
Selammm. Nasılsınız?
Yeni bölümle geldim.
Okuyup yorum yapmayı unutmuyoruz canlar.
Hatalarım var ise affola.
Şarkı: Salih Yılmaz / Yaylanın Çimenine
Trabzon
Kimseye gereğinden değer vermemek gerekiyor. Ne yazık ki bunu en acı şekilde gördüm. Sevdiğim dediğim, değer verdiğim adam meğerse beni hiç sevmemiş.
En çok kendime kızıyorum. Herkes onun ne mal olduğunu söylerken ben gözlerimi, kulaklarımı kapatmış; sadece kendi gördüğüme, sevgime inanmıştım.
En büyük yanılgıyı burada yapmışım.
En büyük hatayı kendime yapmışım.
Değmeyecek bir adama değer vermişim.
İşte bu benim yıkımım, benim kalp kırıklığım.
Bunu kendime nasıl yaptım? Bana “seni seviyorum” demeleri, sevgi sözcüklerinin hepsi yalanmış. Pişkince karşıma geçip “seni hiç sevmedim”i nasıl diyebildi? Kalbim bin bir parça olmuş durumda. Ben ona iki yılımı vermiştim.
O ise “sadece geçici bir hevesti” dedi. Bu kadar mı değersizdim onun için?
Nasıl bu kadar acımasız olabilmişti?
Kendimi çok kötü hissediyordum ama stajımın son günü olduğu için hazırlanıp çıkmam gerekiyordu.
Gözlerim ağlamaktan şişmiş, berbat bir haldeydim.
Kızlarda kaldığım için bütün gece ağlayıp dertleşmiştik. Daha doğrusu ben konuşup onlar dinlemişti. Şimdilik çektiğim acıyı geri plana atıp hazırlanmam lazımdı. Birsen’in kıyafetlerinden birer parça giyindim. Saçımı gelişine topladım. Göz altlarıma kapatıcı sürdüm. Aynada kendime baktım; gördüğüm görüntü karşısında hiç hoşnut olmadım.
Daha fazla bakmadan odadan çıktım. Kızlar hazırlanmış, beni bekliyordu.
“Nasılsın? Daha iyi misin, mavişim?” diyen kızlara…
“Göründüğü gibi harabeyim ama toparlanacağım.”
“Sen çok güçlüsün mavişim, seni kaybettiğine o üzülsün. Zaten seni hak etmiyordu.” diyen Birsen’e gülümsedim.
“Değerimi bilmeyene üzülmeyeceğim. Bu, onun için döktüğüm son gözyaşıydı.” dedim.
Birsen ve Duru’yla sarıldık.
“Biz her zaman senin yanında olacağız.” dedi Duru.
Varlıkları bana güç veriyordu. İki kız kardeşten öteydiler benim için.
“Teşekkür ederim. Her daim yanımda oldunuz, yalnız bırakmadınız.”
Öyleydiler; varlıkları paha biçilemezdi.
Üçümüz de ceketlerimizi giyip hastaneye gittik.
Pratisyen doktorlar değil, uzman doktor olarak başlayacaktık.
Ben kadın doğum uzmanı olarak,
Duru çocuk doktoru,
Birsen kalp ve damar hastalıkları.
Üçümüzün arkadaşlığı üniversitenin ilk gününden beri sürüyordu. Hastaneye gelmiş, acil bölümüne gelen hastaları kontrol ediyorduk.
“Doktor kızum, tansiyonum midur beni böyle halsiz bırakan?” diyen, adı Ayşe olan teyzeye bakıyordum.
“Ayşe teyzem, tansiyonun 15.10, şekerin 250 olmuş. İlaçlarını almadın mı?”
“Aldum aldum da ha bu Dursun olacak kocam beni delu ediyi. Tosunları salmuş bahçeye, bitun sebzeleru yemuş.” dedi.
Dursun amca mahcup bir şekilde bakıyordu.
“Ben nerden bileğum delu gibi bahçeye salduracağunu.” dedi.
