25. Bölüm

Bölüm 24

Ceren Öztürk
biceruvar

Hollaaaaaaaaaa.... Yeni yılın yeni bölümüyle geldim ben. Biraz geriden takip ediyorum ama olsundu. Öncelikle yeni karakter kilidi açtığımız bir bölümdeyiz. Onu sevip sevmediğinizi de bölümün sonundaki ankette soruyor olacağım zaten. Fakat öncelikle yeni yıldan dileklerinizi alayım bir ufak. Ne istiyoruz mesela bu sene? Öyle Altın Portakal alıp dünya barışı, kuraklığın yavaşlaması gibi klişelere dalmadan ilerleyelim. Keza bana samimi gelmez kendileri, en nihayetinde yeryüzünün sağlık ve düzenini hepimiz isteriz.

Önce 2025 ne yaşattı onu burada konuşalım. Ne aldı bizden, neler verdi, kimleri yitirdik, kimlerle sıkıca sarıldık, o çok istediklerimiz oldu mu yoksa çoğu havada mı kaldı... Döktürün bakalım. Bende sizlerle beraber yorumlara döktürüyor olacağım aklınız kalmasın...

Yaptık mı? Tamam mıyız? Şimdiiii...

Gelelim 2026'nın asıl noktasına... Bu kez soru şu ki 2026'dan sizler ne istiyorsunuz? Vision Boardların ötesinde hem yazın, hem sesli dile getirin buraya... Çünkü eminim ki ister kader diyelim, ister frekans, ister inanç, evren duyuyor, işitiyor. Aman diyeyim, etraflıca düşünerek isteyelim kalbimizden geçenleri de.

Yaptınız mı? Burada da tamam olduysak sizlere uzun, upuzunnnnn bir bölüm bırakıyorum. Bir de bu sene olur kalbiniz kırılırsa, o kırgınlığın öğretici olmasını, çok mutlu olduğunuzda dönüp o mutluluğa nasıl, hangi yollardan ulaştığınızı görebilmenizi, tek başına hissetmenizden ziyade, tek başınıza kalmanın seçiminiz olabileceği bir yıl dilerim. Başarılarınız gösterdiğiniz çaba kadar koşarak gelsin sizlere.

İyi okumalar ve mükemmel keyifli zamanlar...

(İletişim kurabilmemiz adına Instagram; BiCeruVar)

 

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

 

Kahkaha ata ata öldüm,

 

Yaktığım gemiyi bilemediler,

 

Gözlerine baktım,

 

Kazandığım kıyıyı anlayamadılar…

Dünya üzerinde altına kimsenin imza atmadığı kanunlar vardır. En bilineni Murphy Kanunlarıdır. Bunun dışında, Parkinson kanunu, Peter ilkesi, Occam’ın usturası, Hanlon’un Usturası, Hofstadter yasası, Pareto ilkesi, Moore Yasası, Finagle’ın kuralı vardır. Belki daha onlarcası. Benim için yaşadığım tüm olaylara Çekimden Çekilme Yasası diyebiliriz. Odağımı çekerim, görünürlüğü başlar, değeri uzaklıkla belirginleşir, enerji koşa koşa giderken bağ artar… Belki de evren boşalan alanı doldurmayı sevdiğinden başıma ummadığım anda unuttuğum belalar açar. Öyle veya böyle, çekilirsen, sana çekilir. Bir süre aklımı nerede diye kurcalayıp duran Zümrüt İmerler’in bana çekilmiş olması gibi.

Yıllar sonra adına şans, heyecan, facia, dram, trajik, komik, hatta panik atak dahi denilebilecek bir durumla sabahın köründe, dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmış yağmurun kasvetiyle yatak odamda yüz yüzeydim. Babaanneme bu benzetmelerin hepsini yapabilirdim. Çünkü Zümrüt sultan eğer ki o gizli şatosundan çıkıp geldiyse ya kıyamet kopacaktı ya da beni mutluluktan havalara uçuracak bir haber verecekti.

Bu vakte kadar havalara uçacağım mutlu haberi almamıştım, genelde de kıyamet koptuktan sonra gelirdi ancak şimdi durum farklıydı. Kıyametin olduğu evde değildim ve hayatımızdaki suru üfleyecek kişinin, yani Zeren beyin dibinde yer almıyordu bedenim.

‘Bekletmeyin daha fazla alın.’ Şaşkın halime rağmen yanımdan henüz telefonu kapatmamışken kalkan Noyan’la çatılmış kaşlarımla boşluğa baktım bir süre. Senelerdir bedenen varlığına rastlamadığım ama ruhen kötü anlarımda hissettiğim babaannem kapıma dayanmıştı. İşin asıl ilginç tarafı ise özel bir gün değildi, yangının olduğu günden bu zamana vakit geçmişti ve bu kez kendisi yerine kurye gelmemişti. Bu işin içinde bir iş vardı.

Hakkını bazı konularda yiyemezdim. Ne zaman annem ve babam arasında tartışma olsa ve olay ona intikal etse genelde kalkıp İzmir’den gelir, ebeveynlerimle tek kelime etmeden beni ortamdan kaçırırdı. Fakat illa ki olayın kendisine intikal etmesini beklerdi. Yani hem yanımdaydı, hem de değildi. Biraz fotoğraf karesi gibiydi bu durum. Bana yardımı dokunmazdı fakat onun orada gülümseyen yüzüyle bir çerçeve içinde var olması içimi rahatlatırdı.

Zeren bey istediği kadar sinirli olsun, önünde kimse duramayacak bir pozisyona ulaşsın şu yaşında dahi Zümrüt sultana laf söyleyecek kadar kendini kaybetmemişti ve buna rağmen bıçağın kemiğe dayanmasını beklerdi. Bunun için babaanneme sinirli, kızgın değildim fakat eğer ki bir laf söylese babamın olduğu yere çakılacağını en az onun kadar bende biliyordum. Buna bir kez şahit olmuştum. Bana ilk kez tokat attığında ve Gökmen abi bunu gördüğünde ilk iş olarak babaannemi aramıştı ve o çıkıp gelmemişti dahi. Muhtemelen Gökmen abiyle konuşması bittiğinde Zeren beyi aramış ve telefonda ne söylediyse ben bir saat içerisinde kendimi İzmir’e giden bir uçakta bulmuştum. Hiç sorgulamamıştım ama bunu yapabildiği halde daha sonrasında veya öncesinde beni kendi himayesine almadığında dargınlıklar biriktirmiştim. Sonra o da tozlu raflara kaldırılmıştı içimde. En nihayetinde buna mecbur değildi. Sorsam ve ondan mecbur olmadığına dair bir cümle duysam daha çok darılırdım o yüzden de rafta kalması en makulüydü.

‘Bu normal değil.’ Kendi kendime konuşup bende yataktan çıktığımda bedenini çoktan duşun altına atmış Noyan’a göz gezdirsem de ve o duşta yanında olmak istesem de giyinme odasına yöneldim. Kafa yapım sabahın bir vakti beklemediğim bir misafirle karşılaşınca haliyle yerine gelemiyordu. Zümrüt sultanın burada olması ile sadece saçmalamama sebebiyet vermişti. Tüm hormonlarım da bu şaşkınlığıma eşlik ediyordu. Ondan olsa gerek kendi kıyafetlerimi umursamadan Noyan’ın siyah tişörtlerinden birini çekip, taytlarımdan da alarak giysilerimi değiştirdiğimde odadan çıkacakken Noyan karşımda belirdi.

‘Başımıza taş mı yağacak?’ sorusuna garipsercesine baksam da onun şaşkınlık içindeki hali daha çok göze batıyordu. Ne olduğunu anlamak istercesine Noyan’ın maviliklerini takip ettiğimde baştan ayağa üzerimdeki taytı ve tişörtünü inceledi. Eli anında alnıma ateşimi ölçer gibi yerleştiğinde asıl değinmek istediği noktayı fark ettiğim için göz devirdim.

‘Bana laf sokacağın hiçbir fırsatı kaçırmıyorsun bakıyorum da. Fakat dikkatini çekmek isterim altındaki havludan daha iyi bir seçenek üzerimdekiler.’ Şaşkın tavrı söylediğimin gerçekliğe dayanan ucu yüzünden anında buhar olup uçtu. Neden onlarca olduğunu hiç sorgulama zahmetine girmediğim beyaz gömleklerinden birini çekip üzerine geçirdikten sonra iç çamaşırını ve pantolonunu da giydiğinde arkasını dönmüştü ki yeniden göz göze geldik.

‘Evet güzelim, mükemmel bir kocan var ama böyle izlemek gerçekten taciz.’ Gömleğinin düğmelerini iliklerken göz kırpıp sinsice gülümsediğinde burun kıvırıp dışarı yöneldim. Basamakları hızlıca indiğim sırada arkamdan gelen kızgın ses ise iliklerime kadar işlemekle meşguldü.

