9. Bölüm

5. Bölüm

BitterimKara RC
bitterimrjn

 

Açela Gökdil

Selammm. Yeni bölümle geldim canlarım. Okuyup yıldızlarınızı ve yorumlarınızı eksik etmezseniz sevinirim. İki kitabıma da oy veya yorum limiti koymadım. Koymakta istemiyorum.

Keyifli okumalar 🥰❤️

 

Şarkı/Ahmet Kaya şiire gazele

 

Trabzon

 

KAYIP DUYGULAR

Kaybolan duygular, bulunmak için yol arar.

 

 

Kendimi kaybetmiş gibiyim. Kaza geçireli bir hafta olmuştu. Alp’in beni gerçekten aldattığı ve Siyam’ın o gece ona ders vermesi ağrına gitmiş, gelip benden hesap sormaya kalkmıştı. Bana anlatılanlar bunlardı. Çünkü ben son altı ayımı hatırlamıyorum.

 

Bu da beni bir boşluğa sürüklüyordu. Nenem, dedem, Göktuğ ve arkadaşlarımın hepsinin bana anlattığı tek şey, tanımadığım adamın nişanlım oluşuydu.

Alp’ten sonra nasıl hemen güvenip nişanlanmıştım?

 

Kendimi o dönem duygusal boşlukta hissettiğim için mi onu hemen kabullenmiştim? Sorun şu ki ailem ve arkadaşlarımla arası çok iyiydi. Kendimi bir çıkmazda hissediyorum.

 

“Valizin hazır, Açela!” diyen Birsen’e baktım. Eşyalarımı hazırlamak için sabah erken yanıma gelen canım arkadaşlarım, toplamama yardım etmişlerdi. Evet, bugün akşam altıda Mardin’e gidiyorum.

İçime hiç sinmeyen bu yolculuk beni bir bilinmezliğe çekiyor. Hatırlamadığım bir nişanlım, bilmediğim bir şehir, bilmediğim bir aile… Nasıl adapte olacağım?

 

“Ben ne yapacağım orada bir başıma? Bari biriniz benimle gelseydiniz.”

Gözlerim dolu dolu onlara bakarken, oturduğum yatakta Duru gözyaşları içinde gelip bana sıkıca sarıldı.

 

“Açelam, güzel çiçeğim… Asıl biz sensiz ne yapacağız?” dedi ve ağlamamız şiddetlendi. Birsen’in uyarı dolu bakışları üzerimizde duruyordu

.

“Bana bakın, ikinizi de yolarım. Çocuk gibi ne ağlıyorsunuz?” diye azarladı. Duru benden ayrılıp dik dik Birsen’e baktı.

“Sen hiç üzülmüyor musun? Niye bize üzülüyoruz diye kızıyorsun? Taş kalpli kadın.” Hem ağlıyor hem Birsen’e laf atıyordu.

 

“Üzülüyorum ama sizin gibi kendimi paralamıyorum. İstediğim zaman Mardin’e gider onu görürüm. O da gelir ki; bunu Siyam kendi ağzıyla söyledi, söz verdi,” dedi. Bana bakıp,

 

“Ağlamayı kes sen de sulu göz. Çocuk değilsin, kendine gel. Gideceğin ortamı bilmiyorsun. Dimdik ayakları üzerinde duran dişi panterimi geri getir. Bu sulu göz kızı hiç sevmedim,” deyip bir hışımla kollarımı tuttu, ayağa kaldırdı. Karşımda sert çehresiyle durdu ve konuşmaya başladı.

 

“Bak Açela, kolay şeyler yaşamadın. Yıllarca birlikte olduğun adam seni aldattı.

O da yetmezmiş gibi seni ölüme götürdü.” Derin bir nefes aldı.

“Karşına o gece Siyam’ın çıkması belki tesadüf, belki kader. Seni o gece o adama ezdirmeyip dersini verdi. Bunu hiç tanımadığı bir kadın için yaptı.

 

‘Seviyorum’ dediğin adam şerefsizin önünden çıkarken, karşına adam gibi bir adam çıktı. Evet, belki tanımıyor, hatırlamıyorsun. Eminim ki o senin saçının teline zarar gelmesine izin vermez. Seni orada koruyup kollayacağına inanıyorum,” dedi güven verircesine.

 

“Olur da seni üzen olursa bir telefon uzağında olduğumu unutma. Seni üzeni üzerim, üzeriz. Yedirme kendini kimseye, kendinden ödün verme. Her daim senin yanındayız,” dedi ve sıkıca sarıldı.

