeyi bir köşeye fırlatıp sadece bakarak olduğum gibi devam ederdim hayatıma ben. Fakat Noyan öyle değildi. Benim sağa sola fırlattığım ve toparlamadığım için daha sonra ayağıma dolanan düşüncelerim varken onun nadiren düşünmediği anları yakalayabiliyordum. Ve durmaksızın düşündüğü anlara denk geldiğimde gözlerimi üzerinden çekemiyordum.
Nedense Noyan'ı izlemek bir ömrün köşesinden dönmek gibiydi. Sokağın sonu vardı, biliyordum ancak asla net bir görüntüyü hayal edemiyordun. Tüm taş duvarların üzerinden çiçekler sarkıyordu fakat hangisi gerçek hangisi yapay ayırt edemiyordu insan. Ben olurken bu kadar kendimden kopacağımı söyleseler kahkaha atardım fakat ne zaman Noyan’ı seyretsem yeni beni zevkle tahlil ediyordum. Yeni ben Noyan’la yaşamaktı. Onun sessizliğiyle, derin düşünceleriyle, kendini güvenli hissettiği ortamda dalıp giden gözleriyle sonu bilinmez bir sokakta yaşıyordum onunla ve Noyan’a bakmak veya onu sevmek tıpkı böyleydi. Tüm ikilemler arasında kalırken üçüncü bir seçenek olarak ona sımsıkı sarılmak gibi. Kendi seçeneğini kendin oluşturmak gibi.
Elindeki tabağı sehpaya bıraktığı gibi kadehi uzun parmaklarıyla yakalayıp dikti tepesine. Şarap bile bu kadar spontane ve beklenmedik hıza şaşkınlıkla karşılık verebilirdi fakat Noyan sadece ayağa kalkarak başımın üzerine dudaklarını basmakla yetindi. Onu baş başa iken bu kadar sessiz görmek zaten enteresanken bir de tek kelime etmeden içeri girip basamakları tırmanmasıyla havalandırdım kaşlarımı.
Konuşmak mı istemiyordu, yoksa benim istemediğimi mi düşünüyordu bilemem ancak saatlerdir sessizliğimizi içselleştiriyorduk. Daha fazla yiyemeyeceğimi bende fark ettiğimde sanki siyam ikizi gibi hissettiğim Noyan’ı takip etme kararı aldım. Kuyruğu gibi görünsem de bu sessizliğin arasında yalnız bırakmak ve yalnız kalmak en son tercihim olabilirdi. Özellikle ben düşüncelerimi sağa sola atıp onlara göz yumarken, Noyan deli divane dakikalarca düşündüğünde yalnız kalmasının cehennemin dibine kadar yolu vardı canım.
Üst kata çıkmak zor bir eylem değildi ve sevdiğim adamın peşinden ayrılmamam garip diye düşünülemezdi bence. Elimdeki tabağı bırakıp koşar adımlarla içeri yönelip basamakları çıktığımda ortada olmayan haliyle gözlerim banyonun buzlu camından yansıyan ışığı buldu. Kısa süre içerisinde kapı tekrar açıldığında beni beklemediğini belli edecek kadar şaşkındı gözleri. Benim ise tepkim elimi uzatıp o parmaklarımı yakaladıktan sonra yatağa ilerlemek olmuştu. Dışarıdan gelen tüm yağmur sesiyle göğsüne sığınıp uzandığım adama bıraktım ruhumu.
‘Yapma bir daha ne olur.’ Noyan’ın mırıldanmasıyla başımı olduğum yerden milim kıpırdatmasam da neyi yapmamı istemediğini anlama çabasındaydım.
‘Saçının teline dokunacak düşüncesi allak bullak ediyor zihnimi. Gözünden dökülen bir damla yaşı geç, dolmasını düşünmek bile mağlup çıkarıyor bu savaştan.’ Konuşmaya devam edeceğini fark ederek sessizliğimi koruduğumda büyük elleri sırtımı okşayarak dolaşıp göğüs kafesinin altına saklamak istercesine sardı bedenimi.
‘Gün geceyle, gök yerle birleşsin fakat senin canını sıkamasınlar. Buna alan yaratma, yapma Deran.’
‘İyiyim ben canım sıkılmadı.’ Sonunda mırıldanabildiğimde derince iç çekti Noyan.
‘Ne ile tehdit ettiyse, asla amacına ulaşmasına müsaade etmeyeceğim. Ne Zeren beyin, ne de baba demeye dilimin varmadığı adamın.’ Burnunu çektiğinde başımı kaldırmaya çabalasam da anında eli engel olmuştu ki devam etti konuşmasına, ‘Dünya yıkılsa bile senin sabır çekmene neden olacak bir opsiyonları olmayacak. Sen sadece şükür edeceksin Deran, hep daha iyisini yaşadığın, mutluluğun katlanarak arttığı için sadece şükür diyeceksin.’ Ellerindeki gerginlikten bile kendisini kastığını anladığımdan olsa gerek kelimelere ihtiyaç duymadan bedenine kollarımı sarıp sıkılaştırdım. Tüm yorgunluğum veya zindeliğimle, fark etmeksizin koca bir hayata tutunurcasınaydı halim fakat Noyan bunu daha çok sığınmak olarak hissetmiş olabilirdi.
Gözlerimi zorlukla aralarken bedenimi çevirdiğimde odada olan koca boşlukla beraber çatıldı kaşlarım. Günün henüz yeni aydınlandığını etrafın alacasından anlayabilirdim fakat bu saatte Noyan’ın nerede olduğunu sorgulayan zihnim tarumar oluyordu. Daha doğrusu uyku mahmurluğuyla odaklanamıyordum. Dışarıdan gelen çakılların ezilme sesiyle dirseklerimden destek alıp doğrularak gözlerimi pencereden dışarıya çevirdim. Gün yeni ağarırken, üstelik dün akşamki yağmurun etkisiyle muhtemelen buz gibi bir hava varken bir insanın kocası ne yapabilirdi? Herhalde bu sorunun cevabı eninde sonunda spora bağlanırdı, çünkü öyle olması gerekiyordu. Ya kocamın bir akıl hastası olduğuna net kanaat getirecektim ya da yanında eşini bulamayan her kadın kesin koşu yapıyordur diye düşünür algısını içsel olarak kabul edecektim.
Yatakta bağdaş kurup pencereyi hafifçe iterek açıp kenardaki kilidini taktığımda gözden kaybolmuş ancak ayak sesleri tekrar yaklaşmaya başlamış haliyle tenimdeki ürpermeye karşı koymak istercesine ince örtüyü bedenime sardım. Noyan tekrar evin çevresini dönmüşken dudaklarımı aralasam da boş bir çaba olacağının farkındaydım. Çünkü hali hazırda kulağındaki kulaklıkta muhtemelen son ses müzik çalıyordu.
‘Ben sizin evveliyatınızı-‘ olduğu yere ayakları çakılmış gibi kaldığında bakışları da beni buldu, ‘Konuşmamıza kaldığımız yerden devam edeceğiz daha sonra.’ Kulaklığa dokunup şarkı zannettiğim ancak henüz cami hocalarının bile görev başına geçmediği saatlerde kendi çalışanlarını ayağa dikmiş pek değerli sevgilim konuşmasını sonlandırdığında gülümsemesi de genişledi.
‘Günaydın güzelim.’ Az önceye oranla mimikleriyle beraber ses tonu da değiştiğinde benim de gülüşüm yüzümde yer edindi.
‘Günaydın…’
‘Hadi üzerine bir şeyler alıp gel, koşalım.’ Başıyla sahili işaret etse de koşmak istemek konusunda emin değildim. Normalde sporu seven ben muhtemelen ilk kez sıcak yatağımı onun karşısına bir seçenek olarak bırakacaktım. Bakışlarım yastığıma döndükten sonra tekrar Noyan’a baktığımda ellerini eşofmanın cebine yerleştirmiş benim kararımı merakla bekler halde buldum.
‘İyi gelecek, hadi.’ Tekrar sahili işaret edince başımı onaylarcasına sallayıp yatağın diğer tarafına yöneldim. Bu istekli halini kıracak değildim. Dahası Gizay’ın dün dediği gibi epey boşlamıştım sporu. Durum böyleyken biraz harekette bereket olabilirdi.
Odadaki ikinci kapıya uzanıp açtığımda aklımda Noyan’ın kapüşonlularına el koymak olsa da birkaç parça eşyamın burada olmasıyla çatıldı kaşlarım. Dün hiç hesapta yokken gelmiştim, dahası gergin bir günden sonraydı ve bildiğim kadarıyla Noyan yatak odasına ikimiz dışında kimsenin girmesi taraftarı değildi. Fakat şimdi birkaç spor kıyafetim tam olarak Noyan’ın askılarının karşı cephesinde asılı duruyordu. Noyan’a sormayı aklıma not ederek siyah taytımı giydikten sonra tişörtlerde gezdirdim gözlerimi. Bu havada tişört giyecek kadar problemli olamazdım. Bakışlarım bu kez Noyan’ın tarafına döndüğünde hali hazırda bana göz kırpan sütlü kahve kapüşonlusunu aldığım gibi geçirdim üzerime. Evlenmenin en iyi yanlarından birisi diyerek bunu dünya tarihine not düşmeliydiler. Artık bir değil iki dolabı oluyordu insanın. Buna çuval gibi olacak olsa dahi nasıl olduğunu anlamadığım şekilde daha sıcak tutan erkek kapüşonluları dâhildi.
Basamakları hızlıca inip kapıyı açtığımda merdivene oturup su içen Noyan’la gülümsemem tekrar yüzümde yer edindi. O ise suyun kapağını kapatıp kenara bırakarak ayaklanmış ardından dudaklarını sıkıca yanağıma basıp elimi tutarak sahil tarafına geçmek adına evin çevresini dolaşmamızı sağlamıştı.
‘Kıyafetlerimi kim getirdi?’ sorumla eş zamanlı koşmaya devam ettiğimde Noyan bileğindeki saatten bir aramayı daha reddedip gülümseyerek döndü bana.
‘Ben getirdim.’
‘Buraya geleceğimi biliyordun yani?’ başını sağa sola salladığında kaşlarım havalandı.
‘E bilmiyorsan neden getirdin?’
‘Çünkü dün olmasa bile eninde sonunda yine gelecektin buraya. Bende düşündüm ve kargaşaya gelmesindense hazır gidiyorum, birkaç parça götüreyim dedim. Burada elbise, topuklu giymeyeceğine ve garipte olsa sadece bir tane kot pantolonun olduğuna göre spor kıyafetler daha uygun olur diye düşünüp onlardan aldım. Fakat…’ gözleri usulca bedenimde gezdiğinde gülse de kaşlarımı havalandırdım anında.