‘Şortundan kurtuluyoruz eteği çıkıyor ondan kurtuluyoruz çıplak ayak geziyor. Ya sabır, ya sabır…’

‘Çok dırdırcısın.’ İndiğim son basamakla bende laf atmaktan çekinmediğimde ulaştığım kapıyı açarak yeni park etmiş arabadan inen babaanneme baktım. Kadın resmen oğlundan kaçınca gençleşmişti. Üzerinde her daim olan zarafet ve samimiyetine bir de gerçek gülüşü eklenince gözleri ışıl ışıl bakmaya başlamıştı. Hareleri etrafta gezinmeye başladığında ön bahçede de tıpkı arka tarafta olduğu gibi nizami duran adamları inceledi, hatta bir süre kapısını açan Adel’e baktı, diğerlerinden daha uzun sürecek kadar, evin çatısından itibaren aşağıya kadar göz gezdirdi ve sonunda beni bulurken o tebessümü daha da büyüdü.

‘Belgi…’ kaçtığı için ona kızgın veya kırgın olmam mümkün değildi. Zümrüt hanım tüm hayatım boyunca uzakta kalacak bile olsa ihtiyaç duyduğum zaman er veya geç beni bulurdu. İnsan annesi ve babası kadar aile büyüklerinden yana da şanslı olmalıydı bence. Ki benim için anne baba opsiyonu geçerli olmasa da aile büyüğü konusunda dargın kalan yanlarıma rağmen gerçekten de şanslıydım. Dışarı adımımı atacakken belimi yakalayıp ayaklarımın yerle bağlantısını kesen Noyan’a döndüm şaşkınca.

‘Ne oluyor yine ya?’ isyanıma rağmen belimi bırakmadığında babaannem nazik adımlarla yanımıza yaklaşmaya başlamıştı bile. Onun Bornova’da olan haliyle şimdiki hali arasında onlarca fark sayabilirdim. Mesela karşımda ikili bondi mavisi bir takımın içine giydiği beyaz gömleğiyle duran, şık ve pahalı aksesuarları göz kamaştıran ama abes durmayan, basamakları kuğu gibi bir zarafetle çıkan Zümrüt hanım farklıydı. Bornova’da keten pantolonlarıyla veya çiçekli şalvarlarıyla, parmak arası terliğiyle, şile bezi üstleriyle daha açık renkleri kullanan, bağda bahçede ceylan gibi seke seke yürüyen Zümrüt babaanne farklıydı.

‘Hava diyorum soğuk soğuk.’ Hala havada olan ayaklarımla birkaç kez tepinsem de bedenimi içeri çektiğinde çoktan kapıya gelmiş zümrüt gözlü kadınla sonunda tekrar yerçekimini hissettim.

‘Kusura bakmayın, hoş geldiniz Zümrüt hanım.’ Noyan’ın sakin fakat sakinliği kadar dominant çıkan ses tonuyla babaannemin parlayan hareleri baştan ayağa beni süzüp usulca Noyan’a dönmesine neden oldu.

‘Hoş bulduk Noyan.’ Önünden çekildiğimiz kapıdan sonra Noyan eliyle içeriyi işaret ettiğinde bu kez Zümrüt hanımın gölgesini kaçırmayan Hayati abiyle göz göze geldim.

‘Hayati bey… Siz beni aklınıza getirir miydiniz ya?’

‘Belgi hanım, ben unuttuysam siz aklınıza getirip nikahınıza çağırsaydınız ya.’ Yüzümüzdeki muzip gülüşle göz kırpması eksilmediğinde derin bir nefes alarak kollarımı göğsüme bağladım.

‘Kusura bakmayın Zümrüt sultan sırra kadem basınca nasıl sizlere ulaşacağımı bilemiyorum. Son zamanlarda şu kuryelerden de gelen olmadı zaten.’ Arkada kalan birkaç korumayı işaret ettiğimde Hayati abi içeri adım atmıştı ki bakışları Noyan’la çakıştı. Sanki ters bir tepki bekler gibi izlemeye devam ettiğinde onun hala içeri girmesini bekleyen tavrına kaşları çatıldığında ne olduğunu anlamak istercesine ikisi arasında gezdirdim harelerimi. Belli ki ikisinden de bir tepki gelmeyecekti, hal böyle olunca da duruma benim el atmam şarttı. Tam ortalarından dalıp dikkatlerini çekerek babaannemin arkasından ilerlemeye başlarken konuşmama da devam ettim.

‘Zümrüt hanım, nerede benim nikah hediyem?’ yüzsüzlük nasıl vücut bulur diyecek olursanız eğer beni seyretmeniz yeterli olabilirdi. Hali hazırda Zümrüt İmerler’in yarım saat içerisinde evlenen ilk torunuydum. Muhtemelen bu yıldırım nikahı konusunda ilk olduğum gibi tek kalacaktım.

‘Torunu ilkokula yazdırırken falan yetişirim ben size kızım. Ancak haberim olur…’ Güzel bir şut geldiğinde salonda gezdirdiği harelerini bana çevirdi.

‘Çok erken olmaz mı? Lise mezuniyeti daha rahat olur sanki.’

‘Yani tahmin ettiğim gibi evliliğinizin nedeni çocuk.’ Başımı olumsuzca salladığımda gözleri kısılsa da arkamda bir noktaya baktığını fark edip o tarafa döndüm. Noyan az önce takılı kaldığı kapı ağzından kopabilmişti sonunda. Adımları ikimize yaklaşırken kaşıyla gözüyle işaret etmeye çalıştığı şeyi algılayamasam da yanıma geldiği sırada dirseğiyle hafifçe koluma dokunup başıyla yeniden babaannemi işaret etti.

‘Ne? Ne oldu?’ gerçekten de kendimde olup olmadığımı anlamak istiyor ya da aptallık sınırımı ölçüyordu ki benden iş çıkmayacağını fark etmiş olacak ilk önce kendisi harekete geçip Zümrüt hanımın elini öptüğünde o sinyalin ne için verildiğini de algılayabilmiştim.

‘Hoş geldiniz tekrar. Sizin için hayal kırıklığı olur mu bilmiyorum ama çocukla alakalı değil evliliğimiz.’

‘El öpenlerin çok olsun.’ Noyan fark ettirmemeye çalışarak bir kez daha işaret verdiğinde bende elini öpüp alnıma yerleştirdim.

‘Hoş geldin babaanne.’ Üzerimde gezinen parıltılı yıldızlar eşliğinde ne kadar şirin görünebilirse bir insan o derece şirinlik taslıyordum ortamda.

Babaannemden yana bir sıkıntı yoktu ama Hayati abi beş dakika sonra öldürecekmiş gibi baktığı kocama öyle odaklanmıştı ki nedensiz yere ellinci kez oturduğum yerden kalkıp neredeyse salonda bulunan her koltuğun rahatlığını ölçtüm. Noyan’ın o yok etmek isteyen bakışlardan haberdar olduğunu biliyordum ancak öyle güzel saklıyordu ki farkındalığını ilk yalnız kaldığımız anda kocamın alnını öpecektim.

‘Madem çoluk çocuk yok arkanızdan atlı mı kovaladı da birkaç saat içinde evlendiniz siz?’

‘Yarım saat.’ Dediğimde kaşları şaşkınlıkla havalansa da şirin olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle bakmaya çabaladım, ‘Yarım saat sürdü işlem ve onay süreci. Oğlun kovalıyordu.’ Dengesizliğim sağ olsun omuz silkip gülümsediğimde Noyan ortamda fazlaca ciddi kalsa da Zümrüt sultan ve ben daha fazla tutamadık kendimizi. Kahkahalarımız birbirine karışırken Noyan ne olduğunu anlamaya çalışsa da karnımı tutarak arkama yaslandım. Zümrüt sultan problemleri çözmezdi, o göz ardı etmek, yok saymak konusunda ustaydı. Yani canı elma istediğinde eğer elma yoksa ne yapabilirim diye düşünmez, başka meyve tercih etmez, vazgeçip unuturdu.

‘O havada sinek görse kovalar, neden umursadınız ki.’

‘Evlendirecekti beni.’

‘Sende madem niyeti var Noyan’la evleneyim mi dedin?’ gözlerim kısaca Noyan’a döndüğünde aslında söylediğinin çok mantıklı olduğunu fark ederek başımı sallayıp onay verdim. Ancak dış kapı bir anda açıldığında salona bakma zahmetine dahi girmeden iki adım atan Gizay’la sessizliğe gömüldük.

‘Sayende var olan bir küçücük aslancığı artık alabilir miyiz Belgi!’ gelen sesle gözlerimiz içeri yeni giren ve bize odaklanmasa da yeni fark ederek ayaklarından yere çivilenmiş gibi duraksayan Gizay’la göz göze geldim. Bakışları benden sonra diğerlerinde gezindiğinde göğsünü şişirecek derinlikte nefes alarak kaşlarını havalandırdı.

‘Minik fare kükremeye devam etsin o halde. Saygılar…’ ellerini havalandırıp geri geri gitmeye çabalasa da bu kez onu takip eden Şanze’ye çarpıp durmak mecburiyetinde kaldığında kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyordum.

‘Ters yön, buradan çıkamayız, arka arka devam et ticari.’ Kendisinin sessiz zannettiği ancak gayet net olan konuşmasıyla Şanze koca bünyesi yüzünden ortama şahit bile olamamıştı.

‘Salonunun orta yerinde ne ters yönü Gizay abi. Ayağımı kırdın ayrıca ya! Yeni almıştım ben bu ayakkabıları!’ arkasından sıyrılıp buruşturduğu yüzüyle o da kendisini tam olarak gösterdiğinde az önce Gizay’ın mimiklerindeki şaşkınlığın aynısı onda belirdi.