“Ben saa dedum, götürme, dinlemedun.” dedi kızgın bakışlarını Dursun amcaya dikerek. Çok tatlı, yaşlı bir çiftti.
“Ayşe teyzem, ben sana bir serum takayım. Tansiyonun ve şekerin düşsün. Biraz dinlenmiş olursun.”
Bana baktı.
“Yine çıkarur benim tansiyon ve şekeri.” dedi.
Yatağa uzandı. Serum için damar yolu açtım, serumu taktım. Dursun amca yanına geçti. İkisi atışmaya devam ediyordu. Gülümseyerek yanlarından ayrıldım.
Duru sandalyeye kurulmuş oturuyordu. Yanına geçtim.
“Nasıl gidiyor son gün?”
“Biraz sakin geçiyor. Yine de şom ağzımı açmayayım.” dediğine güldüm.
“Yaa, pazartesi artık kendi bölümüne geçiyorsun, Doktor Duru.”
“Çok heyecanlıyım. Pratisyen doktor olarak değil, doktor olarak başlıyoruz. Çocuklarla geçecek bütün günüm.”
“O heyecan bende de var. Dünyaya ilk doğdukları anı görüp yaşayacağım. Minik bebekler… ayyy, çok güzel bir duygu.”
O sırada Birsen, elinde kahveyle yanımıza geldi. Bana sade, Duru’ya latte, kendine Türk kahvesi almıştı.
“Ne kaynatıyorsunuz bensiz?”
“Hiç, pazartesi resmi olarak doktor oluyoruz ya, onun heyecanını konuşuyoruz.” dedim.
“Evet, ne güzel. Sonunda resmi olarak doktoruz.” dedi Birsen.
Duru’ya baktım, sesi çıkmayınca elinde telefonu gördüm. Yine kim bilir kiminle mesajlaşıyordu.
“Ne o, Mert kesmedi mi seni?” dedim.
“Yoo, gayet güzel ilerliyor. Tabii bazı tuhaf takıntıları var.” dedi.
“Sen en sevmediğin tip takıntılı kişiler, gel gör ki sen takıntılı birine vuruldun.” dedim. Birsen’le kıkırdadık.
“Kızım, sizin benden başka işiniz yok mu?” dedi sitemli bir ses tonuyla.
“Senden güzel magazin mi var? Her halt çıkıyor senden.” dedim.
“Alacağınız olsun. Elime düşersiniz ama, hele de sen müzmin bekar.” dedi.
Birsen gözlerini devirdi.
“Benden çıkmaz güzelim. O taraklarda bezim olmaz. Kalp damar bana yeter.” dedi.
Bu defa göz deviren ben ve Duru’yduk.
“Sen niye bu kadar kapalısın?” dedim.
“Kendilerini erkek sanan iki ayaklı sürüngenler.” dedi.
Erkeklerden hiç haz etmiyordu.
“Sizin oldu da ne oldu? Bak, biriniz her gün biriyle, diğeri aldatılmış. Onlara verdiğiniz değeri kendinize verseydiniz çok başka olurdunuz.” dedi.
Acil kapısı birden hareketlendi. Hemen yerimizden kalkıp gelen hastalara koştuk. Gördüğüm kişilerle dona kaldım. Dedem yüzü kanlar içinde sedyede yatıyordu.
Nenem başındaydı ve hiç beklemediğim bir adam vardı: Dün gece karşılaştığım Siyam, dedemin baş ucunda duruyordu. Koşarak yanlarına geçtim.
Korkuyla, “Dede!”
Nenem, “Açela kizum.” diye korkulu bir ses tonuyla bana döndü.
“Ne oldu dedeme?” O sırada başını kontrol ediyordum.
“Ne olacak, çıktı ağaca bal almaya ama arularun saldirisuna uğradi ve düştü. Gitti kafasuni taşa vurdi.”
“Ah dedem, ne işin vardı orada? Sana kaç kez dedim çıkma o ağaca?”
Ne zaman o ağaca çıksa başına bir şey geliyordu, şimdi olduğu gibi.
