57. Bölüm

FİNAL 50.BÖLÜM

BitterimKara RC
bitterimrjn

 

Selam nasılsınız?

Ben çok üzgünüm bir katabın daha sonuna geldik. Açela ve Siyam'ın evreninden okuduk her satırını.

ben keyif alarak yazdım ve sizler keyif alarak okuyunuz.

her karekter benim için bambaşka bir hikayeydi.

Onları Zeldem kitabında bir çok kez misafir edeceğiz.

 

Bu süreç boyunca yanımda oldugunuz ve desteğinizi eksik etmediğiniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim

Hatalarım olduysa affola.

oy ve yorumlarınızı eksik etmezseniz sevinirim.

bu bölümde vedamız var.

keyifli okumalar

 

 

SEVGİYLE KURULAN HİKAYE

 

Sabahın ilk ışıkları, önce Mardin dağlarından kopup konağın taş duvarlarına çarparak odamızın camından sızıyor, yüzüme vuruyordu.

Gözlerimi kısarak odanın içine dolan güneşe baktım. Gün doğmuştu ve bize de uyanmamız için en göz alıcı şekliyle göz kırpıyordu.

 

 

Bugün günlerden Robar ve Leyla’nın düğün günüydü. Dün akşamın yorgunluğu üzerime çökmüştü. Kına gecesi en görkemli şekilde yapılmış, geç saate kadar halaylar ve oyun havaları eşliğinde kutlanmıştı.

 

 

Başımı komodinin üzerindeki saate çevirdim. Saat daha yediydi ama duyduğum seslerden, konak halkının çoktan uyanmış olduğu belliydi. Benimse kollarında uyuduğum kocamın koynundan kalkmak gibi bir niyetim yoktu. Birlikte otelde geçirdiğimiz o ateşli geceden sonra bir daha yakınlaşmamız olmamıştı.

 

 

Bir taraftan ikizler, diğer taraftan düğün hazırlıkları, ağırlanan şehir dışı hatta yurt dışı misafirlerle ilgilenmek Siyam ve bana kalmıştı. Ayfer anne ve Hüseyin baba konaktakilerle ilgilenirken, biz de otele yerleştirdiğimiz misafirlerle ilgileniyorduk.

 

 

Robar ve Leyla en rahat olanlardı. Onlar kendileriyle ilgilenirken geride kalan yük bize kalmıştı. Benim düğünümde hiçbir şeyle ilgilenmediğim için sadece düğün stresini yaşamıştım. Ama görünen o ki bu, dağın görünen tarafıydı; bir o kadar da görünmeyen kısmı vardı. Irak, Dubai, Azerbaycan ve İtalya’dan gelen bir hayli misafir bulunuyordu.

 

 

Bütün günü ayakta geçireceğim için kocamın çıplak göğsüne daha çok sarıldım. Hazar ve Hazal çok şükür uyuyorlardı. Sesleri gelmiyordu; bunu fırsat bilerek kocamın sol göğsüne yaptırdığı pusula dövmesinden öptüm.

 

 

Dudaklarım, göğsünden öpücüklerle yukarı doğru ilerledi. Nefes alışları sakin ve düzenliydi. Köprücük kemiklerine, oradan adem elmasına… Dudaklarım bir süre burada oyalandı. Boynuna, çenesine, yanaklarına bir bir öpücük bıraktım.

 

 

Kapalı gözlerine, onları bir perde gibi örten gür ve kıvrık kirpiklerine parmak uçlarımla dokundum. Alnına dökülen saç tellerini severek kenara ayırdım, ortaya çıkan alın çizgisine dudaklarımı hafifçe değdirdim. Şakağından öpüp geri çekileceğim sırada, vurgunu olduğum o kömür karası gözlerini araladı. Uykulu ve buğulu bakan gözleri, yavaşça parlayıp güneşin ışınlarını gezdirdiği bir parlaklığa kavuştu.

 

 

“Günaydın, sevgilim,” dedim cilveli ve kısık bir sesle.

Elini belime atıp çıplak göğsüne yatmamı sağladı. Elini kaldırıp yüzüme gelen saçları omzumun üzerinden sırtıma doğru dökerken, yüzümü kendi yüzüne yaklaştırdı

.

“Roj baş, dilemin.” (Günaydın, kalbim.)

Sesi, uykunun mahmurluğuyla boğuk çıkmıştı.

 

Ardından herhangi bir şey söylemeden dudaklarıma yapıştı. Asıl şimdi gün aymıştı. Birbirimizi tutkuyla, sevgiyle, aşkla öptük. Dillerimiz birbirine kavuştu; ruhumuzla seviyorduk. Her dokunuşta bir sevgi sözcüğü, bir kıyamama gizliydi.

 

 

Benim yanım, ruhum, onda var oluyordu.

Benim tutkulu sevgilim,

Ruhumun diğer yarısı,

Aşkımın sonsuz sözcükleri,

Deliler gibi sevdiğim sevdamdı.

 

 

Soluk soluğa geri çekildim. Burunlarımızın ucu birbirine değiyor, kesik kesik nefeslerimiz dudaklarımıza çarpıyordu.

Elini yüzüme koydu; yanağım avucunun sıcaklığına yaslandı. Gözlerimi kapattığımda elmacık kemiğimi baş parmağıyla sevmeye başladı ve dudaklarından dökülen her söz, bir bir yol alıp önce kanıma, oradan yüreğimin en derinliklerine işledi:

 

 

 

Ey benim nazlı, cilveli yârim,

Ey benim gönlümün dört olacağı,

Ey benim susuz kalmış çölüme can suyu,

Ey benim kışımı baharınla müjdeleyen sevgili,

Ey benim canına yandığım sevdam,

Ey benim okyanusları gözlerine mühürleyen sevgili,

Ey benim benden çok sevenim,

Ey benim kuru toprağıma çiçeklerini yeşerten,

Ey benim kuru bahçemi çiçek bahçesine çevirenim; seni her şeyden çok seven bu adama, ömrüne ömür katanım.