‘Fakat?’
‘Getirmesem de olurmuş.’ Üzerimdeki kapüşonluyu işaret ederken yarım saat uzaklaştığımız ve yirmi beş dakikadır döndüğümüz evle adımlarını yavaşlattığında bende ona eşlik ettim.
‘Rahatsız mı oldun?’ burun kıvırıp gülümserken beni kendine çektiğinde artık iyice standart yürüme adımlarına geçmiştik.
‘Aksine, istersen tüm kapüşonlularım senin olabilir.’
‘İnsan istediklerini iyice düşünüp söylemeli Noyan.’ Burun kıvırarak gülümseyip puslu mavilerine baktığımda adımlarını tamamen durdurup başıma geçirdiğim kapüşondan yakalayarak kendine çekti. Dudakları ruhuma sızmak ister gibi dudaklarımı bulduğunda derin öpücüğüyle geri çekildi.
‘Ömrümü verdiğim kadın isterse tüm dolabımı da alabilir Deran.’ Kaşlarını havalandırıp indirdiğinde ufak gülüşüm hoşuna gitmiş gamzesi görünecek büyüklükte bir tebessüm göstermişti. Bedenimi bu kez kanatlarının altına çekerken kolu da sıkıca sarıldı sırtıma. Burası güvenli alandı, huzurlu, sıcak ve gerçek. Acıtan tüm doğruların karşısından sıyrılıp kaçabileceğim yer.
‘Düğün yapalım mı?’ eve doğru adım atacağımız sırada sorusuyla şaşkınlıkla ona baktım. Yüzü gayet ciddi duruyordu ancak bu denli bir kaosun ortasında gerçekten emin miydi orası meçhuldü, bir de yine gelmişti gelenler sanırım.
‘Uğradılar sana yine. Ortalık düğün yapmak için fazla karışık değil mi?’ düşünceli gözleri denize dönerken dudak bükerek izledi.
‘Olsun. Tüm güvenlik önlemlerini sağlarız. Hem sakinleşsin diye beklemek artık mantıklı gelmiyor. Çünkü sakinleşeceğini sanmıyorum.’ ulaştığımız evin kapısını açarak geçmemi bekledi.
‘Yine de fazla gergin. Hepimiz için. Bir anda aklına nereden geldi bu?’ Mırıldanıp kapıdan girdiğimde adımlarım merdivenlere yöneldiğinde arkamdan geldiğinin bilincindeydim.
‘Her şey eksik gibi. Yani biz beraber tamız ama tam açıklayamayacağım şekilde eksik var.’ Merdivenleri bitirip üst kata ulaştığımda banyonun kapısına attığım elimle gözlerimi Noyan’a çevirdim.
‘Eksik düğün değil bence.’
‘Ne peki?’
‘Biz onaylanmayanlarız.’ Cevabım kaşlarını çatmasına sebep olurken başını sağa sola salladı anında. Bakışlarındaki saçmalama ifadesini iliklerime kadar hissediyordum.
‘Onaylanmaya ihtiyacımız yok.’
‘Düğün yapsak kimi çağıracağız?’ tebessümle mırıldandığımda bakışları bir an üzerimde gezindi. Cevap kimseydi. Babası dışında akraba olarak çağırması gereken biri var mıydı bilmiyordum. Benim ise kayıp bir babaannem, evlendiğime dair haberi benden duymayan amcam vardı. Arkadaşlarımla o kadar uzun zamandır görüşmüyordum ki çoğu basın açıklamasına dahi asparagas yorumu yapmış olabilirdi.
‘Bu önemli mi?’ sorusuna kaşlarımı havalandırarak baktım. Gerçek bir soru mu ondan da emin değildim açıkçası.
‘Kimi çağıracağımız mı?’ başını onay verircesine salladığında kıkırdayarak araladım banyonun kapısını.
‘Birini çağırmayacaksak neden düğün yapıyoruz?’
‘Çünkü her hafta evlenmiyoruz ve ben ikimizin o heyecanı yaşamasını bir de yanı sıra seni gelinlikle görmeyi istiyorum.’ İçeri adım atacakken bakışlarım tekrar Noyan’ı buldu. Puslu mavilerini, samimi bakışlarını, aklımdakileri ölçmek için hafifçe omuzuna eğilmiş başını. Düğünü değil, içimde eksik kalmamasını istiyordu. Biraz tanıdıysam böyle bir kutlamayı umursamayacağından emindim, keza umursamıyordu da. Dudaklarımı aralasam da verecek karşılık bulamadığım için tekrar kapandılar fakat Noyan durmadı. Cebindeki telefonu çıkarıp yanıma geldiğinde ekranı aydınlatarak Denker abinin işlettiği anılarla dolu restoranda açısından muhtemelen Gizay’ın çektiği fotoğrafımızı gösterdi.
‘Çok güzel bir fotoğraf ama çocuğumuza bunu göstermek istemiyorum. Yıllar sonra neden yapmadık diye eksik hissetmek, iki gün sonra birisinin bunu kullanarak canımızı sıkıp bizi düşündürmesini istemiyorum. Deran.’ Ekranını kararan telefondan bakışlarımızı çektiğimizde göz göze gelip gülümsedik.
‘Ben hayatıma senden başka bir kadını dahil edemem. İlk kez seninle evlendim ve bu tek olacak. Zaman ne gösterir bilemem ama bunu biliyorum. Kendimi tanıyorum. İlk ve tek evlendiğim kadını gelinlikle görmek istiyorum. Bu bağnaz bir düşünce gibi gelebilir veya çok önemsizmiş gibi düşünebilirsin fakat benim için önemli. Uzun sürmeyeceğini düşünen herkese rağmen hayatımın sonuna kadar baş ucumda duracak bir fotoğraf karesi istiyorum.’
‘Yapalım.’ İnkar edemeyeceğim kadar iyi cümleler kuruyordu. Zeren beyden aldığım o tehdit sonrasında bunu bana birinin yaptırabileceğini asla düşünmezdim fakat başarmıştı. Hala tuttuğum kapıdan elimi çekip yanağına derin bir öpücük bıraktığımda gözlerindeki parlamalarla baktı. Ardımda bırakıp bedenimi direkt olarak duşa attığımda tenime değen sıcak suyla kapattım gözlerimi. Ki zaten siyam ikizleri gibi hissettiğimiz kocam da çok vakit kaybetmeden kapıyı aralamıştı. Bu durumda onun peşinde kuyrukmuşum gibi hissetme meselemde tamamen tarihin tozlu sayfalarına karışabilirdi.
Gözlerim yarı buzlu camdan dışarıya döndüğünde üzerindeki ceket ve tişörtü bir çırpıda çıkarıp sepete fırlattı. Yüzündeki ifade sanki dışarıda çelikten bir duvar gibi olan görüntüsünün tam aksine liseli ergen çocuklar gibi çapkınken duşun kapısını açarak yanıma adım attığında kolları da belime anında dolandı. Belimdeki parmakları önce sırtıma daha sonra tekrar belime doğru hafif hafif okşarken dudaklarının üzerini kapattım. Geri çekilip buz mavisi gibi açılmış harelerinin parıltısına baktığımda belimdeki elinin biri kalçama, oradan da bacağıma yol çizmişti ki kavrayıp çekmesiyle mecburen bir koala gibi boynuna sarılmam gerekti.
‘Hiç yorulmaz mısın sen?’ mırıldanmamdan sonra dudaklarımın üzerini naifçe örtüp geri çekildiğinde gülümsemesi iyice yüzüne dağıldı. İnce parmaklarım sol yanağındaki çukurun üzerinde usulca dolaşırken nefesi bir kez daha gölgeledi nefesimi.
‘Yorulmam.’ Geri çekilirken mırıldandığında derin mavilerinden harelerimi bir an alamıyordum.
‘Bir saat benimle koştun, ondan öncesi de vardır eminim ki.’ Bu kez ben ufak bir öpücük çaldığımda başını onaylarcasına salladı.
‘Dörtten beri dışardayım. Telefonum susmamak konusunda istikrarlı bir duruş sergileyince seni uyandırmayım diye kalktım. Kalkış o kalkış, tekrar da yatmadım.’
‘Hep mi bu kadar erken başlar mesain?’
‘Başlamaz.’ Gülerek kaşlarını havalandırıp öpüşü çenemde iz bıraktığında usulca nefesi de boynuma doğru kaydı.
‘Mesaim bitmez o yüzden bir başlama saati de olmuyor.’ Az önce nefesinin tarumar ettiği boynumda bu kez öpüşü kendini hissettirirken daha sıkı kavradığı belimle birbirine sabitledi bedenlerimizi. Bir gün Noyan için saatlere ayrılmıyor, adeta güvenlik şirketi gibi 7/24 çalışmasına devam etmesine neden oluyordu. Yetmiyor bir de ailelerimizle uğraşıyor yanına ekstra da benim gibi problemli bir kadının derdini kendine dert ediniyordu. Sanki tüm akışı çok sakinmiş gibi bir de düğün yapalım diye fikir ortaya atıyordu. Kararlı duruşunu takdir etmek istesem de içten içe hala sapa sağlam duran ve ısrarla yorgunluğunu gizleyen halini bir ufak kıskanmıştım. Fakat kıskançlığım sadece Noyan’ın öpüşlerine ara verdiği zaman diliminde ruhumu kavuruyordu.
‘Querencia…’ telaffuzu tenime iz değil ruhuma ilmek olurken gözlerimi kapattığımda kendimi Noyan’a bırakmanın aslında en büyük özgürlük olduğunun farkında varıyordum. Ne yağmur misali üzerimizden akıp giden su, ne koşarak uzaklaşan geçmiş vakitler, ne de kulaklarımızın bunca zaman işittiği tüm lanet cümleler kalıyordu ortalıkta. Bir duşakabin içerisinde sadece birbiri ile bütün olmuş şekilde ruhlarımız var oluyordu. Bu bedenlerin dokunmasından da öte bir durumdu, çünkü her insan başka bir insana fiziken temas edebilirdi ancak derisini bir neşterle açmadan kalbini avuçları arasına alıp koruyup kollayamazdı.