“Kizum, bal vakti gelmişti ama bu nenen çenesu hiç susmayi. Dikkatim dağıldı, kendimi yerde buldum.”
Hiç akıllanmayacaktı. Çocuk gibiydi.
“Bu uşaklar Allah razı olsun, oradan geçiydi de bizi buraya geturdiler.”
Bahsettiği kişilere baktım. Siyam ve yanında iki kişi daha vardı. Biri dün gece gördüğüm adamdı.
“Teşekkür ederim. Size gittikçe borçlanıyorum.”
Hem dün gece hem de şimdi dedemi hastaneye getirmesi iki olmuştu.
Sert yüzü hiç önemli değilmiş gibi bakıyordu.
“Önemli değil. Amcanın durumu iyi olsun, gerisi sorun değil.”
“Yine de teşekkür ederim. Buraya kadar getirmiş olduğunuz.”
Gözlerinin karasında kaybolmamak için yönümü dedeme çevirdim.
“Dedem, başın için bir MR alalım. Önce birkaç dikiş yapmamız gerekiyor. Başın dönüyor mu, miden bulanıyor mu?”
“Yok, midem bulanmıyor. Başum biraz ağri, iyiyim kizum.”
“Tamam dedem, iyisin ama yine de kontrol edelim.”
“Et kizum, yoksa bir şeyim yok der bu got kafalu deden.”
Hiç şaşırtmıyorlardı beni. Bari burada yapmayın canparelerim, elin adamlarına mahcup oluyorduk.
“Nenem, sen geç otur. Ben kontrollerini yapar gelirim.”
“Tamam kizum.”
Nenemle birlikte Siyam da dışarı çıkmıştı. Dedemin kontrollerini yaptım. Bütün sonuçları doktor arkadaşlarla birlikte değerlendirdik.
Sadece bu gece uyumaması gerektiğini söyledim. Sonuçların temiz çıkmasıyla gitmek için hazırlanıyordu. Aklına bir şey gelmiş gibi bana döndü.
“Sen ha bu uşağı nerden tanaysin?”
Hazırlıksız yakalandığım soruya,
“Hiç, nereden tanıyayım. Dün akşam karşılaştık. Orada yardımcı olmuştu. Bir de şimdi görüyorum dede. Hayırdır, sorgu sualdemiyiz yakışıklım?”
Olanları üstü kapalı bir şekilde anlattım. Alp’in yaptıklarını es geçerek sadece ayrıldığımızı söyledim.
Dedem bu habere çok sevinmiş gibiydi. O da Alp’i sevmeyen gruptandı.
“İyi iyi, hiç sevmemiştim o deyyusu. Gözleri faldur faldur etrafı geziydi.”
Haklı payı vardı. İşte benim gözlerim kördü. Görmemiştim. Gözlerim hafif buğulandı. Dedem yüzümü avuçlarının arasına aldı.
“Güzel kizum, dökme sakın gözyaşını hele de değmeyen bir deyyus için. Senin o güzel kalbuni hak eden çıkar karşina. Sen yeter ki soldurma gül yüzüni.”
Dedem benim en iyi arkadaşımdı. Her zaman yanımda, dağ gibi durur; asla yalnız bırakmazdı. Ben ve Göktuğ onların en kıymetlisiydik, onlar da bizim için öyleydi.
“Seni çok seviyorum dedem. İyi ki hep yanımda oldun. Şimdi olduğu gibi benim çınarım sensin. Nenem ve Göktuğ… varlığınızla şükür.”
“Anan ve babandan bize kalan en güzel mirasımız oldunuz. Keşke onlar da göreydi ha, böyle büyüdüğünüzü. Elden ne gelir, sizi bize emanet bıraktılar.”
Öyleydi. Erken yaşta bizi bırakıp bu dünyaya veda etmişlerdi.
“Tamam, bu kadar duygusallık yeter. Kalk, şu uşakları alıp akşam bize misafir edelim.”
Şaşkın şaşkın dedeme baktım.
“Dede, adamları niye davet ediyoruz? Teşekkür ettik, yetmez mi?”