 

 

Sözlerini bitirdiğinde, kapalı olan gözlerimi daha ilk kelimesinde açmıştım. Şimdi ise gözlerimden birer damla süzülüp yanaklarına düşüyordu.

 

 

İşte böyle bir adamdı benim kocam. Karşılık olarak tek yapabildiğim dudaklarına kapanmak oldu. Sözcüklerim belki onunkiler gibi değildi ama öpücüklerim, ona verebileceğim en güzel sözlerdi.

 

 

Mührümdü. Bağlılığımdı.

 

*****

 

Odamızdan ve konaktan, güç bela hazırlanarak çıktık. Önce kız almaya gidildi, ardından düğün için otelin havuz başında kurulan alana geçildi. Gün, telaşla başlamıştı ama bu telaşın içinde bile kendine özgü bir coşkusu vardı.

 

 

Üzerimizde yine yöresel kıyafetlerimiz vardı. Kadınlar; ışıl ışıl taşlarla süslenmiş elbiseleri, altın sarısı kemerleri, özenle yapılmış saçları ve kusursuz makyajlarıyla adeta bir masalın içinden çıkmış gibiydiler.

 

Her biri, köklerine sıkı sıkıya bağlı olmanın verdiği asaleti taşıyordu.

Kendi kültürlerine bu denli sahip çıkmaları, geleneksel kıyafetlerini gururla taşımaları hoşuma gidiyordu.

 

Aşiret ve töre adı altında dayatılan birçok şey içime sinmese de —özellikle töre diye adlandırılan ve çoğu zaman acımasızlığa dönüşen uygulamalar— Hüseyin baba ile rahmetli Ahmet Bey’in bunları değiştirmek için verdiği mücadeleyi biliyordum.

 

 

Ne yazık ki bu düzenin içinde kendi çocukları da zarar görmüştü. Ama şimdi, kökten olmasa bile kuralların çoğunu dönüştürmek için Siyam ve onunla birlikte hareket eden genç ağalar el ele vermişti. Demir, Seyhan, Adar, Behram ve adını dahi bilmediğim pek çok kişi bu değişimin öncüsüydü.

 

 

Hazar ve Hazal’ı alana gelir gelmez Duru ile Seyhan’a emanet etmiştik. Hüseyin baba ile Ayfer anne yan yana duruyor, hemen yanlarında Leyla’nın ailesi; Behiye Hanım ve Yusuf Bey yer alıyordu.

 

 

Biz de kocamla onların yanında duruyor, gelen misafirleri karşılayıp içeri buyur ediyorduk.

“Nefesimi kesiyorsun, Açela,” diye kulağıma fısıldadı kocam.

Üzerinde lacivert yöresel kıyafeti vardı. Onu bu kıyafetlerin içinde her görüşümde, içimde dizginleyemediğim bir istek uyanıyordu; sanki kalabalığın ortasından çekip alıp saatlerce yalnız kalmak istiyordum.

 

 

“Kendinden bir haber olan kocam,” diye geçirdim içimden ve ona küçük bir gülümseme sundum. Kömür karası gözleri yüzümde gezindi; sonra üzerimde, en sonunda da gözlerimde durdu.

 

 

“Gözlerinin renginde giyindiğin bu elbise beni benden alıyor,” dedi. “O kadar güzel, o kadar baş döndürücüsün ki seni herkesten saklama isteği doğuyor içimde.”

 

 

Tam o sırada yaşlı bir çift içeri girince konuşmamız yarım kaldı. Onlara dönüp gülümseyerek selam verdik.

“Hoş geldiniz.” “Hoş bulduk,” dediler ve içeri doğru ilerlediler.

 

 

“Ben seni hep kendime saklamak istiyorum,” dediğimde dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Ben zaten bir sana aitim, bir de sende varım, güzelim,” dedi.

 

 

Kalbimin ayarıyla oynamakta üstüne yoktu.

Misafirler yerlerini aldıktan sonra biz de havuz başında bize ayrılan masaya geçtik. Halay müzikleri çoktan başlamış, geniş bir halka oluşmuştu.

 

 

Zelal, abisinin düğününde görümcelik görevini layıkıyla yerine getiriyor, halayın başında tüm zarafetiyle oynuyordu.

 

 

Güzelliği ister istemez bakışları üzerine çekiyordu. Demir de bunun farkındaydı; karısının elini daha sıkı tutuyor, bakışlarıyla “O benim” der gibi çevresine gözdağı veriyordu.

 

 

Zelal’in üzerinde siyahın asaleti vardı. Taşlarla süslenmiş yöresel elbisesi, ince belini ortaya çıkaran altın kemeri, boynundaki kolye ve sol elindeki yüzükler onu daha da göz alıcı kılıyordu. Uzun siyah saçları su dalgası şeklinde omuzlarına dökülüyor, buğulu göz makyajı ve kırmızı ruju ile nefes kesiyordu.

 

 

 

Öyle zarif, öyle güzel oynuyordu ki gözlerimi ondan alamadım. “Demir, gerçekten çok şanslı bir adamsın,” diye geçirdim içimden.

Masaya döndüğümde Hazar ve Hazal’a baktım. Duru teyzelerinin ve Seyhan amcalarının kucağında mutlulukla gülümsüyorlardı.

 

 

“Ses ediyorlar mı?” diye sordum Duru’ya. “Yok canım,” dedi başını sallayarak. “Maşallah, çok uslular. Yerim ben bunları.”

Kalabalığın içinde bile huzurluydular; kurban olduklarım.