 

 

“Teşekkür ederim. İyi ki hep yanımda oldunuz,” dedim. Geri çekilmeden Duru da kollarını bize doladı.

“Kardeşlerim benim, güzel kızlarım… İyi ki siz,” dedim.

Aramızda en aklı başında, anaç olan Birsen’di. Onun verdiği her öğüdü, nasihati dikkate alırdım. Çünkü yaşanmışlıkları ona bilgelik katmıştı. Doğru yerde doğru konuşurdu.

 

 

Sarılmamızı bölen Göktuğ’un sesi oldu.

“Kıskanıyorum ama ablamı biraz bana da bırakın,” diyen Göktuğ beni kollarının arasına aldı, başıma bir öpücük kondurdu.

“Ablam, yegâne varlığım. Ablaların gülü, her zaman seninleyim, senin yanındayım. Bunu unutma olur mu? Canını sıkan en ufak şeyde gelir, alırım seni oradan,” dedi.

 

“Vayyy, kardeşim koca adam olmuş görmeyeli,” dedim, sarılışına karşılık verdim.

“Ee, büyüdük be abla ama sen bunu kabul etmiyorsun,” dedi ve yüzümü güldürmeyi başardı.

 

“Sen her zaman benim küçük kardeşim olacaksın. Koca adam olmuş olsan dahi; sen benim sarı mavişim, küçük şempanzem olacaksın,” dedim. Beni hemen kollarından ayırdı.

 

 

“Hee abla, ağzıma bir de emzik koy istersen,” dedi, çatık kaşlarla bana bakarak.

“Bak, bunu düşüneceğim,” dedim ve elimi saçlarına daldırdım. Kızlarla gülmüştük.

Valizimi alıp aşağıya indim. Arabaya bildirimi Göktuğ yapmıştı. Siyam, dedem, nenem ve Seyhan terasta oturmuş, çay eşliğinde sohbet ediyorlardı. Ne hakkında konuştuklarını duymadım.

 

 

Çünkü beni görmeleriyle sustular.

Bunlar bir haltlar karıştırıyor, elbet çıkar kokusu.

“Açelam, güzel kizum, değerlum…” Devamını getiremeden kollarının arasına aldı beni dedem. Güvenli kolları sıkıca sardı beni.

 

“Dedem, yakışıklım,” diyebildim sadece. Gözyaşlarım akmak için pusuda bekliyordu.

 

 

“Yavrum benum, güzel kizum. Ben hep senun yanundayum. Bir araman yeterdur. Kimsenun senu uzmesuna izun verme.”

Başımı göğsüne gömdüm. Benim dağ gibi bir dedem vardı.

“Ah benum yakuşukli dedem. Ha bu uşak senu bırakup gidey ama dağ gibi dedesi varidur,” dedim. Kolay kolay şive konuşmam.

 

Konuşmam için can atan dedem beni kendinden uzaklaştırdı.

“Ha buna bağ gideyi diye şiveli konuşayi,” dedi kaşlarını çatarak.

“Ee sen hep diyesun ya şiveli konuş diye, ben de deduğuni yapayim.”

 

“Ha bu paçi ye bağ gider ayak konuşuyor.”

“Bırak da kizumi, got kafalı. Gel hele nenesunun kıymetlusi.”

Dedemin kollarından çekip kendine aldı. Buna odadaki herkes kahkahayla güldü. Tabii suratı asılan dedemdi.

 

“Kukuçim, güzel kizum. Biz hep senun yanundayuz. Biliyorum, sen kenduni ezdirmezsin. Sizi biz yetuşturduk. Anan baban yerune koydunuz, sayguda kusur etmedunuz. Gittiğin yerde de etmeyesun. Başun sıkışırsa bize demen yeterdur,” dedi. Gözünden bir damla yaş aktı.

 

“Benim sultanım, hakkınızı nasıl öderiz bilmiyorum. İyi ki bizim nenemiz ve dedemiz sizsiniz. Bize öğrettiğiniz gibi davranacağım, aklınız bende kalmasın,” dedim.

 

 

Tek tek hepsiyle; önce Seyhan, sonra ben ve nihayetinde Siyam vedalaştı.

“Oğlum, bak bizum Açela ve Göktuğ’dan başka kimsemiz yok. Bu güne kadar kimsenin onları incitip üzmesine izin vermeduk. Sana güveniyorum. Torunuma en iyi şekilde bakacaksın. Ola ki üzersen torunumu, canını çok kötü yakarım,” diye uyarıda bulundu.