Ona karışırken bu kadar kendimi bulmak, onunla kaybolurken bu kadar var hissedebilmek ütopyaydı bana göre. Belgi Deran İmerler olarak dokunamayacağım gökyüzündeki bulutların üzerinde dans ediyordum şimdi. Bunu mecburiyetler veya zor kullanmalarla değil, bire bir ben olarak yapıyordum. Bir soy isimin ağırlığı altında ezilmektense Noyan’ın dipsiz kuyusuna gömülüyor yetmez gibi bundan büyük haz alıyordum. Çünkü Noyan bana Belgi Deran Visam olarak bakmıyordu, ben onun için sadece ve sadece Deran’dım. Başka bir vasfım, kimliğim, soyadını taşıyacağım diye kurduğu bir baskı olmadan, sadece Deran… Noyan, makus talihimin en güzel rastlantısıydı ve bu rastlantıya saygı duyup kollarımı kocaman açarak karşılamaktan çekinmiyordum.
Tenimi yakıp geçen nefesi tüm hücrelerimin titremesini sağlarken dahi ruhumu ona bırakmayı seviyordum. O da zaten canımın yanacağı her hamlede olabilecek en naif adama dönüşüyordu. Beline sarılı bacaklarımla, sırtımı kavrayan elleriyle şehvetin çok başka bir yönü kapılarını açıyordu bize. Nefesimi kesen nefesi, yanağımı kavrayan avuç içi, arada denk gelen bakışmalarımız aslında bütünleşen ruhlarımıza bin bir türlü masal yazdırıyordu. Biri tarafından sevilmek ve seven kişiyi aynı zamanda seviyor olmak mucizeydi bana kalırsa. Ve ben sevdiğim adamın kollarında adına seks, şehvet, cinsel dürtü, romantizm, ne denirse denilsin her bir yudumunu tüketiyordum.
‘Dünyayı yok sayarken attığın her adımın savrukluğunda, dağınık saçlarının güne veya geceye bulanmasında, öyle güzelsin ki, hep böyle kal.’ Alnıma yasladığı alnıyla fısıldadığında sertçe yutkundum. Tenimizin ateşi bilmem kaç dereceydi fakat Noyan’ın gözleri tüm benliğimi alevleriyle kavuruyordu. Saçma sapan anlarda üzerime buyur edilmişçesine gelip çöken duygusallık kendini gösterse de tenimize çarpan her damla gözyaşlarımı gizliyordu. Daha fazla konuşmasını istemiyordum. İstemiyordum çünkü ne zaman bana karşın dudaklarını aralasa o vakit duygulardan duygulara savrulmamı sağlıyordu.
Omuzlarındaki ellerimden destek alarak dudaklarının üzerini ben kapattım. Parmakları belime gömüldü, tırnaklarım omuzunda iz bıraktı. Bir infilak ne kadar sarsıcı olabilirse o kadar sarsıldı ruhumuz ve bedenimiz. Yıkım gibi olan ancak bir toz zerreciğini dahi yerinden kıpırdatmayan halimizin sesleri banyonun duvarlarına çarpıp kulaklarımıza yankılandı.
Bedenlerimiz birbirinden koparken yere basan ayaklarımla Noyan sırtımı ona dönmemi sağlayarak dağınık ve ıslak saçlarımı sağ omuzumun üzerine topladı. Sıcak nefesi sol omuzumu yalayıp geçerken kollarını da bedenime sardı sıkıca.
‘Kül bittiğini zannedip ateşten korkmadığını sanırmış…’ diyerek dudaklarını boynuma yönlendirip derin bir öpücük bıraktı, ‘Ateşle tanıştığında anlarmış gerçeği işte…’ dudaklarım tebessümle kıvrılırken iç çekerek dikleştirdiği bedeniyle başımı göğsüne yasladım. Suyun altında öylece durduk. Suyun altında öylece dakikalarca beklerken bedenimi saran kolları, parmakları tenimi okşamaktan bir an kaçınmadı.
Duştan sonra üzerimdeki bornozu gevşekçe bağlayarak açık kalmış pencereyi kapatmak adına yatağa yaklaştım. Dizimin üzerinde yatağa çıkarak kilidi kapattığımda dışarının serinliği de ciddi anlamda odayı doldurmuştu. Tekrar çekileceğim sırada Noyan’ın parmaklarımı omuzumda hissettiğimde olduğum yere oturup bağdaş kurdum. Uçlarından sular damlayan saçlarımda havluyu nazikçe gezdirdikten sonra zaten gevşek olan bornoz sayesinde açıkta kalan boynum ve omuzumun arasında bastırdı dudaklarını. Derin bir nefes alarak geri çekildiğinde bu kez tarağın saçlarımın her telinin arasından sıyrıldığını hissettim.
‘Söylediğin…’ Saçlarımda gezinen tarakla beraber gözlerimi denizin sert dalgalarında dolaştırmaya başladım, ‘Ne demekti?’ daha önce duymadığım bir kelimeye hitaben ona olan merakımı da tetikliyordu. Noyan bir an duraksamadan saçlarımı taramaya devam ettiğinde derin bir nefes alıp başımı hafifçe yana çevirdim yüzünü görebilmek adına. Suratındaki ufak tebessüme rağmen bakışları bir an odağını kaybetmezken o da derin bir nefes alıp açılmış saç tellerimi çekerek biraz daha sıyırdığı bornozdan açığa çıkan omuz başıma dudaklarını bastırdı.
‘İspanyolca bir metafizik kavramı.’ Tarağı kenara bıraktığı sırada yaptığı açıklamayla bedenimi tamamen ona çevirip kaşlarımı havalandırdım.
‘Yani?’
‘İspanyolca’da queer fiilinden gelir, arzulamaktır anlamı. Ama…’ yüzümün iki yanını kaplayan elleriyle burnumun ucuna dudaklarını bastırıp geri çekildi, ‘Querencia’nın tam anlamı, insanın kendini en güvende ve güçlü hissettiği yerdir. Evin, yuvandır.’ Başını usulca sallayıp bu kez alnıma bir öpücük bıraktı, ‘Benim, sende gördüğümdür yani.’ Kaşlarımı havalandırıp yüzümde oluşan kontrolsüz gülümsemeyle izlemeye başladığımda burnumun ucunu tekrar öpüp yataktan kalktı.
‘Hadi kahvaltıya.’ Diyerek bana giyinme odasını işaret ettiğinde omuzlarımı düşürsem de harekete geçtim.
‘Sevmiyorum.’ Seslenerek içeri girdiğimde bakışlarım etrafta dolaşsa da arkadan beni izlediğinin farkındaydım. Geriye dönüp göz ucuyla yüzünü süzsem de gülümsemesi dudaklarında yer edindiğinde hesaba katıp getirdiği iç çamaşırlarıma uzandım. Hava sabah çıktığımız koşuya oranla biraz daha açılmıştı. En azından genelde gri olan bu kesim dahi güneşi arada sırada görüyordu. Dün dışarıdan pizza istediğine göre Noyan yemek konusunda buraya bir müdahalede bulunmamıştı ve yüksek olasılıkla dışarıda kahvaltı yapacaktık. Fakat getirdikleri genellikle rahat ve kalın kıyafetler olduğu için bornozu çıkarıp siyah iç çamaşırı takımını giydikten sonra taytların arasında gezindi bakışlarım. Bulduğum koyu kahve yarım taytı giyip üzerine de turuncu bir tişört geçirdikten sonra Noyan’ın kapüşonlu ceketlerine göz atıp onlardan da acı kahve olanı aldım.
‘Bazı şeyleri sevmesen de yapman gerekir.’ Ben tüm bunları halletmeye çalışırken Noyan’da bir yandan laf yetiştirmeye diğer taraftan da benden kalan alanda kıyafetlerini seçmeye çalışıyordu. Bakışları bacaklarımda sıkıntıyla dolaşsa da yanağına dudaklarımı sertçe basıp odadaki çantama yöneldim.
‘Mecburiyetleri de sevmiyorum.’ Omuz silkip gülümsememi büyüttüğümde ulaştığım çantada şuan işime yarayabilecek en makul birkaç makyaj malzemesini aldığım gibi bu kez banyoya yöneldiğimde işimin normale oranla epey kısa sürdüğünü söyleyebilirdim. Ben makyajsız güzel olan kadınlardan değildim. Evet gözlerim maviydi fakat aynı zamanda saçlarım sarıydı, saç rengim yetmez gibi kirpiklerim de açık renkti. Yani birileri beni makyajsız gördüğünde öldüğümü fakat beni gömmeyi unuttuklarını düşünecek kadar soluktu yüzüm. Tenimin herhangi bir yerinde mevcut morluk veya yara izi olmadığı için kapatıcıya ihtiyacım olmayabilirdi ancak rimel, ruj veya ufak bir allık her daim mevcutta bulunması gerekenlerdendi.
‘Mecburiyet değil, gereklilik.’ Giyinme odasından bana yaklaştığını sesinin tonundan anlasam da son olarak elimdeki ruju dudaklarımda gezdirip dağıttım. Aynadaki yansımadan ben ne kadar hızlı olsam da Noyan’ın hep beni beklemek zorunda kalacağının bilincine varıyordum. Çünkü adam saçlarını taramasa dahi o kadar dağınık bir özeni vardı ki göze batmıyordu. Etrafa dağınıklığım sayesinde saçılan üç parça makyaj malzemesini avucuma topladığımda daha çok yaklaşıp ellerini belimden karnıma doğru dolaştırdı. Islak saçlarım göğsüne gelse de bundan rahatsızlık duymadan başıma derin bir öpücük bıraktıktan sonra karnımdaki elinin biri parmaklarımı kavradığında iç çektim. Hafifte olsa parmaklarımı çekiştirdiği için banyodan çıkıp kenarda boynu bükük çantamın içine elimdekileri bırakarak onu da omuzuma alırken basamaklara yöneldiğimiz sırada konuşmasına da devam etti, ‘Önümüzdeki elli, altmış yıl seninle hayatıma devam etmek istiyorum.’ Alt kata inip kenarda duran uzun bacaklı sehpanın üzerinden anahtarı alıp göz kırparak dışarıya açılan kapıdan da çıkmamızı sağladı, ‘Bunun için de sağlıklı beslenmek önemli.’
‘Kahvaltı yaptığım için herhangi bir kaza geçirmeyeceğimizi garanti edebilir misin?’ soruma başını sağa sola sallayarak karşılık verse de arabanın kapısını açtığında yerleştim koltuğa.
‘Yaratan korusun ancak kazaya maruz kaldığımız durumda sağlığımızın hızlıca kendini toparlaması daha önceki hayat standartlarına bağlı olduğunu söyleyebilirim.’ Kapıyı örtüp arabanın çevresini dolaşarak sürücü koltuğuna yerleştiğinde emniyet kemerimi takarak kaşlarımı havalandırdım.
‘Ne alakaymış?’