Siyam belimden tutup beni kendine çekti. “Bir reyhani oynar mıyız, güzelim?” diye fısıldadı.

 

 

Sırtım göğsüne yaslanmış hâlde duruyorduk. Dudağımı farkında olmadan dilimle ıslattığımda bakışlarının dudaklarıma kaydığını hissettim.

 

 

“Neden olmasın?” dedim. “İlk seninle oynamıştım ve sonrasında bayılmıştım, hatırlıyorsun.”

Gözleri dudaklarımdan gözlerime yükseldi. “Seni o gelinlikle, bembeyazlar içinde ilk gördüğümde hangi duamın karşılığı olduğunu anlayamamıştım,” dedi.

 

“Her bakışta beni kendine yeniden âşık ettin. Söylesene Açela, Allah seni bana hangi duamın karşılığı olarak gönderdi?”

Sözleri yüreğime bir bir işliyor, içimdeki yerini daha da büyütüyordu.

 

 

“Güzel yüreğinin karşılığıyım,” dedim. “Asıl sen söyle; hangi duamın karşılığısın ki Rabbim seni bana, sonra da iki güzel evlatla birlikte verdi?”

 

 

Birbirimize öylesine dalmıştık ki gelinle damadın gelişini bile fark etmemiştik.

“Düğün ortasında bir de öpüşün isterseniz, Mardin’e adınız azgın arsız diye çıkar,” diyen Seyhan’a sadece ters bir bakış attım.

 

 

Kucağındaki Hazar hafifçe huzursuzlanınca Siyam’dan ayrılıp yanına gittim. “Çok konuşma enişte,” dedim. “Daha gelinimi aldın.”

Duru’ya göz kırptım, Hazar’ı kucağıma aldım.

 

 

Hazal ise Seyhan’a gülücükler saçıyor, koluna uzanıyordu. Cilvesi daha şimdiden belliydi; babasının ileride çekeceği çok şey vardı.

 

 

Tam o sırada Robar ve Leyla havuz başının girişinden içeri girdiler. Duru’yla birlikte çocukları kucağımıza alıp mendil salladık.

 

 

Leyla, incilerle süslenmiş A kesim gelinliğiyle adeta bir bahar sabahı gibiydi. Saçlarına iliştirilmiş kır çiçeklerinden taç, onu masalsı kılıyordu.

 

Robar ise siyah damatlığın içinde son derece yakışıklıydı. Heyecanları yüzlerinden okunuyordu.

Müzik eşliğinde orta alana geldiklerinde herkes susmuş, hayranlıkla onları izliyordu. Kimileri mutluydu, kimileri içten içe buruk… Leyla’nın yerinde olmak isteyen çok genç kız vardı.

 

“Çok güzeller, değil mi?” diye fısıldadı Duru. “Çok,” dedim. “Ve inşallah çok mutlu olurlar.”

 

“Amin.”

“Senin de düğününe az kaldı,” dedi iç çekerek. “Hiç sorma,” dedi sonra gülerek. “Ben ‘asla evlenmem’ diyen Duru’yum… şimdi düğün hazırlığı yapıyorum.”

Koluna girdim.

Hayat, bazen insanı en inkâr ettiği yere getiriyordu.

 

 

“Artık Seyhan aklını nasıl çeldiyse, şu an düğün hazırlığı yapıyorsun,” dedim.

“Şeytan tüyü var zalımın oğlunda,” dedi ve müzik sona erdi.

 

 

Gelin ve damat oturmaya geçmeden Siyam onların yanına vardı. Robar ve Leyla’ya bir şeyler söyledi, ardından bana döndü.

Anladığım kadarıyla az önce konuştuğumuz dansı yapacaktık. Hazar’ı Seyhan’a verdim.

 

 

“Oğluma iyi bak, kocamla bir dans edip geleyim,” diyerek hızlıca ayrıldım.

“Bunlar da bizi iyice bakıcı bellediler,” diye söyleniyordu Duru’ya.

Onları duymamazlıktan gelip Leyla ve Robar’ın yanına vardım.

 

“Tebrik ederim, çok mutlu olun,” dedim.

“Teşekkür ederiz,” dediler.

Siyam, “Geç karşıma, hanım ağa,” diyerek işaret verdi. Robar ve Siyam karşımızda, Leyla’yla ben de onlara bakar şekilde durduk.

 

 

“Oyunu biliyor musun, Leyla?” diye sordum.

Başını aşağı yukarı salladı. “Lisede öğrenmiştim. Sen?”

Ona gülümsedim ve Siyam’ı gösterdim.

“Kocama düğünde sürpriz yapmak için öğrenmiştim,” dedim.

 

 

Ve Reyhani müziği çalmaya başladı.

Ben ve Leyla kollarımızı hafif kaldırdık, küçük hareketlerle ellerimizi raks ettirdik. Karşımızda Robar ve Siyam, kollarını bir kartal gibi açıp küçük adımlar atarak oynamaya başladılar.

 

İki tarafta da birbirine doğru yürüyüp küçük adımlar attık.

Bakışlarımı sadece Siyam’a kilitleyip, sanki sadece biz varmışız gibi oynamaya başladım.

 

O bana, ben ona oynadım; ardından geri geri gidip bir daire çizer gibi karşılıklı devam ettik. Yeniden karşı karşıya geldiğimizde Siyam bir dizinin üzerine çöktü ve önce elini yere koydu. Aynı hareketi Robar da Leyla’ya bakarak yaptı.

 

 

 

Bunun anlamını sonunda öğrenmiştim.

Yere (toprağa) götürmesi; kökenini, ailesini, soyunu ve ait olduğu toprakları temsil ediyordu.

“Kim olduğumu, nereden geldiğimi biliyorum,” demekti.

 

 

Ardından elini kalbine götürdü.