 

 

“Reşit dedem, bu saatten sonra torunun bana emanet. Saçının teline zarar gelirse senden önce ben kendimi cezalandırırım. Gözün arkada kalmasın. Sizi de en kısa sürede bekliyorum,” dedi. Bana döndü, elimi kendi elinin arasına aldı. Arabaya doğru ilerledik.

Hepsiyle ağlayarak tekrar vedalaşıp havaalanına gitmek için yola koyulmuştuk.

 

 

*****

 

 

 

Şu an ağzım açık, karşımdaki özel uçağa bakıyorum. Yolda “kendi uçağıyla gideceğiz” deyince dalga geçmiştim. Dalga geçtiğim bütün kelimeleri yutmak zorunda kaldım.

 

Bu hâlime Seyhan ve Siyam gülüyordu.

“Yenge iyi misin? Lan oğlum, yengeye kal geldi,” diye hem bana gülüyor hem Siyam’ı dürtüyordu. Kendimi toparladım.

 

“Şey… Ben dalga geçiyorsunuz sanmıştım. Gördüğüm üzere gerçekten uçağınız var.”

Elimi tutan Siyam, uçağa doğru götürdü.

“Uçağınız değil, uçağımız var hanım ağam. Benim olan her şey senin,” dedi. Uçağa bindik.

“Hanım ağa ne?” dedim. Bu tabir çok tuhafıma gitmişti. Oturduğum koltukta, benim takmama izin vermeden kemerimi kendi taktı.

 

“Şöyle oluyor, okyanus gözlüm. Ben ağayım ya, sen de eşim olunca hanım ağa oluyorsun,” dedi. Yanımdaki koltuğa oturdu, kendi kemerini taktı, bana döndü ve çapkın bir edayla göz kırptı.

 

Bu hareketi onu çok çekici kılmıştı.

“Yani seninle evleneceğime eminsin,” dedim. Aynı onun gibi göz kırptım.

Yüzündeki gülümseme büyüdü, siyah hareleri kısılana kadar.

“Emin olmasam şu an yanımda oturuyor olmazdın. Hatta bak, buraya yazıyorum,” dedi. Parmağını ikimizin arasındaki kenara koydu, imza atar gibi devam etti.

“Seninle bir ay içinde evlenmiş olacağım,” dedi ve sırtını koltuğa rahat bir şekilde yasladı.

 

Bakışları hâlâ benim üzerimdeydi.

“Ben olsam o kadar emin olmam. Sonuçta seni hatırlamıyorum. Ve hiçbir güç bana bir ay içinde evlilik cüzdanını imzalatamaz,” Kollarımı birbirine doladım, sırtımı koltuğa yasladım ve yüzümü ona çevirdim.

“Göreceğiz Açela, o imzayı attığında sana bunu hatırlatırım.”

 

“Göreceğiz, Siyam ağa,” dedim.

Seyhan bizden uzaktaki koltukta oturmayı tercih etmişti. Konuşmamızı duymuyordu.

İkimiz de bir süre sessiz kalmıştık. Uçak havalanmıştı.

 

 

“Siyam, ben çok tedirginim. Annenler nişana katılmadı dedin. Beni ilk kez görecekler. Ben de onları ilk kez göreceğim. Nasıl tepki vermem gerekiyor?”

Siyam siyah harelerini benim mavi denizime kilitledi. Bir elini yüzüme kaldırdı. Yanağıma tüy gibi dokunuşlar bıraktı.

 

 

“Ah benim naif, güzel çiçeğim… Sen olduğun gibi davran. Seni sevmemek ne mümkün? Katılmadılar çünkü senden, bizden haberleri yoktu,” dedi. Göğsünü şişirecek derecede nefes alıp verdi.

“Seni biraz zorlayabilirler ama kimsenin seni üzmesine izin vermem.”

 

 

Elini yüzümden çekti, gözlerinde anlam veremediğim bir duygu geçti.

Kara gözlerinin bakışları efsunlu gibiydi, insanı kendine çekiyordu. Yüzüme dokunduğunda tüm vücudum ürperdi. Vücudum onun temasına yabancılık çekmiyor, bilakis dokunduğu her yeri sıcacık ediyordu. Hiç hissetmediğim arzu hissini ortaya çıkarıyordu.

 

 

Bizi Mardin’de neler bekliyor bilmiyorum. Onun varlığı bana güç ve güven veriyordu.

