2. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 1

İnci
blackpearln

 

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 1

 

 

 

Gece, dağın yamaçlarına ağır bir battaniye gibi serilmişti. Rüzgârsız bir gündü. Karanlık, yıldızsız gökyüzünü katran gibi sarmıştı. Sınır hattı, tuhaf bir biçimde aşırı sessizdi. Dağların arasında bir grup aslan parçası nöbet tutuyordu. Poyraz timi dağların arasında sessizce bekliyorlardı.

 

 

Yüzbaşı Elbruz Kerem, sırtını bir kayaya yaslamış, tüfeğini de göğsüne yaslamıştı. Tüfeğinin ucunu hafiften alnına vuruyordu. Beş kilometre ötedeki köye sızan askeri Ayda’dan bir haber bekliyordu. Timi ise yemeklerini yemiş tekrardan nöbetlerine odaklanmaya başlamışlardı. Komutanlarının gözlerinin kapalı olduğunu bütün tim biliyordu. Karanlıkta beklemekten başka hiçbir şey yapmıyorlarsa komutanları gözlerini kapatırdı. Bu, onun küçük bir alışkanlığıydı.


 

“Komutanım, kuzey yamaçta hareket var.” Kapalı tuttuğu gözlerini Fatih’in kulaklıktan gelen boğuk sesi ile açtı. Mavi gözleri, karanlığın içinde gökyüzü gibi parlıyordu. Gözleri kısılmıştı. Kaşlarını genelde çatarak bakıyordu. Kaşlarının arasındaki ince çizgi, yüzünün sürekli aynı ifadede olduğu için belirginleşmişti. Tüfeği alnından çekmeden Fatih’e baktı. “Ay değil, değil mi?”

 

 

Süreyya kulaklığından sorusunu duyduğu komutanını hızlıca yanıtladı. “Olamaz. Gideli on beş dakika anca oldu.” Ellerini silahından ayırmadan sağ elindeki iki parmağını oynattı. Hakan, tim komutanının emrini, başıyla onaylayıp ekipten iki kişiyi seçti. “Hamza, Taner.” İkisi de Hakan’ın sesiyle kalkıp gölge gibi bir anda kayboldu.

 

 

Patlayan silah sesleriyle kuzey yamaç, kıvılcımlarla ortalık alev aldı. Hiç düşünmeden vücudunun yıllardır tekrarlanan reflekslerle harekete geçmesine izin verdi. Yaslandığı yerden ayrılıp tüfeğini omzuna yasladı ve mavi gözünü nişangaha dayadı. Nişan alıp tetiğe bastı. Hedef isabetliydi, yere devrilen biri kayalara çarpıp durmuştu.

 

 

Poyraz timi, timin tek kadını Ayda’yı beklerken kuzeyden bir devriye ekibine denk gelmişlerdi. Kuzeyden gelen üç- dört kişi, buzdağının görünen kısmıydı. Asıl ekip, Elbruz’un dört adamını indirmesiyle kendini gösterdi. Komutan nişangahtan etrafı kontrol ederken on kişilik devriye ekibini uyandırdığını da fark edebildi.

 

 

“Arı kovanına çomak sokmuşuz poyraz.” Gülümsedi. Komutan kaosun yaklaştığını hissediyordu. Şanslılar, poyraz ile karşılaştılar. Davaları uğruna can vereceğini söyleyen bu devriye ekibi, biraz sonra gerçekten de davaları uğruna can vereceklerdi. “Poyraz bugün doğudan esecek.” Hakan’ın telsizden gelen sesi ile komutanın gülümsemesi büyüdü. “Mevzilenin!”

 

 

Poyraz emrimi duyduğu gibi pozisyon aldı. Hakan hemen komutanın arkasında, yerine sığındı. Çatışma başladığında Kerem dikkatli bir şekilde devriye ekibini indirmeye başlamıştı. “Komutanım.” Tekrardan nişan alıp tetiğe basarken göz ucuyla Fatih’in olduğu konuma baktı. Fatih hemen solundaki kayanın arkasına mevzilenmişti. “Sizin ismin anlamı neydi? Şu söyleyemediğim adınız.” Fatih timdeki en olur olmadık anlarda en saçma soruları sorma potansiyeline sahip biriydi. Elbruz’u söyleyemiyorlardı. Onlar için söylemesi zor bir isim olmalıydı. “Kafkasya’nın en yüksek dağı. Heybetli, karlı dağların zirvesi.”

 

Poyraz timinin tim komutanı, Elbruz Kerem.. Adını soranlar sadece bir dağın adı sanıyor. Oysa Elbruz, yalnızca taş ve kar değildir. Zirvede yalnız kalmayı, fırtınaya meydan okumayı öğretir. Kanında o dağın soğuğu, kalbimde onun sertliği var. Yıkılmaz sanırlar.. Doğru. Çünkü dağ düşmez, sadece bekler. O da bekler. Bekler, zamanı geldiğinde hiç düşünmeden yapması gerektiğini yapardı. En azından annesi öyle düşünerek seçmişti ismini. Elbruz Kerem Kurt.. Böyle dünyaya geldi. Hakkari onun için sadece görev yeri tanımındaydı. Bu ilin sınırları içine girdiğinde en büyük önceliği göreviydi. En azından şimdiye kadar böyle olmuştu.

 

 

 

《––––––🩺––––––》

 

 

Taksi, virajı döndüğünde Şemdinli’nin gündüz, yeni yeni doğan ışığı bir anda içeri doldu. Defne, camdan dışarı bakarken güneş gözünü almıştı. Isıtan bir güneş değildi ama gözlerini almaya yetiyordu. Hakkari’nin dağları başkaydı; Çanakkale’nin, Trabzon’un, Sivas’ın, İzmir’in hiçbir yerine benzemiyordu. Burada güneş önce dağlara vuruyor, sonra ovaya iniyordu.

 

Taksinin motoru yavaşlayınca Defne istemsizce sırtını dikleştirdi. Yeni lojmanlar artık görüş açısındaydı. Basit, gri.. En fazla beş katlı sıra sıra dizilmiş binalardı. Etrafı askeri personellerle korunan binalar.. Aracın termometresine baktı. Termometre düşük gösteriyordu ama asıl serinlik dağlardan geliyordu.


 

“Abla geldik.” Defne derin bir nefes alıp cüzdanından adamın parasını çıkardı. Parayı adama verip indiğinde adam da Defne’nin valizlerini bagajdan indiriyordu. Defne taksiden indiğinde, yüzüne vuran kuru soğuk kendine gelmesini sağlamıştı. Uçakta uyuduğu onca sürenin ardından bedeni hala uykuyu istiyordu. Ayaklarını yere sağlam bir şekilde bastı. Üç aylık yas sürecini hızlı atlatmaya çalışıyordu. Durduğu yere baktı, aslında uzun zamandır yere gerçek anlamda böyle basmamıştı. Çanakkale’de, babasının ölümünden sonra tekrardan yeni bir başlangıç yapmak onun için kolay olmamıştı.


 

Çantayı omzuna alıp valizlerinin ikisini kavradı ve çekmeye başladı. Lojmanın önünde öylece durdu. İçinde bir kıpırtı vardı; korku değildi, heyecan da tam sayılmazdı. Daha çok.. ‘yeniden başlama zorunluluğunun yarattığı sessiz gerilim..’ denilebilirdi.

 

"Adınız?" Düşünceleri o kadar yoğundu ki karşısındaki askerin kendisine seslendiğini bile duymamıştı. Adama bakıp cüzdanından çıkardığı kimliğini uzattı. "Defne, Defne Mutlu." Asker önündeki listeye bakıp Defne’ye anahtarını ve kimliğini verdi. "Hoş geldiniz doktor hanım. Hüseyin sana eşlik etsin." diyerek arkasında oturan askeri gösterdi. Hüseyin isimli asker anında oturduğu yerden kalkıp Defne’nin valizlerinden birini aldı. Eliyle önünü gösterdi. “Buyrun doktor hanım.” Defne dudaklarını birbirine bastırıp önden ilerlemeye başladı. Birden "Başınız sağ olsun." diyen Hüseyin ile adım atmayı bırakıp adama döndü. Babası burada daha önce görev yaptığı için askerler arasında biliniyordu. Ne diyeceği ise belliydi, bu cümleyi her asker çocuğu bilirdi. Babasını ilk kez üniformayla gördükleri zaman babasının onlara öğrettiği ilk cümle buydu. Biri bir gün ondan için başınız sağ olsun derlerse cevabınız bu olsun demişti kızlarına. Vatan sağolsun...


“Vatan sağolsun." Apartmanın önüne geldiklerinde Hüseyin tekrardan doktor hanıma öncelik tanımıştı. Defne merdivenleri hala aynıydı. İç tarafı belki düzenlenmiştir ama dış tarafı ilk gördüğü haliyle aynıydı. Bu bahçede babası ile saklambaç oynadıkları o bahçe vardı. Bir yıl kalmışlardı ama Defne her gününü dün gibi hatırlardı. Başını hafifçe salladı. “Şimdi değil..”

 

Bu düşünceleri boğmak için değil, kontrol etmek için öğrenmişti o cümleyi. Bundan yıllar önce sevgilisi Ayaz koluna başka bir kadını takıp geldiğinde keşfetmişti.


 

Kapının önüne geldiğinde Hüseyin, doktorun valizini kenara bırakıp başıyla selam verdi ve gitti. Defne anahtarı avuçlarında çevirdi. Gündüz olmasına rağmen sabahın erken saatleri olduğu için lojmanlardaki sessizlik kendini belli ediyordu. Kapının soğuk metalini tutarken, Sivas’taki küçük evini düşündü. Tek kişilik evi yerine burada iki odalı bir eve sahip olacaktı. Burada onu yeni bir sessizlik bekliyordu. Henüz boş ve şekilsiz..


 

Anahtarı kilit yuvasına yerleştirdi ve çevirdi. Kapı ‘tık’ diye açıldı. Üstü kapalı koltukların üstünü dahi açamadan koltuğa oturdu. Pencereden dışarı baktı. Dağlar tam görünüyordu. Hava soğuktu ama baharın getirdiği sabah soğuğuydu. Uzakta lojmanın girişinde iki asker kendi aralarında sohbet ediyordu. Burada hayat daha yavaş akıyordu.


 

Defne kalbinin hızlandığını hissetti. Burası onun için bir ceza mıydı? Yoksa yeniden kendini bulma yolculuğunda önemli bir yer kaplayacağı için mi buradaydı? Çantasını yere bıraktı. Oturduğu yerden kalkıp ellerini montunun cebine soktu. Cama doğru yaklaştı. Gözleri pervazın kenarındaki ince toz birikimine takıldı. Yeni bir yer, yeni bir hayat, yeni bir düzen.. Belki de yeni bir başlangıç.


 

“Buradan geri dönüş yok,” diye düşündü. “Ama korkmuyorum.” Gülümsedi. Belki ilk kez, bir belirsizlik ona bu kadar rahat hissettirmişti. Camı açıp nefes aldı, ağır ama kendinden emin bir nefes.. Hakkari’nin keskin havası ciğerlerini doldurdu.


 

Bugün ilk gündü.

Ve Defne, ilk defa hiçbir rolün içinde değildi. Tamamen kendisi olarak yeni hayatına başlıyordu.


 

 

《––––––🩺––––––》


 

Camı açık bırakıp üzerimdeki montu çıkardım. Banyoya doğru ilerleyip içeri girdiğimde sol elimi duvara yasladım ve ışığı açmaya çalıştım. Küçük banyo her açıdan bana yeterliydi. Dolabın kenarında bulduğum kovaya su doldurdum. Henüz evime bir şey alma fırsatım olmadı ama Sarp amcamlar benim için eve en azından deterjan almışlardı. Evi temizleyip markete gitmem gerekecek.. Kovayı alıp yatak odasına geçtim. Yatak odasından başlarsam kıyafetlerimi yerleştirebilirim. Camın hemen solunda duran gardırobu açıp ellerimi belime yerleştirdim ve içine baktım. “Evi gelmeden önce temizletsem olurmuş..”


 

Korkunun ecele faydası yok. Bileğimdeki tokayla saçlarımı toplayıp dolabın içini silmeye başladım. Neyse ki dolabın içinde o kadar toz birikmemişti. Dolabı silmeyi bitirdiğimde oturma odasındaki valizimi alıp yatak odasına götürdüm. Beyaz örtülü yatağı umursamadan yere oturdum. Kıyafetlerimi tek tek yerlerine yerleştirdikten sonra valizin altında kalan babamın fotoğrafını elime aldım. Parmaklarımı çerçevenin üzerinde gezdirip gülümsedim. “Hakkari’ye de geldim baba..” Gülümsedim. Babam bütün heybetiyle asker selamı yapıyordu. “Buraya seninle gelmek isterdim. Sivas'a beraber gittiğimiz gibi..."


 

“Lojmanda kalmak istemediğine emin misin?” Dairenin önünde durduğumuzda bu soruyu beşinci kez duyuyordum. Omuzlarımı düşürüp babama baktım. Babam sanki teslim olmuş gibi ellerini havaya kaldırdı. “Tamam, tamam demedim.” Gülüp evin içine girdik.

 

Ev bir oda bir de salondan oluşuyordu. Mutfağı salonla birdi ve girer girmez bizi salon karşılıyordu. Ellerimi havaya açıp etrafımda döndüm. “İzmir’i de isteyebilirdin. Sivas’a gelmek zorunda değildin.” Babam benim arkamdan valizimi içeri itip kapıyı kapattı. Ben kendi etrafımda dönmeyi bırakıp ona baktım. “Burası bana iyi gelecek.” Babam sadece göz devirdi. Valizi tutan elinin parmakları beyazlamıştı. “O Ayaz denilen şerefsizi evire çevire dövmek istiyorum.” Babamın sinirini gayet anlayabiliyorum. Bende Ayaz’a karşı oldukça sinirliyim.


 

Yüzüme buruk bir gülümseme yerleştirip ona doğru yaklaştım. Elini avuçlarımın içine aldım. Babam bana bakıp diğer eliyle yanağımı kavradı. “Kızımı benden ayırıyor..” Başımı onun eline doğru yatırdım. Babamın sözlerine itiraz etmedim. Ona yalan söyleyecek halim yoktu. Tam olarak Ayaz’dan uzak durmak istediğim için burayı istedim. Babamın yanağımdaki elini kavrayıp gülümsedim. “Belki burası bana iyi gelir baba..” Sessiz kaldı. İyi gelmezse geri geleceğimi biliyordu. O yüzden hiç ses etmedi, itiraz etmedi.


 

Yanağımı tekrar okşayıp derin bir nefes aldı ve geri çekti. “Eh hadi şu evi adam edelim de doktor hanım burada rahat rahat kalsın.” Güldüm. Annemin hastanede önemli bir ameliyatı olduğu için gelememişti. Ama ameliyata girene kadar beni sürekli aramıştı. Babam ise bulduğu ilk anı yakalayıp benimle beraber buraya gelmişti.


 

Gülümsedim. O günkü neşemden eser yoktu. Oraya içten içe gitmek istemedim ama mecburdum. İyi hissetmek için oraya ihtiyacım vardı. Şimdi buraya ihtiyacım olduğu gibi.. Babamın fotoğrafını koridorda duvara yasladım. Yatağın örtüsünü kaldırıp valizimden Nehir teyzemin özenle temizleyip yerleştirdiği kendi nevresimimi serdim. Makyaj malzemelerimin içinde bulunduğu çantayı sadece aynalının önüne koydum. O sonraya kalabilir.

 


Oturma odasına geçerken babamın fotoğrafını yasladığım yerden aldım. Etraftaki dolaplara bakıp bir çekiç buldum. Temizlikten önce ilk işim babamın fotoğrafını evime asmak oldu. Babamın fotoğrafını güzelce astıktan sonra ailecek çekindiğimiz küçüklüğümüzden bir fotoğrafı da yanına astım. Geriye doğru çekilip astığım fotoğraflara baktım. “İşte şimdi bu evi benimseyebilirim.” Gülümsedim. Ne de olsa bu evde aile var. O an içim ürperdi. Açık bıraktığım cam yeni aklıma geliyordu. Hızlıca açtığım camı kapatıp yeni bir temiz su kovası hazırladım.


 

Kovayı kenara bırakıp koltukların üstündeki örtüleri kaldırdım. Beyaz örtüleri girişte bir yere fırlatırken süpürgeyi çıkarıp yatak odasıyla, oturma odasının altını süpürdüm. “Buraya yeni bir süpürge almak zorundayım sanırım..” Derin bir nefes alıp sehpaları sildim. Oturma odasının tek problemi sadece tozdu. Orayı da toparladıktan sonra tekrardan banyoya dönüp temiz su kovası hazırladım.


 

Oturma odasının hemen bitişiğindeki diğer duvarın arkasına geçtiğimde mutfakla karşılaştım. Ellerimi belime yerleştirip mutfağa baktım. "Güzel çok büyük değil ama ne olacak. Uff ne yemekler yapılır burada. Nehir teyzemin yemekleri olmalıydı şu an." Nehir teyzemin harika sarmaları buraya ne yakışır ama.. İstemsizce dudaklarımı yaladım. En acilinden Nehir teyzemlerden sarma istemem gerekiyor.


 

Bütün öğleden sonramı mutfağa ayırmam gerekse de en sonunda işimi bitirmenin huzuruyla mutfaktan çıkıp üstümü değiştirdim. Markete gidip mutfak dolaplarımı doldurmam gerekiyor, çünkü evde yiyecek hiçbir şeyim yok. Spor ayakkabılarımı valizden çıkarıp kapının önüne koydum. Anahtarımı alıp evden çıktım. Bahçeye çıktığımda hava sabaha göre daha iyiydi. Lojmanın bahçesinde çocuklar oynuyordu. Aralarından geçip çıkıştaki askerlerin yanına geçtim. “Hüseyin..” Hüseyin arka taraftan başını çıkarıp bana baktı. “Buraya yakın market nerede var?” Güneş gözlüklerimin altından etrafı kontrol ettim. Hüseyin bana karşı sokağı gösterdi. “Şu sokağın sonunda var doktor hanım.”


 

“Sağolasın.” El sallayıp çıktım. Karşı sokağa ilerleyip yürümeye başladım. Cebimden telefonumu çıkarıp kardeşimi aradım. İlk çalışta aramam yanıtlanmamıştı. “Alo? Defne?” Gülümsedim. Sesi endişeliydi. Ne yaptığımı merak etmiş olmalılar. “Denef, merak etme evime yerleşmekle meşguldüm.” Telefonun diğer ucundan derin bir nefes veriş sesi geldi. “Şimdi ne yapıyorsun? Yerleşebildin mi?” Markete girerken önüme bir araba çekip ilerlemeye başladım. Manav reyonuna geçtiğimde birkaç sebze, meyve alıp arabaya koydum. “Ne yapayım sabahtan beri temizlik yapıyordum.” Arabayı iterken gözüme çarpan granolalardan bir, iki paket alıp attım. “Şimdi de mutfak için alışverişe çıktım. Akşam da mutfak takımlarım gelir herhalde, onları yerleştiririm.”


 

“Sevdin mi evini?” Gülümsedim. Ne sevmesinden bahsediyor bu kız.. Sadece görev için buradayım, sanki yıllarımı geçireceğim de burada. “Ne olacak Denef, doktor olduğum için görevle geldim ben buraya. Mecbur seveceğim.” Pasta malzemelerini alıp arabaya attım. Kahve, çay, şeker derken bütün bir arabayı doldurdum. “Neyse benim Asya’yı okuldan almam lazım, Ali alamıyor. Sonra tekrar arayacağım seni kardeşim.” Gülümsedim. Denef bunu diyorsa muhakkak arardı. “Tamam evdekilere selam söyle.” Telefonu kapatırken ödememi de tamamlayıp poşetleri aldım. Marketin biraz ilerisindeki kasaba girdim. “Kolay gelsin abi.”


 

“Sağ ol, ne vereyim?” Etlere bakıp tek tek söyledim. Evde hazır bulunması benim için iyi olur. “Kerem komutanın etleri hazır mı? Adam dönerse askerler almaya gelirler.” Adam çırağına bakmadan bütün dediklerini sıralıyordu. Benim siparişlerimi de hazırlamayı ihmal etmedi. “Hazır abi, komutan gelsin ben lojmanlara bırakırım.” Adam eti kıymadan çekerken bana baktı. “Yeni misin kızım sen?” Gülümseyip başımla onayladım. “Bugün sabah geldim abi.”


 

“Meslek?” Streç filme sardı sarmaladı. “Doktorum abi.” Adam gülümsedi. Siparişlerimi poşete koyup bana uzatırken “Hayırlı olsun.” demeyi ihmal etmemişti. Gülümseyip dükkandan çıktım ve lojmanlara ilerlemeye başladım. Kapıdaki askerlerden biri beni gördüğünde yanıma gelmeye başladı. Tam o sırada bir kadın yanıma gelip elimdeki poşetlerden bir kısmını aldı. “Yardım edeyim.” İtiraz etmeme fırsat vermedi. Üzerinde askeri üniforma vardı. Sol tarafında kadının soyadı yazıyordu. Uzun.. Rütbesi teğmen olmalıydı. Beraber lojmanlara girerken askerlerden biri yanımdaki kadına selam verdi.


 

“Hoş geldiniz komutanım.” Kadın askere göz kırpıp gülümsedi. Bana göre yapılı bir vücudu vardı. Benim boyum ona göre birkaç santim daha uzundu. Saçları tıpkı diğer kardeşim Defin’in saçları gibi ensesinde sımsıkı topuzdu. Bakışlarını bana çevirdiğinde yeşil gözlerini gördüm. Tıpkı benim gözlerim gibi renkli gözleri vardı. “Hangi bloktasın?” Elimi kaldırabildiğim kadar kaldırıp B bloğu gösterdim. Benimle beraber katıma kadar eşlik etti. Poşetlerimi kapının önüne koyarken elini bana uzattı. “Teğmen Elif Uzun.” Kadının elini nazikçe sıkıp gülümsedim. “Doktor Defne Mutlu.” Kadın sanki adımı daha önce duymuş gibi şaşkınlıkla bana baktı. Diğer eliyle beni gösterdi. “Sen alaya yeni atanan doktorsun..”


 

“Yani evet orada da görev yapacağım.” Elif ellerini beline yaslayıp kendini açıklamaya girişti. “Sabah tayin listesinde adını görmüştüm.” Gülümsedim. Elimle içeriyi gösterdim. “Geçsene kahve yapayım bize?” Başını salladı. Eliyle asansörü gösterdi. “Gitmem gerekiyor. Başka zamana sözün sayalım.” Belki dinlenmek istiyordur. Zorlamamak lazım değil mi? Kadına bakıp onayladım. Söz sayabiliriz, sonuçta aynı alaydayız.


 

Elif giderken bende malzemeleri mutfağa taşıyıp kendime güzel bir yemek hazırladım. Yemeğim pişerken de aldıklarımı dolaplara yerleştirdim.



Saat gece yarısını geçtiğinde yerleşme işlemim de bitmişti. Hızlı bir duş alıp odama geçtim. Dolabımdan pijamalarımı çıkarıp giydim. Yatağıma uzanıp derin bir nefes aldım ve tavanı izlemeye başladım. Yarın bir aralar küçük bir çocukken gidip gördüğüm yere, doktor olarak gideceğim. Sabah erkenden gideceğim karargâhın konumunu telefonumdan kontrol edip yanı başımdaki ışığı kapattım ve uyumaya çalıştım.


 

Sabah gözlerimin acıması ile tekini aralayıp etrafa baktım. Güneş gözümü alıyor. Güneş gözümü alıyor?! Saat kaç? Telefonumu yastığımın altından çıkarıp saati kontrol ettim. Siktir nasıl olur da geç kalırım. Yatağımı düzeltmeye dahi vaktim yoktu o yüzden yatağımı öyle bırakıp giyindim. İspanyol paça siyah pantolonumun üstüne kazağımı giydim. Hava her ne kadar güzel de olsa soğuktu. Boşu boşuna hastalanmak istemiyorum. Makyaj yapacak vaktim yoktu. O yüzden çantama küçük makyaj malzemelerimi attım.


 

Mutfağa ilerlediğimde çantamın içine rastgele fırlattığım telefonum çalmaya başlamıştı. Bir yandan telefonum çalıyordu bir yandan da ben tostumu hazırlamakla meşgulüm.. Bıçağımı bırakıp hızlıca mutfaktan çıktığım gibi çantamın içinden telefonumu alıp açtım. "Nasıl geçti gecen? Dur tahmin edeyim hoparlördeyim ve sen geç kaldın." Telefondan gelen kardeşimin sesiyle onu haklı çıkardığım an için kendime bir tur sövme isteğim kabarsa da kendimi tutmaya çalıştım. Defin büyük ihtimalle şu anda keyifli keyifli kahvesini yudumluyordu. Onun görmeyeceğini bilsem de göz devirmeden edemedim. "Hızlı bir kahvaltıya dahi vaktim yok Defin. Karargâhta hangi günler olacağımı öğrenmem lazım. Daha albay ile tanışacağım." Mutfağa girip tezgahtaki suyu içtim.

 

 

"Sakin ol ve şu tostunu ye. İki saattir sadece elinde tutuyorsundur kesin." Elimde tuttuğum tostumla bakıştım. Defin’in yine haklı çıkmış olması sinir bozucuydu. "Ya tamam da arabamı yollayabilecek misiniz siz onu söyleyin bana?" Hızlıca üste çıkmaya çalıştım. Defin bunu anlayacaktı elbette ama umurumda değil. "Kızım tamam hafta sonu gelir işte. Dün konuştum Can amcayla." Ufak mırıltılarla mızırdandığımı Defin duyuyordu. Annemi sormadan kapatmak istemediğim için Defin telefonu kapatmadan hemen önce annemi sordum. "Annem nasıl?" Defin sıkıntıyla iç çektiğinde durumların hala iyi olmadığını anladım. "Hepimiz nasılsak öyle.” Berbat. “Üç ay oldu, alıştı biraz." Annemi bırakmak istemezdim aslında ama yapacak bir şeyim yoktu. Defin de yarın bir gün evden gidecekti zaten. Tekrardan Diyarbakır’a geri dönecekti.

 

 

"Dikkat edin olur mu? Bak hastalanma potansiyeli yüksek." Annemin, babamdan sonra rahatsızlanması hepimizi onun yakınında durmamız konusunda tetiklemişti. Kalbi ağrıyordu, göğsüm sıkışıyor diyordu. Daha önce Nehir teyzemin kalp hastalığı da aklımıza geldiğinde annem için endişelenmemiz çok normaldi. "Merak etme, Güney amcam onu sıkı kontrol ediyor.” Neyse ki Güney amcam kalp doktoruydu. Profesör Doktor Güney Mutlu… Karısını kurtarmak için kalp damar cerrahisinde uzmanlaşmayı seçen harika adam.. “Hadi kapat da git şu karargâha." Defin’in telefondan gelen sert sesi ile irkilip telefona baktım.


"Döv bir de?" Defin’den bıkkın bıkkın sesler geliyordu. "Az kaldı yaptıracaksın." Yüzümü buruşturup dudaklarımı büzdüm. "Tamam da tamam gidiyrım. Ne riv riv ettin." Defin’in göz devirdiğine eminim. Telefonun diğer ucundan, kardeşimden oflama sesleri geldi. “Afkurma bağa kapat hayde.” Telefonu kapatıp çantamı aldım. Kapıyı kapatıp kilitledim. Aşağıya indiğimde lojman önündeki askerlere bakıp taksi çağırmalarını istedim. Ah minik arabam burada olsaydı hızlıca giderdim. Tamam çok da minik bir aracım yoktu ama en azından rahat ederdim. Taksi geldiğinde arka kapıyı açıp bindim. "Alay komutanlığına gidiyoruz amca." Taksici aracı sürmeye başladığında son bir kez belgelerimi kontrol etmeye karar verdim.


"Asker yari misin? Pek aceleci gördüm seni de." Çantamın içinde görev kağıdımı arıyordum. Umarım bir salaklık yapıp evde unutmamışımdır. Zaten geç kaldım, bir de eve dönmek fazla vakit kaybı olacak. Çantamın içinde deli gibi aradığım belgeyi bulduğumda derin bir nefes verdim. Aynadan amcaya baktım. O bir soru sormuştu değil mi? Salak gibi adamın sorusunu cevaplamayı da unutmasam iyi olur. "Ha yok amca ben iş için gidiyorum.” Asker yareni mi tövbe, mümkün olduğunca uzak olsun. Annem gibi bir ömür birini beklemek istemiyorum. Bir kez beklemek istedim onda da aldatıldım. Bir daha bu topa girmem.


Taksi alay komutanlığının önünde durduğunda taksiden inmeden önce amcaya parayı uzattım. Taksiden indiğimde direkt turnikeye döndüm. Çantamdaki belgeyi kapıda bekleyen askere uzattım. Asker belgemi kontrol edip turnike sistemini açtığında içeri girdim. Asker güvenlik amacıyla çantamı ve üstümü aradı. “Albay Mevlüt ile görüşeceksiniz doktor hanım. Biz haber verelim siz buyrun.” Telsizini çıkarıp içerideki askerlere adımı ve kiminle görüşeceğimi belirtti. Albayın odasına kadar bana eşlik edecek olan asker bana içeriyi gösterip ardımdan geliyordu. Karargâhın etrafına bakarken aklıma gelen anılarla gülümsedim. Kaç yıl oldu? İlk geldiğimizde burası sadece iki katlı küçük bir yerdi.

 

 

“Baba!”

 

 

“Kızım koşmayın! Defne kime diyorum ben.” Annem Denef’in elini sıkıca tutuyordu ama biz çoktan koşmaya başladık. “Beni bağırtmayın kızlar.”

 

 

“Her! Şey! Vatan! İçin!” Duyduğumuz sesler yüzünden durmak zorunda kaldık. Bir iki adım geri çekilirken önümüzden sırayla geçen adamlar oldukça uzunlardı. “Anne, bunlar kim?” Denef aklımdan geçen o soruyu benim yerime sormuştu. “Bunlar babanız gibi asker kızım. Burada babanızla beraber çalışıyorlar.” Başımı kaldırıp hemen önümden geçen yeşil tişörtlü abilere baktım. “Niye hiç bize bakmıyorlar anne?” Annem hemen yanımıza eğildi. İşaret parmağıyla sıranın başındaki abiyi gösterdi. “Çünkü başlarındaki tek abiyi gördünüz mü?” Üçümüzde annemin gösterdiği yere baktık ve annemi onayladık. “Hah işte o abi diğer abileri kontrol ediyor. Babanız ne demişti hatırlayın bakalım.”

 

 

“Burada kurallar vardır kızlar. O kuralların dışına çıkamayız.” Defin babamın dediklerini noktasından virgülüne kadar hafızasında tutmuştu. Annem başıyla babamın sözünü onayladı. “Kızlar!” Başımı özlediğim o sesle hızlıca binaya çevirdim. Babam oradaydı. “Baba!” Koşmaya başladım. Kardeşlerimin ardımdan geldiğini biliyordum. Babam gülerek diz çöktü ve kollarını açtı. Hepimiz aynı anda kollarına atladık. Etrafımıza sarılan kolları özlemişim. “Prenseslerim..”

 

 

Karargâhın girişinde aklıma gelen anıyla gözlerim dolmuştu. Buraya ilk geldiğimizde dört yaşında ya var ya yoktuk. Annemin giydirdiği elbiseler buraya pek uygun değildi ama bizde o zaman buraya uygun değildik. Babalar günü için sürpriz yapmaya gelmiştik sanırım.. “Doktor hanım iyi misiniz?” İrkilip hızlıca başımı yanımdaki askere çevirdim. Başımı tekrardan kapıya çevirdim. Acaba ne kadardır karargâh kapısında öyle salak salak duruyorum. Arkamızda yine bir grup asker tempolu bir şekilde koşuyordu. “Her! Şey! Vatan! İçin!”


 

Hiçbir şey olmamış gibi başımı hafifçe salladım. İçeri girip ilerlemeye başladım. Asker ikinci kattaki albayın odasına kadar bana eşlik etti. Ben kapıda beklerken asker kapıyı çalıp içeri girdi, aralık kapıdan adımı söyleyip geldiğimi belirtti. "Komutanım, doktor Defne Mutlu geldi." Koridorda yürüyen askerler bana bakıp yoluna devam ediyordu. "Al içeri." Asker tekrardan çıkıp bana içeri geçmem için yol verdiğinde güler yüz takınıp içeri girdim. Albay beni ayakta karşılamıştı, elimi sıktı ve oturmam için koltukları gösterdi. Koltuğa geçip oturdum. Kocaman oda babamın odasına benziyordu. Alıştığım odada koşturduğum anılarım saniyelik de olsa gözümün önüne gelmişti.

 

 

“Komutanım bakın kimler beni ziyarete geldi.” Babamın elini tutarak odaya girdik. Duvarlar soluktu. Defin odaya girdiği gibi etrafa bakmaya başladı. Uslu görünmeye çalışıyorduk. “Ooo hoş geldiniz küçük hanımlar. Kuzey bunlar baya büyümüş ya.” Denef çekingen bir şekilde babamın bacağına sarıldı. Annem karşımızdaki adamla el sıkışırken “Merhaba Mevlüt bey.” demişti. Karşımızdaki adam gülümseyerek annemin elini sıkıp koltuğu gösterdi. Annem koltuğa otururken aynı babam gibi yeşil giyinmiş adam önümüzde eğildi. “Sizinle de tanışalım bakalım.” Eliyle kendisini gösterdi. “Ben Mevlüt Türkyılmaz. Babanızın arkadaşıyım.” Babam Defin’in saçlarını okşayıp “Defin, Defne ve bu bacağıma sarılan da Denef komutanım.”

 

 

Adam gülümsedi. Benim kolumu tutup okşadı. “Maşallah maşallah.” Eğildiği yerden kalkıp anneme döndü. “Gelirken bir sorun yaşamadınız umarım.” Babam da oturduğunda hepimiz babamın etrafına oturduk. Babamı özlediğimiz için yanından ayrılmıyorduk. Babam bir dizindeki Denef’in saçlarını geriye iterken beni yanağımdan öptü.

 

 

Şimdi fark ediyorum da annemin oturduğu tarafa oturmuşum. Gözlerimi masanın üstünde gezdirirken sol tarafta duran bilgisayar, sağ tarafında ise dosyalar vardı. Masanın üstündeki isimlikte 'Albay Mevlüt Türkyılmaz' yazıyordu. Albayın “Ne içersin doktor hanım?” sorusuyla odasını incelemeyi bırakıp "Sade kahve olabilir." dedim. Albay telefonuna uzanıp bir yeri arayarak “İki sade kahve.” demişti. Ardından telefonunu yerine koyup bana döndü. "Nerelisin doktorum?" Albayın bu samimi tavrı ile gülümseyip sorusunu yanıtladım. Hatırlamaması için çok normaldi. Buraya geldiğimizde beş yaşında ya vardık ya yoktuk. Aslında dosyalardan öğrenebilirdi ama belli ki benimle sohbet etmek istiyordu.


"Çanakkale doğumluyum albayım. Babam İzmirli ama." Mevlüt albay ellerini masaya yaslayıp bana bakıyordu. "Bende Sivaslıyım.” Albayın Sivaslı olduğunu duyduğumda gülümsedim. İlk görev yerimin tadı, zevki bende farklıydı. Rahat bir şekilde arkama yaslanıp gülümsedim. “Bende Sivas’ta yapmıştım ilk görevimi. Çok güzel bir yer.” Albay bunu dememle gülümsemiş, geriye doğru yaslanıp sandalyenin koluna bir kolunu yaslamıştı. “Buralara alışabilecek misin? Zordur biraz." Oturduğum koltuğun koluna yaslanıp albaya bakmaya devam ettim. "Zamanla alışırım elbet. Zor olduğunu yaşayarak göreceğim." Albay cevabımdan memnun kalmış olacaktı ki gülümsemesi yüzünden eksilmiyordu.


"Burası hakkında ne duydun anlat bakalım?" Yutkundum. Pek iyi şeyler duymadım. Hatta annemler buraya beni göndermemekte kararlıydı. Onu ikna etmek için çok uğraşmıştım. "Burayla ilgili aslında pek iyi duyumlar almadım.” Annemle kavga etmemek için çok uğraşmıştım. “Örgüt hala buralarda aktifmiş. Öyle söylüyorlar.” Annem, babamdan, çevreden duydukları yüzünden en başında buraya gelmemi hiç istememişti. Daha rahat bir şekilde arkama yaslandım. “Benim hakkımda ne duydun bakalım?” Bacak bacak üstüne atıp gülümsedim. “Babamdan öğrendiğim kadarıyla lakabınızı biliyorum albayım, yeterli mi?" Babamdan albay hakkında çok şey duymuştum. Babam görev için gidebileceğim şehirlerdeki tanıdığı bütün komutanları bana anlatmıştı.

 

 

Karşımdaki heybetli kişi ise Deli Mevlüt ve namıdiğer Cehennem Binbaşıydı. Deli Mevlüt teröristlerin arasında gezinen lakabıydı, Cehennem Binbaşı ise babamın ilk tanıştığı zamanki rütbesiyle Binbaşı Mevlüt Türkyılmazdı. Lakabından bahsettiğimde iyice rahatlayıp masadaki kalemi sağ eliyle çevirmeye başlamıştı. Sıradaki soruyu tahmin edebiliyordum. "Asker çocuğu musun sen?” Başımla onayladım. “Adı neydi babanın?"


"Kuzey, Kuzey Mutlu. 2005 Hakkari, o dönem sanırım babam Üsteğmenmiş." Albay düşünüyordu. Babamı hatırlamaya çalışıyordu. En sonunda hatırlamış olacaktı ki bakışları bana döndü. O sırada kapı çaldı, asker içeriye kahvelerle girdi. Asker kahvelerden birini benim önümdeki sehpaya, diğerini de albayın masasına bırakıp selam verip çıktı. "Aha bildim bildim. Kıdemli Üsteğmen Kuzey Mutlu, üçüzleri vardı onun. Tanıştığımızda siz daha yeni okula başlayacaktınız. Sen demek onun kızısın. Daha çok annene benziyorsun." Gülümsedim. Herkesten duyduğum bir şeydi, babamdan alabildiğim tek şey belki de gözlerimdi. Yüzüm daha çok anneme benziyordu. Babam benim gibi mavi gözlere sahipti, hatta onun gözleri biraz daha yeşile çalıyordu. Kahvemden aldığım yudumla fincanımı tekrardan sehpaya koydum. "Öyle albayım, anneme benzediğimi çok duyuyorum.” Karşımdaki adama bakıp gülümsedim. “Cehennem binbaşıyla tanışmak benim için onur verici."


Mevlüt albay gülümsedi. Kendi lakabıyla gurur duyuyor gibiydi. Anlık albaydan gelen "Baban nasıl?" sorusuyla duraksadım. Acaba nasıl? Üşüyor mudur o toprağın altında? Ben dışarı çıktığımda üşüdüm aslında, babamda üşümüştür herhalde. Fincanı tutan elim ister istemez titrediğinde fincanı hızlıca tekrardan tabağına koydum. Albayın sorusunu yanıtsız bıraktığımı fark ettiğimde daha da fazla ayıp olmasın diye sesimin titrememesi için yutkundum. "Babam üç ay önce hain bir pusuda şehit düştü albayım." Onunda duraksadığını görebiliyordum. Tabii ki bilmiyor olması normaldi, uzun zaman görüşmemiş olmalıydılar. "Vatan sağolsun."


"Vatan sağolsun." dedikten hemen sonra yutkundum. Boğazımdaki yumruyu yutmakta zorluk çektiğimden gelen kahvemden bir yudum aldım. Sade kahvenin acısı belki içimdeki acıyı bastırır. Bastırmadı. Gerçi bu acıyı ne bastırabilir bilmiyorum ama umut etmesi bile yetiyordu insana. Mevlüt albay konuyu değiştirmeye çalışırken kahvesinden bir yudum daha aldı. “Kardeşlerin nasıl?” Gülümsedim. İki tane benim kopyam olan kız kardeşim vardı. “İyiler, hayat devam ediyor. Denef Çanakkale’de mimarlık ofisi açtı. Defin ise Diyarbakır’da çalışıyor. Bir iki gün içerisinde Diyarbakır’a döner.” Mevlüt amca gülümseyip önündeki çizelgeyi açtı. Artık sohbeti bir kenara bırakıp çalışmaya dönmemiz gerekiyordu. "Haftada 3 gün burada olsan yeter bize doktorum. Bazı haftalar 2 gün olur. Acil bir durumda ya seni ya da diğer doktor Senem'i çağıracağız, uyar mı sana?"



Haftada üç gün.. Daha ne isteyebilirim ki? Hastane işlerim de çok yoğun olmaz. En azından öyle düşünmek istiyorum. Yoğun olursa da işlerimi ayarlamaya çalışırım. Mevlüt albaya bakıp gülümsedim. "Uyar, hiç problem yok." Kapı çaldığında ikimizin de bakışları kapıya döndü. Albayın tok “Gir.” emri odada yankılandı. Emri duyan asker odaya girip tam sağımda dimdik dikildi. Önce selam verdi, sonra da duyurması gereken telaşlı göründüğü habere geçti. "Komutanım poyraz timi hatta. Acil bir durum var." Albay acil durum kelimesinden hemen sonra ayaklanıp elindeki kalemi masaya bıraktı. "Geliyorum.” Odadan çıkmadan önce bakışları bana döndüğünde “Doktor kız seni revire götürsünler. Bu gece nöbet yazalım sana. Sakin geçer sende alışırsın." deyip odadan çıktı. Onu başımla onaylayıp bende ayaklandım.

 

 

Kapının önünde bir askerin sırtına elini koyup bana gösterdi. “Sana eşlik etsin.” Bakışlarını askere çevirdi. “Doktor hanıma revire kadar eşlik et.” Asker başıyla emri onaylamış ve bana yolu gösterdi. Revire geldiğimizde kapıyı açıp geçmem için yol vermişti. Geniş revir rahat dört askeri yatıracak, 5-6 askeri ise oturarak tedavi etme imkanı sunacak kadar iyi durumdaydı. Ceketimi masamın yanındaki askılığa asıp masaya geçtim. İlk nöbet kaydımı, deftere doldurmaya başladım. Önüme gelen sarı saçlarımı geriye ittim. "Eksik bir şey olursa siz listenizi oluşturun ben albaya iletirim doktor hanım. Senem hanım hastanede nöbetçi olduğu için birkaç gün teksiniz. Yardım ihtiyaç olması halinde size yardım edebilecek 3 askerimiz var." Askere bakıp onu onayladım. "Tamam öncelikle bana ilaç deponuzda bulunan ilaçların bir listesini getirebilir misin? Eksik ilaçları listeleyelim.” Başımı kaldırıp askere baktım. “Bu arada adın ne asker?"


"Efraim Karabıçak, Manisa." Adamın adını söylemek benim için biraz zor olacak. Adını düzgün söylemeye dikkat ederek dosyaya döndüm. "Efraim yeterli, şimdiden teşekkür ederim." Asker başıyla beni onaylayıp odadan çıktığında odanın düzenini incelemeye, ezberlemeye çalıştım. Her şeyin yerini bilirsem daha hızlı hareket ederim. Neyse ki gün benim açımdan sakin geçiyordu. Çalan telefonumla başımı ilaçların yazılı olduğu listeden kaldırıp telefonumu açtım. Telefondan coşkuyla gelen "Teysee!" sesiyle ister istemez güldüm. Asya yine teyzelerini sırayla arıyordu belli ki. Asya benim dört yaşındaki yeğenimdi. Şimdiden özlemiştim onu, burnumda tütüyordu.


"Teyzesinin kalp atışı.” Asya ona seslendiğimi duyduğunda kıkır kıkır güldü. Onun bu gülen, keyifli sesleri beni de mutlu ediyordu. Oturduğum sandalyeye elimi yaslayıp telefonumu da bilgisayarıma yasladım. “Nasılmış bu prenses?" Asya ona saçma sapan lakaplar takmamdan mutlu oluyordu. Gülümseyip yeğenime baktım. Annesi saçlarını iki yandan bağlamıştı. Başını sağa sola yatıra yatıra bana gülüyordu. "Seni ösledim teyse, ne saman geliceksin?" Keşke gelebilsem ama daha yeni oradan kaçmışken oraya dönmek istemiyorum. Asya’yı kırmadan konuşmak gerekir, sonuçta daha çok küçüktü ve doğup büyüdüğü ev kalabalık bir evdi. En azından bu zamana kadar öyleydi. "Teyzem burada işim uzun gibi.” Dudaklarını büzdü. Ağlaması an meselesi gibiydi ama Asya haklıydı. Bunca sene o evde kaç aile beraber yaşamıştık. Asya teyzelerinin, dayılarının içinde büyümüştü. Ağlamaması için hızlıca konuyu değiştirmem gerekiyordu. “Hem annen nerede? Sen yine kaçtın mı yoksa? Bak eğer kaçtıysan ve annen seni arıyorsa sonra Nehir teyzen sana ceza verir."

 

 

Nehir teyzem etkileyici ceza sistemi hepimizi tedirgin eden bir sistemdi. Asla can yakmaz, üzmez ama bıktırırdı. En son Asya Trabzon’da ortalıktan haber vermeden kaybolduğunda ceza olarak Asya’ya pirinç ayıklatmıştı. Hem de yüklü bir miktar pirinç.. Aklıma Asya’nın yüzü gelmişti. "Annem yanımda, çok sıkıldık bisde salıncağa çıkalım dedik." Demek ki bahçedeki salıncakta oturuyorlar. Biraz da Denef’le konuşabilmek için "İyi yapmışsınız prenses. Hadi bana anneni ver bakalım?" diyerek telefonu kardeşimin almasını söyledim. Telefondan gelen hışırtılarla Asya'nın telefonu Denef'e verdiğini anladım.


"Nasılsın? Yerleşebildin mi?" Kardeşimin sakin, dingin sesini duyduğumda küçüklüğümden alıştığım o huzur yeniden içime yerleşti. Aileden birinin sesini duymak insanı evine götürüyor. Bir yandan masanın üstündeki dosyaları düzenlerken diğer yandan telefonumdan kardeşime baktım. Kardeşimle konuşmaya devam ettim. "Geç kalktım, zar zor hazırlanıp yetişebildim. Sabah Defin söylemedi mi size?"


Denef omuzlarını silkti. "Defin evde değildi ki. Gece senden sonra telefon geldi ve gitti." Demek ki çağırmışlar. "Anladım. Bende alaydayım, ilaç listeleri ile cebelleşiyorum." Görüntüyü kapatıp telefonu kulağıma yasladım. Dolaplardaki ilaçları tek tek kontrol ederken elimdeki listeye ne kadar olduğunu, kaç kutu sipariş edileceğini kontrol edip listeyi dolduruyordum. "Hemen başladın mı göreve? Hızlı olmuş."

 

"Aslında sanırım başlamayacaktım ama bir tim dışarıda. Albay ne olur ne olmaz diye beni tutmak istedi herhalde." Denef’in güldüğünü duyabiliyordum. Hemen işe başlamam iyi de oldu doğrusu. Akşama ne yemek yapacağımı düşünme derdim yok. "Deli Mevlüt değil mi? Nasıl biri? Babamın hep anlattığı kadar var mıymış?" Dosyayı göz hizamdan indirip göz devirdiğimde bunun alışkanlık haline gelmeye başladığını fark ettim. Bu ara fazla yapmaya başlamıştım bunu. "Babam askerleri en iyi dağda tanıyabileceğimizi söylerdi Denef. Maalesef albayı henüz dağda görmedim." Denef haklı olduğumu doğrular gibi mırıldandı. "Doğru aman görme zaten. Sakin sakin git gel işine." Beladan uzak durma ihtimalimiz hep az olmuştu. Hoş biz uzak durmayı denesek de içine düşüyoruz şerefsiz durumun..


İlaç listeleri birikmişti. Denef’le konuşurken işime odaklanamıyorum. "Denef ben kapatayım da şu işleri bitireyim. Bir sürü eksik var. Onları halletmem lazım." Denef sakince onayladı. "Tamam tamam Asya'yı senin için öperim.” Asya annesinin yakınların oynuyordu sanırım. Denef’de yeğenimin mutlu olması için kendi kendine konuşuyordu. “Evet hediyeni de yollayabilirsin teyzesi." diyerek telefonu kapattı. Asya'nın benden hediye beklediğini biliyorum ama buradan ona güzel bir hediye seçmekle uğraşamam ve burada onun için iyi bir şey bulabileceğimi sanmıyorum. En iyisi boş bir anımda telefondan direkt Çanakkale’deki eve sipariş etmek olacak. Önceliğim şu ilaç listesini onaylamak. Yeni hayatına hoş geldin Defne Mutlu. Bakalım hayatının bu kısmı sana neleri gösterecek, yaşatacak..

 

 

 

《––––––🩺––––––》

Dağda hava oldukça soğuktu. Poyraz, etrafta sakince bekliyordu. Hala Ayda’dan bir haber gelmemişti. “Süreyya!” Arkama bakmama gerek yoktu. Hakan’ın bana baktığına adım gibi eminim. O yüzden sorumu direkt yönelttim. “Ay’dan haber var mı?” Hakan yaslandığı yerden kalkıp hızlıca yanıma geldi ve baktı. “Komutanım henüz bir haber yok ama yakındır. Biliyorsun, teyitli çalışmayı tercih ediyor.” Onayladım. Ayda timin tek kadınıydı. Güzel bir gülüşü vardı ve Hakan onunla özel olarak ilgiliydi. Ayda ise karşısındaki adamın kendine olan ilgisini biliyordu.


 

Aşağıdaki kampa göz gezdirdim. Etrafı sarıp kontrol altında tutmak benim için en mantıklı seçenekti. Elimle time etrafı sarmalarını işaret ettim. Poyraz işaretimi aldığı gibi etrafı sarmaya başladı. Herkes yerlerini alırken bende yere uzanıp beklemeye başladım. “Süreyya yerinde.”


 

“Tazı yerinde.” Diğerlerinden bir haber beklemeye devam ettim. “Sarışın yerinde.”

 

 

“Hoca yerinde.”

 

 

“Göktürk yerini aldı.”

 

 

“Yunan yerinde.”

 

 

Dört.. Beş.. Eksik var. Tim çok sessiz. “Geveze?” Ses yok. Hakan benim gibi bekleyip sonra tekrardan seslendi. “Fatih?” Bu Fatih benim ölümüm olacak yemin ediyorum. Hala ses vermiyor. Tam ayaklanacağım sırada “Geveze yerinde komutanım.” Sesiyle derin bir nefes alıp tekrardan yerime yattım. “Komutanım..” Göz devirdim. Fatih’in yarattığı gerginliğin ardından Taner’in sesinde belirsizlik vardı. Saçma bir şeyin geleceği belli oluyor da hadi hayırlısı.

 

 

“Söyle.” Kulaklığımdan şu ana lazım olan tek soru yükseldi. “Benim kod adım niye yunan komutanım?” Diğerleri Taner’in bu sorusuna gülerken ben sessiz kaldım. “Benim kod adım tazı, ben bu kadar alınmadım.” Hamza, daha saçma bir şey söylemeyi başardı. Gerçekten şu an bunu konuşmanın yeri mi? “Ama şimdi yunan hoş değil ondan diyorum.” Göz devirdim. Hepsi yine saçmalamaya başladı. Bu heriflere dağ havası yaramıyor. Şurada Barut’um olsaydı hiç böyle olmazdı. En azından görevini bitirene kadar saçma sapan konuşmazdı. “Hamza sen hızlı koşuyorsun, kod adın o yüzden Kerem komutanım tarafından tazı konuldu. Taner sen kim vurduya gittin. Seni biz bi yunanca şarkı dinlerken yakaladık, kod adında oradan geliyor.” Hakan benim yerime sorulan o saçma soruyu yanıtladı. Bazen iyi bir kurtarıcı oluyor ama bazen. Bıkkın bir nefes aldım. “Herkes odaklansın. Aydan işaret gelir birazdan.”

 

 

“Bugün poyraz çok sert esecek diyorlar.” Tam da dediğim gibi olmuştu. Ayda’dan gelen işaretle içeriye doğru ateş etmeye başladık. “Atışların hepsi isabetli olsun poyraz!”

 

 

“Ayıp oluyor komutanım. Tamam sizin kadar değil belki ama bizde iyi atış yaparız.” Fatih konuşurken birini alnının ortasından vurup indirdi. “Tabii onun kadar olmayacaksın geveze. Karşındaki kişi avcı.” Uğur kayanın arkasından görünen kafaya ateş etti. “Komutanım dönerken bir çoban denk getirirsek kuzu alır mıyız?” Murat’ın sorusuyla güldüm. “Alırız tabi göktürk. Hatta rakı da buluruz sana.” Murat onunla alay ettiğimi anlamıştı. “Dalga mı geçiyorsunuz lan?” Murat anında sessizleşip ateş etmeye devam etti. “Bitirin de bakarız.”

 

 

Adamlar tek tek azalmaya başladığında mevziimizden çıkıp yavaş ve temkinli adımlarla mağaraya doğru yaklaşmaya başladık. Ayda gülümseyerek elindeki silahla mağaranın köşesinden çıktı. Hakan gülümseyerek ona baktı. “Harikaydın Ayda.” Ayda gülümsedi. Özgüvenli bir şekilde başındakini çıkarıp yere attı. “Allah aşkına bana üniformamı verin.” Güldüm. Ayda üstündeki ceketi çıkarmaya başlamıştı. Fatih silahını indirirken Ayda’nın yanına doğru yaklaştı.

 

 

“Senin Allah’ına kurban be Ayda Üsteğmenim nasıl aralarına sızdınız ama.” Fatih çantadan Ayda’nın üniformalarını çıkartırken bende mağaraya doğru ilerledim. “Kontrol edelim de Ayda içeride giyinsin.” Ne olur ne olmaz diye temkinli hareket ediyordum. Hakan silahını kaldırıp benimle beraber gelmeye başladı. Mağarayı hafifçe dolaşıp tekrardan dışarıya yöneldim. Temkinli olmak demiştim değil mi? Boş verin. Bazen hiçbir işe yaramıyor. Çok yakınımdan yankılanan dört el kurşun sesi ile tepki vermeye kendimi savunmaya fırsatım kalmamıştı.

 

 

“Kerem komutan vuruldu!” Olduğum yerde sendeleyip tutunacak yer aradım. Bırakın bedenimi hareket ettirmeyi, aldığım nefes bile batıyor. Dizlerimin üstüne yığıldığımda beni tutan kişiler hemen dibimdeki Hamza ile Hasan olmuştu. Diğerleri ise ateş etmekle meşguldü. Sanırım beni vuran kişiyi delik deşik etmişlerdi. Hamza yaralarıma bir şey bastırırken beni sırt üstü çevirdiler. Yüzümü buruşturdum. “Komutanım dayanın.” Hamza’nın sesi, kesik kesik geliyordu.

 

 

“Fatih karargah ile bağlantı kur!” Yutkundum. Nefes niye alamıyorum? Çok zor olmamalı. “Mevlüt albayla konuşacağız. Kod kırmızı. Kerem komutan vuruldu! Tekrar ediyorum Yüzbaşı Kerem vuruldu!” Timin panik sesi ile gülümsemeden edemedim. Beni mağaranın çıkışına taşıyıp yatırdılar ama keşke yapmasalardı. “Ah..” Canım daha çok yanıyordu.

 

 

“Komutanım dayanın.” Gözlerim giderek kapanırken beni yatırdıkları yerden gökyüzüne baktım. Gökyüzü ne kadar da güzel görünüyor bugün. Masmavi.. Berrak.. “Gökyüzü..” Gözlerim kapanırken timin endişeli sesi kulağıma boğuk boğuk dolmaya devam ediyordu. Gökyüzünü tekrar görmek istiyorum. “Gök.. yüzü..”

 

 

 

《––––––🩺––––––》


 

Revirin kapısı birden duvara çarparak açılınca elimdeki rapor dosyasını masaya bıraktım. Odaya giren üç asker sadece “Doktor!” diye bağırıyorlardı. Arkalarından bir iki asker, bir askeri kucaklarında getiriyorlardı. Başında öylece duran iki askeri elimle ittim. “Açılın!” Saçlarımı bileğimdeki tokayla toplayıp askerlerin yanına doğru ilerledim. Üniforması yırtılmış, gömleği kanla çamurun karışımıyla kaplanmıştı. Adamın yüzüne bakmaya vaktim yoktu.


 

"Doktor yardım et. Durumu kötü. Dört giriş, iki çıkış.” Askerlerden sadece birinin sesi net duyuluyordu. “Çok kan kaybetti. Bilinç yok. Nabız çok zayıf.” Askerlerin panik hali sadece gürültüden başka bir şeye yaramıyordu. Sakin kalmaya çalışarak sedyeyi gösterdim. “Şuraya yatırın ve bana alan açın!" Sesimi yükselttim. Her zaman sertleşirdi sesim böyle anlarda. Sanki korkumu bastırmak istediğim belli olsun istiyordum. Askerler dediğimi yapıp askeri sedyeye yatırırken askere göz gezdirdim. Eldivenlerimi giyerken kurşunların girdiği yerleri gözlerimle incelemeye başladım. "Yardıma ihtiyacım var. Efraim'e söyleyin sağlık konusunda bilgisi olan askerlerden bir kişiyi bulsun bana."


Biri bir adım atıp öne çıktı. "Ben varım doktor hanım." Askere dönüp baktım, gayet genç biriydi. Daha fazla vakit kaybetmememiz gerekiyordu. "Adın ne asker?" Derken başımla eldivenleri işaret ettim. Silahını boynundan çıkarıp kenara koydu ve ellerini yıkadı. "Hasan." Eldivenleri giyerken son bir kez askerin üzerinde bakışlarımı dolaştırdım. Elimi adamın göğsüne koyduğumda, bedeni soğuktu. Kanın yoğun olduğu yerlerde ise sıcaktı. Kurşunlardan biri kaburganın hemen altını parçalamıştı. Diğerleri.. İçimde saymak istemediğim yerlere denk gelmişti.


 

"Hasan, taze kana ihtiyacımız olacak. Kan grubu?" Tim komutan yardımcısı olduğu belli olan asker anında "0rh negatif." diyerek yaralı askerin kan grubunu söyledi. Sıra bende. Adamın yaralarına tampon koyup bastırdım. Önce kanı askerler arasında aramalıydılar. "Askerler arasında arayın. Sonra bende veririm benim kanım da uyuyor." İki asker beni onaylayıp hızlıca revirden çıktı.

 

 

Komutanın başında dikilen askerin biraz geriye çekilmesini işaret ettim ve komutanın üniformasının parkasını açtım. Makası elime alıp önce kamuflaj gömleğini sonra da asker yeşili tişörtünü kestim. “Yardım edin.” dememle askerlerden biri yardım etmişti. Yatan askeri tutup biraz çevirdiğimizde sırtından kurşun çıkışı var mı diye baktım. “Dört kurşun demiştiniz değil mi? İkisi içeride ikisi çıkmış.” Tekrardan yatırdığımızda elimden geleni yapmaya başladım. Normalde burada böyle bir şey yapılmamalı. Neyse ki revirin temizliğini baştan sona ben yapmıştım. “Ama bence riskli yerde.” Askerlerden biri anında çaresiz bir ses tonuyla “Yapma doktor hanım.. Komutanımızı iyi et.”

 

 

“Elimden geleni yapacağım. Şimdi lütfen dışarı çıkın.” Komutanın gözlerine ışık tutup reflekslerini kontrol ettim. Burnuma iyice sinen barut kokusu bir anlığına başka bir güne çekti beni. Babamın kucağımda, kanla ıslanmış olan beyaz kazağı.. Ellerim titredi. Şimdi değil..


 

Adamın başını hafifçe çevirirken göz kapaklarının titrediğini gördüm. Bilinçsizdi ama sanki bir şey söylemeye çalışıyordu. Bir nefes, bir fısıltı ya da tek bir kelime.. “Gökyüzü..” Çok kısık sesle mırıldanmıştı. Kulağımı yaklaştırıp ne dediğini anlamaya çalıştım. “Gökyüzü mü?” Normal bir sayıklama..


 

“Doktor.. Burada acil bir ameliyathane var. Komutanı oraya al. Hastaneden bir ekip de az önce geldi.” Hasan’a bakıp komutanın yattığı yatağı itmeye başladık. Odadan çıkardığımızda diğer arkadaşları yatağı iterken bende adamın üzerine çıkıp tamponları bastırmaya devam ettim. Ameliyathanenin nerede olduğunu bilmiyordum. Hoş burada böyle bir şey olması bile benim için çok şaşırtıcı bir bir şey.

 

Ameliyathanenin içine girdiğimizde anestezi uzmanı ve hemşireler hazırlıkları yaparken bende time baktım. “Dışarda bekleyin.” Kapı kapanırken dışarıdaki kaos yerini sessizliğe bırakmıştı. Sadece makine sesleri ve kanın ağır kokusu..

 

“Basıncı düşüyor.” Anestezi uzmanını duyup gözlerimi monitöre kaydırdım. Nabzı giderek düşüyordu. “Damar yolu açık mı?”

 

“Sol koldan..” Başımı salladım. Elimi uzattım. “Bistüri.” Alet dikkat edilerek avcuma yerleşti. Kurşunun giriş yeri göğsün sol tarafındaydı. Çıkışı yoktu, içerideydi. Muhtemelen kaburga kemiğini kırarak ilerlemişti. Derinlere indikçe sıcak kan keskin bir çizgi gibi kesikten dışarı doldu. Hemşire benim bir şey dememe gerek duymadan kanı hızla çekti. Kurşun parçası, kas dokusunun arasında sıkışmıştı. Akciğeri sıyırmış olması büyük bir şanstı.

 

Sırada karın bölgesindeki kurşun vardı. Kesiyi açıp genişletmeye başladım. “Bağırsakta perforasyon yok.” Bu iyi haber. Kurşunu bulup çıkardım. “Karaciğerin alt tarafında küçük bir yırtık var.” Müdahale edip yırtığı temizledim. “Kapatıyoruz.” Dikişleri özenle atıp son dikişi atarken derin bir nefes verdim. Yatan adama bakıp sedyenin kenarlarına yaslandım. “Tamam asker. Bu savaşı şimdilik kazandın.”

 

Masadan uzaklaşırken alnımdaki teri sildim. Ameliyattan çıktığımda askerlerin hepsi hazır ola geçmişti. Arkamı dönüp baktım, albay gözlerini yatan askerin üstünde gezdiriyordu. "Durumu nasıl?" Ellerimi önlüğümün cebine koyup askere baktım. "Durumu ciddi albayım. Bir süre izinli olsa iyi olur. Uyandıktan sonra kalkmaması onun yararına olacaktır.” Albaya dönüp baktım. “Çok değil sadece 3 ya da 4 gün bile yeter." Askerlerden biri araya girdi. “Komutanımı tutamayız ki. Anında kalkacak.” Albay konuşan askere döndüğünde asker anında “Özür dilerim komutanım.” diyerek sessiz kalmıştı. Albay konuşan askerden bakışlarını çekmeden “Gerekirse yatağa bağlayacaksınız Taner.” Demek bu sarışın yunan tipli çocuğun adı Taner.

 

Köşede duran asker de Hasan’dı. Albay bana dönüp baktı. “Emir komuta sende doktor hanım. Bu komutanı bir an önce iyileştirmek için her şeyi yapabilirsin.” Başımla albayı onayladım. Emir komutanın bende olması demek inat bir askeri daha üst rütbeli bir komutanının emriyle durdurmak demekti ve bunun bana verilmesi bu yatan askerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu. Onu iyileştirmek için daha fazla uğraşmam ve dikkatli olmam gerekiyordu. "Doktor, komutan sana emanet." Albayı başım ile onaylayıp onu rahatlatacak bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. "Merak etmeyin başından ayrılmam." Albay zaten istediğim de bu der gibi beni onaylayıp koridordan çıktı. Askeri ameliyathaneden alıp tekrarda revire götürdük.

 

Askerlerden ikisi yatağın ucunda beklerken ben komutanın başının ucundaki sandalyeye oturdum. Bir süre sadece komutana odaklandım. Demek bu timin komutanıydı. Rütbeli biri olduğu belliydi. Biçimli yüzü dağdaki toz topraktan kapanmıştı. Kirli sakalları dikkat çekiciydi. Donuk bir yüzü vardı. Keskin hatlı çene çizgisi, yeni yeni çıkan sakalları, alnına yapışan koyu saçlar.. İnsanlar uyurken rahat olur diye düşünmüştüm hep. Şahsen kendimi uyandığımda saçlarım dağılmış, ağzım yüzüm bir yana kaymış bulurdum. Komutan ise uyurken bile ciddi görünüyordu. Yüzündeki toz, toprağı silmek için bir bezi ıslatıp geri döndüm.

"İyi olur mu doktor hanım?" Başındaki askerin sorusuyla bakışlarımı ona çevirdim. Komutanlarının yüzünü silmeye başladım. Bir elim komutanın yanağında duruyordu. "Umudumuz o yönde. İyi olsun diye uğraşıyoruz." Asker beni başıyla onaylayıp elini uzattı. "Fatih ben. Kerem komutanımın sağ kolu." Adının Fatih olduğunu öğrendiğim asker cümlesini bitirdiği anda diğer taraftaki asker ve Can gülmeye başladı. Fatih arkadaşlarına ters ters baktı. "Komik mi amına koduklarım?" Gülmemek için kendimi tuttum. O kadar içten söylemişti ki gülmemek elde değildi. Diğer asker uyarı dolu bir şekilde öksürdüğünde Fatih'in bakışları beni buldu. "Özür dilerim doktor hanım." Başımla onun özrünü kabul ettiğimi belli edince Fatih tekrardan diğerlerine dönmüştü. Adını bilmediğin asker de dimdik durarak "Bende Hamza." diyerek kendini tanıtmıştı. Kendimi tanıtma zorunluluğu hissederek kendimi gösterip "Defne." diyerek ismimi söyledim. Elimdeki bezi geri yerine bıraktım ve tekrardan aynı sandalyeye oturdum. Oturduğum sandalyede Can'a dönüp "Can gel de kan alalım. Komutanın sıcak kana ihtiyacı var." dedim.

Can anında gerekli her şeyi alıp yanıma geldiğinde kazağımın kolunu sıyırıp onun elinden pamuğu aldım. Damarın üstünü temizledikten sonra turnikeyi alıp direkt olması gereken yere bağladım. Gerisini Can'a bıraktığımda Can damarımı bulup iğneyi damarıma doğru yerleştirmişti. "Askerlerde bulduk ama gelmeleri uzun sürecek." Hamza kendini açıklamaya çalıştı. Hamza'ya bakıp başımı sağa sola salladım. "Sorun yok benim kanım uyuyor." Kan alınmaya başladıktan bir süre sonra gözlerim kapanmıştı. Yorgunluk üstüme bir karabasan gibi çökmüş, uykum beni esir almıştı.


O sandalyede ne kadar uyudum bilmiyorum ama uyandığımda komutanın terlemiş olduğunu gördüm. Onun yakınına yaklaştırdığım ısıtıcıyı kapatıp bir bez yardımıyla komutanın yüzünü ve kollarını tekrar sildim ve değerlerini kontrol ettim, yaralarına dikkatle baktım. Yüzünü sildiğimde yüzündeki çamurlar gitmişti. Yüzü daha net ortaya çıkmıştı. Gerçekten kemikli, sert bir yüz yapısına sahipti. Büyük ihtimalle ailecek böyle yüz hatlarına sahiplerdi. Kapı açıldığında odaya giren askerler yine yatan komutanlarının durum sormak için gelmişti. "Doktor?" üniformasından anladığım kadarıyla üsteğmendi.

 

"Değerleri iyi, en azından gözlemleyebildiğim kadarıyla kendini hızlı toparlıyor. Böyle giderse geceye doğru uyandırırız.” Gülümsedim. Göz ucuyla yatan askere baktım. “Tabii o önce kendiliğinden uyanmazsa." Asker bana bakarken yatan askerin durumunu kontrol ettim. Değerleri tahmin ettiğimden daha hızlı düzeliyordu. "Güzel haber." Diyerek odadan çıkan askeri umursamadan tekrar sandalyeye oturdum. İlk gecemde gece boyunca nöbet tutmuş üstüne bir de komutan ağır yaralı geldiği için uyuyamamıştım. O uyurken bende biraz daha uyuyabilirim bence, oturduğum yerde başımı eğip gözlerimi kapattım.

 

 

《––––––🩺––––––》




"Komutan uyandı!” Sert bir ses vardı. “İyi misiniz komutanım?"

Seslere uyandığımda ilk olarak komutanın başında dikilen askerlere baktım. Adının Hamza olduğunu hatırladığım asker arkasına dahi bakmadan hızlıca odadan çıktı. “Albay Mevlüt'e haber vermeye gitti.” Can bana askerin nereye gittiğini açıklarken oturduğum yerden kalkıp yatakta yatan askere yaklaştım. Komutana baktığımda o da bana bakmaya başladı. Mavi gözlerine aldırış etmemeye çalıştım. "Gökyüzü..” Olan biteni anlamaya çalıştığı bakışlarından anlaşılıyordu. Ameliyata almadan önce de bunu fısıldamıştı. Yavaşça serumunu kontrol ettim. "Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?" Onu kontrol etmeme izin vermiyordu. Hasta olduğunu kabul etmeyen komutan, en sevdiğim. Neyse ki bende inat bir doktorum. "İyiyim." Sesi keskin ve netti. Derin bir sesi vardı ama mükemmel değildi. Standart bir erkek sesiydi işte.


Önlüğümün cebinden ışığı çıkarıp komutanın göz bebeklerini kontrol etmek için yaklaştım ama komutan elimi itmişti. "İyiyim dedim ya." Onun bu asabi tavrına göz devirip dilimi yanağıma yerleştirdim. Sakinliğimi korumak zorundayım ama bu adam benim sabrımı zorluyor. "Kontrol etmek zorundayım.” Ona doğru eğildim. Komutan gözlerime bakıyordu. “Ayrıca dinlenmelisiniz ve 4 gün raporunuz var." Askerler kapıyı çalmadan revire daldı. Yatağın başına üşüştüler. Komutan gözlerini benden çekip askerlere baktı. Bende eğildiğim gibi geri dikleştim. Komutan beni hiç takmadan askerlerden son durumu öğreniyordu. "Komutanım bölge temizlendi. Barut timi de bu sabah itibariyle döndü. Siz uyurken komutan Barut da sizi ziyaret etti." Ben uyurken komutanı görmeye gelenler olmuş demek ki. Ellerimi önlüğümün cebine yerleştirip beni hiç umursamayan komutana bakmaya devam ettim.


"Beyler dağılın.” Askerler bana bakıp birkaç adım geriye çekildiler. “Komutan yeni uyandı dinlenmek zorunda. Beni sizi rapor ettirmek zorunda bırakmayın." Komutan ters bakışlarla bana döndü. Ona kararlı olduğumu belli etmek için kaşlarımı çattım. "İyiyim dedim.” Kaşları uyurken olduğu gibi çatıktı. Artık orada bir çizgi bile oluşmuş olmalı. “Rahat bırak beni." Komutan yattığı yerden kalkmaya çalıştı. Hızlıca ellerimi göğsüne yerleştirip onu geri yatırdım. Öfkeli gözleri beni buldu, bende ona ciddiyetle bakmaya başladım. Salak herif dikleneceğim derken dikişlerini patlatabilirdi. "Doktorunuz olarak kalkamayacağınızı söyledim,” Komutana bakarken onaylamasını bekledim. “Değil mi?” Sessiz kaldı. Ellerim onun göğsündeydi ama dikişlerine dikkat ediyordum. “Yaralarınız gelişigüzel bir yerde değil. Yatmak zorundasınız." Aramızda çok bir mesafe yoktu. Nefesini dudaklarımın üstünde hissedebiliyordum. Kaşlarını çatmıştı.


Komutan beni inatla elinin tersiyle itti. O yorgun haliyle bile gücü kuvveti beni itmeye yetiyordu. Tutunarak ayağa kalktığında benden bir tık uzun olduğu için başımı kaldırmak zorunda kaldım. Mavi gözleri sinirli sinirli bakıyordu. Kumral bir adam olmasına rağmen renkli gözleri parıl parıl parlıyordu. Mavi gözler ona yakışmış gibiydi. Burnundan soluyordu. Sahi bu adamın boyu kaçtı? En son Bulut'a da böyle bakıyordum değil mi? Yani bu komutan da 1.90 üstüydü. Yani sanırım...

"Ben bir doktoru dinlemem." Kaşlarımı çatıp yüzümü buruşturdum. Bu saçma argümanını destekleyecek bir açıklaması vardır umarım. Ellerimle önlüğümün ceplerini sıkarak başımı ona doğru kaldırdım. "Öyle mi? Neden otoriteniz mi sarsılır?” Onunla alay ettiğimi ses tonumdan anladığı anda çenesini sıkmaya başladı. Derin bir nefes alıp ciddi bir şekilde komutana kendimi açıklamaya başladım. “Komutan.” Yutkundum. Bakışlarımı çevirip etrafa baktım. Ardından tekrar ona döndüm. “Beni dinlemek zorundasın.” Gözlerimi onun yaralarında dolaştırdım. “Yaraların açılır bu sefer daha uzun süre yatarsın.” Komutan beni ciddiye almıyordu. Son kozumu oynamaktan başka çarem yok. Derin bir nefes aldım. “Ayrıca emir komuta yetkim var. Beni dinlemezsen seni albaya rapor ederim."

 

Komutan, onu tehdit etmeme şaşırmış gibiydi. Kaşlarını kaldırıp bana bakmaya devam ediyordu. Onunla resmi konuşmadığımı da fark edip alayla güldü. Gülerken dibime kadar girdi ve hafifçe bana doğru eğildi. Mavi gözleri, benim gözlerimin içine dikkatle bakıyordu. Gülüşündeki alaycı tınıyı fark edememek benim salaklığım olurdu. "Otoritemi sen mi sarsmış olacaksın doktor?” Sesindeki alaycı tınıya rağmen gözleri oldukça ciddi ve derin bakıyordu. “Yaralarım açılırsa görüşürüz doktor ama emin ol beni yine yatıramazsın." Komutan bana göz kırpıp parkasını aldı ve giydi. Beni hiç umursamadan yanımdan geçerek revirden çıktı. Derin bir nefes alıp ona döndüm. “Komutan!” Arkasından bağırmaktan çekinmedim. Sesimi duyduğunu adım gibi biliyorum. "Yaraların açıldığında geleceksin ama ben bakmayacağım komutan!"


Arkamdan biri bir iki adım atıp bana yaklaştı. Can beni sakinleştirmeye çalışırken komutanın timinin de hala burada durduklarını yeni fark ettim. "Doktor Hanım sakin olun. Komutan Kurt hep böyledir." Ne olursa olsun böyle çekip gidemez. Ellerimi saçlarıma geçirip başımı kaşıdım. Bir yerde bayılırsa, dikişleri patlarsa sorumluluğu bana aitti. Ben sorumsuz oluyorum. Derin nefesler alıp Can’a döndüm. Elimle kapıyı gösterdim. "Can bak sende gördün ne kadar uğraştım? Böyle çekip gidemez. Dikişlerini patlatır, daha yeni uyandı dinlenmesi lazım."

"Komutana rest çekti. Tam komutanıma layık doktor." Fatih'in sesiyle bütün dikkatim dağılmıştı. Aynı anda askerlerle beraber bakışlarımı Fatih'e çevirdim. Fatih sesli konuştuğunun yeni farkına varmış olacaktı ki sesini kesti ve ağzına hayali bir fermuar çekti. "Albay Mevlüt halleder onu." Timindeki askerlerden biri konuştuğunda bu sefer bakışlarım onu buldu. Önünde yazan Küçükarslan ile adını bilmediğim ama soyadını öğrendiğim askerin dediği ile sinirimi yatıştırmaya başladım. Haklı, ben başa çıkamıyorsam Deli Mevlüt hallederdi. "Eh anca hakkından Deli Mevlüt gelir, sende haklısın asker." Sakince sandalyeme oturup saçımdaki tokamı çıkardım ve saçlarımı savurdum.

Hepsi kaşlarını çatıp bana bakmaya başladı. "Deli Mevlüt?" Göz devirdim. Saçlarımı geriye doğru ittim. "Mevlüt albayınız." Askerler meraklı bakışlarını üzerimde tutarken onlara daha fazlasını söylemeden sessizce kapıyı gösterdim. Hepsi teker teker çıkarken bende sinirimi bozan komutan yüzünden başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım. Birkaç saat sonra Can revire girdi. Oturduğum yerden ona baktım. “Mevlüt albay sizi çağırıyor doktorum.” Niye çağırdığını anlamak zor değildi. Yaralı komutanı hakkında bilgi vereceğim. Kalkıp önlüğümü düzelttim, masanın üstündeki liste dosyasını aldım ve albayın odasına ilerledim. Kapıyı çalıp gir komutunun ardından odaya girdim. "Geç otur doktor hanım." Başım ile hafifçe onaylayıp masanın tam karşısında sağdaki koltuğa oturdum. "Revirdeki hastan..."

Daha fazla konuşmasına gerek yoktu. O komutan dik başlı, inatçı keçinin önde gideni. "Hiçbir şey söyleyemiyorum.” Durumu açıklamaya başladım. “Dikişleri fazla, dinlenmesi gerekiyor ama o keçi komutan beni dinlemedi Mevlüt bey." Albay bana bakıp gülmeye başladı. Bunda gülünecek bir şey olmadığını düşünüyorum. Tek bir tepki vermeden albayın gülmesinin bitmesini beklemeye başladım. Sanırım o daha sormadan söylememe gülüyordu. Albay benim sinirlerimin baya bozulduğunu görmüş olacaktı ki kahkahasını kesip yerini keyifli bir gülümsemeye bıraktı.

"Kurt öyledir.” Demek soyadı Kurt.. Mevlüt albay parmaklarını masaya vururken askerini övmeye başladı. “En iyi askerlerimden biri.. Kolay kolay dinlenmez, yemeği bile önce timi yer, onlardan sonra o yer. Dinlememesi normal ama ben sana onu gerekirse bağlayabilirsin demiştim." Bağlamak? Ufak bir gülümsemeyle albaya baktığımda o çoktan bana bakıyordu. "Mevlüt amca,” Ona amca dememi beklemiyordu. Samimiyetime izin verip beni dinlemeye devam etti. “O bir deli bence. Ayrıca baya kuvvetli bir tipi var.” Huzursuz bir şekilde konuşmaya devam ettim. “Ben o deliyi nasıl bağlayayım?"

 

Kapı çaldığında albay benim dediklerime gülerken geriye doğru yaslanıp "Gir!" diye seslendi. Derin bir nefes alıp arkama doğru yaslandım. Odaya giren kişiye dönüp bakmadım. Beni ilgilendirmiyor sonuçta. "Yüzbaşı Kurt. Beni çağırmışsınız komutanım." Duyduğum derin ses ile arkamı dönüp bakmak istesem de bakmadım. Sadece Mevlüt amcaya bakmaya devam ettim.

Mevlüt albay geriye doğru yaslanırken askerine bakıyordu. "Geç otur." Komutanın karşıma oturmasını beklerken o oturmak yerine tam masanın karşısında ayakta dikilmeyi tercih etmişti. O yanımda dikilirken göz ucuyla ona doğru baktım. Kamuflaj gömlek giymişti, üstündeki parkasının önü açıktı. Belinde silahı, başındaki bordo beresi ile tam bir Türk askeri gibi duruyordu.

 

"Doktoru dinlememişsin." Albayın lafı ile bakışları bir an bana döndü. Sanırım onu şikayet ettiğimi düşündü. Önüme gelen saçlarımı geriye itip bende dolanan bakışlarını kesmesini sağladım. Tekrardan albaya döndüğünde "Komutanım ben iyiyim." Yalan söylüyordu. Tek bakışta bile yalan söylediğini anlayabildim. Yüzü soluktu, büyük ihtimalle revirden çıktıktan sonra odasında uyumuştu. Gece ateşi çıkabilirdi ama bu yüzbaşı olacak olan komutan, beni dinlemeyi reddediyordu. Albayın bakışları bana döndü. Büyük ihtimalle benden onay bekliyordu ama ben yalan söylemeyeceğim. Askerin dinlenmesi gerektiğini söyleyeceğim.

Derin bir nefes aldım. "Siz sormadan söyleyeyim Mevlüt bey, dört gün olmasa bile en az iki gün yatması gerek. Dikişleri açılabilir, iltihap kapabilir." Askerin bulunduğu taraftan gelen derin nefes, sanırım ilk günden bir düşman edindiğimi gösteriyordu. Ona baktığımda çenesini kastığını fark ettim. Saklamıyordu da zaten net bir şekilde dik dik karşısına bakıyordu. Mevlüt albay benim dediklerimi tekrarladı. "Duydun Kurt. Dinlenmen gerekiyorsa dinleneceksin. Dört gün raporlusun. Bu konu burada kapandı, çıkabilirsin." Komutan selam verip çıktı. Bende bir süre sonra ayağa kalkıp elimdeki listeyi albayın önüne uzattım. "İlaç listesi.” Albay önüne konulan dosyayı kendine doğru çekip incelemeye başladı. “Bir kısmı burada, diğer kısmı da kontrol ettikten sonra imzalayıp getireceğim." Albay gülümseyerek beni onayladığında bende odadan çıktım.

Koridorda revire doğru ilerlerken sağa döndüğüm gibi ağzımı kapatan elle bileğimden biri beni tutarak bir odaya çekildim. Bu odanın arşivler olduğunu anlamam çok uzun sürmedi. Toz yığınlarından arşiv olduğu çok net anlaşılıyordu. Başımı ağzımı sıkı sıkıya kapatan elin sahibine çevirdim. Ayağa kalktığı ilk günden beni sinir hastası eden mavi gözleri görmemle kaşlarım çatıldı. Onun elini çevik bir hareketle ittiğimde bunu beklemediğini fark ettim. Belli etmemeye çalışsa da şaşkınlığını renkli gözleri belli ediyordu. "Manyak mısın sen? Ruh hastası herif."

Bileğimdeki eli daha da sıkılaştı. Sinirli olduğunu biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum. Ne yalan söyleyeyim o yaralara rağmen bileğimi sıkacak kadar gücünün kalmış olmasını da ben beklemiyorum. "Beni albaya şikâyet mi ettin?" Keskin, sert bir ifade vardı yüzünde. Ona karşı geri adım atacağımı sanıyordu. Karşımda büyük bir özgüvenle duruyordu. Aramızda bir savaş yoktu belki ama askerliğine engel olduğumu düşünüyor olmalıydı. Ona dik dik baktım. "Bak ruh hastası, kimsin nesin bilmem. Tek bildiğim senin yaralı olduğun ve dinlenmen gerektiği.” Gözlerimi ondan ayırmadan ters ters bakmaya devam ettim. “Eğer dinlenmezsen daha uzun süre yatmak zorunda kalacaksın."

"Bana bak doktor, ben iyiyim diyorsam iyiyimdir. Beni öyle şikayet etmene gerek falan yok. Zaten işe yaramaz da bir daha böyle bir şey olursa diye söylüyorum." Onu alaycı bir ifadeyle izliyordum. Yüzünün solduğunu fark etmeyen bir aptal duruyordu karşımda. Sinirlenmemesi gerektiği halde sinirlenen bir salak. Alayla güldüm. "Bu halinle beni hiç bir şeye inandıramazsın komutan bozuntusu. Haberin yok ama yüzün solmuş, bu öfke ve sinirle daha çok güç kaybediyorsun. Biraz daha böyle dinlenmezsen yığılıp kalacaksın." Kelimelerimi özenle vurgulayarak söyledim.

 

Elimi onun alnına yasladığımda ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi suratıma çatık kaşlarıyla bakıyordu. "Ateşin çıkmaya başlamış ve bunca saydığım şeye rağmen hala ben iyiyim ayakları çekiyorsun. Üstelik dediğim en azından iki gün olan dinlenme süresini yapmazsan sonunda bir hafta zorunlu yatış vermek zorunda kalırım ve bu hastanede olur." Kolumu çekiştirip ondan kurtardım. Onu elimle itip arkamda bıraktım ve arşiv odasından çıktım.

Gece yarısı nöbetimin bitmesine bir saat kala revirden çıkıp alayın koridorlarda dolaşmaya başladım. Bir odanın önünde durdum. Yüzbaşı Elbruz Kerem Kurt yazıyordu. Kurt.. Bu benim tedavisini üstlendiğim işimi yarım bıraktıran, her şeyi bildiğini sanan komutan bozuntusunun odasıydı demek ki.. Ateşi çıktı mı acaba? Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sessizce odasının kapısını araladım. Ne durumda olduğunu merak ediyorum. Sadece bakıp çıkacağım. Sonuçta onun doktoru olmak istemesem de onu kontrol etmek zorundayım. İçeri girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey kapıya paralel duran açık camdı.

Odanın içine ilerlemeye başladığımda hemen girişin solundaki odanın, banyo olduğuna kanaat getirdim. Komutan belli ki çoğu zaman burada kalıyordu. Duvarın hemen bitiminde demir yatak ve üstünde yatan komutan vardı. Üstünde sadece örtü vardı, sıkıca sokulmuş uyuyordu. Odanın içi soğumuştu. Cama doğru ilerleyip camı kapattım. Geri dönüp komutanın yanına yaklaştım. Terlediğini anında fark edip ona doğru eğildim. Kaşları çatıktı, alnını devamlı kaldırıyor olmalı.. Alın çizgileri uyurken bile belliydi. Elimi yavaşça alnına yasladım. Ateşi çok yoktu ama yüzü daha da solmuştu. "Bu böyle olmaz ki.."

 

Hızlıca odadan çıkıp revire ilerledim. Revirden gerekli ne var ne yoksa toparlayıp hepsini kucağıma aldım ve tekrardan onun odasına döndüm. O hissetmeden serumu takabilir miyim acaba? “Denemeden bilemezsin Defne..” Sessiz bir nefes alıp yaklaştım. Kolu hemen yastığın yanında boylu boyunca uzanıyordu. Onu korkutmamaya çalışarak yavaşça yaklaştım. Tam serumu takmalık konumda olsa da ani hareketiyle canı acır hatta dikişlerini açabilirdi. Bir avazda halledersem benim için daha kolay olurdu. Hızlıca serumu koluna taktığımda uyanıp uyanmadığını kontrol etmek için komutana baktım. Başımı kaldırdığım gibi göz göze geldiğim mavi gözlerle yutkunmak zorunda hissettim. Komutan oldukça sakin bir biçimde bana bakıyordu, sanki yeni uyanmış gibi değil de en başından beri uyanıkmış gibi… Sanki hiç uyumadan benim onunla ilgilenmeme izin veriyormuş gibiydi.. Tabii ya salak! Allah'ım bordo bereli askerin odasına böyle sessiz girebileceğimi sandım! Aptal..

Panikleyip çöktüğüm yerden hızlıca ayağa kalktım. Saçlarımı geriye itip hiç panik olmamışım gibi serumu asacak yer aramaya başladım. Bu taktiğin adı görmezden gel, umursama. Başarılı olduğum an sayısı beş falan ama olsun. Komutanın bakışlarını üstümde hissetsem de umursamamaya devam edip serumunu ayarladım ve malzemeleri çöpe attım. "Bu serumu bitmeden çıkarma komutan.” Soğukkanlı durmaya çalışıyordum ama pek başarılı olduğumu söyleyemem. Komutanın tek kaşını kaldırdığını gördüğüm gibi paniğim giderek arttı. Önüme gelen saçlarımı geriye ittim. “Albayın emri." Arkama bakmadan odadan çıkıp bedenimi kapıya yasladım. Sinirle kendi ağzıma vurdum. "Salak ne demek albayın emri?” Ellerimi belime yasladım. “Aptal.. Ya gidip sorarsa?” Sessizce kapıya bakıp başımı geri kapıya yasladım. “Off ben niye böyle salak salak işler yapıyorum?! Saçımı başımı yolacağım yemin ediyorum.”

Sessizce revire gidip çantamı aldım. Bir an önce eve gidip kendimi eve kapatmam lazım. Dışarı çıkarken askerlerden birinin taksi çağırmasını söyledim. Taksinin gelmesini beklerken etrafa baktım. Komutanın odasının bulunduğu cama baktığımda komutanın bedenini gördüm. Camın kenarına yaslanmış bana bakıyordu. Önüme dönüp gelen taksiye binip kapıyı kapattım. Ben neler yaşadım ya..?

 

 


《––––––🩺––––––》


 

Beş gün sonra revirde nöbetimin bitmesini bekliyorum. Eve gidip uyumam lazım, önce hastanede sonra da alayda nöbet tutmak zorunda kalmıştım ve bedenim aşırı yoruldu. Oturduğum yerde esneyip etrafa baktım. Diğer doktor, Senem'in gelmesini bekliyordum. Sıkıntıdan başımı geriye yasladım. Açık camdan gelen askerlerin sesi dikkatimi çekti. Dışarıdaki askerlere bakmak için kalkıp cama yaslandım ve koşu yapan time baktım. Başlarında dinlenmeyi kabul etmeyen Elbruz Kerem Kurt ve ardından da birkaçının adını bildiğim poyraz timine..

"Bağır!” Kalın tok bir sesle emir veriyordu. “Sesiniz gelmiyor! Biz dağlara atarız pusu!" Komutanın emri ile askerler koşarken bir anda bağırmaya başladı. "Biz dağlara atarız pusu!" Babamdan duymaya alışık olduğum sözleri bende istemsiz mırıldanmaya başladım. Komutan Kurt'un sesi bütün karargahı inletecek şekilde çıkmaya başladı. Bir hafta önce vurulup yatan adamdan resmen eser yoktu. Kurt söylüyor tim arkasından tekrar ediyordu. “Haram oldu gece uykusu!” Sessizce izlemeye devam ettim.

 

“Koş! Koş!” Kuzey bahçede günlük sporunu yaparken peşine takılan kızlarını fark etmişti. Evin önünden geçerken üç küçük kızı babalarının peşine takılmış onun gibi koşmaya çalışıyorlardı. Deniz ise bahçe kapısının pervazına yaslamış ailesini izliyordu. “Komandoya bir yudum su!”

 

Henüz üç yaşına yeni girmiş olan üçüzler babaları gibi mırıldanıyorlardı. Kuzey, karısı Deniz’e baktı. “Vermez misin Deniz hanım?!” Göz kırptı. Deniz gülerek yaslandığı yerden ayrılıp su şişesini eşine doğru uzattı. Kuzey, Deniz’in uzattığı şişeyi alıp içmeye başladı. Deniz kaşlarını kaldırıp kızlarını gösterdi. “Camdan seni izliyorlardı. Bizde çıkmak istiyoruz dediler.”

 

Kuzey suyunu geri eşine uzattı. “İyi olmuş, benim kızlarım babasıyla koşmak istemişler işte.” Kızlarına bakıp göz kırptı. Kızları pijamalarının paçalarını çekiştirirken Kuzey’e bakıp güldüler. Kuzey tekrar koşmaya başlayacağı sırada kızlarına nasıl koşmaları gerektiğini öğretmeye başladı. “Bak Defin’im böyle. Bakın babacığım. Sol, sol, sol sağ sol.” Kızları babaları ne gösteriyorsa onu yapıyordu.


"Komandonun bir bakışı!" Terlemişlerdi. Hepsinin yeşil tişörtleri sırılsıklam olmuştu. Ama hala spora devam ediyorlardı. Ağır bir spor eğitimi yaptıklarını babamdan biliyordum. Arkasından aynı tempoyla koşan tim ise önde bağıran komutanlarına eşlik ediyordu. "Komandonun bir bakışı!"

Babam olsa şu anda annemi görür ona göz kırpardı. "Yetmedi sana konya kızı!" Hemen sonra başını kaldırıp bakışlarını revirin camına çeviren komutanla göz göze geldiğim anda, anlık gerilip kendimi hemen camın dibindeki duvara yasladım. Kaç gündür ondan kaçmanın kitabını yazmıştım. Şimdi ise sanki en başından beri onu orada izlediğimin farkındaymış gibi direkt gözlerimin içine bakmıştı. Acaba benim gözlerime bakanlar da böyle geriliyor muydu? Ayaz gerilmezdi hatta gözlerime bakmaktan aşırı zevk alırdı. Ya da ben kendimi kandırıyordum. Eğer Ayaz gerçekten beni sevseydi aldatmazdı değil mi?


"Poyraz timiyle tanıştın demek?" Hemen yanımda duran kadını fark etmem de biraz geç olmuştu. Ona bakıp gülümsedim ve elimi uzattım. "Defne ben." Aynı şekilde gülümseyen yüzüyle elini uzatıp elimi sıktı. "Senem bende.” Elimi bırakıp cama doğru yaklaştı. Beraber camdan aşağıda koşan time bakmaya başladık. “Yüzbaşı Kurt'u tedavi eden doktor senmişsin tebrik ederim.” Ne Kurt’muş arkadaş. Herkes bu huysuz komutanı kurtardığım için çok mutluydu. Göz devirdim. “O gün burada olman büyük şans." Aşağıda koşmaya devam eden komutana bakmaya devam ettim. "Öyle oldu. Böyle olduğunu bilseydim kurtarmazdım ama."


Senem güldü. "Anlaşılan kötü tanıştınız? Gerçi ben öyle duymadım ama..." Nasıl duymuştu bilmiyorum ve hiç umurumda bile değil. Kollarımı göğsümde kavuşturup dışarıya bakmaya devam ettim. "Leş gibi biri, inat, gıcık.” Yüzümü buruşturdum. “Bir de komutan olacak.” Ona baktım. “Senin ne duyduğunu bilemem. Yeterli mi?" Senem güldü. "Yeter, ama ben sana anlatayım biraz. Yüzbaşı Kurt, poyraz timinin komutanı." derken beraber cama yaslandık.


"Baştan başlayalım, Yüzbaşı Elbruz Kerem Kurt. Timin komutası onda. Yeni yüzbaşı oldu. Hatta bu hafta sonu törenleri var. Arkasında duran Teğmen Hakan." Hakan olarak gösterdiği çocuk, soyadı Küçükarslan olan askerdi. Başımla onun hemen yanındaki kızı işaret ettim. "Kız kim?"


"O mu?” Gülümsedi. “Ayda üsteğmen. Harika bir kadındır. Cesur, mert, dayanıklı." Hakan’ı işaret edip "Hakan'ı görmüştüm. Komutanın başında duruyordu. Bir de şu askeri gördüm. Hasan'ı biliyorum." Senem benim gösterdiğim askere bakıp kim olduğunu söyledi. "O gösterdiğin Hamza."


"Anladım." Onunla daha fazla sohbet etmek istesem de uykusuzluk artık başımı ağrıtmaya başlamıştı. Masaya dönüp çantamı ve kabanımı aldım. Uykusuzluktan bayılmadan evime gidip uyumak istiyorum. "Ben artık çıkayım. Görüşürüz." Senem kollarını göğsünde kavuşturmuş, bana dönüp gülümsedi. "Görüşürüz." Kabanımı giyip çantamı elimde tutarken aşağı indim.


Karargâhtan çıktığımda tekrardan eğitim alanındaki poyraz timine baktım. Komutanın dikişlerini bu kadar zorlaması hoşuma gitmiyordu ama dinlemeyeceğini bizzat yaşayıp gördüm. Dediğimde haklıydım da ya bugün ya da yarın dikişleri yüzünden revire gitmek zorunda kalacaktı. O anı sabırsızlıkla bekliyorum. Başımı komutanın inatçılığıyla sağa sola salladım.


Komutanla göz göze geldiğimde o bakışlarını çekmediği için bende çekmedim. Mavi gözlerini benim mavi gözlerimden çekmiyordu. Onda olan bakışlarımı kaçırmadan askerlerden birine taksi çağırmasını söyledim. Taksi gelene kadar komutandan bakışlarımı kaçırmadım. Ben değil o çekecekti gözlerini. O inatsa ben daha inadım ve o benim inadımı, beni daha bilmiyor.

 

En son dikişlerinden dolayı canı yandığında bakışlarını karnına indirdi. Kendime yüklediğim 'haklıydım' başlıklı gülüşümle, bakışının bana dönmesini bekledim. Tekrar bana baktığında sanki canım acımış gibi karnımı tutup yüzümü buruşturdum. Sonra da onu umursamadan taksiye bindim. Taksiye bindiğimde onun sinirli bakışlarını gördüm. Sinirlen sen komutan sinirlen. Senin canına okuyayım da gör sen Defne’yle uğraşmak neymiş.

 


《––––––🩺––––––》

 

 

Akşam yemekten sonra annemlerle konuşuyordum. Saatlerce koltuğumda pinekleyerek uyuyup kendimi dinlendirdim. Şimdi ise annemle telefonda çene çalıyorduk. "Defne zil çaldı.” Denef’i başımla onayladım. Kapının çaldığını bende duyabiliyorum tabii ki. “Kim gelir ki bu saatte?" Annem ve Denef meraklı bakışları eşliğinde kalkıp kapıya ilerledim. Nehir teyzemin bu saçma sayılabilecek bu sorusuna "Ay tamam hepiniz bir sakin olun. Lojmanda kalıyorum aklınız kalmasın diye. Sadece kapım çaldı diye geldiğiniz hale bak." diyerek onları yanıtladım. Annem telefondan "Ukala ukala konuşma teyzenle Defne."diyerek beni azarladı. Telefonu bırakmadan annemle beraber kapıya gidip delikten baktım. Kapıda gördüğüm komutanla otomatik olarak sırıttım. Demek ki dikişleri kötü açıldı. Ama neden revire gitmek yerine bana geldi? Anlayamadım, sonuçta revirde Senem olmalıydı.


"Anne askeriyeden arkadaşlarım geldi, ben seni onlar gittiğinde arayacağım. Sizi seviyorum." Deyip bana bir şey demesine fırsat vermeden telefonu annemin suratına kapattım. Telefonu arka cebime yerleştirip kapıyı açtım. Komutanın halsiz suratını gördüğüm anda gülen yüzüm soldu. Dikişleri açılmıştı. Kan artık tişörtünden belli oluyordu. Onun soluk yüzünü gördüğümde ona bakıp göz devirdim. "Komutan,” Derin bir nefes verdim. Bayık bakışlarıyla bana bakıyordu. Her an bayılacak gibi duruyordu. “Ağız tadıyla alay bile edemedim.” Komutan kapımın pervazına yaslanmıştı. Sol eli karnındaydı, dikişlerini tutuyordu. Ellerimi iki yana açtım. “Şu haline bak." Yaklaşıp onun bedenini kendime yasladım ve içeri ilerlettim. Amma ağırmış bu adam.. Kaç kilo bu adam ya? Koltuğa yatırıp hızlıca evde bulunan malzemeleri getirdim.


Hemen onun tepesinde durup elindeki malzemeleri koltuğun dibine bırakır. "Tişörtünü çıkarabilir misin?" Yattığı yerden hafifçe dikleşmesine yardımcı oldum. Tişörtünü çıkarıp, onu tekrar yatırdım. "Aslında sana söyledim.” Karnındaki dikiş açılmıştı. “Dikişlerin açılırsa sana bakmam, dedim.” Göğsündeki yarasında da kanaması vardı. Derin nefesler alıyor, bana bakıyordu ama susmamı da istemiyordu. “Ama kapıma kadar gelen birisin ve,” Derin bir nefes aldım. “Hipokrat yeminim var. Dua et yeminim var komutan.” Gözlerimi kısıp ona bakmaya devam ettim. “Yoksa seni o kapıda nasıl bekletirdim ben." Yaraları ve dikişleriyle ilgilenirken konuşmaya devam ettim. Resmen kendi istemişti bu hale gelmeyi ve bu durum beni daha çok sinirlendiriyordu.


 

"İnadından kendini getirdiğin hale bak. Tamam yatma ama o antrenmanların dikişini patlatacağı belliydi." Ona baktığımda uykulu gözlerle beni izliyordu. Gözlerimin içine doğru baktığını hissediyordum ama ona dönüp bakmadım. Dikişlerini tekrar kapatıp ağrıları için ağrı kesici iğne yaptım. Dönüp baktığımda çoktan uyuya kalan komutanı gördüm.


 

Omzuna dokunup hafifçe dürttüm ama gerçekten de uyumuştu. Açık kalan ağzımı kapatıp kısa bir nefes verdim. Şaka gibi karargâhtan buraya kadar gelmiş olamazdı. Direkt revire gitmek varken hem de... Odamdaki dolaptan bir örtü çıkarıp tekrar salona döndüm. Örtüyü onun üstüne örtüp, son kez ateşini kontrol ettim. Geri odama geçtiğimde kapıyı kapatıp bedenimi kapıya yasladım. İçeride o huysuz komutan fosur fosur uyuyordu. Eşofmanlarıyla buraya kadar gelmesi bile saçmayken o yaralarla gelmesi daha da saçmaydı.


 

Umursamamaya çalış Defne, sonuçta adam hasta, yaralı.. Kendimi yatağıma atıp projektörümden bir dizi açtım. İzlerken kesin uyuyakalacağım.


Sabah kalktığımda tam tahmin ettiğim gibi dizi izlerken uyuyakaldığımdan eminim. Yataktan kalkıp saçlarımı geriye ittim. Odamdan çıkarken üzerime ince bir ceket aldım. Komutana bakmak için esnerken oturma odasına girdim. Odaya girdim ama oturma odası boştu. Komutan dün gece yattığı koltukta yoktu, bedeninin yerinde derli toplu ve düzgünce katlanılmış bir örtü vardı. Örtüye dokunmadan banyoya geçtim. Yüzümü yıkayıp birşeyler atıştırdım. Odama geri dönüp ne giyeceğime karar vermeye çalıştım. Bugün aracım geleceği için Sarp amcamı arayıp detaylı adresi verdim. “Defne arabayı lojmanın dışına bırakırlar amcam.” Buna da şükür. O arabayı buraya getirmek bile ciddi bir uğraş istiyordu sonuçta. “Tamam amca sorun yok.” Adamlar aradığında aşağı inip aracımı karşılamaya çıktım.


Aşağı indiğimde sakin adımlarla lojmanların çıkışına ilerledim. Sokak sakindi. Kapıda duran askerler başlarıyla selam verip işlerine geri dönmüşlerdi. Lojmanın duvarına yaslanıp adamları beklemeye başladım. Karşıda bir binanın hemen yanında, lojman girişini izleyen bir kadın vardı. Babamdan alışık olduğum için böyle dik dik lojmana bakan birileri direkt dikkatimi çekerdi. Kısa boylu, kısa saçlı ve baya uzakta olmasına rağmen gözlerinden fışkıran alevi görebileceğim kadar kararlılıktaki bakışları vardı.


Kaşlarımı çatıp gözlerimi kıstım. Kadının dikkatini çekmiş olmalıyım ki o da bana bakmaya başladı. Kim ki bu kadın? Neden lojmanı bu kadar dikkatli izliyor?

Bölüm sonu.

 

 

Bölüm : 20.08.2024 15:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...