“Hiç yakıştıramadım sana. Ne demek yeter? Kuru bir teşekkür bize yakışır mı? Koçarileri alıp gideyim, sen de diğer kızlarımı alıp gel.”
Dedem beni hiç dinlemeden dışarı çıktı. Tek kelime etmeme izin vermedi.
“Haydi kalkun, hep birlikte bize gideyruk. Koçariler, siz de bizimle geleysinuz. Akşam yemeğini bizde yersunuz.”
“Sağ ol amca, biz size rahatsızlık vermeyelim.”
“Ne rahatsızlığı? Sen beni buraya geturdun. Dün torunuma da yardım etmişsin. İtiraz istemeyrum, düşün peşime.”
Siyam bir bana bir dedeme baktı. Karar vermek için bende durdu bakışları. Onay ister gibi omuz silktim.
“Dedem ne derse o.”
Dedemin inadını bilmedikleri için itiraz etmeleri faydasızdı.
“Biz gidiyoruz. Sen Birsen’le Duru kızlarımı alıp İdris abinle gelirsiniz. Haydi, size kolay gelsin.”
Siyam ve arkadaşlarını alıp gitti. Az önce olanlara baka kaldım.
Bana doğru gelen Duru ve Birsen,
“Reşit dede nasıl? Yanında giden adamlar dün gece gördüğümüz adamlar değil mi?” diye sordu.
“Dedem iyi. Evet, o adamlar dün akşam beni Alp’in yanından kurtaranlardı.” dedim.
“Bilin bakalım dedem ne yaptı? Onları akşam yemeğine bize götürdü. Sizi de alıp gelmemi söyledi.”
“Oha! Şaka yapıyorsun! Şimdi bu üç yakışıklı sizde akşam yemeği mi yiyecek, biz de davetliyiz?” diyen Duru’ya baka kaldım.
“Kızım, bize ne yakışıklı olmalarından? Hem senin Mert’e ne oldu?”
Omuz silkti.
“Aman boş ver Mert’i. Sabah ayrıldık. Zevklerimiz bir değilmiş, sadece dış görünüşümüze kapıldık.”
Elbise değiştirir gibi sevgili değiştiriyordu, canım arkadaşım.
“Allah akşam adamları senin gazabından korusun.” diyen Birsen’e güldüm. Haklıydı.
Daha fazla oyalanmadan hastalara geri döndük.
******
Hastaneden çıkıp eve gelmiştik. Odama gidip üzerimi değiştirdim, aşağı indim. Üzerimde uzun kollu mavi bir kazak, altımda dar bir pantolon vardı. Saçlarımı toplayıp inmiştim.
Salonda sedirlerde oturan üç yabancı adam ve dedem bir tarafta; nenem ve kızlar bir tarafta oturuyordu.
İçeri girmemle tüm gözler bana döndü. Kendi evimde üzerimde dolaşan bakışlardan hafif tedirgin oldum.
En çok da o derinden bakan kömür karası gözler…
Dikkati üzerimden çekmek için,
“Kızlar, hadi gelin sofrayı kuralım.” dedim.
Nenem ve kızlar ayaklandı. Hızlı adımlarla mutfağa geçtik. Nenem yanımızda olduğu için rahat konuşamıyorduk.
Sofraya baktım. Yine Gülsüm Sultan döktürmüştü.
Karalahana çorbası, karalahana sarması, taze fasulye turşusu, hamsi tava, siron, mısır ekmeği ve Laz böreği vardı.
“Yine döktürmüş Gülsüm nene.” diyen Duru’ya,
“Aynen, çok güzel görünüyor. Eline sağlık nenem.” dedi Birsen.
Sofrayı kurduktan sonra içeri geçtim. Dedem ve misafirleri sofraya çağırdım. Hep birlikte kalktılar. Dedem ve nenem baş köşede, Siyam ve arkadaşları solda; ben ve kızlar sağ tarafta oturduk. Siyam tam karşımdaydı.
Sofraya bakıp neneme döndü.
“Elinize sağlık, hepsi çok güzel görünüyor. Sizi de yorduk.” dedi mahcup bir sesle.