Geçtiğim her sokakta hayran bakışlarımı bırakıyorum. Her taş evin güzelliği, dar sokakları… Hepsini çok beğenmiştim.

İçinde oturduğum arabada şoför koltuğuna Siyam geçmişti, yanındaki yolcu koltuğunda ben oturuyordum. Seyhan, kendi konağına gitmek için bizden ayrılmıştı. Arabada sadece ben ve Siyam vardık. Her geçtiğimiz sokakta bana buranın tarihini anlatıyordu. Keyifle izliyor ve dinliyordum.

 

“Kudüs, Venedik ve Mardin, insanlığın üç kadîm şehri olarak bilinmektedir. İslâm medeniyetinin önemli bir parçası olan Mardin, sadece Müslümanlara mekânlık yapmış bir coğrafya değildir,” dedi. Sürdüğü arabayı yavaş kullanıyordu.

“Asur, Sümer, Pers, Roma ve Bizans dönemlerinde de bir uygarlık merkezidir.

 

Dolayısıyla farklı din ve inançların temsilcilerinin yüzyıllardır beraber yaşadığı bir şehirdir. Bu kapsamda cami, kilise, manastır, türbe, kümbet, kale ve medreseler, medeniyet göstergesi olarak varlıklarını korumuşlardır.”

Girdiğimiz dar sokakta arabayı durdurdu.

“İnelim mi, geri kalan yolu yürüyerek devam edelim? Arabayı adamlar getirir,” diye fikrimi sorması bu ince davranışı hoşuma gitmişti.

 

“Olur, çok sevinirim. Oturmaktan yoruldum, bacaklarım açılır biraz,” dedim. Arabadan indik. Siyam yanıma geldi, elimi tuttu. Birlikte dar sokaklarda yürümeye başladık.

“Medeniyetleri birbirine bağlayan tarihî İpek Yolu’nun kavşağındaki Mardin, Artuklu döneminde taşın estetiğe dönüşmüş şekliyle inşa edilmiş Ulu Cami’siyle görkemini korumaktadır. Yine dördüncü yüzyılda, kesme taştan inşa edilmiş

 

Deyrulumur Manastırı gözde mekân olarak çağlara meydan okumaktadır,” dedi. Her detayı ince ince anlatıyordu.

“Bir gün gündüz gezeriz. O vakit onları daha net görürsün.”

Başımı salladım.

 

“Çok beğendim. Tarih kokuyor her taşı. İlk kez geliyorum. Gece olmasına rağmen çok güzel bir atmosfer sergiliyor,” dedim.

“İslâm medeniyetinin tevhidi özelliği kapsamında bakıldığında, Mardin’de taş işlemeciliğinin benzer örnekleri; Sivas Divriği Ulucami’sinde, Endülüs Kurtuba Ulu Camisi’nde ve Hindistan’daki Tac Mahal’de de varlık bulmuştur.”

 

Merakıma yenik düşerek sordum.

“Her detayı nasıl bu kadar biliyorsun? İçinden rehber çıktı sanki.”

Beni kendine çekti, bir kolunu omzuma attı.

“Buraya işlenen her taşı ezbere biliyorum. Sultanım hikâye diye anlatırdı biz küçükken ama ben anlattığı her şeyi araştırırdım. Onun için merakım ve hafızam iyidir,” dedi ve anlatmaya devam etti.

 

“Mardin’deki mimari zenginliği, sanatın bir diğer sahası olan müzikte de görmek mümkündür. Reyhanî denilen oyun/ritüel/ayin, enstrümantal müziğiyle mekân ve coğrafyaları aşan mistik bir hakikat arayışını çağrıştırmaktadır.”

Durdu. O durunca ben de durmak zorunda kaldım.

Yüzünü bana çevirdi.

 

“Düğüne kadar Reyhanî öğrenmelisin. Bunu diyen ben, şu an kendime şaşırıyorum. Çünkü bu oyunu bana kimse oynatamazdı,” dedi.

Alık alık ona baktım.

 

“Neden? Niye öğrenmeliyim ve ben neden oynamalıyım?” diye sordum.

“Çünkü sen benim gelinim olacaksın. Siyam ağaya yakışır bir hanım ağası olacaksın. Bunu tüm Mardin görecek ve bilecek,” dedi.

 

“Peki bu hanım ağalığı ve burayı sevmez, seninle evlenmezsem ne olacak?”

“Bunun mümkünü yok, gönlümün yâri.”

“Çok büyük laflar bunlar, Siyam.”