‘Sağlıklı beslendiğin zaman tansiyonun, kalp ritmin, kasların, yağ dokun ve organların işlevini daha kaliteli şekilde yerine getirir. Bu da aldığın ilaçlarda dahil olmak üzere etkisini yükseltir. Doktor olacaksın sen bunu bilmiyor olamazsın.’ Kaşları dalga geçercesine çatıldığında arabayı da harekete geçirdi.
‘Beslenme programın olacak kadar ciddi mi bakıyorsun buna?’
‘Hem de epey ciddi bakıyorum.’ Başını sallayarak mırıldandığında tek kaşımı kaldırıp gözlerimi bir tarama cihazı gibi bedeninde gezdirdim. Yağ olmadığı gri tişörtünün sardığı yerden belli olan karnından, kollarındaki kaslara kadar epey incelediğimde kahkaha atmamak için sıkı sıkıya bastırdığı dudaklarına takıldı en son bakışlarım.
‘Ne var? Neden gülüyorsun?’ şaşkınlığım ve anlamaz halim üzerimde olsa da daha fazla kendini tutamayarak kahkahasını serbest bıraktı.
‘Resmen gözlerinle taciz ettin.’
‘Hiçte bile.’ Tek kaşımı havalandırıp anında başımı yola çevirerek kollarımı göğsümde birleştirdim. Tamam bir miktar yiyecek gibi bakmış olabilirdim fakat yaklaşık yarım saat önce bir duşakabin içinde seviştiğim adama da bakmak hakkımdı. Bunu böylece dalga geçen kahkahasıyla söylemesine gerek yoktu.
‘Tabi… Mutlaka yapmamışsındır. Hatta bence ne giydiğime baktın sadece, asla kaslarımı falan düşünmedin.’ Ben bir x-ray cihazıysam, Noyan tespit kurulu falan olabilirdi. Eğer ki trafik polisi olsam kocam da kesinlikle teftiş amiri olarak çıkardı karşıma. Bazı konularda, ki ben kendimi küçük görmemek için bazı diyordum neredeyse tüm konularda böyleydi, öyle öngörüleri veya yerinde tespitleri oluyordu ki itiraz edecek alan bırakmıyordu insana.
‘Sabahın bir vaktinde şortla dışarıda olduğun için kıyafetlerine bakmam normal değil mi sence? Hayır zatürre olsan ben bakacağım. Hastanesi, doktoru, ilacı, ay siz erkekler hastalanınca çok nazlı oluyorsunuz bir de… Her türlü ucu bana dokunacak sonuçta.’ Burun kıvırdığımda arabanın içindeki sessizlikle beraber göz ucuyla süzdüm Noyan’ı ancak onun durumu daha çok bir şeyleri algılamaya çalışır gibiydi.
‘Biz erkekler?’
‘Evet. Basit bir gribi bile ölüm döşeğinde gibi yaşıyorsunuz.’ Omuz silkerken yüzünün gerginliğini ayan beyan belli oluyordu. Tolga meselesinde işin kökleneceği çok yüksek bir ihtimal olduğu için kıskançlık yapmıştı ve bence bu durum kıskançlıktan öte bir şekilde haliyle insanın gurur yapıp sinirleneceği hususlardandı. Fakat giyimim konusunda arada sırada kısa devre yapması haricinde bir kıskançlığına denk gelmemiştim Noyan’ın. O yüzden de bunun bir kıskançlık olup olmadığını tam anlamıyla ayırt edemiyordum.
‘Biz olan kısım hangi biz mesela? Kim hastalandı da sen bu mevzulara böyle bir genelleme yapıyorsun?’ kaşlarım çatılsa da gözlerimi tekrar yolda gezdirip anımsamaya çalıştım o genellemeyi.
‘Atakan mesela… Sonra… Kaan, Selim, Çağrı… Hatta Gizay’da öyle.’ Diyerek kaşlarımı havalandırıp hafifçe omuz silktim.
‘Gizay ne zaman hastalandı?’
‘Dur ajandama bakayım Noyan.’ Dalga geçercesine konuşsam da ateş saçan gözleri hızlıca bana döndüğünde gözlerimi devirip derin bir nefes aldım.
‘Nereden bileyim ne zaman. Geçen seneydi herhalde.’
‘Hasta olunca ölüm döşeği tavrını biliyorsun ama.’
‘Evet biliyorum çünkü spor salonuna gidip yarım saat gelecek diye bekledim. En son da sinirlenip aradığımda sanırım ölüyorum, çok kötüyüm dedi. Fakat ne sesi kötü geliyordu ne de öksürük vardı, altı üstü üç kez hapşurmuş. Resmen komedi filmi gibiydi. Fakat kötü bir komedi filmi…’
‘Diğerleri?’
‘Diğerleri?’ onun gibi yapıp kaşlarımı havalandırdığımda geldiğimiz büyük ahşap yapının otoparkına arabayı yerleştirerek dikkatle gözlerime baktı.
‘Diğer saydığın isimler, onlara hasta bakıcılık yaptın mı?’
‘Sırat köprüsünde yürüyorum da haberim mi yok? Bu ne böyle mahşer soruları gibi.’ Kıskançlık damarı in, sakin ve romantik eş Noyan out denilen nokta burasıydı sanırım. Hali ve durumunu fark ederek kaçmak istercesine anında arabadan indiğimde cenaze marşı çalmak üzere olan yüz hatlarıyla yanıma gelip elini belime yerleştirdi.
‘Ağız tadıyla bir olaya on dakika sinirlenemiyorum bile.’ Kendi kendine mırıldanırken çıktığımız üç basamaktan sonra büyük kapıdan geçtiğimizde Noyan asla hızını kesmemiş bedenimi büyük bir pencerenin önünde duran masaya ilerletmişti. Çektiği sandalyeye oturduğumda bakışları üzerimde dikkatle gezinse de yine fısıltıyla sabır dilenip karşıma geçti.
‘Niye sinirlenemiyorsun?’ sorumdan sonra tepemize bir mum edasıyla gelip dikilen garson tek kelime dahi etmeden menüleri uzattığında Noyan bir kez daha beni süzüp gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı.
‘Özel bir isteğin var mı?’ soru soruyor olması sakinleştiği anlamına gelmiyordu sanırım. Şimdi de gözüne başka bir durum batmış gibi harelerime bakışlarını dikmişti.
‘Kahvaltı özel bir istek yapacağım yemek masası değil açıkçası.’ Zor kullanılarak olmasa da zorla getirilmiş sayılırdım herhalde. Benim omuz silkip gülümsememe rağmen o yanında duran menüyü garsona doğru hafifçe sürükleyip derince soluklandı.
‘Standart her şey.’ Adam tek kelime etmeden yanımızdan uzaklaştığında Noyan kollarını masaya yaslayıp derince soluklandı.
‘Sabah giydiğim şort yüzünden beni zatürre yapıyorsun ama sende benden farklı değilsin. Hiç kapalı kıyafetin yok mu senin? Taş eve iki parça kıyafet götüreyim diye dolabını karıştırdım bulabildiğim bir tane kot pantolon, dört tane uzun tayt. Geriye kalanlar tamamen kısa veya etek ve şimdi de dört uzun tayt, tek kısa tayt içinden kısa olanını seçiyorsun.’ Gözleri altımdaki taytı ima etmek istediğini gayet belli ediyordu. Fakat bunun tartışmasına girmesi gereken en son kişi ben olabilirdim herhalde.
‘Noyan.’ Önümüze bırakılan kahve fincanlarıyla tekrar uzaklaşan garsondan sonra kenardaki çatalı alıp parmaklarımda bir tur çevirerek gülümsememi büyütüp havalandırdım kaşlarımı, ‘Çatalı gırtlağına sokar ses tellerini alırım sevgilim.’ Elimde hala duran parçayı işaret ettiğimde gözleri daha çok kısıldı.
‘Ses tellerimi alman bütün kıyafetlerinin kısa olduğu gerçeğini değiştirmeyecek güzelim.’
‘Fakat senin dillendirdiğin gerçeğini epey değiştirebilir.’
‘Sana bir şey söyleyeyim mi?’ başımı onaylarcasına sallayıp çatalı masaya bıraktığımda Noyan’da geriye yaslanıp gülümsedi.
‘Hayatın insanlara bir şeyleri öğrenene kadar hep aynı durumu yaşattığını düşünürüm. Ben sabır çekmeyi öğrenmemişim anladığım kadarıyla.’
‘Konumuzla ne alakası var?’
‘Öğreneyim diye Şanze’den sonra senin kıyafetlerinle samimiyetim yazılmış kadere güzelim, ne alakası var olur mu…’ iğneleyen haline omuz silktiğimde masaya yerleşen tabaklarla kaçma payımı ölçmek istercesine süzdüm Noyan’ı. Sevmiyordum, sabah sabah yenilen yemeği asla ama asla sevmiyordum. Bu saatler bana göre bir öğün olamazdı mesela fakat sevgili kocam bu konuda çok ısrarcıydı. Ne zaman kahvaltı masasına otursam midem kasılır gibi olurdu istemediğim için fakat şimdi bulanıyordu da aynı zamanda. Ancak buna şaşıracak değildim çünkü normalde o masaya oturduğum saatlerden daha erkendi vakit. Önümdeki omletten kesip aldığı gibi ağzına attığında belki de kahvaltı için en sevdiğim hareketi yapmasına büyük bir gülümseme sundum.
‘Hepsini yemek ister misin? Dalga geçmiyorum.’ Yutkunuşundan sonra gözleri tabak ve benim aramda dolaştığında dalga geçercesine gülümseyip elindeki bıçakla omleti işaret etti.
‘O tabak bitecek Deran.’ Yaşım kaçtı acaba? Üç… Belki dört… En azından Noyan böyle görüyor olmalıydı. İnsan 26 yaşındaki karısına bu cümleyi kuramazdı.
‘Ne güzel yiyordun işte, ye bitir ne olacak ki.’ Diyerek dudak büksem de göz devirerek iç çekti.
‘Herhangi bir şey var mı diye kontrol etme amaçlı aldım onu, heveslenme.’
‘Herhangi bir şey?’
‘İlaç, zehir, hatta… Uyuşturucu.’ Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken kendi tabağına döndüğünde cümle kurmaya çabalasam da şok halimden çıkmayı başaramayığ tekrar birbirine bastırdım. Bir kez daha araladığımda ise Noyan tabağındaki gözlerini bana çevirip kahvesinden bir yudum aldı.
‘Ne oldu?’
‘Biraz fazla abartmıyor musun?’