“Ne yorulması, haydi yeyin yemeğunuzu.”
Yemek sessizce yenildi. Ara ara sohbet açan dedem, daha çok onlara sorular soruyordu.
“Nerelisiniz, nerede yaşıyorsunuz, evli misiniz, ne iş yapıyorsunuz?”
Siyam hepsini saygılı bir şekilde cevapladı. Mardin’de yaşadıklarını, evli olmadığını, Mardin’de ve burada ortak şirketleri olduğunu anlattı.
Yemekten sonra çay için salona geçildi. Bardakları çıkarmıştım. Duru ve Birsen yanımdaydı.
“Kızım, bunlar ağaymış ya!” diyen Duru’ya göz devirdim.
“Ağaysa ne olmuş, bize ne?” dedi Birsen ters bir tavırla.
“Yine başladı bizim feminist arkadaş. Kızım, sen erkek sevmiyorsun diye bazı yiğitlerin hakkını da yeme.” dedi Duru.
“Hele Siyam ağa tam bir beyefendi. Aura bambaşka.” dedi.
Göz devirdim.
Çayları dağıttım. Dedem bir ara,
“Daha buralarda mısınız Siyam oğlum?” dedi.
“Bir süre daha buradayız Reşit amca.” dedi Siyam
Geç saate kadar oturan üçlü sonunda kalkmayı akıl edip gidiyorlardı.
Vedalaşıp kapıya yöneldiler.
Ahşap merdivenlerde Siyam’la yalnız kaldık.
“Demek doktorsun?”
“Evet, bugün pratisyen olarak son günümdü.”
“Güzel bir meslek. Hayırlı olsun.”
“Teşekkür ederim.”
Gözlerimin içine baktı.
“Gözlerindeki ışıltıdan belli.”
Dedemin seslenmesiyle irkildim. Bir an dengemi kaybettim. Yere düşecekken beni saran kollarda buldum kendimi.
Yüzlerimiz çok yakındı. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
“İyi misin? Bu iki oldu.” dedi.
Sinirlendim.
“Bilerek mi düştüğümü mübsöylüyorsun?”
“Bilemiyorum, kollarım hoşuna gitmiş olabilir.” dedi göz kırparak.
Geri çekilmeye çalışırken yüzüm göğsüne çarptı.
“Artık emin oldum.” dedi.
Kollarını ittim.
“Ne münasebet! İsteyerek düşmedim.”
“Tutmasam yere düşerdin.” dedi sakinlikle.
“İyi geceler Siyam Bey. Mümkünse bu son görüşmemiz olsun.”
“Ne yazık ki deden tekrar davet etti.” dedi ve gitti.
Kendini beğenmiş ağa bozuntusu…
Odada kızlarla baş başaydım.
“Mavişim, ne oldu?”
“Kendini beğenmiş ağa bozuntusu.” dedim.
“Adam sana yürümüş.” dedi Duru.
“Yeter!” deyip odama çıktım. Yatağa uzandım. Gözlerim kapanırken aklımda yine o vardı.
******
Siyam’dan
Otele geldiğimden beri düşüncelerimi oyalayan okyanus gözlü Açela bir türlü aklımdan çıkmıyordu. O asi ve ürkek halleri bir başka çekiyordu insanı kendine. Dedesinin bizi davet etmesi beklediğim bir şey değildi.
Onu büyüten Reşit amca ve Gülsüm teyze çok tatlı, yaşlı bir çiftti. Tam Karadeniz insanıydılar. Onları çok sevdim.
En çok da asi torunları Açela… O masmavi, okyanusu andıran gece gözlü kadın. Düşmemek için tuttuğum kadının yakın temasında aldığım koku beni bir çiçek bahçesine sürüklüyor; o bahçede hem mest oluyor hem kayboluyordum.
Yirmi sekiz yıllık ömrümde böyle bir kokuya, böyle gece gözlerine kaybolduğumu hatırlamıyorum.
Doktor Açela… Mesleği ona ne kadar da yakışıyordu.