Kalbine götürmesi; sevgi, samimiyet ve içtenlikti.

“Seni gönlümle istiyorum,” diyordu.

 

 

Sonra elini alnına götürdü.

Alnına götürmesi; akıl, bilinç, onur ve namustu.

“Bu kararım aklımla ve onurumladır.”

 

 

Elini göğsünden dudağına götürdü.

Dudağına götürmesi; söz vermeyi, ahdi, nikâh sözünü temsil ediyordu. Anadolu ve Mezopotamya kültüründe dudak, verilen söz demekti.

 

 

“Ağzımdan çıkan söze sadığım.”

Ve en son elini bana doğru uzattı.

Geline doğru uzatması kaba bir hareket değil;

“Bunların hepsini sana sunuyorum,” demekti.

 

Gözlerimin içine bakarak yeniden ayağa kalktı.

Her hareketi, kalbimi yerinden çıkaracak şekilde atmasına neden oluyordu.

 

 

“Toprağım, kalbim, aklım, onurum ve sözüm senindir.

Köklerimle geldim. Seni kalbimle sevdim. Aklım ve onurumla karar verdim. Ağzımla söz verdim; hepsi sana,” diyerek oyunu bitirdik.

Bir kez daha tüm kalbimle sevdim, bir kez daha âşık oldum.

 

O benim diğer yarımdı, sevdamdı, her şeyimdi; çocuklarımın babasıydı ve en çok da hayat arkadaşımdı.

 

 

 

Oyunun bitimiyle alkışlar ve ıslıklar havada uçuştu. Herkes bize hayranlıkla bakıyor, sevgilerini alkışlarıyla sunuyordu.

Biz alkışlar eşliğinde yerimize geçmeden halay müziği başladı.

 

Robar ve Leyla halay başını tuttu. Biz de onlara eşlik ederek halay halkasını oluşturduk. Sırasıyla Zelal, Demir, Jehat, Dicle, Adar ve eşi Saye, Seyhan, Duru, çocukları, Hüseyin baba ve kaynanam halka içinde yerlerini aldılar. Onlar da katılınca, karşıdan gelen dörtlüye içten bir gülümseme sundum.

 

 

 

Canım kardeşim Göktuğ, eşi Eleni ve Birsen, Deha abiyle birlikte gelmiş, bize doğru yürüyorlardı. Eleni elimi tutarken, Göktuğ Eleni’nin ve Duru’nun elini tutmuştu. Birsen ve Deha abi de Seyhan’la Duru’nun arasına girip el ele verdiler. Deha abi, burada bile abi kıskançlığını belli ediyordu.

 

 

Saatler geçti ama halay bitmedi; başka çeşit halaylar çekilmeye devam etti. Üzerimdeki saks mavisi yöresel elbise iyice ağırlaşmıştı. En zoru ise ikizleri emzirmekti.

Allah’tan elbiseyi önden düğmeli yaptırmıştım.

 

Siyam, otelde bizim için bir oda ayarlamıştı. İkizlerle bir süre orada kaldım; altlarını açtım, karınlarını doyurdum. Hazar, açık saçlarımı hafifçe çekiştirerek uykuya dalınca Hazal’ı da doyurdum. Sonra onları Sevgi abla’ya emanet edip aşağıya indim.

 

 

Düğün tüm hızıyla devam ediyordu. Takı töreni başlamış, Leyla adeta yürüyen bir kuyumcuya dönüşmüştü. Ben ve Siyam onlara birer araba hediye etmiştik.

 

 

Düğünün sonuna gelinmiş, herkes evine dağılmaya başlamıştı. Düğün alanı iyice boşalmıştı. Göktuğ ve Eleni bizimle konağa geçerken, Birsen ve Deha abi Seyhan’ın konağına değil, Duru’nun küçük evine geçmişlerdi.

 

 

 

Leyla ve Robar erdi muradına.

Rabbim mutluluklarını daim etsin.

 

 

******

 

Beş yıl sonra

 

 

Günler, yıllar öyle hızlı bir şekilde akıp gidiyordu ki vaktin geçişini bile algılayamıyordun.

İşimin başında, son muayene hastamı da kontrol edip yavaştan çıkmak için hazırlandım. Bugün ikizleri kreşten alıp kocamın iş yerine gidecek, ona sürpriz yapacaktık.

 

 

Üstümdeki önlüğü çıkarıp çantamı aldığım gibi hastaneden çıktım. Otoparkta duran Fırat’ı görünce hızlı adımlarla yanına vardım. Beni görünce arka koltuğun kapısını açıp,

“Hoş geldiniz, hanımım,” dedi her zamanki ciddiyetiyle.

Açtığı kapıdan içeri girip arka koltuğa oturdum.

 

 

“Hoş buldum, Fırat,” dedim.

Kapımı kapattı, şoför koltuğuna geçti ve motoru çalıştırdı.

“Önce çocukları alalım, oradan Siyam’ın yanına, şirkete geçelim,” dedim.

“Tamam, hanım,” dedi ve çocukları almak için okullarına doğru ilerledik.

 

 

 

On beş dakika sonra okulun bahçe kapısına gelmiştik. Bahçeden onların çıkmasını beklerken Berçem de gelmiş, arabadan iniyordu. Eski hastam olan Berçem’le artık aynı okulda okuyan çocuklarımızın velisi olmuştuk.

Berçem’in bir oğlu ve bir kızı vardı. Oğlu ikizlerle aynı yaştaydı ve en iyi arkadaş olmuşlardı.

 

Tabii bunu pek hoş karşılamayan kocam, Hazal’ı her gün okula bırakırken tembihliyordu:

“Bak küçük hanım, yanına erkek sinek bile yaklaşmayacak. Kızlarla oyna, tamam mı?”