“Büyük laflar olabilir. Kendimi tanıyorum. Senin bu elini tuttum ya, dönüşü ölüm olur benim için.”

“Ben kendime güvenmezken sen nasıl bu kadar emin oluyorsun benden? Şaşırmamak elde değil,”

Tekrar yürümeye başladık.

 

“Çünkü sende kendimi görüyorum. Bunu nasıl yapıyorsun bilmiyorum,” dedi ve devasa, tahtadan yapılmış, oyma desenleri olan kapının önünde durdu. Kapının önünde iki adam bekliyordu.

Siyam’ı görünce kendilerine çeki düzen verdiler.

 

“Hoş geldin ağam,” dediler ve kapıyı bizim için açtılar.

 

“Hoş bulduk Mehmet, var mı bir sıkıntı?” diye sordu Siyam. Anlaşılan onun “konak” dediği eve gelmiştik. Kocaman bir avlusu olan, iki katlı, devasa diyebileceğim; taştan yapılmış bir sanat eseriydi.

 

“En son bıraktığın gibi ağam,” dedi Mehmet.

Elimi bırakmadan içeri girdik. Girdiğimiz avluda birden herkesin gözü bize döndü. Bakışlar bir Siyam’daydı, bir bendeydi, bir de el ele tutuşmuş ellerimizde gidip geliyordu. Bakışlar beni germeye başlamıştı. Yerimde tedirginlikle kıpırdamaya başladım.

 

Siyam elimi daha sıkı tuttu ve bir iki adım attı. Onların karşısına geçti. Sadece benim duyabileceğim bir sesle,

“Elimi bırakma. Hiçbir şey söyleme, sadece yanımda dur,” dedi.

Neler beni bekliyordu? Bu insanlar niye bana öfkeyle bakıyordu?

 

Bize doğru yaşlı bir kadın ve adam geldi.

“Hoş geldin oğlum,” dedi yaşlı adam.

“Hoş bulduk baba,” diyen Siyam…

Yaşlı adam demek onun babasıydı.

Bir Siyam’a, bir bana baktı. Elimden tutan adam beni hiç bilmediğim bir şehre, bilmediğim bir eve ve tanımadığım insanların içine getirmişti.

 

“Oğlum, elinden tuttuğun kız kimdir?” diye sordu pala bıyıklı, aklar düşmüş, hafif kilolu; bir ağa gibi duran yaşlı adam.

“Nişanlım. Sevdiğim kadın,” dedi elinden tuttuğum adam.

Herkese beni öyle bir tanıttı ki hepsinin beti benzi attı.

 

 

 

Benim gibi şok olan karşımdaki kişilerden biri,

“Ne nişanlısı? Sen zaten Evin’le nişanlısın,” diyen yaşlı kadındı. Bu annesi olsa gerek. Duyduklarımla bir kez daha şok yaşadım.

Ne demek başkasıyla nişanlı?

Kendi kendime sorduğum bu soruyu, elimden tutan ve nişanlım olduğunu söyleyen Siyam yanıtladı.

 

“Onunla hiçbir zaman nişanlı olmadım. Size onu sevmediğimi söyledim. Onu kardeşim gibi gördüğümü söyledim. Ama siz kendi kafanıza göre oynamaya devam ettiniz,” dedi ve bana döndü.

 

“İster kabul edin ister etmeyin, ben Açela’yı seviyorum ve onunla evleneceğim. Ha yine de yok diyorsanız, bundan sonra ne adımı duyar ne de beni görürsünüz,” dedi.

Elimden tuttuğu gibi beni merdivenlere doğru yukarı çıkardı. Arkamızda şaşkın bakışlar bırakarak çıktık.

 

Bizi bağımsız olan bir odaya götürdü. Oda demek yanında hafif kalırdı. İki bölmeli olan odada, içeri girince bizi karşılayan kahverengi deri bir oturma grubu vardı. Köşede bir şömine, karşısında iki tane vizon rengi berjer, ortalarında küçük bir sehpa ve üzerinde bir demet taze siyah gül bulunuyordu.

 

Karşıdaki bölmede yatak görünüyordu. Orası da yatak odası olmalıydı. Eğer bu kadar sinirli olmasaydım, odayı inceleyebilirdim.

 

Öfkeyle arkamı döndüm. Çünkü arkamda duruyordu; sadece bana bakıyordu.