‘Karımın güvenli bir hayat sürmesini mi?’ tek kaşı gülümseyerek havalandığında cevap vermemi beklemeden başını sağa sola salladı anında, ‘Hiç sanmıyorum güzelim.’ İstediğim kadar göz devireyim, surat asayım Noyan’ın bakışları bire bir yemezsen ben yediririm der gibiydi. Derin bir nefes alıp kendimi zorlayarak bir parça omletten aldığımda bakışlarımı da dışarıdaki yeşillerle dolu alanda gezdirdim. Kocam üzerime gözlerini dikmişken pek adapte olamıyordum kahvaltıya. Gerçi Noyan’a suç bulmamak gerekiyordu, ben direkt kahvaltıya odaklanamıyordum. Fakat daha önce ismini, cismini duymadığım bu yer için kahvaltıya dahi eyvallah çekebilecek potansiyelim vardı.
Baktığım pencereden gördüğüm kadarıyla hemen önümüzdeki iki metrelik yeşil alandan sonra biniş pistlerinin kumu ve engeller vardı, onların hemen ardında ise uzun bir orman. Taş evden buraya da kısa bir zaman içinde ulaşmıştık. İçeriye göz attığımda ise fazla insanın olmadığını, bu ahşap yapının senelerdir burada yer edindiğini görebiliyordum. Çok samimi bir mekan olduğunu iddia edemezdim. Çünkü tamamıyla ahşap olan bu restoran önümüze açılan kahvaltı bolluğuyla hem geleneksel duruyordu, hem de çalışanların üzerindeki tek tip gömlek pantolon ikilisiyle modern. Kültür karmaşası içerisinde kalmış olsa dahi havanın temizliği, insanların dingin duruşları, koca restoranda tabak çatal sesleri dışında ufacık bir müzik olmayışı Zeren beyi gördükten dakikalar sonra beni bile ehlileştirirdi.
Gözlerim etraftan tekrar masaya döndüğünde kareli kırmızı beyaz masa örtüsünün üzerindeki çeşitliliğe baktım. Aklıma olur olmadık şeyler hep gelirdi fakat kahvaltı masasında otururken neden Ager gelmişti en ufak bir fikrim yoktu. Üstelik ne kadar yanlarına gidemiyor veya konuşamıyor olsam da yönlendirdiğim insanlardan annesinin durumunun iyiye gittiğini, en azından tedaviye yanıt verdiğini biliyordum. Yine de şuan önüme sıralanmış bir sürü çeşidi daha önce de görmeme rağmen Nigar hanımın demlediği çay bana daha farklı gelmişti. Ki ben pek çay tüketen bir tip olmamama rağmen o çayın verdiği mutluluğu tatmıştım.
Hala bulanıp kasılan mideme, çabalama, çıkacak bir halt yok, bu kahvaltıyı yapmak zorundasın, diyerek sertçe yutkunduğumda önümdeki servisten bir parça peyniri daha güçlükle dudaklarıma götürdüm. Daha doğrusu durduk yere aklıma gelen Ager ve ailesinin gereksiz duygusallığını saklamak için başımı tabağa gömdüm diyebilirdim.
Güç bela son verdiğim savaşın ardından tüm duygusallığımı kahvaltı masasında bırakarak oturduğumuz alandan dışarı çıkarken Noyan gelen bir aramayı daha reddetti tıpkı önceki elli beş veya yüz beş aramaya yaptığı gibi.
‘Açsana, belki acildir.’ Omuzumdan uzanan elini tutup mırıldandığımda başını hafifçe sağa sola salladı.
‘Bu zamana kadar beni mühim bir konu için aradıklarına hiç şahit olmadım. Genelde arar beceremiyoruz derler, yola çıkarım on dakika sonra hallettik derler, çıldırırım, yanlarına gider fırça çekerim.’ Açıklaması kaşlarımı çatmama neden olurken
‘Sadece benim yanımda mı sinirlenmiyorsun sen?’
‘Yooo… Sinirleniyorum aslında.’ Tek kaşımı kaldırıp dikkatle baktığımda yüzünü buruşturdu anında.
‘Sinirleniyorum da belli etmiyorum, içime içime sinirleniyorum.’
‘İçine içine sinirlenmek?’ dikkatle izlemeye devam ettiğimde başını onay verircesine sallarken derin bir nefes alıp gözlerimi ilerlediğimiz patika yola çevirdim. Sanki ilk kez oksijene rastlar gibiydi halim. Enteresan şekilde dışarı adım attığımız an itibariyle başım ağrımaya ek olarak da onlarca kez esnemeye başlamıştım. Bu kadar temiz hava bünyeme dokunmuştu herhalde. Veya insanlardan uzak bir kesimde olmak vücudumdaki koruma kalkanının düşmesine neden olmuştu. Noyan’la günlerce burada kalabilirdim veya taş evde. Çünkü hali hazırda genelde gergin olan zamanlarımızda birbirimize gerçekten bakabildiğimiz, anlayabildiğimiz, her dakika dip dibe olsak bile görebildiğimiz nadir anlardaydık. Sadece ikimizdik ve çevrede onlarca adam yoktu. Belki de varlardı ama ben farkına dahi varamıyordum.
Adımlarımız sarsak ve dağınık halde devam ederken duyduğum yaprak sesleriyle bakışlarımı çevrede gezindirdim. Kaşlarım havalanırken Noyan’da fark etmiş olacak ki eli omuzuma yerleşmiş, beni sesin geldiği yönün aksine hafifçe arkasına çekerek etrafa bakmıştı. Açık bir alandaydık, kahvaltı yaptığımız yer buradan görünüyordu ve henüz gözden kaybolmamıştık. Eğer ki gizlice bir suikast falan düzenlendiyse biraz daha mantıklı ve makul davranıp ormanın diplerine girmemizi beklemeleri şarttı. İşin en kötü tarafı ise benim duyduğum sesleri tıpkı Noyan gibi kötü odaklı yorumlamamdı.
Sesler devam etse de bedeninin izin verdiği kadarıyla kıpırdanan yapraklara baktığımda aralarından parlayan kahverengi tüyler çekti dikkatimi. Dudaklarım gülüşümle kıvrılırken Noyan’ın sakladığı yerden çıkmak için hamle yaptığım sırada engel olsa da ağaçların arasından yeni yeni seçilebilen köpeği süzmeye başladığımda arka ayağının üzerine basamıyor oluşuyla çattım kaşlarımı.
‘Ne oldu sana?’ çatık kaşlarımla yönümü kenara sinmeye daha doğrusu saklanmaya çalışan aslında altın renkteki fakat üzerine bulaşan toz, toprak, bilumum çamur yüzünden koyu kahveye dönmeye başlayan ufaklığa çevirirken Noyan’ın bakışları anlamazca bana döndü. Odak noktası genellikle insan boyutları, yani saldırabilecek herhangi birisi olunca ufaklığı fark dahi etmemişti.
‘Ne olmuş bana?’ omuzumdaki kolundan kurtulup köpeğe yaklaşmaya başladığımda durumu yeni anlasa da itiraz nidası ilişti kulaklarıma.
‘Dokunma Deran.’ Duraksayıp ciddi olup olmadığını görmek istercesine süzdüğümde gayet gerçekçi olduğunu fark etsem de umursamadım. Tozdan topraktan neden korkacaktım ki. Altı üstü elim çamur olurdu, yıkardım ve geçerdi. Ufacık hayvanın ağzından acı çektiğine dair sesler çıkarken dudaklarımı birbirine bastırıp dizlerimin üzerine çöktüm.
‘Deran kime diyorum ben? Mikrop kaparsın.’ Yeniden bana engel olmaya çalıştığından iç çekip ufaklığın gözlerine baktım.
‘Acı çekiyor hayvan.’ Harelerinin bal köpüğü rengi koca bir çekingenlikle arada bana bakıyor, arada Noyan’ı gizli saklı süzüyor ve sonunda da toprağa dönüyordu. Deli gibi korktuğunu sadece gözlerine bakarak veya sinmeye çalıştırdığı bedenini seyrederek anlayabiliyordum.
‘Mikrop kaparsan ben de acı çekeceğim?’ cümlesiyle şaşkınca döndüm Noyan’a.
‘Saçmalama istersen, altı üstü çamur. Ne mikrop kapması?’ bakışlarım tekrar köpeğe dönerken ne olur ne olmaz düşüncesiyle önce elimi koklaması için uzattığımda Noyan büyük adımlarla yanıma ulaşmıştı ki sakince oturan ufaklık korkudan sürünerek kaçmaya çalıştı. Kocamı hiçbir durum için yaralamayacak olsam da şuan yaralama payım olabilirdi.
‘Yavaş olsana Noyan! Korkuyor.’ Çemkirmemle beraber Noyan sert adımlarını daha sakin tuttuğunda iç çekerek dikildi ikimizin tepesine.
‘Bu haldeyse mikropta vardır, sakın dokunayım deme bak.’
‘Veterinere götürelim.’ Dediğini hiçbir şekilde umursamadan elimi koklayan ufaklık müsaade edince başını okşadığımda Noyan’ın sinirli soluğunu duydum.
‘Ben dokunma diyorum, senin yaptığına bak.’ Birisi bu ufaklığın kara vebaya yakalanmadığını, 1346 ile 1353 çok hayat söndürse de son bulduğunu Noyan’a anlatması gerekiyordu. Aksi taktirde benim çemkire çemkire sevdiğim adamı çığırından çıkarma olasılığım vardı, ‘Kalk yerden.’ Diyerek tekrar müdahalede bulunduğunda nefesimi sıkkınca bırakıp ona döndüm.
‘Ya ateş çemberinin ortasındaymışım gibi davranmasana. Hadi git arabayı getir veterinere götürelim.’ Başımla ileride hala görünen mekanı işaret ederken Noyan önce bana, ardından ufaklığa, en son olarak da mekana bakıp büyümüş gözlerle yeniden döndü.
‘Bir de seni burada onunla yalnız mı bırakacağım?’
‘Yemez korkma.’ Dudaklarımda kıkırdayan bir tavır olsa da başını sevdiğim ufaklık önceye oranla korkusunu biraz daha yenmişti. Onu anlayabiliyordum ve benim için en acı tarafı buydu sanırım. Koca bir ormanın ortasında ufacık bedeniyle kalmıştı. Yaralıydı, korkaktı ve acı çekiyordu. Muhtemelen neden burada olduğunu veya üzerine basınca ağrıyan patisine ne yaptığını aklında tutamayacak kadar ürkmüştü. Böylece birbirimize rastlamamız onun için şans olabilirdi fakat benim için tamamen geçmişin tozlu sayfalarının açılması demekti.