İkimiz de biliyorduk ki Hazal yine kendi bildiğini okuyup Miran’la oynayacaktı.

 

 

“Nasılsın, Açela?”

İnce ve kibar sesiyle ona döndüm. Her zamanki gibi zarif ve şık giyinimiyle göz kamaştırıcıydı.

“İyiyim, sen nasılsın?” dedim.

Tebessüm etti; yine oğlundan miras gamzesi ortaya çıkmıştı.

“İyiyim. İşten mi?”

 

Başımı salladım.

“Evet, hastaneden geliyorum. Çocukları alıp babalarına uğrayacağız,” dedim.

O sırada çocuklar öğretmenlerinin eşliğinde dışarı çıkıyordu.

 

 

Hazar beni görünce “Anne!” diyerek koşar adımlarla bana geldi. Eğilip boy hizasına indim. Kollarımı açtım; boynuma sarıldı.

“Annem,” deyip yanağımdan öptü.

“Aslan oğlum benim,” dedim ve iki yanağına sulu öpücükler kondurdum.

Hazal Hanım ise kıvıra kıvıra Miran’la birlikte bize doğru geliyordu.

 

 

“İyi ki Siyam yok; yoksa bir kıskançlık kriziyle baş başa kalırdım,” dediğimde Berçem kıkırdadı.

“Kızını paylaşamayan kıskanç baba… Merak etme, aynısından bende de var,” dedi.

Hazal ve Miran yanımıza geldiler. Kızım, benden önce Berçem’e selam verince ağzım açık kaldı.

 

 

“Merhaba Belcem teyze,” dedi. Berçem’in adını tam söyleyemiyordu. Bazı kelimelerde, özellikle “r” harfinde zorlanıyordu.

 

 

“Merhaba Hazal, nasılsın? Sen ne güzel olmuşsun böyle?” diyen Berçem’e utanarak baktı. Pembe tütülü elbisesini dönerek gösterdi.

 

 

“Miran da çok beğendi,” dedi.

Bir kez daha şükür ettim; kocam bunları görseydi kalp krizi geçirirdi.

“Açela teyze, merhaba,” diyen yeşil gözlü Miran’a döndüm.

“Merhaba küçük adam,” dedim ve onun da yanaklarından öptüm.

 

 

 

Hazal yanıma gelip yanağımdan öptü.

“Annem, çok özledim,” diyerek cilvelendi.

“Tabii, kesin öyledir. Dua et baban gelmedi; adamın yüreğine inerdi bu görüntü,” dedim ve poposuna hafifçe vurup ayağa kalktım.

“Bir gün toplanalım, çocuklar birlikte vakit geçirsin,” dedim Berçem’e.

“Güzel olur, bunu en yakın zamanda planlayalım,” dedi.

 

 

Vedalaşıp arabalarımıza yöneldik.

Önce çocukları bindirip kemerlerini taktım. Yanlarına oturdum; Fırat arabayı şirkete doğru sürdü.

 

 

“Fırat abi, gaza bas!” diyen Hazar’a, Fırat dikiz aynasından tebessümle göz kırptı.

“Uyma şuna, Fırat,” dedim.

“Yaaa anne!”

 

 

Başımı ona çevirdim.

“Hayır, Hazar. Yolda hız yapılmaz. Hele arabada sizin gibi küçük çocuklar varken,” dedim.

Dudaklarını büküp kollarını birbirine doladı.

“Babama söyleyeceğim, onunla bineceğim arabaya,” dedi küs bakışlarla.

 

 

“Babamı çok özledim,” diyen Hazal’a baktım.

“Hiç şirinlik yapma. Baban seni görse kızardı,” dedim.

“Ama anneee…”

Onların masum yüzlerine bakıp ikisinin de başından öptüm.

“Anne kurban olsun size. Oh, mis kokulu çocuklarım.”

 

 

Birkaç dakika sonra Fırat arabayı şirketin kapısında durdurdu. Önce ben indim. Çocukların kemerlerini açtıktan sonra tek tek indirip ellerinden tuttum ve Siyam’ın olduğu kata çıktık.

 

 

Sekreter Özlem Hanım oradaydı.

“Hoş geldiniz, Açela Hanım.”

“Hoş buldum. Siyam Bey odasında mı?” diye sordum.

 

 

“Evet, içerideler. Toplantısı yeni bitti,” dedi.

Çocuklar elimi bırakıp kapıya koştular. Peşlerinden gülerek gittim.

“Baba!” dedi Hazar kapıyı açarak.

“Babam,” dedi Hazal cilveli bir şekilde.

Odaya girdiler.

 

 

Masanın başında, kafasını dosyalara gömmüş bir adet kocam vardı. Beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, ceketini koltuğun arkasına asmıştı. Gözüme fazlasıyla seksi göründü.

Bizi gördüğü an başını kaldırdı. Ona koşan iki küçük çocuğa gözleri parlayarak baktı ve yüzünü içten bir tebessüm kapladı.

 

 

“Hazal’ım… Hazar’ım…” dedi.

Koltuktan kalkamadan çocuklar yanına varıp sarıldı.

“Bu ne güzel sürpriz. Hoş geldiniz, sefa getirdiniz.”

Eğilip önce Hazal’ın boynundan, ardından Hazar’ın başından öptü.

 

 

“Yakışıklı babam… Sadece benim babam,” dedi Hazal.

Koltuklardan birine oturdum. Çocuklarını sevgiyle kucaklayan kocamı izledim.

“Yine ne haltlar karıştırdın? Cilve yaptığına göre,” diyerek gözlerini kısarak Hazal’a baktı.

Omzunu silkti.

 

 

“Hiççç,” dedi nazlı nazlı.

Olaya hemen Hazar atladı:

“Baba, Hazal bugün Miran’ı öptü.”