‘Abim çok kötü bakıyor yalnız. Benim aklıma kapıyı çalmak gelmişti ama henüz adapte olamadığımız için unuttum bir anda.’ Hallerine büyük kahkaha atasım vardı ancak bir süre daha donuk kalma yanlısıydım. En azından yüzlerindeki şaşkın ifadeyi izleyip daha çok eğlenebilirdim. Çünkü hali hazırda bir buzdolabı gibi duran Zümrüt sultanın aslında ne kadar neşeli bir Ege insanı olduğundan haberdar değillerdi. Babaannem bu konuda biraz garipti aslında. Dışarıda ilk defa gören birisi onu despot, yıkılmaz kuralları olan, yaşlı ve can sıkıcı bir kadın gibi görebilirdi. Mizacı ne kadar ters görünürse görünsün aslına bakıldığında içerisinde pembe kelebekler barındırıyordu.

‘Kardeşlerin mi?’ sorusu Noyan’a olduğu için onun Gizay ve Şanze’ye dönük yüzüyle sıkıca kapattığı gözlerini açması bir oldu.

‘Maalesef…’ dudaklarından fısıltı gibi döküldüğünde çatılmış kaşları usulca düzelerek bakışlarını Zümrüt sultana gülümseyerek çevirdiğinde Şanze’nin fısıltıyla ‘Sanırım artık değiliz.’ Dediğini duymuştum. Bu cümlesi dudaklarımı daha çok birbirine bastırmamı sağlarken sertçe yutkunup göz deviren Noyan’ın söyleyeceklerini bekledim.

‘Öyleler. Şanze en küçüğümüz, Gizay dostumdur, kardeşimden bir farkı yok.’

‘Gizay’ı yanındaki fotoğraflarından görmüştüm ama Şanze’yi ilk kez görüyorum. İsmi var kendisi yok maşallah epey gizemli bir prenses’

‘Prenses mi?’ Gizay anında kaşlarını çatıp Şanze’ye baktığında devam etti konuşmasına, ‘Tabi kadıncağız senin gerçek yüzünü görmedi, dışarıdan prenses gibi görünüyorsun.’ Ortama dahil oldukları gerçeğinin farkına varır varmaz laf sokmasını da eksik etmeyerek yanımıza yaklaştığı gibi babaannemin elini öptü.

‘Hoş geldiniz.’

‘Siz de hoş geldiniz çocuklar.’ Daha fazla gergin kalmak istemediğimden olsa gerek gülüşüm salona dağılırken bir nebze herkesin de kasılıp kalmış halini gevşetmiştim. En azından az önce kesin bizi öldürecek diye düşündükleri Noyan’a hitaben yürekleri ferahlamıştı. Şanze’de gülümseyip öptüğünde çalan zille beraber ayağa kalktım. Benimle beraber gelen Noyan’ın sessiz isyanı ise kıkırdamama neden oldu.

‘Kabul günü sanki. Ama gelen kimse alnından öpeceğim. En azından evin bir zili olduğunu biliyor.’ Kapıyı açtığımızda karşımızda dikilen Denker abi ve Simay’la beraber boynuma atılan kollar bir olduğunda bende sıkıca sarıldım. Bazen insanın kardeşi kuzeni olabilirdi. Onun bu kırk yıllık hasret olan tavrını her defasında hissetmek ki, her gün görüşsek de aynı tavırla sarılırdı, çok ama çok başkaydı.

‘Ölmeden yetişmişiz. Nasıl sevindim anlatamam. Babaannemin geleceğini duyunca toplu katliam yapar demiştim ama ondan önce yetiştik sanırım. Ay Zümrüt sultan asla durdurulamıyor. Hadi buradan da kaçın siz, kesin öldürecek bak.’ Omuzumun üzerinden onlarca kelime savuracağına muhtemelen kapalı gözlerini aralasa Simay için daha verimli olurdu. Fakat asla bu düşüncemi hissetmiyor gibi çenesini tutamayışıyla beline sardığım kollarımı uyarırcasına sıkılaştırdığımda beni sağa sola sallayarak kucaklayan bedeni duraksadı, ‘Babaanne!’

‘Siz ikiniz bir olup arkamdan mı atıyorsunuz benim?’ Simay’ın bağrışı yüzünden çınlayan kulağımla geriye çekilirken onun elleri havada bir polise teslim olurcasına kalmasıyla buruşturduğum yüzümü Zümrüt sultana çevirdim. Kaşları havalanmış, dudakları birbirine sımsıkı basılıyken başını ben size soracağım bunun hesabını der gibi sağa sola sallanıyordu.

‘Sizi değil beni öldürecek niye uyarmıyorsun.’ Kızgın fısıltısıyla hala havadaki ellerini indirip yanımdan sıyrılarak içeri yöneldi anında Simay.

‘Olur mu öyle şey sultanım. Bu ara yeni evli çiftimiz sürekli kaçıp kovalanıyor ya ondan şey ettim ben. Yani şahsen kendilerini kovalamayan kalmadı dünya üzerinde benim gördüğüm kadarıyla. Basından, ailelerine kadar çok istikrarlılar. İnsan bu kadar ısrarcı olmaz ama oluyorlar işte. Belki sen de aynı yolda yolcusundur diye düşündüm. Gerçi pamuk kalbin torunlarına kıyamaz senin.’ Gözleri kısılırken bana döndüğünde başını hafifçe sağa sola sallayıp yüzünü buruşturdu, ‘Gerçi düşündüm şöyle bir, kıyma payın da var. Kurabiyelerini çalınca terlik fırlatan kadın bu hızlı nikah sonrasında neler yapmaz öyle değil mi? Ama önceden uyarayım, Belgi kuşum bu sıralar epey gündemde, onu öldürürsen çok fark edilir, yeni enişte beyin maşallahı var hiç gündemden düşen bir tip değil, bende de bir tık sosyal medya fenomenliği mevcut. Öldür, hakkındır derim ama inan ki seni düşündüğüm için yapmanı istemiyorum.’

‘Nefes almadı değil mi?’ belimi sarmış Noyan’ın sesiyle bakışlarım ona döndüğünde Simay’a şok içinde bakmasına gülerek tepki verdim. Simay susturulmaz, sustururdu. Karşısında kim olursa olsun onun konuşma becerisine karşılık vermezdi. Hatta öyle konuşurdu ki enteresandır hepsi mantıklı bir yere bağlanırdı. Haliyle Zümrüt sultan da o mantıklı halini biliyordu torununun. Ki bu çok ama mantıklı konuşma özelliğini de sık sık annesinden aldığını dile getirirdi. Biz sadece yazları bir araya gelebiliyor, kısıtlı zaman geçiriyor olsak da yengem de tıpkı Simay gibiydi, hatırlıyordum. Amcama dakikalarca dil döker, çeşit çeşit olasılıklar sunar, aradan en mantıklı olanı seçer ve ona istediğini sadece konuşarak kabul ettirirdi, aynı zamanda Simay gibi cıvıl cıvıl bir kadındı.

Kahvaltı masasındaki halimize baktıkça herkesin hala diken üzerinde olmasına da anlam veremiyordum. Noyan bir miktar babaanneme saygısını göstermek için gergin takılıyordu, anlardım fakat diğerlerinin donuk halleri akıl alır değildi. Kadıncağız etten kemikten bizler gibi bir insandı hâlbuki. Bu kadar gerilmeye hiç ama hiç lüzum yoktu.

‘Kutlama yapacak mısınız?’

‘İki tarafın babası da öldürmekten vazgeçerse inşallah…’ Şanze dudaklarının önündeki peynirle Zümrüt sultana fısıldayarak karşılık verdiğinde bütün gözler ona döndüğü için çataldakini ağzına tıkıştırdı anında. Çenesini tutmak istercesine birkaç parça daha attığında yalandan gülümsemesiyle gözlerini tabağına dikti.

‘Ortalık biraz sakinleşince yaparız inşallah. Tabi Deran bu konuda ne düşünüyor bilmiyorum ama…’

‘Ona kalsa dünyada okulu dışında olan her konu önemsiz oğlum. Valla seni bulması bile şaşırtıcı.’

‘Siz kızmayacak mısınız? Yani, kızın istemiyorum ama karşı çıkmayacak mısınız?’

‘Ne için?’

‘Bir anda evlendik, herkes karşı, yani… Ben ailenin hepsinin beni uygun damat olarak görmediğini düşünüyordum.’ Haklı olduğunu o kadar çok düşünüyordu ki kaşlarını sitemle havalandırıp geriye yaslandığında babaannem gülümsemeye başladı.

‘Niye olmayacakmışsın uygun damat? Aslan gibi adamsın.’

‘Te-teşekkür ederim.’ Noyan’ın gözleri şaşkınlıkla bana dönerken omuz silkip gülümsedim. Herhalde ilk kez onun konuşurken takıldığına şahit oluyordum. Fakat babaannemi herkesle bir tutmamalıydı. Ona göre bizim evleneceğimiz kişiler belirgin iki özellik taşımalıydı, birisi bizi koruyabilecek, ikincisi ise bize saygı duyabilecek insanları sevmeliydik.

‘Bu işin uygunu falan olmaz hem, gönül bu. Başa gelen çekilir, geldiğimden beri saygısızlığın olmadı. Bak abin, kardeşin, kardeş yerine koyduğun dostun da burada, onların da maşallah bir sıkıntısı yok. Usul adap biliyorsunuz, daha fazla bir şeye de gerek yok.’

‘Daha neler var bilse kalbine iner mi acaba?’ Gizay’ın yanımdan gelen sessiz fısıldamasıyla beraber koluna dirseğimle vurduğumda gülümsemesini gizlemeye çalıştı. Haksız diyebilir miydim? Kesinlikle diyemezdim fakat biricik Zümrüt sultanın tüm gerçeği bilmesine de gerek yoktu. Hiç ama hiç yoktu hem de.

‘Bir şey mi dedin Gizay?’ kadıncağızın çektiği dikkatiyle elindeki fincan bir süre dudaklarında duraksadı Gizay’ın. Herhalde zaman kazanmaya çalışıyordu çünkü aynı anda gözlerini durumu kurtarması adına Noyan’a ve bana yöneltmişti.

‘Arkadaşını övüyor babaanne.’ Göz devirip anında Gizay yerine yanıt verdiğimde Noyan’ın kaşları havalansa da elimdeki çatalı havada usulca salladım, ‘Çok değerlidir Noyan onun için. Sanki evlenmemişim gibi kocamı bana anlatıyor.’

‘Eminim öyledir.’ Zümrüt sultan yemediğini belli ederken derin bir nefes aldığım gibi ortamdaki durağanlığı dağıtmak istercesine çatalı bırakıp ellerimi birbirine çarparak ayağa kalktım.

‘Kahve yapayım ben.’ Eğer Gizay imasını yapmasaydı muhtemelen ben kafamı kaldırıp bahçedeki bir ordu insana bakmayacaktım, yine muhtemelen baksa da bu bana normal gelecekti ve babaannem sorduğunda biz aptal gibi suratına bakıp kalacaktık. O yüzden şu dakika en makul olan şey henüz sormadığı soruya yanıt bulmaktı ki bu görevi tek başıma üstlenme niyetinde asla değildim.

‘Kahval-‘ Noyan’ın itiraz edeceği ana büyük isyan çıkarmamak için bileğini yakaladığımda gülümsemem yüzümde iyice sahteleşti.

‘Kahvaltı, çok güzel bir noktaya değindin. Kahvaltı ne demek kahve altı demek, kahveden önce yenilen öğün demek. Madem yedik kahveyi yapalım biz, hadi.’ Sandalyemi bacağımla geriye ittiğimde Noyan olduğu yerden milim kıpırdamadan garipsercesine yüzüme bakmaya başlamıştı.

‘Kübra hanıma söyleriz.’

‘Söylemeyiz. Yaparız. Noyan çok iyi kahve yapıyor Zümrüt sultan.’ Durum iyice sarpa sardığı için masadaki çoğu şaşkın bakış beni bulsa da en favorim Noyan’ın şok olmuş haliydi. İçmediğim kahvenin çok iyi olduğunu bilemeyecek olmam gerçeğini es geçip hala tuttuğum bileği tekrar çekiştirdim. Bahsi geçen Türk kahvesini ayarını bilerek ne ben ne de Noyan yapamazdık, zaten benim amacımda kahvaltıdan falan kaçmak değildi. Noyan’ın üzerinde olan gerginlik ve biricik babaannemin varlığı sağ olsun ‘Ye Deran!’ gibi bir tepki henüz almamıştım ancak durum çok farklı bir yere seyrediyordu. Gizay’ın ufaktan söylediği cümleyi Zümrüt İmerler kocaman kocaman araştırırdı ve ben babaannemi birazcık tanıyorsam araştırdığı hiçbir durumdan eli boş dönmezdi.

‘Ulan kızımız da çok iyi kahve yapar değil mi o? Ayrıca ben sana kahve yapmadım ki, nereden çıktı bu Noyan kahveyi iyi yapar meselesi?’ güç bela getirebildiğim mutfağa kadar isyanı bir an duraksamayan Noyan’la olduğum yerde kalıp hızlıca döndüm. Kübra hanım yine sırra kadem basmış gibi ortalıklarda görünmüyordu, ki bence o beni bulmasa ben onu evin içinde asla bulamazdım.

‘Kahve kimin umurunda ya.’

‘Az önce deli divane kahve yapalım diyen senin umurundadır herhalde.’ Ellerini iki yana açıp şaşkınlıkla bakmaya başladığında göz devirip havadaki kollarını yakalayarak belime çektim.

‘Sevgilim, sence kahve istesem evimize ilk kez gelen Zümrüt sultanı zehirleme yanlısı mı olurum? Ben ne anlarım kahve yapmaktan, onu da geçiyorum sen ne anlarsın… Ben seni başka bir şey için çağırdım.’ Başımı omuzuma doğru hafifçe eğdiğimde az önce şaşkın olan Noyan ortamı terk etmiş, yerine de boşluk kalmasın diye çapkın bir gülüş bırakmıştı.

‘Özlendik mi yoksa?’ tek kaşı havalanırken dudaklarımın üzerini kapatıp geri çekildi, ‘Ayıp ama güzelim, olmaz böyle.’

‘Evet Noyan, içeride tüm ahali otururken seninle mutfak fantezisi yapasım geldi, çok mantıklı konuştun şu an. Libidon hiç inmiyor aşağılara maşallah.’

‘İnmez çünkü seviyorum karımı.’ Omuz silktiğinde yüzümü buruşturarak dikkat kesildim.

‘Seksle, sevmeyi aynı kefeye mi koyuyorsun sen?’

‘Yooo… Karımı seviyorum, sevdiğim için eli elimde gözü gözümde olsun istiyorum ama benimkinin tansiyonu hep yüksek olunca o berrak mavilerde ateş yanıyor, ateşi görünce de çağrışım yapıyor. Kırk gün dokunma de, dokunursam namert olayım.’ Gözlerimi kısıp dalga geçercesine gülmeye başladığımda kaşlarını havalandırıp indirdi uyarmak istercesine.

‘Deme sen yine de.’ Bunu isteme ihtimalime karşı duruşunu peşinen gösterdiğinde kıkırdayarak başımı sağa sola salladım.

‘Neyse, bırakalım goygoyu. Babaannem belli ki derinlere inmeden öyle kabataslak araştırmış seni.’

‘Yani?’

‘Ahter, hatırlıyor musun Noyan’cım. Öyle biri var Ahter diye.’

‘Söyleme şu ismi, ağzına hiç yakışmıyor.’ Yüzündeki gerginlikle beraber sanki küfür etmişim gibi bakmaya başladığında derince soluklandım.

‘Söylemesem de bir faydası olmayacak ki, bırak ağzıma yakışan ismi de babaannem öğrenirse o kişiliği beni elinden de, evinden de nasıl alırsın onu düşün.’ Gözlerindeki anlamayan bakışları dikkatle süzmeye başlasam da o durumun bilincine varmış ama kısa süre sonra omuz silkmişti.

‘Seni benden iki şey alabilir güzelim. Birisi ölüm, ki emin ol nefesine değecek sesi keserim, diğeri ise sen istersen gidersin. Onun dışında Zümrüt sultan, Zeren bey, hatta birleşmiş milletler o işi yapamaz. Geçsinler o kafaları.’ Belimdeki elinin birini usulca sırtıma çıkarıp bedenine daha çok yapıştırdığında derince soluklanarak baktım gözlerine. Güzel diyordu, hoş diyordu fakat babaannemin derdi manyak bir kocam olmasındansa o manyak kocamın canımı yakabilme ihtimali olurdu. Ki kendi oğlunun ufak çaplı gerilim filmlerinden dahi nefret ederdi o.

‘Zeren beyin ufak tefek savurduğu tehditler bile damarına basar onun, gıcık olur, nefret eder. Bu anlattığım şahıs bire bir kendi oğlu hatırlatayım da. Oğluna böyle kızan sana neler yapmaz.’

‘Sen bunu mu sıkıntı ettin kendine?’ başka gergin olmama değecek konu vardı da ben mi yakalayamamıştım acaba? Sorusu içime dert olurken sorgularcasına izlemeye başladığımda hafif bir tebessümden sonra tekrar dudaklarımın üzerini kapattı. Az önceye oranla daha da derin olan öpüşü sonlanırken alnı alnıma yaslandığında göz kırpıp yeniden gülümsemesini gösterdi.

‘Düşünme bunları, sıkıntı yok emin ol.’

‘Sadece arka bahçede otuza yakın sıkıntı var.’ Kaşları cümlemle çatılırken gözleri de mutfağın penceresinden görünen bahçeye dönmüştü.

‘Bahçe işte, ne sıkıntısı var ki? Peyzaja da mı takıntılı Zümrüt hanım?’ bir kez daha geçirdim içimden, Noyan kesinlikle kendisi için çalışanları görmüyordu. Herhalde iri kıyım Siyah Giyenler’den çıkmış gibi olan otuz tane adam Noyan’ın gözünde bir görünmezlik pelerini takmıştı. Ben bire bir görürken onun peyzajdan bahsetmesi ancak böyle açıklanabilirdi.

‘Korumalar var.’ Mırıldanıp yüzümü buruşturarak adamları işaret ettiğimde sonunda hareleri de beni buldu.

‘Hep varlar.’

‘Umarım niye bu kadar koruma var diye sorduğunda onlar koruma değil bahçıvan falan dersin, hep vardan daha mantıklı ve iyi bir tercih olur.’

‘Niye öyle bir bahane bulayım ki, hem çok doğal onların olması.’

‘Biz insanlar evimizin çevresinde elliye yakın koruma bulundurmayız sevgilim.’

‘Ben iş insanıyım, yani normal şartlarda zaten olmaları gerekiyor. Onu da atlarsak, ayan beyan babalardan tehdit alıyoruz. Sence bu tehditlere rağmen canını tehlikeye atsam Zümrüt hanım daha mı mutlu olur? Hem elli değil, yüz otuz iki tane koruma var.’ deminden beri kafamda kurduğum senaryolar bir anda toz bulutu gibi kaybolduğunda gülümsemem yüzümde tekrar yerini almıştı ki kafama dank eden yüz otuz iki kişi ayrıntısıyla gözlerimi büyüttüm. Hiçbir tavır akıllıca gelmiyordu bana bu konumda. Dağın başında sayılabilecek bir evdeydik, tüm çevre ormanlık ve kısmi olarak denizle kaplıydı, çevremizde, civarımızda başka bir ev yoktu, bize burada tehdit oluşturabilecek tek şey hayvanlar olabilirdi ve hayvanları engellemek için de yüz otuz iki tane korumaya ihtiyaç yoktu. Dahası benim saydığım otuz adam dışında 102 kişi neredeydi? Yine de bu detayın derinlerine inmeyecektim. Çünkü Noyan’ın daha öncesinde de böyle bir hayat biçimi olduğunu düşünecek olursam ve bazı tehlikeli olayları pay biçeceksem mantıklı ve makul olarak kabul edebilirdim.

Neyse ki mantıken Zümrüt sultanın kafasına yatacak bir cevabımız olduğunu da böylelikle öğrenebilmiştim. Gizay’ın tek cümlesiyle aklımda onlarca olasılık dönmüştü oysa ancak Noyan’ın gayet akıllıca olan açıklamasıyla ne kadar boş bir telaş içinde kaldığımı, elimin ayağıma dolaştığını anlayabiliyordum.

Zümrüt sultan tekrar uğrayacağını ve bizi mutlaka ağırlamak istediğini belirten ufak konuşmasından sonra evden ayrıldığında kalan ahali de birer birer dağılmıştı. En azından Hayati abi gölgesi olduğu babaanneme eşlik etmiş, Denker abi işim var diyerek kaçmış, Gizay işleri boşladın başlığı altında ufacık bir sitem ederek çıkmış, Şanze ise bodoslama daldığı için abisinin fırça atma ihtimaline karşın günlerden Pazar olmasını hesaba katmayarak dersim var demiş topuklamıştı. Simay zaten adam akıllı kahvaltı edemeden amcamın on sekizinci aramasında masadan kalkıp ortamı terk etmişti. Bir anda sessizliğe esir olan evle beraber salondaki siyah köşeli koltuğa uzanmış Noyan’a yaklaştım. Kanalları değiştirmeye devam ederken yayıldığı alanı kısıtlayarak yer açtığında usulca yerleşip başımı göğsüne yasladım.

‘Zümrüt hanıma çok ayıp oldu.’

‘Niye?’ gözlerimi kapatırken olduğum yerden kıpırdamadan mırıldandığımda Noyan önce televizyonun sesini kısmış ardından kumandayı kenara bırakarak iç çekmişti.

‘Koskoca kadın ayağımıza geldi resmen. Ortalığın kaosundan hiç akıl edemedim, bizim gitmemiz gerekirdi.’ Gerçekten iyi akrabalık ilişkileri falan mı kuracağımızı düşünüyordu? Hayır çünkü öyle bir niyeti varsa öncelikle bizim el öpmeye gitmemiz gereken Zümrüt sultanın yaşadığı yeri öğrenmeliydik.

‘Normal bir şekilde evlensek evet haklısın ama hiçbir işimiz normal değil Noyan.’ Mırıldanırken daha çok bedenine sığındığımda parmakları saçlarımın arasında dolaşmaya başladı.

‘Normal veya değil fark etmez, büyük o.’

‘Biz de insanız ama çevremiz bunu pek önemsemiyor en nihayetinde.’ Omuz silkerken başımın üzerindeki öpücükle sakin nefesler almaya devam ettim. Yine evin herhangi bir yerinden gelen telefon sesi tüm sakinliğimizi bozduğunda Noyan bileğindeki saate bakıp sıkıntılıca nefesini bıraktı.

‘Benim çıkmam gerek.’ Aramayı meşgule attığında kaşlarımı havalandırarak yüzüne baktım.

‘Pazar günü?’

‘Halledilmesi gereken işler var.’

‘Bende salona gideyim o zaman.’ Henüz kalkmak için hamlede bulunmamış olsa da ben uzandığım yerden doğrularak oturur hale geldiğimde Noyan’ın bakışları da dikkatle üzerimde gezindi.

‘Evde kal sen.’

‘Sıkılırım, dün koştuk seninle onun dışında İzmir’den beri spor falan yapmadım.’

‘Sıkılmazsın, koca ev, dolaş istediğin gibi. Hem hiç gezmedin.’

‘Evi mi gezeyim?’ kaşlarım şaşkınlıkla havalandığında başını anında onaylarcasına sallamıştı.

‘Alışveriş merkezi gez der gibi söylemen de çok enteresan. Evi nasılsa dolaşırım, hem yirmi dakika belki sürer oyalanırsam.’

‘Gizay benimle olacak, abimin de başka işi var. O yüzden evde kal sen.’

‘Benim spor yapmam için birisinin olması mı şart?’

‘Üçümüzden, ben, abim veya Gizay’dan herhangi birimiz yanında olmazsak olmaz Deran’ım.’ Derken fazla duygu yüklü baksa da ben bu numaraya düşmezdim. Çatılan kaşlarım dalga geçercesine havalandığında ise kirpiklerimi hızlıca hareket ettirdim.

‘Noyan, ülke değiştirmiyorum. Spor salonuna gidip biraz efor harcayacağım. Bahsettiğim spor salonu da sana ait alt bilgi olarak eklemek isterim.’ Üst kata çıkmak için koltuktan kalktığımda belimi sararak kendisi de benimle ayağa kalkıp dikkatle gözlerime baktı.

‘Ben geldiğimde beraber gideriz.’ Bu kez da başka bir opsiyonla karşıma çıktığında işin inada bindiğinin asla ama asla farkında değildi. Daha doğrusu bu inattan farklı bir evreydi. Ben zaten sürekli dışarıda takılan bir insan değildim ancak Noyan’ın da bir yere gitme dediğine Zeren beyin yanı söz konusu değilse şahit olmamıştım.

‘Tamam o zaman alışverişe gidiyorum. Sende işin bitince ararsın salonda buluşuruz.’ Yanağına derin bir öpücük bırakıp kollarından sıyrılarak merdivenlere yöneldiğimde Noyan’ın sesiyle tekrar duraksadım.

‘Ona da beraber gideriz.’

‘Kuaför?’ tek kaşımı kaldırıp dener gibi mırıldandığımda olduğu yerden hafifçe tebessüm etti.

‘Simay’la gittiğinde olan vakayı göz önüne alırsak bırak saçın başın dağınık kalsın.’

‘Ne yapayım sence?’ iş artık benim sinirleneceğim ve dalga geçeceğim evreye ulaşırken gözlerini etrafta gezdirdi. Bakışlarına ilk önce takılan kumandayı alıp bana uzattığında bir Noyan’a bir de kumandaya baktım.

‘Film izle veya dizi. Sıkılırsan… Ders çalışabilirsin. Ondan da sıkıldığında…’ başka nasıl bir plan bulacağını merakla beklediğim sırada orta sehpada duran kitapları gösterdi, ‘Çalışma odasında kitaplar var, onlara bak istersen.’

‘Dışarıda yapabileceğim bir aktivite var mı? Çünkü ben evde tek başıma olunca sıkılıyorum.’

‘Dışarı çok gereksiz güzelim. Hallet burada bir şekilde. Ben kaçayım, fazla da geç kalmayayım.’ Yanağıma koca bir öpücük bırakıp hızlı adımlarla kapıya ilerlediğinde şaşkınlıktan aralanan ağzımla ardından bakakalmıştım. Az önce evden çıkma mı demek istemişti bana mı öyle gelmişti? Sanırım ciddi anlamda bire bir çıkma diyerek ortalığa dağılacak kavgadan da kaçmıştı.

Üç gün, üç gündür gördüğüm aynı duvarlarla nefesimi sıkıntıyla bıraktım. İlk kez elimdeki anatomi kitabını fırlatırcasına koltuğa attığımda alt dudağımı dişleyerek bakındım çevreme. Noyan’ın ısrarla evde kal cümleleri içerisinde geçen dördüncü gündeyken iyice cinnet geçirme potansiyeline ulaşmıştım. Başta sadece olağan tehditlere karşı çok aciliyeti olmayan şeyler adına boyun büksem de dün olan görüşmeme resmen beni kendisi götürünce artık sabır falan da kalmamıştı. Koltuktan kalkıp hızlı adımlarla basamakları tırmandıktan sonra odaya girip ceketimi aldığım gibi üzerime geçirdim. Geldiğim hızda tekrar aşağıya indikten sonra sehpada duran telefonu ve kapının yanındaki dresuardan anahtarı da cebime atıp kapıyı açtım. Ben kapıyı açtım açmasına ama onun pek istediği bir durum değildi bu sanırım çünkü önümde iri yarı bir adamın sırtı varken epey kapalı gibi görünüyordu. Beni fark edince bir adım geri çekilip anında yüzünü döndü.

‘Buyurun Belgi hanım, bir isteğiniz mi vardı?’ başımı sağa sola sallayıp açılan alana doğru adım attım.

‘Yürüyeceğim sadece, teşekkürler.’ Arkamda açık kalan kapıyı çektiğim sırada adamın sesini tekrar duydum.

‘Belgi hanım, üzgünüm fakat Noyan beyin kesin emri var. Bir yere gidecekseniz sadece kendisiyle olmasını istiyor.’ Tek kaşımı havalandırıp henüz kapanmayan kapıya rağmen bakışlarımı adama çevirirken yüzümde ufak bir tebessüm oldu.

‘Noyan beyin emri var öyle mi?’ başını onaylayarak salladığında derin bir nefes doldurdum ciğerlerime. Dudaklarım sinirle birkaç kez aralanıp kapandığında söyleyebilecek bir cümle bulamamıştım. Kaç yaşındaydım ben? Velim olmadan dışarı adım atamayacak mıydım yani? Dahası böyle bir emri Noyan nasıl verirdi?

‘O zaman bir emir de ben vereyim sana. Kapı gibi dikilme önümde, çekil.’ Çenemle kenarı işaret ettiğimde bir milim dahi kıpırdamayan haline odaklandım. Madem kendisi çekilmiyordu bende etrafından dolaşırdım. Hala tuttuğum kapıyı sertçe çekip sağ tarafından ilerlemeye başladığımda arkamdan seslenişini önemsemeden ilerideki garaja yöneldim. Orasının da kapısını sinirle açtığım gibi içeri girdiğimde duvarda asılı olan cam kapaklı dolaba ilerleyerek elime geçen ilk anahtarı alıp kilit açma tuşuna dokundum. Sinyalleri yanan arabaya yaklaşırken kapının önünde duran zebellahın hala inatla emir diyerek konuşuyor olmasını umursamadan arabaya yerleştiğimde vitesin önünde duran bölmedeki garaj kumandasını alarak büyük garaj kapısının açılmasını sağladım. Arabayı garajdan çıkarıp bahçe kapısına ilerleteceğim sırada ise o zebellahın cümlesini duymaktan da geri kalmamıştım elbette.

‘Belgi hanım çıkışa geliyor, Noyan beyin kesin emri var. Kendisi olmadan kapı açılmayacak.’ İnatla ilerlettiğim arabayı sonunda kapalı büyük bahçe kapısının önünde mecburen durdurmak zorunda kaldığımda kornaya basmıştım ki bekleyen adamların gözleri bana döndü. Elimle kapıyı işaret etsem de tepki vermediklerinde bir kez daha kornaya bastım, bu seferki epey uzun ve benim bile yüzümün buruşmasını sağlayacak şekildeydi. Fakat zaptiye amirlerinin kılı kıpırdamıyordu. Derin bir nefes alıp beynimde patlar gibi olan kan akışımı sakinleştirmeye çalıştığım sırada cebime attığım telefonu çıkararak gözlerimi kapı ile cihaz arasında gezdirdim. Noyan’ı aramak mı mantıklıydı yoksa arabayla bodoslama kapıya dalmak mı? İkinci seçenek sinirim için çok daha cazip geliyordu. Kapı kırılmazsa duvarı yıkardım maksimum. Henüz net kararımı verememişken telefonun melodisi yükseldiğinde arayanın kim olduğunu bilerek ekrana bakmadan yanıtladım.

‘Ne oldu güzelim?’

‘Kapıyı açmalarını söyle.’

‘İyi misin sen? Acil bir durum mu var?’ sesimdeki soğukluktan olsa gerek telaşlı tınısını duyduğumda sinirden kuruyan dudaklarımı ıslattım.

‘Sinirliyim Noyan. Adamlarına kapıyı açmalarını söyle.’ Benim gudubet sesim ayak sesleriyle karıştığında gözlerim tekrar adamlarda gezindi.

‘Neye sinirlendin? Geç eve hadi, yarım saat içerisinde yanındayım ben.’

‘Sana sinirliyim! Ya sen şimdi bu kapıyı açtırırsın ya da ben kendi yöntemlerimle açarım.’

‘Deran’ım, güzelim-‘

‘Noyan!’ sinirim sayesinde sesimi ayarlamama bile gerek yoktu çünkü olabildiğince kararlı çıktığının farkındaydım.

‘Yapamam Deran, eve dön.’

‘Yapamazsın…’ mırıldandığımda vereceği karşılığı beklemeden telefonu kapatma hamlesinde bulunsam da yüksek çıkan sesi dikkatimi çekmişti.

‘Sakın arabayla kapıyı kırayım deme! Güvenlik sistemi var! Deran! Duyuyor musun beni! Öyle bir şey sakın yapma! Beni bekle!’

‘Polise mi haber verir yoksa? Gerçi emniyet gibi sen varsın, sana haber verir! Açtır şu kapıyı diyorum sana!’ az önce oldukça sakin olan sesim kükremeye başladığında birkaç karmaşa sesi arka plandan gelse de Noyan’ın keskin tınısı tekrar duyulmuştu.

‘Haber falan verilmez, delik deşik eder. Sakın yapma! Geliyorum. Sakin ol, eve dön, bak tekrar ediyorum Belgi, sakın kapıyı falan kırıp çıkmaya kalkma.’ Tane tane anlatma çabasıyla attığım çığlık sadece arabanın içinde değil dışında da yankılanmıştı muhtemelen. Elimdeki telefonu gövdeye doğru fırlatıp direksiyonu yumrukladığımda birbirine kenetlenen dişlerimle beraber gözlerimi sımsıkı kapattım.

Hapis hayatı istemiyordum. Zaten yeterince bir zindanda yaşamıştım. Dört duvar arasında sürekli kesin emirlerle yaşam sürmek istemiyordum. Boğazımdan atan kalbimle derince soluklanıp başımı geriye attığım gibi arabanın camını indirdim. Yüzüme çarpan serinlemiş hava derin bir nefes daha almamı sağlarken hala içimdeki isyanın baskılanamamış olması şaşırtıyordu beni.

On beş dakikadır oturduğum arabanın içinde yaklaşan araba farlarıyla odağımı oraya çevirdim. Yerimden bir milim kıpırdama girişimim olmazken o bir türlü açılmayan kapı sonunda açılmış, Noyan’ın arabası ve ona eşlik eden korumaların araçlarıyla beraber tam karşımda durmuştu. Noyan bir çırpıda içinden inip korkuyla yaklaşmaya başladığında açtığı kapıyla beraber bakışlarımı diktiğim noktadan çekmedim.

‘Gel içeri geçelim güzelim.’ İçimde katlanan sinirimle bakışlarımı bir anda ona çevirdiğimde uzattığı eliyle endişeden kavrulan mavilikleri arasında dolaşan gözlerim en son bakışlarında duraksadı.

‘Gitmek istiyorum.’ Ona çok kızgındım ve bu kızgınlığım güzel hitaplarıyla, dokunmasıyla geçemezdi. Ona o kadar kızgındım ki sinirden ağlayabilir, bağırabilir, delirebilirdim. İstediğim ufak bir yürüyüşken, üstelik bu ev civarında olacakken geldiğim hal nasıl böyleydi anlam veremiyordum.

‘Gideceksin, gideceğiz, önce konuşalım, gel.’ Bakışlarım tekrar eli ve gözleri arasında dolaştığında ağlamak üzere olan halime lanet ederek kaçtım Noyan’ın maviliklerinden. Telaşla gözlerimi kurutmaya çabaladığımda dizimde duran elimi kavradı sıcacık parmaklar. Dibime çöküp ona bakışlarımı çevirmem için çenemi nazikçe tuttuğunda kaçtım kıskacından. Kıskaç bile değildi oysaki fakat ben uzun süreli mahkumu olmuştum o gözlerin daha önce.

‘Deran’ım…’ elimi tutan parmakları bu kez bacaklarımın altına uzandığında usulca ayaklarımı dışarı sarkıtmam için yönlendirip ellerimi avuçları arasına aldı. Gözlerimi başka yerlere odaklamaya çalışsam da korumaların birkaçının şaşkınlıkla Noyan’ın önümde diz çökmüş olmasını izlediğinin farkına varıyordum. Fakat ben ne kadar onlara odaklansam onlar başka yerlere dönmek için çaba harcıyorlar, Noyan ise gözlerimi ona çevirmem için mücadele ediyordu.

‘Yapma okyanusum, yapma sevgilim.’ Benim kurutma çabasına girdiğim ancak asla ikna olmayan gözaltlarımı ellerimden çektiği başparmağıyla nazikçe sildiğinde başımı anında sağa sola salladım.

‘Bana bunu sen yapıyorsun.’ Derken sesimin isyan ve duygusallık dışında belirttiği herhangi bir duygu yoktu. Biliyordum fakat Noyan’ın bakışlarındaki bu konuda kararlılığı da görüyordum.

‘Yemin ederim derdim seni eve kapatmak değil Deran ama şuan buna mecburum.’ Derken beni anla der gibi baksa da önemsememeye kararlıydım. Kararlıydım çünkü esir düşmek istemiyordum. Kararlıydım çünkü bir kapanda gibi hissetmek istemiyordum. Noyan’ın yanında hep özgürdüm, bugüne kadar da hep öyle hissetmiştim çünkü beni evde tutmak için makul cümleleri yeterli gelmiş ve hiç tutuluyor gibi hissettirmemişti. Ancak bugün kapıdaki o korumanın söylediği emir meselesi kıskaçta hissettirmişti bana. Sanki bir yengeç beni kıskaçları arasında tutmuşta sıkıştırdıkça sıkıştırıyor gibi…

‘Değilsin, böyle olmasını istiyorsun oluyor. Mecbur falan değilsin.’ Başımı onaylamazca sallayıp çatlamış sesimi duyurduğumda yalvarırcasına bakmaya başladı.

‘Evde konuşalım.’ Başımla arabayı işaret edip ellerinin hapsinden kaçarken iç çekip çöktüğü yerden kalktıktan sonra kapımı örttü. Arabanın önünden dolaşıp kenarda bekleyenlerden birine hala duran arabasını çekmesi için işaret verdikten sonra yanımdaki koltuğa yerleşti. Açılan yolla gözlerim kararsızlıkla bakmaya devam etse de önce sol tarafıma uzanıp kemerimi çekerek takmış ardından eliyle ileriyi işaret edince derin bir nefes alıp tekrar çalıştırmıştım arabayı.

İnsan tek kelime etmeden iki ömür geçebilir mi deseler muhtemelen bu anı örnek verebilirdim. İki ömür geçiyor, o iki ömür arasından birisi ciddi anlamda hapis düşüncesi içerisinde boğulurken diğeri inatla koruma diye adlandırabiliyordu bu durumu. Suskunluğumuz gırtlağımıza kadar çökerken ne kadar gittiğim yerin bilincinde olmasam da dirseğimi camın yanındaki çıkıntıya yerleştirip yumruk yaptığım elime de şakağımı yasladım.

Boğucu bir sessizlik içerisinde kendimizi bir anda Şile’de bulmuştuk. Nereye gittiğimden bilinçsiz olarak buraya getirmiş olmam ne kadar makuldü bir fikrim yoktu ancak Noyan kemerini çözüp indiğinde tutuyor gibi hissettiğim nefesimi bırakıp bende kemerimi açarak indim. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum fakat havaalanından döndükten sonra olan konuşma aklıma gelince bunu bomboş sahil kenarında yapmak değil Noyan’ın açtığı evin kapısından geçtikten sonra ortalığa savurmak istiyordum.

Ayağımın altında ezilen çakıllarla bende peşinden yöneldiğimde Noyan önce davranıp içeri girmiş, aydınlatmaları çalıştırmış ardından verandanın sürgülü kapısını açarak derin bir nefes doldurmuştu ciğerlerine. Benden bir tepki bekler gibi durağanlığını koruduğundan olsa gerek hala gergin bünyemle dudaklarımı ıslattım.

‘Daha önce yapılanın aynısını yapıyorsun! Daha önce bir bodruma kapatıldım şimdi bilmem kaç odalı bir eve! Ben böyle yapamam! Bu resmen hayatımın akışını çalmak!’ örttüğüm kapıyla sesimin desibelini ayarlamaya dahi çalışmadığımda durgun tavrını bir an bozmadı.

‘Bir şey söylesene! Yapmıyorum desene Noyan!’ bir adamın üzerine yürümemişliğim vardı onu da an itibariyle yapıyordum. Dibine kadar girip yumruğumu göğsüne indirdiğimde tekrar ıslanan yanaklarımla acı çekercesine gözlerini kapattı.

‘Cevap ver ya! Karşılık ver! Ne demek sen olmadan çıkamam! Esirin miyim ben senin! Dördüncü gün! Bugün dördüncü gün! Dışarı adım attırmadın! Vardır bir bildiği dedim, bana söyledi dedim! Bugün yürümek için çıkmaya kalktım! Yürümek Noyan! Dümdüz bak! Sadece yürüyüp hava almak için!’ üç kez daha yumruğumu indirdiğimde ufak sarsılma yaşayan bedeniyle gözleri aralanmış ancak sıktığı dişlerinin etkisiyle çenesindeki kasın seğirmesine de şahit olmuştum.

‘Adamlarına beni bırakmamaları için emir vermek ne demek! Çocuk muyum ben! Hayatım var ya! Hayatım var ve ben dört gündür senin eve dönmeni beklemek dışında bir halt yapmıyorum! Kim ne yapacaksa yapsın! Umurumda değil!’

‘Öldürecekler!’ bir anda göğsündeki yumruklarımı yakaladığı gibi bağırdığında ellerinin arasından kurtarmaya çalıştım parmaklarımı.

‘Öldürsünler! Böyle de yaşamıyorum! Yastığının altında silah bulundurmana katlanamıyorum! Eve kapatmana dayanamıyorum! Bırak!’

‘Ne demek öldürsünler Deran! Ne saçmalıyorsun sen! Canın yanacak! Canım yanacak! Mecburum! O silahı yatağa sokmaya da, seni evde tutmaya da mecburum! Dışarı sadece benimle çıkmanı sağlamaya da mecburum! Seni ancak kendime emanet edebilirim!’

‘Zaten canım yanıyor! Sen yakıyorsun! Hiçbir şeye mecbur değilsin!’ tekrar çırpındığımda ellerimi bıraksa da kolları anında bedenime sarılmış tüm savruluşuma rağmen kendiyle sabitlemişti beni.

‘Yapmak istemiyorum. Seni böyle bir şeyin ortasında yaşatmak istemiyorum. Ama seni alamazlar benden. Saçının tek teline, tırnağının ucuna zarar veremezler.’ Başımı boynuna gömerken kulağıma fısıldamaya başladığında birkaç kez daha çırpınsam da kollarını daha sıkı sardı, ‘Sana bunu yaşatmak istemiyorum ama mecburum Deran.’

‘Değilsin! Değilsin ya! Olamazsın!’ hıçkırıklarımla dizlerimin direnişi de kendini kaybetmeye başladığında benimle beraber yere çöktü Noyan. Koca bir denizin karşısında olan bu küçük evde içimizde kopan kıyameti dışımızda yaşatıyorduk. Bu mecburiyeti kabullenemiyordum. Uyurken tedirgin olmasına, bir eli kalbimin hemen üzerindeyken diğer elinin yastığının altındaki silahta sürekli hazır ol da kalmasına katlanamıyor ve asla kabul etmiyordum.

‘Mecbur falan değilsin…’ benim bile güç bela duyduğum fısıltımla beraber bedenime sarılı kolunun birini çektiğinde iç çekip kendimi toparlamaya çalıştım. Sadece ortalığı karıştırmam değil, dik durmam gerekiyordu yoksa esaretimin günlerini bir duvara çentiklerle işaretlemem şart olacaktı.

‘Rahatsızsın ya bundan.’ Bedenimi ona yaslı halinden koparıp az önce gevşettiği kolunun ne yaptığını anlayarak belinden çıkarıp işaret ettiği silaha baktım. Gözlerine bakmaya cesaretim bile olmadığını şimdi fark edebiliyordum ancak sert yutkunuşumla korkutucu derecede pürüzsüz duran silahı hafifçe salladı.

‘Ben bununla yıllardır beraber uyuyorum. Ben yıllardır uyku ne demek hatırlamıyorum. Gözüm kapansa zihnim açık kalıyor. En ufak tıkırtıda elimi sıkılaştırıyorum, bunu hissedeyim, ölmeyeceğimi bileyim diye. Bu kaosun senelerdir ortasındayım, kendi canımı sakınıyorum sen gelmiş canımın cananı için mecbur değilsin diyorsun.’

‘İstemiyorum.’ Başımı sağa sola sallayarak mırıldandığımda az önce sıkıca kavradığı silahı büyük bir gürültü çıkarak şekilde yere bıraktı. Bakışlarım bir yerdeki silahta, bir de cesaret edemediğim ama yaptığı yüzünden bakmak zorunda hissettiğim Noyan’ın silah gibi üzerime doğrulmuş gözlerine döndüğünde dilini dişlerinin üzerinde gezdirip yalancı bir gülümsemeyle bakmaya çalıştı.

‘Bıraktım bak, ağlama artık yeter ki.’

‘Evde hapis hayatı yaşamakta istemiyorum.’ Gözleri dikkatle yüzümde gezindiğinde derin bir nefes alıp başını salladı.

‘Hapis değilsin, sadece…’ bir an duraksayıp kafasına göre elektriklenmiş birkaç saç telimi kulağımın arkasına sıkıştırarak devam etti cümlesine, ‘Sadece, sana bir şey olabilme düşüncesi bile aklımı kaçırmama neden oluyor.’ Büyük avuçları arasına yüzümü hapsettiğinde artık tek odak noktam kaçamayacağım yer Noyan’ın gözleri olmuştu. Usulca yaklaşıp dudaklarımın üzerini örttükten sonra alnını alnıma yasladı.

‘Deran…’ alınlarımızın canımız acımayacak şekilde hafifçe birbirine çarpmasını sağladığında hala yüzümün iki yanında olan elleri de tenimi okşamaya devam etti, ‘Ben hayatımın belirli bir döneminden sonrasında birini koruyamadım diye hiç pişman olmadım, ilk ve en büyük pişmanlığım sen olmamalısın. Seni koruyamadığım için saçının teline zarar gelirse yaşayamam.’ Dizlerimiz üzerine düşmüş ellerimin varlığını hatırlayarak onun ellerinin üzerine yerleştirdiğimde derince soluklandım.

‘Olmazsın. Olmazsın Noyan… Yaşadıklarımız zaten bizi geriyor ve bu durum beni iyice çıkmaza sürüklüyor.’ Hala alnıma yaslı olan başını hafifçe çekip gözlerini yerdeki buz gibi duran metal parçasına çevirdiğinde iç çekerek dudaklarını ıslattı. Söyleyecek sözün kalmadığı bir noktadaydık sanırım. Yorgun, kırgın ancak bir o kadar da korkak olduğumuz andaydık. Çoğu şeyi gözümüz görmezken birbirimizi bu kadar net görüyor olabilmek belki de insanı ürkütmesi gereken bir durum olabilirdi.

O dakikadan sonra tek kelime etmemize de gerek kalmamıştı zaten. Noyan canımı yakmaktan korkar gibi bedenimi sarıp çöktüğümüz zeminden kalkmamızı sağladığında adımlarımız yatak odasına ulaşan ahşap merdivenlere yöneldi. Çıktığımız her basamakta belimi saran kolu daha çok kavradı. İnsana fazlaca efor sarf ettiren ne derlerse bağırmak ve ağlamak diyebilirdim herhalde. Ulaştığımız katla beraber banyoya yönelttiği adımlarımızla bedenimi bırakmadan suyu açtı. Klozetin üzerine oturmamı sağladığında gözlerim dolan küvetle Noyan’ın dolap karıştıran hali arasında gidip geldi. Elindeki ufak şişenin ne olduğunu anlayamasam da dolmaya devam eden suyun içine ekleyip bakışlarını bana çevirdiğinde göz kırpmaktan da kaçınmadı. Tekrar banyodaki çekmeceyi karıştırmaya başladığında çıkardığı ufak ilaç kutusundan üçünün kapağını açıp dudakları arasına sıkıştırdı üçünü de. Kenardaki su bardağını doldurup ilaçları yuttuktan sonra derin bir nefes aldı.

Tek kelime etmeden milyonlarca cümle kurabilirdi insan ve ben Noyan’a ne zaman baksam cilt cilt ansiklopedi okur gibi hissediyordum. Kızgınlığım aslında bizi bu duruma getirenlere olsa da tüm isyanım Noyan’ın yüzüne çarpıp paramparça yerlere dökülüyordu. Üzerimdeki ceketten başlayıp bir bir kıyafetlerimden kurtulduğumda Noyan’da bir çırpıda gömleğini çıkardı benimle beraber. Girdiğimiz su dolu küvetle sırtımı göğsüne yaslamamı sağladığında nereden çıktığını anlamadığım ateşlediği sigarasından derince nefeslendiğini savrulan dumandan anladım.

‘Biliyor musun, küçükken taşlarla çok oynardım.’ Nereden çıktığını anlamadığım sohbet konusuyla başımı geriye atıp omuzuna düşmesini sağladığımda derin bir nefes alarak dekor amaçlı duran ufak mor taş parçalarının üzerinde gezdirdi parmaklarını.

‘Denizde sektirir, ev yapar, yere silik çizgiler atardım onlarla.’ Güldüğünü duyduğumda tersten de olsa yüzünü dikkatle inceledim. En yakınımda duran çenesine dudaklarımı bastırırken az önceki gülüşü tebessüme dönmüş bakışlarını da taşlardan bir an çekmemişti.

‘Hıdırellez’i bilir misin?’ başımı onay verircesine salladığımda Noyan’ın gözleri sonunda bana dönebilmişti. Başını hafifçe eğip dudaklarıma yumuşak bir öpücük bıraktı.

‘Annem bir gün önceden bize taş toplatırdı. Sonra Hıdırellez gecesi akşam ezanında önce gül ağacının yanına götürürdü. Her birimizden en sevdiğimiz beş tane taş seçmemizi ister onları bizden alırdı, sonra birleştirir tekrar dağıtırdı. Paylaşmayı bilin derdi. Çok sevdiğiniz şeyleri bile paylaşabilmeyi öğrenin… Oturup dördümüz topladığımız taşlarla dilek dilerdik. Hepsiyle değil ama sadece yarısıyla.’ Kaşlarımı havalandırdığımda dudaklarını ıslatıp sigarasından bir nefes daha çekti.

‘Ardından da zeytin ağacının altına giderdik. Taşları bir yere bırakır oturur ağaca bakardık. Zeytin ağacı gibi olun, güvenilir, canlıyı seven, sağlam, uzun ömürlü…’ başını usul usul salladıktan sonra bir kez daha iç çekti, ‘O kenara bıraktığımız taşları da her zaman her şeyi istemeyin diye bizden alıp metal bir sepetin içinde biriktirirdi, sepet dolunca yanına yenisi eklenirdi. Her şeyden biraz değil, en çok istedikleriniz hayırlısı ise sizin olsun, yetinmeyi bilin, aza kanaat getirmeyen çoğu bulamaz diye uyarırdı.’ Gözlerini sımsıkı kapatırken sanki o anı yaşar gibiydi hali. Yanağına usulca süzülen damlayla beraber burnunu çekip elindeki sigarayı ıslattıktan sonra kenara bıraktı. Parmakları az önce baktığı üç ametist taşıyla buluştuğunda avucunun içine alıp okşadı usulca.

‘Abim hep yeter bu kadar diyen adam oldu. Kanaatini bildi, fazlasını istemedi, olmuyorsa vardır nedeni diyerek geri çekildi. Ben hep daha fazlasını istedim, gücün, paranın, sevginin, düşün ki seni bile tamamen istedim. Şanze duruma göre değişken oldu. Bazen sınırsız kartlardan dahi fazlasını istedi, bazen örme bir bilekliğe hayran kaldı. Gizay’da benim gibi hep fazlasını istedi ama annemin uyarısını bir an aklından çıkarmadığından olsa gerek istese de almadı. Abim…’ duraksadığında sanki nefesi daralır gibi başını geriye alıp soluklandığında yüzünü incelemeye çalışsam da kısa sürede kendini toparlamış gibi tekrar düzeltti başını avucunda sımsıkı tuttuğu taşları yumruğu arasında sıkıştırarak.

‘Ben doyumsuzum Deran. Her şeye doyumsuzum, sana da dahil. Önümdeki koca ömrün bir dakikası sensiz geçmeyecek deseler mesela ben bir saniyesi geçmesin derim, öyle bir tatminsizlik.’ Parmaklarının ucuna sürüklediği taşları yerine bırakıp bedenimi sardığında gözlerimiz de birbiriyle çakışmıştı ki gülümsedi. Öyle bir gülümseme ki sanki tüm nedenler sonuçlar oldubittiye geliyordu.

Bedenimdeki ürpertiyle beraber gözlerimi araladığımda etrafın karanlık olmasına kaşlarımı çattım. Uyurken Noyan’ın kapattığı pencereyi bildiğim için böyle ürpermem mantıklı değildi. Gözlerimin etraftaki zifiri hale alışması için beklemeye başladığımda duyduğum sesle irkilmem bir oldu. Tepemde dikilen bir çift gözün bakışı bedenimi çekmeme neden olsa da hala bedenime sarılmış Noyan’ın kıpırdamıyor oluşuyla korkuyla gözlerimi ona çevirdim. Mimiksiz yüz hatlarıyla, neler olduğunu bilmeyen haliyle öylece uykusuna devam ediyordu.

‘Kimsin sen?’ iki göğsümün tam ortasındaki namluyu tutan adama da bunu sormam enteresandı muhtemelen.

‘Kubilay beyin siz gelinine selamı var Belgi hanım.’ İnsanın ne zaman öleceği belli olmazdı belki de. Hangi vakit yitip gideceği, ne zaman düşeceği veya ne zaman yükseleceğinin belli olmadığı gibi. Sırtım duvar gibi bir göğse yaslıydı, kalbimin üzerine denk gelecek yerde sevdiğim adamın sıcacık avucu ve onun milimlik bir mesafede yanında ise bir namlunun buz gibi ucu…

Öldürecekler demişti Noyan. Ve bugün yapamazlar diye itiraz edip onun kendisi ve benim için sağladığı tüm güvenlik çemberini ateşe vermiştim. O öldürecekler demişti ve şimdi birisi bunu desteklemek için öldürmeye gelmişti.

 

Ölmekten elbette korkuyordum ancak sonu belli olmadığı ve nasıl bir şey olduğunu bilmediğim için yükselen bir korkuydu bu. Fakat ondan öte beni bir şey daha korkutuyordu. Bedenime sarılı kollarıyla, elimi avucunun içine almış eliyle sabah gözlerini aralayan Noyan’ın kanlı bedenimle uyanması. Ne zaman bana bir şey olabilme ihtimalini dile getirse göz bebekleri titriyordu ve bir sabah, yüksek olasılıkla bu sabah karısının cansız bedenini sarıyor olacaktı kolları. Lord Byron, Bir damla mürekkep bir milyon kişiyi düşündürebilir, demişti. Peki kan? Kollarına sığındığım zaman huzur bulduğum adam kanımla bir milyon yıl düşünmek zorunda mı kalacaktı?

 

Bölüm : 15.01.2026 14:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...