‘Ya ısırırsa? Belki kuduzdur hayvan, parazit var belki, karımı onunla yalnız bırakmam.’ Karşımızda henüz yavru denilecek kadar küçük bir golden kırması duruyordu, hatta belki de normalde evi olan ama sokağa bırakılmış bir golden da olabilirdi ama sevgili kocam onu ejderha falan zannediyordu. Bakışlarım hala ufaklıktayken avucumun içi çamur olsa da başını okşamaktan vazgeçmedim. Noyan’a hala bakamasa dahi benden ayrılmayan gözlerine öylece bakmaya devam ettim.
‘Ufacık kalmış açlıktan, canı yanıyor, ayrıca kuduz falan değil.’
‘Doktor olacaksın sen veteriner değil, ne anlarsın. Kalk hadi.’ Elini bana doğru uzattığında kaşlarımı çatarak derin bir nefes aldım.
‘Hiçbir yerinde yara, kaşınma yok. Göz bebekleri normal ve kırmızı değil. Şimdi git ve arabayı getir.’ Gözlerimi belerterek konuştuğumda bakışları benimle köpek arasında gezinse de anında başını sağa sola salladı.
‘Olmaz, sende benimle geleceksin.’
‘Biri gelip korkutabilir Noyan, altı üstü iki dakika uzağa gideceksin. Gelmiyorum, hadi getir şu arabayı.’
‘Olmaz Deran, inatlaşma benimle!’ hala acıyla inleyen hayvana döndüğümde göz devirip başını okşadım yeniden. Noyan’ın sesi yükseldiğinde ürküp o çekingen inlemeyi döküyordu dudaklarından. Zaten o kadar zayıf görünüyordu ki buraya kadar yürümüş olması bile mucizeydi muhtemelen.
‘Bu da böyle bir manyak işte. Kıpırdayacak halin yok bana saldırmandan bahsediyor.’ Muhabbetim Noyan’dan köpeğe dönerken ayağa kalkmaya çalıştı ama beceremedi. Kendini sürükleyerek çevresini dolaşıp bir top gibi olmaya çabaladığında yeniden gördüm sekiz yaşındaki Belgi’yi. Nefes alamıyor gibi hissettiğinde, öleceğim diye düşündüğünde o da toparlanmaya çalışmıştı, ufak parmakları oturmuş topraktan destek istemiş, ayağa kalkamamış ama yerde sürünmüştü.
‘Kalk yerden hadi, hasta olacaksın bak. Zaten bir karış şort giydin bu havada.’
‘Şort değil o. Hayvanın yardıma ihtiyacı var senin derdin hala taytım. Evden çıktığımızdan beri tek konumuz şort, en son onu da çıkaracağım.’
‘Çıkar bende çığırımdan çıkayım. Zaten bir yerini örtmüyor, delirtme beni.’
‘Delir ya, delir ama önce arabayı getir.’ Başımla çiftliği işaret ettiğimde bana doğru tekrar yaklaşıp kollarımın altından tuttuğu gibi ufak bir çanta taşır gibi anında ayağa kaldırdı.
‘Bak daha inat ediyor! Sen dur burada o zaman ben getireyim. Ver anahtarı.’ Elimi uzattığımda bakışları önce elim ardından hala acı çeken köpek ve son olarak çiftlikte gezindiğinde pes edercesine omuzlarını düşürüp cebindeki araba anahtarını verdi.
‘Bekle.’ Mırıldanmasının ardından ne yapacağını anlamak için izlemeye başladığımda üzerindeki ceketi çıkarıp az önce dokunmamam adına kıyametleri kopardığı köpeği ona sararak kucağına aldığında başıyla da çiftliği işaret etti.
‘E mikrop kapıyordum ben en son?’ nasıl bir mantık algoritması kurduğunu anlamaya çalışsam da geldiğimiz yolu dönmeye başladığımızda Noyan anında göz devirdi.
‘Bana bir şey olmaz.’
‘Neyim ben pamuk prenses mi?’
‘Evet, benim pamuk prensesimsin.’ Daha fazla konuyu uzatmak istemediği verdiği cevapların sakinliğinden belli olduğunda gülümseyerek baktım yüzüne. Bana dokunmamam için itiraz üzerine itiraz etse de ufaklığı göğsüne basmış, üzerinin kirlenmesini önemsemediği gibi sanki daha fazla korkmasın diye uzun parmaklarıyla çenesinin altını kaşımaya başlamıştı. Ufaklığın da buna itiraz ettiğini söyleyemezdim çünkü Noyan onu sevmeye başladığından beri başını göğsüne yaslamaktan kaçınmamıştı.
Yanına ulaştığımız arabayla bagajı işaret ettiğinde bir çırpıda açarken gözlerim kenardaki kapağı açık bölmede görünen silahları bulduğunda ellerim havada öylece kaldım. Bir arabanın bagajının cephanelik görevi görmesi ne derece makuldü acaba? Kalakalmış halimle bakışlarımı Noyan’a çevirdiğimde sabır dilenircesine gözlerini kapatıp yüzünü gökyüzüne çevirdi.
‘Bir işi tam yapın lan, bir işi.’ Çenesindeki kasın atmasından dahi gerginliğini anlayabilirdim ancak benim de onun kadar gerilmemiş olma ihtimalim yoktu. O sinirden bu haldeydi ben ise daha önce belki birkaç kez Gökmen abide silah görmüş, onda da bu kadar kapsamlı şahit olmamış veya Gökmen abi kendimi korumam için beni eğitirken sadece elime kurusıkı vermiş bir kadın olarak şoktan böyleydim. Herhangi bir cümle kurmak istesem de resmen dilimi yutmuş gibi olan halime rağmen Noyan’ın hareleri yeniden bagajı bulduğunda bir kez daha iç çekti.
‘Kapağı kapatıp battaniyeyi açar mısın?’ Önce kapağı açık bırakanlara isyanı daha sonra da bana katlı battaniyeyi işaret eden haliyle söylediklerini ses çıkarmadan yaptım. Daha doğrusu sanki dokunsam patlayacaklarmışçasına parmak uçlarımla kapağı kapattım ve battaniyeyi hızlıca çektim. Kucağındaki köpeği bagaja yatırıp kenarda duran ufak battaniye gibi olan şalı benden alarak üzerine örttükten sonra iki taraftan kemer gibi olan lastikleri çekerek resmen hayvana emniyet kemeri taktığında ciddi olup olmadığını ölçercesine süzdüm. Bagajında ordu yüküyle mühimmat olan adam bir köpeğin hayatını emniyet altına alıyordu.
‘Kayar başka bir yerini falan çarpar şimdi.’ Benim aksime çoktan o garip gerginlikten sıyrıldığında az önce battaniyeyi aldığım köşeden bir örtü daha çekip üzerini örttüğünde gerçekliği konusunda emin olamasam da çekilmemi sağlayıp dışarıdaki lavaboya ilerledi.
‘Sende yıka elini kolunu hadi.’ İtiraz için tek kelime etmeye hakkım yoktu şu an. Kaldı ki itiraz edecek bir mesele de söz konusu değildi. Bende onunla beraber elimi yıkadığımda Noyan üzerindeki tişörtü çıkarıp arka koltuğa attıktan sonra koltuğuna yerleşti. Bende yerimi alırken arka tarafa uzanıp cepten aldığı siyah tişörtünü dizlerime bıraktığında kaşlarımı havalandırdım.
‘Durma üzerindekilerle.’ Benim tarafıma uzanıp güneşlik gibi olan şeyi çektiğinde bakışları da ön camdan görünen alanda gezdi.
‘Deran’ım, inadına mı yapıyorsun, kimse yok ortalıkta, değiş üzerini.’
‘Arabada?’
‘Bende pek destekçisi değilim bu durumun ama evet arabada.’ Gergin mırıldanmasıyla üzerimdekilerden kurtulup tişörtünü giydiğimde elimdeki iki parçayı da alıp kendi kıyafetlerinin yanına arka tarafa fırlattı. Bir çırpıda yine kemer müdahalesi geldikten sonra kendisini de güvene alarak arabayı harekete geçirdi.
‘Sen böyle mi kullanacaksın arabayı?’
‘Tahrik mi oluyorsun güzelim?’ yüzündeki yarım gülüş büyürken göz kırptığında baygın bakışlar atmaktan geri kalmadım. Attığı nokta pek tutmamıştı fakat söylediği için dikkat kesildiğimden asla diyerek cevapta veremezdim. Bir süre böyle gözümü dikip izlersem eğer tahrik olma ihtimalim de vardı.
‘Taciz etmeye devam mı?’ sorusuyla anlamaz halde sonunda karın kaslarından yüzüne dönebildim.
‘Hı?’
‘Ohooo… Ama bedenim için beni sevmen hiç doğru bir davranış değil.’ Elini havada sallayıp güldüğünde kaşlarımı çattım. Kim demişti ki ona böyle vücut yapsın diye. Yaptıysa bakardım. Taciz falan değildi. Ama hakkını yiyemem vücudu mükemmele bir adım kala bir mermer gibiydi ve ben elimde olmadan kilitleniyordum. Yine de sonuna kadar inkar edecektim.
‘Ne alaka ya!’
‘Yedin bakışlarınla resmen, alakası mı kaldı?’
‘Noyan…’
‘Deran…’ benim sinirime karşılık kendisinin flörtöz tavrı ortalıkta dolaştığında gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırsam da bileğini elimin altına sürükleyip kaldırarak dudaklarına yaklaştırdı. Gerçekten de kontrol manyaklığı konusundaki iradesi arşa ulaşacaktı. Sadece tişörtümü tuttuğu için parmakları bana değmezken bu derece ince eleyip sık dokuması bir yandan değerli hissettirse de diğer taraftan ürkütüyordu. Konuyu dağıtmam şarttı. Daha fazla kocamı taciz etmekle suçlanmayı yutmak yerine işi rayından çıkarabilirdim ki açıkçası merak ettiğim şeyler de mevcuttu.
Mesela Noyan’ın kaç arabası olduğunu bilmesem de buna ilk kez binmiştim. Genellikle de bir kullandığı arabayı uzun süre beklemeye alıyor ve araçlar kendi aralarında bir devir daimle kullanılıyordu. Değişmeyen ve hep beraberken kullanılan ise siyah bir minibüstü. Ve yine onlara dair fark ettiğimde aslında içinden dışına hepsi aynı gözükse de plakalarının farklı olmasıydı. Yani onlarda aynı değildi.
‘Kullandığın her arabanın bagajı bununki gibi mi?’ sorumla arabanın içine derin bir sessizlik çökerken dudaklarını ıslatıp bana bakmaktan kaçındı.
‘İçeriden bagaja ulaşılan her araç böyle.’ Dediğinde alt dudağımı ısırdım. Hakkında merak ettiklerim oluyordu, bunları direkt soruyordum fakat diğer yüzü hakkında konuşmaktan ikimiz de kaçıyorduk. Bu konu hakkında ben soru soracağımda suçlu hissediyordum, Noyan ise utanır gibi tüm sesini en alt seviyeye çekiyordu.