Ortama bomba atmıştı canım oğlum. Ben gözlerimi kırparken, Siyam şok içinde kucağındaki kızına bakıyordu…

 

“Hazal, benim bu kulaklarım ne duyuyor?”

“Ben duymadım.”

“Ben duydum ama.”

“Ne duydun, canım babam?”

“Ne duymuş olabilirim, canım kızım?”

“Bilmem.”

 

 

Hazar koşar adımlarla yanıma gelip kucağıma oturdu. Başını göğsüme dayadı ve karşımızda baba–kız atışmasını izlemeye başladık. Tabii bunun suçlusu kendisi değilmiş gibi gelip göğsüme yaslanmıştı.

 

 

 

Bakışları bize kayan Siyam,

“Açela, benim kızım birini mi öpmüş, hem de erkek?” dedi.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Çocuk onlar,” dedim.

“Ne çocuğu! Benim kızım kimseyi öpemez.

 

 

Onu öpeni de eşek sudan gelinceye kadar döverim,” diyen kocama gözlerimi devirdim.

“Abartmasan mı kocam? Çocuk onlar, ne bilsin öpmeyi. Yanağından öpmüştür kızın.”

Bakışlarını yeniden Hazal’a çevirdi. Hayal kırıklığıyla bakıyordu.

“Bunu bana nasıl yaparsın, Hazal?”

Babasına dudaklarını bükerek baktı.

“Çok güzel olmuşsun dedi, ben de dudağından öptüm.”

 

 

Kızıma “iflah olmazsın” bakışı atmaktan başka bir şey yapamadım.

“Hani yanaktandı, Açela?”

Kıskanç damar tuttu iyice.

“Ben ne bileyim! Öpen kız, sanki çocuk mu öpmüş?” dediğimde siyah gözleri daha da büyüdü.

 

 

 

“Hazal, sana her ‘güzelsin’ diyeni öpemezsin. Tam tersi, tokat atmalısın,” diyen kocama hayretle baktım.

“Beğendin mi yaptığını oğlum? Niye söylersin böyle bir şey?” diye fısıldadım.

Sadece omuz silkti.

“Ama o Miran, baba. Ben büyüyünce onunla evleneceğim.”

 

 

Ama bu da söylenmezdi be kızım…

“Seni kuleye kitlerim! Ne evlenmesi? O Miran’ı bir göreyim, bak ben ona ne yapıyorum. Suç çocukta değil ki; benim kızım baba sözü dinlemiyor. Erken yaşta göçüp gideceğim, olan o olacak,” diyerek hayıflandı.

“Ben seni bırakmam ki babam. Hem sen benim aşkımsın,” dedi.

Dediği laflara bak…

 

 

“Hiç cilve yapma, küsüm ben sana.”

Hazal kollarını babasının boynuna doladı, yanaklarından yüzünün her yerine sulu sulu öpücükler bıraktı.

“Barıştık mı, canım babam?”

Bu öpücükler ve sözler, Siyam’ın kalbini eritmeye yetmişti.

 

 

“Bir kez daha öpersen düşünürüm belki,” dedi.

Onlar baba–kız takılırken ben de oğlumu öptüm.

Siyam, Hazal’ı da alarak ayağa kalktı.

“Akşam dışarıda yiyelim mi?” diye bana baktı.

 

 

“Senin için uygunsa olur,” dedim.

Yanıma gelip yanağımdan öptü.

“Ben sana her türlü uygunum.”

Hazar’la birlikte ayağa kalktık. Ailece önce odadan, sonra şirketten çıktık.

“Hambugel!” diye bağırdı Hazal.

“Pizza!” dedi Hazar.

 

 

“Anlaşıldı yemek yerimiz,” diyerek arabaya bindik.

Ben ve çekirdek ailem çok güzeldik.

Mutluydum. Mutluyduk.

Kocamı ilk günden beri çok seviyorum; ondan olan iki evladımı da…

 

Akşam serinliği camdan içeri süzülürken araba ağır ağır ilerliyordu. Şehrin ışıkları birer birer yanıyor, sokaklar gündüzün telaşını üzerinden silkip geceye hazırlanıyordu. Arka koltuktan gelen çocuk kahkahaları, bütün yorgunluğumu alıp götürüyordu.

 

 

Hazal camdan dışarı bakıyor, gördüğü her ışığı saymaya çalışıyordu. Hazar ise başını koltuğa yaslamış, yarı uykulu hâliyle kardeşinin anlattıklarını dinliyormuş gibi yapıyordu.

 

 

Siyam direksiyon başındaydı. Bir eliyle direksiyonu tutuyor, diğer eliyle ara sıra benim elime dokunuyordu. Konuşmadan anlaştığımız o hâllerden birindeydik.

 

Ne söylese eksik kalırdı, ne sussa anlam yitirdi.

Kafamı cama yasladım. Yansımamda önce kendimi, sonra Siyam’ı, sonra çocukları gördüm. Aynı karede, aynı hayatın içinde… İçimden derin bir nefes geçti.

Ne çok yol gelmiştik.

Acılar, kavgalar, korkular…

Gözyaşları, sınavlar, sabırlar…

Hepsi bizi buraya getirmişti.

 

 

Siyam kırmızı ışıkta durdu. Bana döndü. Bakışı sakindi, güven doluydu.

“İyi misin?” diye sordu, sadece dudaklarıyla.

Başımı salladım.

“Çok,” dedim sessizce.

 

Arka koltuktan Hazal’ın sesi geldi:

 

“Anne?”

“Efendim, güzel kızım?”

“Biz hep böyle kalacak mıyız?”

 

 

Bir anlık sessizlik oldu. Siyam’la göz göze geldik. Gülümsedik.

“Evet,” dedim. “Hep böyle.”

Araba yeniden hareket etti. Şehir geride kaldı, yol uzadı. Evimize doğru giderken içimde tek bir duygu vardı:

 

 

Şükür.

Sevgiyle kurulmuş bir hayatın, emekle büyütülmüş bir ailenin içindeydim.

 

 

******

 

 

Gün, konağın avlusuna usulca doğmuştu.

Güneş taş duvarların arasından süzülürken dut ağacının yaprakları rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Sabahın o dinginliğinde içime garip bir huzur doldu. Yıllar sonra ilk kez hayat, bu kadar tamamlanmış hissediyordum.

 

 

Avluya çıktığımda uzun masa hazırlanmıştı.

Bembeyaz örtüsü serilmiş, üzerine çeşit çeşit yemekler dizilmişti. O masa sadece bir sofra değildi; yaşanmışlıkların, kayıpların, sabrın ve sevdanın buluşma yeriydi.

 

Hazal eteğime tutunmuştu. Sarı saçları omuzlarına değiyor, babasının gözleriyle etrafa bakıyordu.

Hazar ise elinde tahta atıyla avluda turluyordu. Onun yürüyüşünde Siyam vardı; bakışında ise benim kalbim.

 

 

Siyam birkaç adım arkamdaydı. Sessizdi. Ama varlığı her zamanki gibi güçlüydü. Elimi tuttuğunda kalbim hâlâ ilk günkü gibi hızlanıyordu.

Masaya doğru ilerledik.

 

 

Ayfer anne baş köşedeydi. Saçları tamamen beyazlamıştı ama yüzündeki gülümseme hâlâ aynıydı. Sofrayı yönetiyor, çocuklara laf yetiştiriyor, torunlarına göz kulak oluyordu.

Yanında boş sandalyeler vardı…

 

Hüseyin babam…

Gülsüm nenem…

Reşit dedem…

Gözlerim o boşluklara kaydı. İçim burkuldu ama acıtmadı. Çünkü biliyordum; onlar bu sofranın ruhundaydı.

Dualarda, kahkahalarda, çocukların adımlarında…

 

Robar ile Leyla karşımdaki sandalyelerdeydi. Arya artık iki yaşını geçmişti. Minik elleriyle ekmeği koparıyor, ağzına götürürken Leyla’yı güldürüyordu.

Robar’ın gözlerinde hâlâ aynı şefkat vardı. Karısına beslediği sevgi ilk günkü gibi diriydi.

 

Jehat ve Dicle İstanbul'a taşınmış orda yaşıyorlardı. Okul bittikten sonra oradaki şirketin başına geçirmişti onj Siyam. Dicle'de kocasıyla birlikte çalışıyordu. Ve şimdi 5 aylık hamileliği ile sofrada yerlerini almışlardı.

 

 

Demir ve Zelal yan yanaydı.

Zelal artık Mardin’de adı bilinen bir avukattı. Güçlüydü ama kalbi hâlâ yumuşaktı. Hazal’ı kucağına alıp saçlarını okşuyordu.

Demir ise Hazar’a sabırla bir şeyler anlatıyor, onunla göz hizasında konuşuyordu.

 

 

Göktuğ ile Eleni de masadaydı.

Eleni’nin gülüşü hâlâ içtendi. Göktuğ’un omzuna yaslanmıştı. Kucaklarında bir yaşındaki oğulları Aras vardı. Aras, avludaki herkesi inceleyen kocaman okyanus gözleriyle sessizce dünyayı tanıyordu.

 

Deha ve Birsen hemen yanlarındaydı.

İki yaşındaki Barış yerinde duramıyor, masanın etrafında dolanıyordu. Birsen hem gülüyor hem peşinden bakıyordu. Deha’nın bakışlarında baba olmanın verdiği gurur vardı.

 

 

Duru ve Seyhan da gelmişti.

Duru’nun hamileliği artık son zamanlardaydı. Karnını okşarken gözleri dolu dolu gülümsüyordu. Seyhan bir an olsun yanından ayrılmıyordu. Evlatlık aldıkları Asiye artık genç bir kız olmuş Duru ve Seyhan'ın en büyük destekçisi olmuştu.

Liseye geçen Asiye yeşil gözleri uzun kumral saçları ile çok güzel olmuştu.

 

 

Masaya oturduğumuzda kalabalığa baktım.

Bir zamanlar yarım kalan her şey…

Bir zamanlar imkânsız görünen her sevda…

Şimdi bu sofradaydı.

Ayfer anne ayağa kalktı.

 

“Evimdeki bu masa,” dedi, “çok şey gördü. Acıyı da, yokluğu da. Ama bugün… bugün bana şükretmeyi hatırlatıyor.”

Boğazım düğümlendi.

 

 

Siyam elimi sıktı.

“Bak,” dedi fısıldayarak. “Hepsi burada.”

Gerçekten de buradaydılar.

Yaşayanlar…

Gidenler…

Ve doğmaya hazırlanan umutlar…

Yemekler yenildi, kahkahalar yükseldi. Çocuklar avluda koşturdu. Arya Aras’ın elini tuttu, Barış onların peşine takıldı. Hazal alkışladı, Hazar gururla baktı.

Bir an durdum.

 

 

Elimi karnıma götürdüm.

Kalbim hızlı atıyordu.

Ayağa kalktım.

Masadaki herkes bana döndü. Siyam kaşlarını hafifçe çattı; yüzümden bir şey olduğunu anlamıştı.

“Ben…” dedim. Sesim titredi ama durmadım.

“Bu sofraya bir sandalye daha eklenecek.”

Sessizlik oldu.

Siyam bana baktı.

“Ne demek istiyorsun?” diye fısıldadı.

Gülümsedim. Gözlerim doluydu.

“Hamileyim.”

Bir anlık sessizlik…

Sonra kahkahalar, dualar, alkışlar…

Ayfer anne ellerini göğe kaldırdı.

“Şükürler olsun,” dedi ağlayarak.

 

Siyam yanıma geldi. Ellerini yüzüme koydu.

“Gerçek mi?”

“Gerçek,” dedim. “Tıpkı her şey gibi.”

Beni kollarının arasına aldı. Sıkıca sarıldı. "Seni çok seviyorum Açela ilk günden daha çok ve daha büyük bir tutkuyla." Dedi başımı boynuna saklıdım. Göz yaşlarım omzuna tek tek damladı. Bunlar acı göz yaşı değildi. Sevginin bağrından kopan yaşlardı.

 

 

Hazal eteğime sarıldı.

Hazar gururla gülümsedi. "Anne bebek." Diyen dünya tatlısı ikizlerime baktım. Siyam'dan ayrılıp onların yüz hizasına eğildim.

 

"Evet canlarım bebek size bir kardeş daha geliyor." Dedim.

 

O an anladım…

Hayat beni yormuştu ama eksiltmemişti.

Sevda doğru kalpte büyüdüğünde, kayıplar bile anlam kazanıyordu.

Güneş avlunun üzerine yavaşça inerken masaya baktım.

Bu sadece bir aile değildi.

Bu, sabrın ödülüydü.

Ve o gün…

Bir hikâye daha tamamlandı.

 

 

 

******

 

 

Yıllar, sessizce geçti.

Ne acı çığlıklarla ne de kopan fırtınalarla…

Zaman bu kez bize nazikti.

Konağın avlusunda durup çocuklara bakarken bunu daha iyi anlıyorum.

Hazal artık genç bir kız olmuştu.

 

Sarı saçlarını örüp omzuna atmış, elinde kitabıyla dut ağacının altında oturuyordu. Bakışları hâlâ babasınınki kadar derindi ama duruşu bendim. Sessiz, güçlü ve kendi içinde bir dünyası vardı.

 

Hazar avlunun ortasındaydı. Uzun boylu, ciddi ve koruyucu… Küçüklüğünden beri taşıdığı o titizlik hâlâ üzerindeydi. Babası ile ata binmeye hazırlanıyor, Siyam’ı izler gibi izliyordum onu; aynı duruş, aynı bakış.

 

 

Arya genç bir kız olmuştu artık. Leyla’nın zarafetini, Robar’ın sakinliğini almıştı. Hazal’ın yanına oturmuş, onunla fısıldaşıyordu.

 

 

Ve…

Bir köşede, dut ağacının gölgesinde oturan en küçük mucizem.

Karnımda taşıdığım o bebeğin şimdi dizlerime başını koymuş hâlini izlemek kalbimi titretiyordu. Küçük elleriyle eteğimi tutmuş, yukarı bakıyordu. “Anne,” dedi, “akşam yine hepimiz birlikte mi yiyeceğiz?”

Gülümsedim.

“Evet,” dedim. “Hep birlikte.”

Masaya baktım. Yıllar önce kurulan o sofra hâlâ oradaydı. Aynı yerde, aynı gökyüzünün altında.

Sadece sandalyeler çoğalmıştı.

Siyam yanıma geldi. Omzuma eli değdi.

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.

“Şunu,” dedim. “Hayat bir zamanlar beni çok sınadı. Ama şimdi anlıyorum… Her acı, beni bu ana hazırlamış.”

 

Gözlerim doldu. Ama bu kez acıyla değil.

Hüseyin babayı düşündüm.

Gülsüm nenemi…

Reşit dedemi…

Onlar yoktu. Ama bu çocukların her gülüşünde vardılar.

 

 

Siyam alnımdan öptü.

“Biz başardık, birlikte okyanus gözlüm.” dedi.

Başımı salladım.

“Hayır,” dedim. “Biz birbirimizi seçtik. Gerisi kendiliğinden geldi. Ve iyiki seninle bu yolda yürümeye karar vermişim. Dünyanın belki en mutlu kadını değilim ama çok şanslıyım. Senin sevginle gün gün harmanlandı bu yüreğim. Kalbimin rotasi bir sen oldun seninle birlikte üç mucize eklendi. Ikizlerimiz ve küçük oğlumuz Cesur.” dedim yanağından öpüp başımı omzuna yasladım.

 

Kollarını belime dolayıp kendine yasladı. İkimizde avludaki mutluluk tablosuna baktık.

 

"İyikim herseyim. Canımın canı, ruhumun eşi, sen benim en değerlim ve bana bize armağan edilen üç güzel yavrumuzun en kıymetlisi. Seni herseyden çok seviyorum."

 

Güneş yavaşça batarken çocuklar masaya doğru koştu. Kahkahalar yükseldi. Sesler birbirine karıştı.

Ve ben…

O an anladım.

Bazı hikâyeler bitmez.

Sadece nesil değiştirir.

 

 

 

EVETTT BIR KİTABIN DAHA SONUNA GELDİK.

 

BURAYA KADAR OKUYUP YANIMDA OLDUGUNUZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERIM.

 

YENI KİTABA BAŞLAMADAN KÜÇÜK BİR ARAMIZ OLACAK. ARDINDAN KALDIGIMIZ YERDEN YENI KURGULARLA SİZLERLE OLACAĞIM.

AÇELA VE SİYAM ?

ROBAR VE LEYLA ?

DURU VE SEYHAN ?

ADAR VE SAYE?

BİRSEN VE DEHA?

DEMİR VE ZELAL?

JEHAT VE DİCLE?

GÖKTUĞ VE ELENİ?

HÜSEYİN BABA VE AYFER HANIM?

REŞİT DEDE VE GÜLSÜM NENE?

 

BÜTÜN KAREKTERLER AYRI AYRI GÜZELDİ.

 

Bölüm : 29.12.2025 15:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...