“Bana bir açıklama borçlusun. Bu ne demek oluyor?” dedim dişlerimin arasından. Zaten tüm hayatımı geride bırakıp gelmiştim buraya. Karşılaştığım manzara bu olmamalıydı.

 

“Lütfen sakin ol. Daha yeni büyük bir operasyon geçirdin. Gel, şöyle oturalım; sana her şeyi açıklayacağım,” dedi ve elimi tutmaya çalıştı. İzin vermedim. Öfkeyle kendimi deri koltuğa bıraktım.

“Seni dinliyorum.”

 

O da yanımdaki yerine geçti. Bir ayağını kalçasının altına aldı. Karşılıklı oturduk.

“Sana her şeyi anlatacağım. Sadece sakince dinle, lütfen.”

Konuşmadan başımla onayladım. Derin bir nefes aldı.

 

“Annem ve yengem yıllardır Evin’le evlenmem için zorluyor. Bunu asla kabul etmedim, etmem de. O kız kardeşim Zelal’den farksız. Onu o gözle hiç görmedim. Annem ve Atike yengem onun da aklını bulandırdılar. Yıllardır kendilerine göre kurup duruyorlar. Ben burada bile yaşamıyorum; sadece onların olduğu ortamlarda bulunuyorum. Babaannem Sultanım çağırmasa gelmezdim. Burada kıramayacağım tek kişi odur.

 

Trabzon’a da onlarla bu konu yüzünden kavga edip gelmiştim. İyi ki de gelmişim. Karşıma sen çıktın. Bu kalbimde senden başkasına yer yok. ‘Gidelim buradan’ dersen, şimdi kolundan tutar çıkar giderim,” dedi.

 

Gözlerini benim mavilerime hapsetmişti. Benden bir yanıt bekliyordu. Ne tepki vereceğimi, bunu nasıl karşılamam gerektiğini bilmiyordum.

Benden önce yaşanmış bir olaydı bu. Bunu nasıl karşılamalıydım? Hiçbir fikrim yoktu.

Ona baktım.

 

“Bilmiyorum. Ne yapmam gerekiyor bilmiyorum. Bana bunu düşünmem için zaman ver. Yaşadıklarım kolay şeyler değil. Hafızam ne zaman yerine gelir, bilinmez. Seni de kendimi de kötü bir sonuçla bırakmak istemiyorum,” dedim.

 

“Ne kadar istersen o kadar zamanın var. Yeter ki bu önemsiz konu için bizi başlamadan bitirme,” dedi.

Ayağa kalktı. O sırada kapı çalındı.

“Ağam, müsaade var mı? Valizleri bırakacağım,” diyen, az önce kapıda gördüğüm Mehmet’ti.

 

Yanında kahverengi gözlü, kumral tenli genç bir kız vardı.

“Getir Mehmet. Sevgi, sen de Açela Hanım ağana yardım et. Eşyalarını dizmeye,” dedi ve bana döndü.

 

 

Mehmet valizleri köşeye bırakıp çıktı. Sevgi, valizleri içeri doğru götürdü.

“Sen biraz dinlen. Yorucu bir gün geçirdin. Bir şeye ihtiyacın olursa Sevgi’ye söylersin. Ben birazdan dönerim,” dedi. Gözlerindeki mahcubiyet okunuyordu.

 

“Tamam,” diyebildim. Sessizce odadan çıktı.

“Hanımım, eşyalarınızı nasıl dizeyim?” diye sordu Sevgi. Kapıya boş boş baktığımı fark etmemiştim bile.

“Hanımım demesen, sadece Açela desen yeter.”

“Olur mu öyle hanımım, nasıl isminizi zikrederim?”

“Olur olur, ben öyle istiyorum. Hadi şunları yerleştirelim. Sonra sıcak bir duşa ihtiyacım var,” dedim.

 

Eşyaları yerleştirdik. Sevgi kahve yapmaya inmişti, ben de duşumu almıştım. Bedenime sardığım havluyla odadan çıktığımda, gördüğüm siluetle olduğum yere mıh gibi çakıldım.

 

Benim gibi o da beni bu hâlde görmeyi beklemiyordu. Baştan aşağı beni süzdü, sonra gözlerime baktı. Onun kulakları kızarmıştı; benimse tüm bedenim hem titriyor hem kızarıyordu.

Zar zor dudaklarımdan,

 

“Siyam…” çıktı.

O da,

“Açela…” demişti.

 

 

Birbirimize bakmaktan başka hiçbir tepki verememiştik.

 

 

 

 

 

Bölüm : 18.10.2024 21:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...