‘Diğerleri, yani… İçeriden ulaşılmayanlar?’ kelimeleri dikkatle seçmeye çabalasam da boştu. Aslında yanlış sorular da sormuyordum ama bu zamana kadar sadece uyuyacağımız veya uyandığımız zamanlarda üzerinde olduğuna şahitlik ettiğim silahları nedense Noyan’la bağdaştıramıyordum.
‘Gövdede oluyorlar.’ Diyerek eliyle ortadaki ekranının üzerine hafifçe dokunduğunda derin bir nefes aldım. Cevabını bildiğim ama Noyan'dan duymaktan deli gibi korktuğum bir soru daha vardı. Benim köşe bucak kaçtığım…
‘Kullandın mı hiç?’ aslına bakılırsa o yalıda Kubilay beye silah doğrulturken kılı bile kıpırdamayan hali netti gözümün önünde. Yani sorumun cevabını biliyordum. Bildiğim gibi emindim de.
‘Kullandım.’ Sesi yine fısıltı gibi olsa da asla bir sekme olmadan verdiği cevaplarla iç çekerek daha çok gömüldüm koltuğa. Bana cevaplar verirken bu durumdan utanıyor, pişmanlık duyuyor gibiydi ses tonu ama cevaplarının net oluşu bir o kadar da halinden memnun gibiydi.
‘Pişman olmadım hiç kullandığım için. O bilmediğin yolda yürümekten, oraya sapmış olmaktan, üzgünüm ama birini öldürmekten de hiç pişman olmadım.’ Sanki aklımdakini okur gibi konuşmaya devam ettiğinde bakışlarım yüzüne dönse de dudaklarındaki ufak tebessüm yüzünde can buldu.
‘Hepsini ben seçtim, benim tercihimdi. Tutup ağır abi alaveresi yapmayacağım o yüzden. Birisi beni buraya itmedi, bunu yapmak zorunda bırakmadı. Kendimce sebeplerim vardı, korumam gereken bir ailem, nesillerdir soyadımda olan bir güç, taviz vermez bir yapı, buna benzer çok nedenim vardı. Kubilay Visam’la bağlarımızı koparsak da bizi koruyacağını biliyordum. Buna gücü de vardı, isteği de fakat tamah etmek istemedim. Yani sana yalan söylemeyeceğim.’ Dudakları tekrar kıvrılsa da acı bir tebessüm varken göz ucuyla bana bakıp tekrar yola döndü.
‘Bile isteye bu yola girdim, eğer şimdiye kadar o yolu adımlamamış olsaydım ve ailemi korumam gerekseydi, şimdi de sapardım o yol ayrımından olduğum yere. Hesaplarım arasında sadece sen yoktun. Sen değiştirir miydin fikrimi diye kendime soruyorum bazen… Değiştiremezdin. Değiştiremezdin ama yaşatmak için yeminli olan bir kadının, öldüren kocası nasıl olacak diye gecelerce uyku girmezdi gözüme.’ Haklıydı. En azından şimdiki durumumuzu özetleyen son cümlesi o kadar haklıydı ki yorum bile yapamıyordum.
‘İkimizin de yeminleri var. Sen insanların yaşama hakkını koruyabilmek için yemin ettin, ben ailemi korumak için kimsenin yaşama hakkını gözetmeyecek bir yemin ettim.’ Derin bir nefes alırken cebinden sigara paketini çıkarıp bir dalı dudaklarının arasına sıkıştırdıktan sonra paketi bana uzattı. Alıp bende yaktım. Söylediklerinde haklılık payı oluşuna, bunun bilincinde olduğum halde durumu gözden geçirmemiş oluşuma ve daha da fenası gözden geçirilmesi gerektiğini bildiğim halde umursamayışıma.
Bir gün Noyan’ı birini öldürürken bire bir şahit olur muydum bilmediğim gibi, o zarar verdiği insana yardım edip etmeyeceğimi de bilmiyordum. Öyle bir anla karşılaşmak isteyip istemediğimden de hiç ama hiç emin değildim. Mümkünse ben Noyan’ı, Noyan olarak görmeye devam edip kocam olan haliyle tanımalıydım. Başkasına evrilişine de şahit olmamalıydım.
Yolun kalanı derin bir sessizlik içinde devam etti. Arabanın motor sesi, birkaç kez bagajda yatan ufaklığın mırıldanma gibi olan acı çekişi ilişki kulağımıza. Haricinde başka bir ses yokken eve giden ağaçlı yoldan da geçtik tek kelime etmeden, bahçeyi kapatan ağır demir kapı da açıldı gürültüyle ama en ufak bir sözcük dökülmedi dilimizden. Araba merdivenlerin başına gelip durduğunda bakışlarım Noyan’a döndü.
‘Hadi bakalım sen içeri.’ işaret ettiğinde kaşlarımı çatıp görmediğim halde bagaja döndüm.
‘Veteriner?’
‘Ben götüreceğim, sen geç eve.’ Diyerek başıyla evi işaret ettiğinde derin bir nefes aldım.
‘Sonra?’
‘Ne sonra?’ başını anlamazca sağa sola salladığında bakışlarım köpek görünmese de bagaja döndü.
‘Ne olacak sonra ona?’
‘Tedavi ettireceğim, tedavisi bitince de çiftliğe geri götüreceğim.’
‘Ama-‘ itiraz için aralanmış dudaklarımla anında başını salladı tekrar olumsuzca. Sanki imkansızı istermişim gibi bakıyordu yüzüme.
‘Aması falan yok.’
‘Noyan.’ Kaşlarımı düşürüp gözlerimi derin deniz harelerine çevirdiğimde o çoktan başını olumsuz anlamda sallamaya başlamıştı bile.
‘Aklından bile geçirme güzelim, giremez eve.’
‘Sahiplenemez miyiz?’ boynumu büktüğümde bir miktar yumuşar diye düşünsem de çok boş fikre kapılmıştım anlaşılan.
‘Olmaz Deran’ım, ben rahat edemem. Hem çiftlikten aldık, bildiği yer.’
‘Ama yaralanmış, o kadar iyi bilmiyor demek ki.’
‘Güzelim, lütfen.’ Bazen arşa tırmanan duygusallığımla fazlaca anlık kararlar aldığım doğrudur. Belki de yine aynı halde hissettiğim için umutsuzca başımı sallayıp onay vererek indim arabadan. Adımlarım basamaklara yöneldikten sonra kapıyı açarak içeri girdiğimde örtmeden tekrar bahçeden çıkan Noyan’ın ardından baktım. Nedensizce o patika yolda öylece korku ve acıyla bakan köpek bana kendimi hatırlatmıştı. Ufacıkken korkudan ölecek gibi hissettiğim o gündeymişim gibi hissettirmişti. Belki çok saçmaydı fakat Noyan onu tekrar çiftliğe bırakırsa benim gibi terk edilmiş hissedecek tedirginliği kalbimi acıtmıştı. Çünkü ben öyle hissetmiştim. Fazlaca bir başına, korkan, tedirgin, etrafı tanımayan, birinin yol göstermesine ve korumasına ihtiyacı olan halde. Acıydı o hissiyat. İnsanın kalbine dört bir yandan sırçalar batırır gibi yakıyordu canı. O koca dünyada ufacık bir nokta olmak nedir acımasızca öğretiyordu. Sarsıp, kendine gel, der gibi oluyordu ancak gelecek bir kendini dahi bulamıyordun.
Elimdeki fincana eziyet edercesine çevirdiğim kaşığı birkaç tur daha döndürdüğümde bakışlarım dizimdeki tabletin ekranında gezindi. Hayatımın başladığı ve bittiği nokta diye adlandırabileceğim bir manşet göz kırparken çevremdeki hiçbir detay yardımcı olmuyordu. Bu kadardı İmerler, onların hikayeleri bir gecede, tek bir manşetle kaos oluvermişti. Sadece ben değil, soyadımızın değdiği her yer çalkalanmıştı. Sanki birileri bizi bir şişeye doldurmuş, o şişenin ağzını sıkıca tüm gücüyle kapatmış ve olağan her detayı çalkalayarak iliklerimize kadar işletmişti. Parmağım hafifçe kararan ekrana dokunduğunda fotoğrafa dikkat kesildim ancak çalan zille sıkıntılı nefesimi bırakıp gözlerimi açık tablet ekranından ayırarak yukarı çektiğim bacaklarımı indirip kalktım koltuktan. Elimdeki fincanı sehpaya bırakıp ilerleyip kapıyı açarak gelen Noyan’a gülümseme çabasına girdim. Gerçekten bazen salaklaşabiliyordum, en azından bunu Noyan’ın bakışlarından algılayabilirdim.
‘Ne oldu güzelim?’ kaşları çatıldığında içeri bir adım atıp kapıyı kapattıktan sonra beni kendine çekti.
‘Bir şey olmadı.’ Omuz silkip tekrar gülümseme çabasına girdiğimde gözlerimi kaçırmak istesem de parmakları nahifçe çenemi yakaladı. Durumu tahlil etmek istercesine dikkatle süzdü yüzümü. Sanki iç sesim de dahil olmak üzere tüm duygusal anımı anlama çabasındaymış gibi. Olan bitenleri, aklımdaki ve kalbimdeki yaraları tek bir bakışıyla çözebilecekmiş gibi yarım dakika kadar inceledi puslu mavileriyle.
‘Kötü bir haber mi aldın?’
‘Almadım, haber alamam zaten, telefonu kırdım, diğer telefonu da sadece Simay biliyor.’ Az önce sessiz sedasız döktüğüm göz yaşım zevk alarak yatta yaptığım telefon parçalama törenime rağmen şimdi ufak bir hıçkırık dudaklarımdan koparken kendimi engellemeye çabalıyordum. Ki insan yalancı gülüşüyle hıçkırığını birbirine karıştırıp kocasının yüzüne bakmayınca anlaşılmıyordu da ağlayıp güldüğü. Belki de anlaşılıyordu, bilmiyorum.
‘Ağlamışsın?’ durum bildirmekten çok sorgulayan haliyle omuz silkerek yanağından bir öpücük çaldığımda göz göze gelmemiz için çaba gösterse de kollarının arasından sıyrılarak adımlarımı mutfağa yönelttim, ‘Ve hala ağlıyorsun…’ ardımdan yorumunu duysam da adım sesleri gelmediği için burnumu çekip girdim mutfaktan içeri.
‘Kahve içer misin?’ salona doğru seslendiğimde bir süre tepki almasam da adım seslerini işittim başta.