Aklımı meşgul eden okyanus gözlü kadınla uykuya daldım.
&&&&&
“Siyam hayatım, hadi uyan.”
Duyduğum sesi algılamaya çalışıyordum ama gözlerim kapalı olduğu için adımı seslenenin kim olduğunu bilmiyordum.
“Ne uykucu çıktın, gece gözlüm.”
Bu defa konuşan ses daha yakındı. Hatta yüzüme sıcak nefesi vuruyordu.
“Siyam yaa, uyansana! Kime diyorum?”
Daha fazla dayanamadım. Gözlerimi yavaşça açtım. Karşılaştığım bir çift okyanus mavisi gözle gözlerimi kırpıp durdum.
Gerçek olamayacak kadar güzeldi. Beyaz teni, açık kumral saçlarıyla bir peri gibi bana bakıyordu. Elini yanağıma koydu, yanağıma tüy gibi bir öpücük kondurdu.
“Kalkman gerekiyor artık. Bana verdiğin sözü tutma vakti.”
Ne olduğunu anlayamıyordum. Etrafıma baktım; Mardin’de, kendi odamdaydım. Peki bu peri gibi kadının ne işi vardı burada?
“Sen… senin ne işin var burada?”
Yüzüme baktı, kaşlarını çattı.
“Ne diyorsun Siyam? O da ne demek? Hadi kalk, Fırtına’ya götürecektin.”
Hâlâ aval aval bakıyordum.
“Açela, sen Fırtına’yı nereden biliyorsun?”
Dudaklarını büktü.
“Alınıyorum artık. Sabah sabah bir tuhaf oldun sen. Bugün izin günüm. Konuştuk ya, Fırtına’ya gideceğiz. Hatta bana da bir at verecektin.”
Yavaşça yataktan kalktım.
“Tamam, hazırlan. Ben duş alıp çıkayım.”
Kendime gelmem lazımdı. Bunun için soğuk bir duş iyi olurdu.
Hazırlanıp çiftliğe doğru çıkmıştık.
“Çok heyecanlıyım. Çok merak ediyorum Fırtına’yı.” dedi.
Yüzü mutluluktan gülüyordu. Heyecanı bir çocuk kadar masumdu.
“Güzelim, bu heyecanın çok değil mi?”
“Niye öyle diyorsun Siyam? Senin atını çok merak ediyorum. Hem bana da vereceksin bir tane. Nasıl heyecanlanmam?”
“Al, çiftlik senin olsun. Yüzünü hep böyle mutlu göreceksem!”
“Çok seviyorum seni.”
“Ben de seni, gülüm.”
Bir süre sonra çiftliğe varmıştık. Fırtına’nın yanında duruyordum.
“Siyam, bu çok güzel. Simsiyah tüyleri var, gözleri kömür gibi. Şunun vücuduna bak, her yeri kas dolu.”
Bir anda bana döndüm.
“Ne diyorsun sen kızım? Benim vücudum kaslı değil mi?”
Yüzünde şok olmuş bir ifade vardı.
“Siyam, şaka yapıyorsun değil mi? Bana atını kıskandın deme?”
“Kıskanırım tabii. Bana bir kere bile böyle demedin.”
Bir kahkaha attı. Bana bir adım attı, yüzümü avuçlarının arasına aldı.
“Yerim seni adam. Ohhh, misss.” diyerek dudaklarımdan öptü.
Nefesim hızlandı. Görüntü soluklaştı. Toz bulutu gibi dağıldı ve içinde kayboldum.
Hızlı bir şekilde, nefes nefese uyandım. Elimi başucumdaki sürahiye uzattım. Bardağa gerek duymadan kafama diktim. Soluksuz içtiğim suyla kendime biraz olsun geldim.
Gördüğüm bir rüyaydı. Hem de çok güzel bir rüya…
Bunun gerçek olması için elimden geleni yapacaktım.
“Artık bırakmam seni Açela. Benim çölüme çiçek olacak ve açacaksın.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 63.12k Okunma |
4.55k Oy |
0 Takip |
52 Bölümlü Kitap |