‘İçerim ama sen iyi olduğuna emin misin?’
‘Evet…’ kahve makinesine uzanıp karşılık vermekten de kaçınmadım. Durum Noyan’a trip atacağım bir seviyede değildi, hatta Noyan’a trip atmam aşırı gereksiz olurdu fakat gözümün önünde gitmeyen şeyler de yine dengemi bozmuştu. Evin içerisindeki sessizlikle bir fincan çıkarıp hazırda bekleyen kahveyi doldurduktan sonra tekrar içeri döndüğümde Noyan’ın elindeki tablete rağmen gülümsemeye çalıştım. Geri zekalı gibi ortada bırakmasam mükemmel olurdu ancak elimdeki fincanı sehpaya yerleştirirken bakışları tabletten usulca bana döndü.
‘Konuşmak ister misin?’ ekranı karartıp tableti arkasına doğru bıraktıktan sonra fincanı alarak geriye yaslandığında bakışlarım tablet ve Noyan arasında dolaştı önce ancak çok geçmeden koltuğun sırtına yaslı olan elini bana yönlendirdi. Yıllar öncesinden kalma bir haber başlığı dışında fazla bir söz yoktu aslında. Konuşulacak kadar detaylı da değildi bu mesele. Aslında günlerce muhabbeti edilebilirdi fakat benim ayrıntılarla alakalı bilgim yoktu. Sadece koca puntolarla bir soru vardı magazin sayfasının ilk başında, Bahar ve Zeren İmerler evliliği neden bir anda son buldu? , benim de en çok merak ettiğim bu sorunun cevabıydı. Daha doğrusu annemin terk edişinin asıl nedeniydi. Hayatım boyunca bir sorunun cevabını bu kadar çok merak etmişliğim yoktu mesela.
Anımsadığım bağırış çağırış olan bir kavga içinde kelimeleri bile ayırt edememiş yaşımla gidişini iyi hatırlıyordum, asla dönmeyeceğini anladığım an gibi. Fakat bildiğim tek bir şey vardı şu an Ilgın hanımı aldatan Zeren İmerler, ki o zaman babamdı, annemi aldatmamıştı. Anneme dair hatırladığım ufak tefek anılarda sürekli bu soru vardı çünkü. ‘’Bizi terk mi edecek anne?’’ , ’’Başka çocuğunu mu seviyor anne?’’ Fakat annem bu soruma hep ‘’Asla.’’ diyerek yanıt vermişti, ‘’Baban asla bizi başkası için terk etmez çünkü baban asla beni aldatmaz Belgi.’’ Hatırladığım bu sorular da, hep aynı olan cevabı da böyleyken neden gitmişti annem bilmiyordum. Annem bunu beni avutmak için söylemiyordu, annem babama bu konuda çok ama çok fazla güveniyordu ve babam da o zamanlar ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar eve geç gelmek veya gelmemek gibi bir harekette bulunmazdı.
‘Konuşacak bir şey yok ki.’ Omuz silkip bende bedenimi yanına iliştirdiğimde fincanıma uzanarak başımı koltuğun sırtına yasladım. Noyan’ın kolunun hemen üzerine, güvenli o alandan çıkmak istemezcesine. Konfor alanından insanlara çoğunlukla çıkmasının iyi geleceği bilgisi verilmişti fakat ben yeni bulmuştum orayı. Bir süre kalsam, kıpırdamasam psikologlar falan darılmazdı herhalde. Koltukta olan parmakları saçlarıma uzandıktan sonra usulca okşadığında dudaklarını ıslatmayı da ihmal etmedi.
‘Görüştün mü hiç annenle daha sonra?’
‘Nerede olduğunu bilmiyorum.’ Kırgın bir gülümseme dudaklarıma gelip yerleşirken düşünceli gözleri yüzümün her miliminde gezdi desem yeriydi herhalde. Annem daha doğrusu Bahar hanım, sır gibi ortadan kaybolmuş bir kadındı. Zeren İmerler’e göre birini bulup evlenmiş, babaanneme göre kendine tek başına iyi bir hayat kurmuş, evdeki çalışanlara göre ise kaçıp kendisini kurtarmıştı. Magazin ise o boşanma haberinin ardından annemin isminin geçtiği tek haber dahi yapmamıştı. Bende ise tamamen bir boşluktan ibaretti, çocukluktan kalma ufacık anılar dışında.
‘Bulmamı ister misin?’ kendime defalarca sorduğum soru Noyan’ın dudaklarından döküldüğünde yine havada asılı kaldı cevabı. İster miydim, buna cesaretim var mıydı, karşılaşmak sadece kırgınlık ve kızgınlığımı mı körükleyecekti bilmiyordum. Bilmiyorum kelimesinden de öteye taşıyamıyordum cevabı. Evet veya hayır ağır geliyordu. Bir konuda bilinmezliğe alışmış bir insan gerçek cevaptan korkardı, bende de öyleydi durum. Net bir olumlaması veya net bir olumsuz duruşu ürpertiyordu çünkü sonunun nereye dayanacağını bilmiyordum.
‘Neden gittiğini biliyor musun?’ başımı sağa sola sallarken Noyan alt dudağını ısırıp kısık gözleriyle izlemeye devam etti.
‘Peki dinlemek ister miydin ondan nedenini? Yani… Sana anlatmasını ister miydin? Şimdiye göre cevap verme ama daha önce, gitmeden önce.’
‘Kırgınım ona, kızgın mıyım onu bile bilmiyorum ama kırgınım. İnsan çocuğunu bırakıp gider mi diye çok sordum kendime. Hatta biliyor musun bazen öz kızı olmadığımı düşündüm. Sonra vazgeçtim bu düşünceden.’ Bakışlarım kocaman olan televizyon ekranına döndüğünde karanlık alanda gezindi. Birinin üvey çocuğu olmak, hiç olmamış olmak… Bazı zamanlarda o kadar makul ve mantıklı gelmişti ki. Ama sadece bazen olmuştu bu.
‘Ne vazgeçirdi peki?’
‘Zeren bey hep tıpkı ona benziyorsun, sen bu kadarsın işte, onun kızı ancak bu kadar olur derdi. Nefretle söylese de benzetirdi. Eğer olmasam bunu söylemezdi sanırım. Denk geldiğim, eskiden ailemizi tanıyan çoğu insan da çocukluğumdan itibaren benzediğimi söylerdi.’ Umutsuz gülüşümle beni kendine çektiğinde duraksama ihtiyacı hissetmeden göğsüne şakağımı yasladım. Noyan önce kendi fincanını sonra benimkini sehpaya bıraktığında sıkıca bedenimi sarıp iyice kendi kollarına hapis etmişti. Aklımda dönüp duran düşüncelerle beraber bomboş salonun sessizliği içerisinde kaybolduğumuz sırada başımın üzerine dudaklarını bastırdı.
‘Ölmeden bir dakika önce ne yapmak isterdin?’ sorusu dudaklarımın tebessümle kıvırılmasına neden oldu. Bu soru Noyan için ne ifade ediyordu bilmiyordum ama arada yöneltmekten zevk alıyor gibiydi. Bana ise ringin ortasına oturmuş Belgi ve Noyan’ı anımsatıyordu. Birbirlerini tanımayan, anlamakta belki güçlük çeken fakat orada var olan iki beden.
‘Ağlamak.’ Kısık sesimle mırıldandığımda göğsünü şişirecek sertlikte bir nefes aldı, ‘Peki sen?’
‘Cehennemde acıma yetecek kadar sana sarılmak.’ Kolları daha çok sıkılaşırken göz pınarımdan taşan damla usulca burun kemerimden Noyan’ın göğsüne doğru yol çizdi. Gerçekten de cehennemlik miydik onu bilmiyordum fakat bu dünya üzerinde cehenneme şahit olduğumuz düşüncesi içerisinde tepinip duruyordum. Ben bir kadının gidişiyle cehenneme adım atmış, bir adamın göğsünde saçlarım okşanırken cehennemden kaçmıştım. Bir şeytan değildim fakat firari hayatımın en güzel bitiş noktası Noyan’ın göğsünde acımı kusarken olan zaman.
‘Ya sabır ya selamet…’ bedenimi saran kollardan biri çekildiğinde ürperdiğimi hissetsem de açmadım gözlerimi. Noyan’ın kıpırdanmasından sonra tekrar göğsü sırtımla buluştuğunda sesini duydum.
‘Kim?’ sesindeki şaşkınlık istemsizce kıpırdanmama neden olurken az önce bana dönen beden tenimden uzaklaştı.
‘Emin misiniz? Bak ayak yapıldı siz de yediyseniz büyük arıza çıkar, belanız olurum.’ Şaşkınlığı daha çok arttığında sırt üstü dönüp yarım açtığım gözlerimle baktım yüzüne.
‘Bekle.’ Bakışları kısa bir anlığına beni bulsa da telefonu kulağında çekip anında bir şeylerle uğraşmaya başladı. Gözlerim tedirgin yüzünden telefon ekranına dönerken uyku semesi halim de bir toz bulutu gibi zerrecikler halinde havaya karışıyordu.
‘Babaanne?!’ dirseklerimden aldığım destek sonrası Noyan’ın gözleri ekrandan bana dönmüş telefonu da tekrar kulağına götürmüştü.
Yıllar sonra Zümrüt sultan neresi olduğunu bilmediğimiz o yerden çıkıp gelmişti. Buna ihtimal vermemiştim. Buna asla ama asla ihtimal vermezdim. Onca yaşanan olay içerisinde bir kez olsun meydana çıkmayan Zümrüt İmerler şimdi burada, torununun kocasıyla yaşadığı evin kapısındaydı.
Hayatın bana ne zaman şaka yapacağı ne zaman gerçeklerle karşılaştıracağı ve hangi vakit yerin dibine sokacağı hiç belli olmazdı. Bu çocukluğumdan beri tamamen tasarlanmış hayatımın gelişigüzel kuralı gibi bir şeydi. Bir şeyler aklımdan çıkıp, unutulmaya yüz tutarken bir anda karşımda belirmesi ise belki de karmaya bağlı olabilirdi fakat mühim olan nokta bu değildi. Asıl mühim olan nokta büyük kıyametlerin öncesinde bu zamansızlığın belirmesiydi. İnsanın hayatında ne zaman kıyamet kopacak olsa dizginleri bir anlık boşluğa bırakarak başka yöne bakmasından faydalanırdı. Benim de psikolojik olarak çok değil ama birazcık rahatlamış olmam anlaşılan o ki dizginleri serbestleştirmeme yaramış ve Zümrüt İmerler’le yıllar sonra karşı karşıya kalmama neden olmuştu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |