
Oysa sevmek, en fazla neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Nazan Bekiroğlu
《––––––🩺––––––》
Bölüm 10
Kerem’in dudakları dudaklarımın üstündeydi.
Hissedebiliyorum.
O mesafeyi… nefesinin dudağıma değdiği o anı. Bir saniye daha sürseydi, beni öpecekti. Burada. Şu an. Kimsenin umrunda olmadan.
Kalbim, göğsümün içinde kontrolsüzce çarpıyordu. Yaralı olmam, dikişlerim, hastane koridorları… hepsi bir anda anlamını yitirmişti. Zihnimde yalnızca tek bir düşünce vardı: Kerem bana doğru eğilmişti.
“Ana lan Kerem komutanın arabası değil mi bu?” Ses, bir kurşun gibi anın ortasına düştü. “He valla emmioğlu bu onun arabası.”
“Komutanım!”
Dudaklarımın hemen yanından gelen derin nefesi duyduğumda istemsizce irkildim. Gözlerimi açtığımda Kerem geri çekiliyordu. Aramızdaki o ince çizgi, bir anda kilometrelerce açılmıştı. Karşımda iki yabancı yüz belirdi. İkisi de önce bana baktı, sonra Kerem’e… sonra tekrar bana. Bakışlarındaki şaşkınlık gizlenemeyecek kadar açıktı.
“Ulan emmioğlu,” dedi yanındakine eğilerek. “Komutan doktor hanımla berabermiş. Rahatsız ettik sanırım.”
İçimden bir küfür savurdum.
Kerem ise derin bir nefes aldı. Ellerini beline yerleştirirken çenesinin nasıl kilitlendiğini gördüm. “Muharrem.”Alt dudağımı ısırdım. O ses tonunu tanıyordum. Az sonra kopacak fırtınayı da. Şimdiden bu iki askere acımaya başladım. Geçmiş olsun çocuklar. “Emret komutanım!” Kerem burun kemerini iki parmağının arasına sıkıştırdı. Gözlerini askerlere diktiğinde ortam bir anda gerildi. “Her yerden çıkmak zorunda mısınız lan?”
Muharrem yanındaki askere baktı. Ne diyeceğini bilemediği yüzünden belliydi. Dudaklarını diliyle ıslatıp elini hafifçe kaldırdı. “Komutanım biz Mahmut’la...”
“Bana ne lan!” diye kesti Kerem sözünü. “Hıyar, bana ne!” Bir saniye bile onları umursamadan benim kapımı kapattı. Sert bir hareketle direksiyon tarafına geçti. Kapıyı çarpıp arabayı çalıştırdı. Lastikler neredeyse çığlık atarak hareket etti. Sinirliydi.
Hem de fena halde.
Ben ise bir an önceki sahnenin etkisinden hâlâ çıkamamıştım. Sakince ona doğru döndüm. Sesimi olabildiğince yumuşattım. “Kimdi onlar? ”Bakışlarını yoldan ayırmadı. Direksiyonu öyle sıkıyordu ki parmak eklemleri beyazlamıştı. “Muharrem ve Mahmut. Askeriyeden.” Bu gerilimin burada kalması gerekiyordu. Dikişlerime dikkat ederek ona doğru hafifçe eğildim. Konuyu bilinçli olarak değiştirdim. “Poyraz timinden bahsetsene bana.”
Bir an durdu. Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı. O gülümseme… timinden söz ederken yüzüne yerleşen o gurur ifadesi. “Timi kendi ellerimle seçtim,” dedi. “Hepsine canımdan daha çok güvenirim. Hakan biliyorsundur.” Başımı salladım. Kerem gülümseyerek anlatmaya devam etti. “Bölgeleri ondan iyi bilen yoktur. Navigasyon gibi herif, şiir var edebiyat var.” Kısa bir süre durdu. Diyeceği şeyi söyleyip söylememek konusunda tereddütte kalmıştı. “Hakan, Ayda’yı seviyor bu arada.” Gülümsedim. Ayda’nın bakışlarından bunu zaten anlamıştım.
“Fatih timin delisi.” diye devam etti. “Ruh hastası gibi bir şey. Hayata döndürelim derken başıma bela oldu diyebiliriz.” Omuz silkti. “Yurtta büyümüş, kimsesi yoktu.” Ona döndüm. Gözleri yolda olsa da ses tonu yumuşaktı. “Artık bir ailesi var.” Gülümsedi. Beni onaylayıp önüne döndü.
“Beni zaten az çok tanıdın,” dedi, rahat bir şekilde. “Okçuluk, nişan.. İlkokulda okçulukta birinciydim. Öncesinde dövüş eğitimlerim de vardı.” Gülümsedim. Kod adı aklıma geldiğinde dışarıya baktım. “Sana o yüzden avcı diyorlar demek ki.” Onayladı.
“Güzel avlarım doktor.” Göz kırptı. Göz devirdim. Egoist komutan. Güzel avlarmış götüm. “Aynı zamanda egoistsin komutan.” Umursamadı. Timinden bahsederken gözleri parlıyordu resmen. “Ayda istihbaratta iyidir. Girmediği kılık, delik yok. Üç dil biliyor.”
Ona tekrar baktım. “Sen peki?” Bana bakıp gülümsedi. Işıklarda durduğumuzda bütün ilgisini bana çevirdi. “Benim bilmediğim yok.” dedi rahat bir edayla. “Küçükken çok meraklı bir çocuktum. Ailem gelişime ve dile önem verirdi.” Kaç dil bildiğini ne zaman söyleyecek acaba? “Yani?” Gülümsedi. Bana doğru eğilip yanağımdan makas aldı. “İngilizce, Almanca, Rusça ve Fransızca biliyorum. Temel düzeyde de İtalyanca ve Japonca da var.” Güldüm. Hepsini biliyor olması beni şaşırtmadı. Annemler öylece öğretmeye çalışırken bende aslında meraklı bir çocuktum. Onlara istemiyor gibi davranıp merak ettiğim dilleri gizliden gizliye öğrenirdim. Ona küçümseyici bir bakış attım. “Japoncan aşırı temel düzeyde falandır herhalde.”
Bana bakıp göz devirdi. “Seninki ne alemde ki? Söyle bakalım bir şeyler.” Aklımdan geçen tek cümleyi gülümseyerek söyledim. “出逢ってしまった運命が廻り出す” *
Kaşlarını çatıp bana döndü. Anlamadı. Anlamadığı bakışlarından belli oluyor. “Ne?” Güldüm. Tabii ki söylemeyeceğim. Uğraşsın bakalım biraz. “Öğren komutan.” Omuz silkip önüme döndüm. Bütün yol boyunca dediğim şeyi düşündüğüne eminim. Anladığında utanıp yanaklarımın kızaracağına kalıbımı basarım.
《––––––🩺––––––》
Eve geldiğimizde Kerem kapıyı açıp kemerimi çözdü. Benim inmeme izin vermeden kucağına alıp taşımaya başladı. Arabanın kapısını kapatmayı umursamadan binaya doğru ilerlemeye başladı. Başımı çevirip baktığımda kapıyı kapatan Uğur’u gördüm.
Asansörün kapısını Hakan açtı. Kerem’in geçmesi için bize öncelik verdi. Yukarı çıktığımızda ise evin kapısını da yine Hakan açtı. Kerem botlarını çıkardı, içeri girdi ve sanki ezbere bilir gibi yatak odama ilerledi. Her şeyi… fazla iyi biliyordu. Uğur ile Hakan da peşimizden eve girdi. “Hakan poşetleri mutfağa bırakın.” Hakan’lar ellerindeki poşetlerle mutfağa geçtiler. “Emredersin komutanım.” Gülümsedim. Sakince çıkıp yatak odamın kapısına yaklaştılar. Onlara baktım. “Sağ olun beyler.” Hakan gülümseyip başıyla beni onayladı. Uğur sakince bana doğru eğilip gülümsedi. “Tekrar geçmiş olsun doktor hanım.”
Kapı sesi geldiğinde komutan tekrar bana dönüp yatabilmem için yastığımı düzeltti. Sanki her şeyin yerini biliyormuş gibi dolaptan tek seferde pijamalarımı çıkardı. Bunu nereden bildiğini öğrenmem gerekiyor. Dikişlerime dikkat ederek kımıldandım. “Keşke duşa girebilsem.” Bu dikişlerle duşa giremeyeceğim iki iki daha dört. Bu yaralanma işi olmadan önce hastanedeki Leyla aklıma geldi. “Leyla nasıl?” Pijamalarımın arasında seçim yapıyordu. Bana bakmadan sorumu yanıtladı. “İyi. Yurda aldılar. Bakım masraflarını ben üstlendim.”
Kaşlarımı çattım. Benim yapacağım şeyi o yapmış. Benden önce davranması sinir bozucu. “Sen mi üstlendin? Neden yaptın? Ben ilgilenecektim.” Sanki oyuncağımı elimden almış da bana geri verip beni susturmaya çalışıyor gibiydi. “Sende ilgilenirsin doktor.” Göz devirdim. Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Sen pijamalarımın yerini nereden buldun? Sanki bütün dolabımın yerini biliyormuş gibi.” Sanki normal bir şey yapmış gibi bana bakıp göz kırptı. “Sen uyurken sana evinden pijama getiren kim sanıyorsun?”
Oturduğum yerde kıpırdandım. “Dolaplarımı mı kurcaladın?” O ise benim sinirimi hiç umursamadı. Acıyla inlediğimde elindeki pijamalarımı bırakıp hızlıca bana yaklaştı. “Ya nasıl bulacaktım doktor? Tabii ki kurcaladım. Hadi giyin de yatırayım seni.” Kerem nazikçe üstümdeki tişörtü çıkarmama yardım etti. Siyah iç çamaşırımı Ayda’nın yardımıyla giydiğimi biliyorum. Gözleri ilk başta olmasa da göğüslerime kaydı. Yutkunup umursamadan giydirdiği gömlekli pijamamın düğmelerini ilikledi. Dikkatlice yatırırken üzerimi örttü. Karnımdaki dikişe ayrıca dikkatli davranıyordu. “Güzelce dinlen. İki gün iznin var. Dinlenmeye odaklan, iyi geceler.” Gülümsedim. O kapıya doğru ilerlerken ışığımı da kapattı. “İyi geceler komutan.” Kapıya yaslanıp bana gülümsedi ve kapımı kapattı.
Gece yaramın ağrısından uyuyamadım. Ağrı kesici alsam da ağrım kesilmemişti. Yatağımdan karnımı tutarak kalktım ve odamın köşesindeki mini projektörü çıkardım. Yavaşça geri yatağıma oturup komodine yerleştirdim. Filmler arasında dolaşıp en sevdiğim filmde durdum. Aşk ve gurur.. Telefonumdan saate baktım. “Saat daha üç mü ya?” Filmi durdurup yataktan kalkmaya çalıştım. Komidindeki boş ilaç kutusuna baktım. Biraz debelenerek yataktan kalkıp odamdan çıktım. Bir ağrı kesici daha almak iyi gelecek, yaralarımı saracak.
Oturma odasından geçerken koltukta uyuyan komutanı gördüğümde yüzüme bir tebessüm yerleşti. Karnımı tutarak yanına yaklaştım. Üstündeki örtü yere kaymıştı. Yorgundu. Sol kolunu başının altına almış ağzı aralık uyuyordu. Benim yüzümden, yorgunluktan burada iki büklüm uyuya kalmıştı. Yavaşça üstündeki örtüyü düzeltip örttüm. Saçları uzamıştı, minik kıvırcık saçlarıyla oynamaya başladım. Daha fazla rahatsız olmasın diye kalkıp odadan çıktım. Mutfağa geçip ilaçlarımı aldım.
Sabaha karşı odamın kapısı aralandığında yattığım yerden filmi durdurup ona baktım. “Neden uyandın?” dedi kısık bir sesle. Kapının pervazına yaslandı. Uyandığımı sanıyor demek ki.. Omuz silktim. “Hiç uyumadım ki.” Kapıyı iyice açıp içeri girdi. “Ağrın mı var?” Oturduğum yerde ona bakarken iyice yaklaştı. Başucumda ilaç kutusu vardı. Ona göz ucuyla baktı. “Geçmedi. İlaçlar aldım ama işlemedi.” Kerem yavaşça yatağımın ucuna oturdu. Dikleşip başımı yatak başlığına yasladım. O da benim gibi başını yatak başlığına yasladığında ona bakmaya devam ettim. “Burada kaldığını bilmiyordum.” dedim.
Gülümsedi. Benim gibi yatağa oturmasına rağmen başımı kaldırarak ona bakıyordum. “Yardıma ihtiyacın olur diye burada uyudum.” Dudaklarımı büzdüm. “Seni de yormuş olmalıyım. Mutfağa geçtim, sen bir bordo bereli olmana rağmen uyanmadın.” Benim yorumuma sadece güldü. Gülerken bana baktı. “Senin bir bordo bereliden beklentin ne doktor?”
“Her konuda mükemmel derecede becerikli, yedi- sekiz dil bilen, yakın dövüşte mükemmel bir adam veya kadın.” Omuz silktim. Onun askeri beklentilerin hepsini sağladığını biliyordum. Yine de bunu söylemekten hiç çekinmedim. “Her konuda yetenekliyimdir doktor. Deneyebiliriz istersen.” Göz kırptı. Onun bu hareketine göz devirip filme geri döndüm. “Aşk ve gurur... Güzel kitaptı.” Kitabını okumuş. Ben ise kitabını da okudum, filmini de defalarca izledim. Benim gibi o da filme bakıyordu. “Filmi de güzelmiş.”
“Sevgiyi teşvik için sizin tavsiyeniz ne?” Yaptığı alıntıyı anlayıp bana olan bakışlarına odaklandım. Mavi gözleri benim gözlerimle buluştu. “Dans etmek.” dedim fısıltıyla. “Dans partneriniz idare eder olsa bile.”
《––––––🩺––––––》
Sabahın erken saatlerinde, yanımdaki ufak kımıldanmaları hissedip gözlerimi araladım. Omzuma yaslanmış Defne’yi gördüğümde gülümsedim. Rahatça yatması için örtüsünü kaldırdım. Onu düzgünce yatağına yatırdım. Saçlarından aldığım hindistan cevizi kokusu beni kendimden geçirdi. Saçlarından öpme isteğimi bastıramadım. Saçlarının arasına bıraktığım öpücük ile uykusunda gülümsedi.
Uykusunu bölmeden yorganını üstüne örttüm. Geri çekilip projektörünü kapattım. Kumandasını komidinine koydum.
Dün gece yattığım koltuktaki örtüyü düzgünce katlayıp koltuğa koydum. Televizyon sehpasında gördüğüm fotoğraflara bakmaya başladım. Duvarda asılı olan üniformalı adamın babası olduğunu biliyordum. Babası gerçekten yakışıklı ve heybetli biriymiş. Annesi ile olan fotoğrafları, kardeşleriyle olan fotoğrafları derken bulduğum minik fotoğrafına odaklandım. Kahverengi saçları, gülümseyen yüzüyle gerçekten güzel biriydi. Duru bir güzelliği vardı. Kardeşleri arasında bence en güzel yüze sahip kişi doktordu.
En son gördüğüm fotoğrafta Defne’nin kucağında küçük bir kız çocuğu vardı. Kız çocuğunu döndürürken çekilmiş olduğu belliydi. İkisinin de saçları dalgalanıyordu. Bu kızın yeğeni olduğunu anlamak benim için çok uzun sürmedi. Yeğenine karşı ayrı bir bağı vardı. Bunu cenaze için gittiğimizde de bizzat görmüştüm. Defne de kardeşleri de küçük kızın etrafında fır dönüyordu. O kızla farklı bir bağları olduğunu da canlı canlı gördüm.
Hemen yanında ailesiyle çekildiği cübbeli fotoğrafı vardı. Uzun, güzel, kahverengi saçları gözüme çarptı. Kahverengi kesinlikle onun rengiydi. Kesinlikle o saçlarıyla onu görmem gerekiyordu. Gülümseyip bir an için onu beyaz önlüklü, Kahverengi saçlarıyla gülümsemesini hayal ettim. Defne o zamanlar biraz daha kiloluymuş. Şimdi ise zayıflamıştı, mutsuz olabilir mi acaba? Televizyonun kumandasını çekmeceye koymak için açtığımda içinde onun biyometrik fotoğraflarını buldum. Sayısını biliyor olamaz değil mi?
Onun için mutfağa geçip güzel bir kahvaltı hazırlamaya başladım. Kahvaltılık reçelleri de özenle yerleştirdim. Reçelleri sevdiğini biliyorum. Özellikle karadut reçeli.. Karargahta yerken dikkatimi çekmişti.
“Kurt hazırsan kahvaltıya inelim.” Barut’a bakıp kemerimi taktım. Odamdan çıkarken masamın üzerindeki beremi aldım. “Bugün menemen yapmışlar.” Ona baktım. “Emirhan söyledi.” diyerek göz kırptı. Merdivenlerden inerken askerlerin hepsi çoktan yemekhaneye geçmişlerdi.
İçeri girdiğimizde hepsi ayağa kalktı. “Günaydın asker!” Barut’un tok sesi benden önce çıktı. Tabldotumu alıp masaya geçtim. Doktor daha görünürde yoktu. Mevlüt albay onu da bizim yanımıza almayı tercih etmişti. Menemenimi yemeye başlarken doktor, üzerindeki beyaz önlüğüyle yemekhaneye girdi. Sarı saçlarını atkuyruğu yapmıştı.
“Kahvaltı için teşekkürler..” Tabldotunu alıp köşedeki tek başına oturacağı yere geçti. Genelde bizden ayrı bir köşede oturuyordu. Standart kahvaltı tabağı vardı. Bugüne özel menemen de yapıldı. Kahvaltımı yapmaya başlarken göz ucuyla doktora baktım. Önlüğünün cebinden küçük bir kavanoz çıkardı. Dikkatli baktığımda kavanozun reçel kavanozu olduğunu gördüm. Kapağını açıp kokusunu içine çekti. Yanındaki Muharrem’e kavanozu uzattı. “Yer misin?”
Muharrem, gülümsedi. Onu onaylayıp az bir şey aldı ve ekmeğine sürdü. “Neye bakıyorsun?” Bakışlarımı doktordan çekip Barut’a döndüm. Tabldotunu masaya bırakırken benim baktığım yere doğru baktı. “Hala reçel yiyor demek ki..” Kaşlarımı çatıp Barut’a baktım. Bunların arasında ne var? Barut bu kadar nasıl tanıyor bu doktoru? Eski sevgilisi falan mı acaba? Barut bana bakıp güldü. “Salak saçma şeyler düşünme.” dedi gülerken. “Defne doktoru tanıyorum ama nereden tanıdığımı söyleyemem sana.” diye ekledi. Kendime gelip başımı salladım. “Bana ne lan?” diyerek Barut’u geçiştirdim.
Onun kahvaltısını hazırlayıp sessizce evden çıktım. Duşa girecek vaktim kalmamıştı. Karargaha geçtiğimde ilk işim odama geçmek oldu. Askıda duran üniformamı giydim. Odamdan çıkıp kapıyı kapatıp etrafta dolaşmaya başladım. Odaların olduğu tarafta tim dağınık bir şekilde sohbet ediyorlardı. Koridorun başında ellerimi belimde birleştirdim. “Poyraz! Spor!” diyerek bağırdım. Hepsi yavaştan dışarıya toplanmaya başladı. Hepsi esas duruşa geçti.
“Komutanım,” Ayda’ya baktım. “Doktor hanım nasıl?” Yere çöküp ellerimi betona yasladım. Hepsi benim gibi şınav pozisyonu aldı. “İyi, evinde dinleniyor.” Spora odaklanmaya çalıştım. Şınav çekerken gözümün önüne sarı saçlarıyla Defne geldi. Gülümsüyordu, belli belirsiz gamzeleri güldüğü anda görülüyordu. Mavi gözleri ışıl ışıl oluyordu güldüğü anda. Başımı sallayıp şınava devam ettim.
Tim arkamda benimle beraber şınav çekiyordu. Yeteri kadar ısındığımızı düşünüp kalktım. “Poyraz! Koş! Eğitim alanına!” Onlar önden koşmaya başladılar. Bende arkalarından alana doğru koştum. Eğitim alanında saatlerce eğitime devam ettik. Halatla duvara tırmanma, engelli parkur. Barut yanıma geldiğinde onu umursamadan mekik çekmeye devam ettim.
“Timin haşatını çıkarmışsın Kurt.” Göz ucuyla time baktım. Hepsi kan ter içinde kalmıştı. Umursamadan mekik çekmeye devam ettim. “Asker yorulmaz Barut. Bu ara çok çeneleri çıkmaya başlamıştı.” Köşede poyraz timinin arasına kattığım Muharrem ve Mahmut'a baktım. Sessizce cezalarını çekiyorlardı. Murat mekik çekmeye devam ederken yanındaki Fatih’e dönüp baktı. “Ulan Fatih gene senin yüzünden mi bu kadar yoğun bir spor yapıyoruz?” Fatih anında başını çevirip Murat’a baktı. Elini Murat’a doğru sallayacakken onun kendisinden daha rütbeli olduğunu hatırlayıp elini indirdi. “Ben bir şey yapmadım komutanım.” diyerek kendini savundu. “Niye hep ben sanıyorsunuz?”
“Genelde senin yüzünden ceza çekiyoruz Fatih. Belki ondandır ha aslanım.” dedi Murat. Uğur nefeslenirken araya karışan Mahmut'la Muharrem'e baktı. Cezanın asıl sebepleri en arkada duruyordu. “Bu sefer Mahmut ve Muharrem’in yüzünden çekiyoruz.” dedi Uğur, onlara bakarken.
Onların bu haline güldüm. “Poyraz devam!” Tim anında devam etmeye başladı. Murat bu sefer dönüp Mahmut’lara baktı. “Mahmut ne yaptınız gelir gelmez?” Mahmut anında beni sinirlendirdiklerini inkâr etti. “Valla bir şey yapmadık komutanım. Sadece komutanımı yolda gördük selam vermek istedik.” Arkadaşına döndü. “Haksız mıyım Muarrem.”
“Haklı valla komutanım.” diyerek badisine hak verdi. “Normalde bu Mahmut boş konuşur, hak eder derdim de bu sefer hiçbir şey yapmadık.” Mekik çekmeye ara verip onlara döndüm. Barut benim gibi time bir kez bakıp bana döndü. “Kurt gel bakalım sen bir konuşalım.” Kalkmadım. Sırası değil. Şu an bütün odak noktam spordu. “Spor yapıyorum Barut, sonra konuşalım.”
“Kalk lan hadi.” diyerek ayağıyla bacaklarıma vurdu. “Keyfini bekleyemem operasyona gideceğim.” Göz devirip ayağa kalktım. “Poyraz devam!” Barut arkamdaki time bakıp onaylamadığını belli eder bir mırıltı çıkardı. “Poyraz, komutanın gelene kadar dinlen!”
Alayın çimlerin doğru yürümeye başladık. Barut bana baktı. “Ne oldu lan? Doktor da iyi, gene neyin kafana taktın bu kadar?” Göz devirdim. Ses tonu oldukça bıkkın çıkıyordu. “Benden bıktıysan söyleyebilirsin.” dedim. Barut benim trip attığımı anlayıp gülümsedi. “Uğraşmak zorunda değilsin.”
“Kes lan.” diyerek lafımı kestirip attı. “Git doktoruna trip at.” dedi eliyle alayın çıkışını gösterip. Hemen ardından elini cebine yerleştirirken bana baktı. “Bastılar dimi sizi?” diye sordu. Yüzüne yerleştirdiği gülüş alaycıydı. Eline kozu versem anında kahkahayı basardı. Göz devirdim. “Kim basacak beni?” diye saçma bir soru yönelttim. Bu soru, izin verirsen kaçmaya çalışıyorum sorusuydu. Barut, benim taktiklerimi yemedi. “Mahmut’la Muharrem.” dedi arkasında kalan ikiliyi başıyla işaret etti.
“Hatırlıyor musun, lisede ranzanın altında bir kızın fotoğrafını tutuyordun.” Ona baktım. Gupse’den bahsettiğini anladığım anda hızlıca etrafıma baktım. Barut benim etrafı kontrol ettiğimi gördüğü anda kahkahayı bastı. Benimle uğraşmak için her yolu deniyordu. Bıkkın bir şekilde ona baktım. “Komik mi lan?”
“Kardeşim,” dedi kahkahasının arasında. “Sen çoktan yanmışsın.” diye kendince bir yorum yaptı. Yanmak ne demekse? Başımı hafifçe yana yatırıp Barut’a bakmaya devam ettim. Karnını tutarken kahkahası da azalmaya başlamıştı. Dudaklarımı araladığım anda “Shhh.” diyerek beni susturdu. “İstediğin kadar kendini açıklamaya çalış.” dedi karnını tutarak. Büyük ihtimalle karnına ağrı girmişti. “Az önce resmen doktor duyabilir mi diye etrafı kontrol ettin.”
Tamamen refleksti. Defne’nin kıskanç bir kadın olabileceği kesin ama beni ilgilendiren bir durum yok. Gupse mevzusu lise zamanından kalma bir konuydu. Lisede bir yıl kadar çıkıp ayrılmıştık. Barut’un omzuna bir yumruk attım. Yerinde hafifçe sendeledi ama gülmeyi bırakmadı. “Geri dönüyorum ben sporuma.” diyerek arkamı döndüm. Barut’un arkamdan güldüğünü duyabiliyordu. “Kaç Kurt kaç. Belli ki bu sefer av sensin!” dedi gülerek.
《––––––🩺––––––》
“Annem..” Uykulu gözlerle aramayı yanıtladım. Yataktan dönerken dikişlerim tekrardan sızlamıştı. İlk başta annemin duymaması için başımı yastığa bastırdım. “Ne yapıyorsun Defne?”
Derin bir nefes alıp annemin sorusunu yanıtladım. “Telefona uyandım anne.” Yattığım yerde dikleşirken dikişlerime tekrar derin bir ağrı girdi. “Ah..” Acı içindeki sesim anneme ulaşmış olmalıydı. Yastığımı düzelttim. “Defne?” dedi annem endişeli bir ses tonuyla. “İyi misin?”
“İyiyim anne, iyiyim.” diyerek rahatlatmaya çalıştım. “Kızıma yalan söyleme bana. İyi misin ne oldu anlat çabuk?” Sesi endişeli geliyordu. Doğruyu söylemekle geçiştirmek arasında kalmıştım. Yutkunup yataktan kalktım. Saat, sabah dokuzdu. Dikişimi tutarak koridorda ilerlemeye başladım. “Sakin ol Deniz doktor. Sadece kramp girdi.”
Kapıya yaslanıp oturma odasına baktım. Oturma odası da bomboştu. Ortalık toplanmıştı. Komutan büyük ihtimalle ben uyanmadan ortalığı toplayıp çıkmıştı. “Dikkatli ol. Vitamin değerlerine bi baktır.” Gülümsedim. Annem kramp dediğim gibi değerlerimi düşünmeye başlamıştı.
Mutfağa doğru geçtiğimde karşımda özenli bir şekilde hazırlanmış bir sofra vardı. Yüzüme yerleşen gülümseme ile masaya doğru ilerledim. Çayın altı hala açıktı. Dolabımdaki peynirler özenle yerleştirilmiş, domates salatalık doğranmıştı. Tek fark diğer tabaktaki biberlerdi. “Merak etme anne. Değerlerim iyi durumda.” Gözlerimi kahvaltıdan çekemiyordum. Çatalıma bir salatalık alıp ağzıma attım. “İyi ol da.” dedi bana güvenmeyen bir ses tonuyla. “Kahvaltını yapıyorsun değil mi?”
Soru tamda yerine denk gelmişti. Güldüm. “Merak etme harika bir kahvaltı yapacağım şimdi.” diyerek telefonu kulağımdan çekip kameraya geçtim. Sofranın fotoğrafını çekip aile grubuna attım. “Oo kızım kim hazırladı sana bu kahvaltıyı?” Görenlerin hepsinin sorusu aynıydı. Kendime böyle bakmadığımı biliyorlardı. “Arkadaşım dün bende kaldı. Ayda,” diyerek aklımdan ilk geçen ikinci ismi söyledim. “O ben uyanmadan çıkmış.” dedim.
“Afiyet olsun.” dedi annem keyifli keyifli. “Afiyet olsun da,” Sesindeki imalı tınıyı fark ettim. “Arkadaşın sana gönderdiğimiz onca reçelin içinde, senin karadut reçelini sevdiğini biliyor olacak ki sadece onu çıkarmış.” dedi. Bakışlarımı masada dolaştırdığımda gerçekten de karadut reçeli dışında başka bir reçel olmadığını fark ettim. Masanın ortasında küçük bir tabakta menemen vardı. Hemen yanında karadut reçeli, diğer yanında ise biberler vardı. Bu yaralanma olayından önce bitmiş olması gereken biberler..
Koridora çıkıp çantamdaki küçük kavanoza baktım. Bu kavanozu görmüş olabilir miydi acaba? Reçellerin olduğu dolabı açıp baktığımda karadut reçelinin yeni açılmış kavanozuyla karşılaştım. Çöp kovasında bitmiş bir kavanoz yoktu. “Yok annem diğerleri bitmişti de ondan onu koymuş sadece.” diyerek hızlı bir yalan söyledim.
“He kızım he.” Çay kaşığı alıp reçelin tadına baktım. Bu reçel Nehir teyzemin reçellerinden değildi. Tadında çok az bir farklılık vardı. Emin olmak için tekrar tadına baktım. “Kız bana bak,” diye bana seslenen annemle dikkatimi tekrardan ona çevirdim. “Sen bu yalanı başkasına da deme tamam mı?” dedi imayla. “Kimseyi inandıramazsın. Boşuna yeme kimseyi.” diye ekledi.
Göz devirdim. İnanmış gibi yapsa ölürdü ölür. Dolaptan bardak alıp çay doldurmaya başladım. Şeker kavanozuma yaslanmış mavi bir kağıt vardı. Üstünde özenle yazılmış bir not vardı.
Afiyet olsun. Menemen sevdiğini düşündüm. Reçel ve biberler taze ve benim memleketimden. Anne eli değmiş gibi ;)
Arkamdaki masaya baktım. Karadut reçelini komutanın annesi yapmıştı. Biberler ise onun memleketinden gelmiş olmalıydı. Menemen ise..
Yemekhaneye girip tabldotumu aldım. Evden kahvaltı yapmadan çıkmıştım ve yanımda hiçbir şey yoktu. Mevlüt albay, bugün menemen hazırlanacağını söylemişti. Tabldotumu doldurup göz ucuyla komutanın olduğu masaya baktım. Benim için tek kişilik bir yer hep ayırılıyordu.
Onun gözleri önündeki menemendeydi. Kokusu buram buram burnuma gelmeye başladığında askerlerin arasında bir köşeye geçtim. Dudaklarımı yalayıp önlüğümün cebinden minik kavanozumu çıkardım. Nehir teyzemin bahçemizdeki karadutlardan yaptığı reçel vardı içinde.
Küçüklüğümüzden beri çok cips yediğimizde, ağzımızın içi yara olurdu. Nehir teyzem de özenle hazırladığı reçeli bize yedirirdi. En sevdiğim reçel buydu. Kavanozu burnuma doğru yaklaştırıp kokusunu içime çektim. Yanımdaki askere kavanozu uzattım. “Yer misin?”
Yanımdaki asker hafifçe biraz alıp teşekkür etti. “Rica ederim.” Göz ucuyla komutana baktım. Ağzındaki lokmayı çiğnerken bana bakıyordu. Onu umursamadan kahvaltıma odaklandım.
“Yok be.. Hatırlıyor olamaz.” Kendi kendime önümdeki menemene ve reçele baktım. “Olamaz değil mi?” Telefonun açık olduğunu unutmuştum. Telefonun diğer ucundan annemin sesi geldi. “Valla kimden bahsediyorsun bilmem Defne hanım ama her kimse bana umarım yakın zamanda anlatırsın.”
“Anne,” durdum. Kafamda bazı şeyleri toparlayıp yutkundum. “Babam seninle ilgili her şeyi biliyor, değil mi?” diye sordum. Annemden cılız bir onaylama geldi. Devam etmemi bekliyordu. “Peki bunları hiç sesli dile getirdi mi?” diye sordum. Annemin gülüşü kulaklarıma dolduğunda dudaklarımı büzüp etrafa baktım. “Hiç gerek kalmadı.” dedi. Sesindeki özgüveni hissedebiliyordum. “Kuzey sessiz sevenlerdendi. En fazla neyi sevdiğimi, neyden rahatsız olduğumu fark ederdi.” Yutkundum. Annemle babam yıllarını beraber geçirmişti. Babamın anneme karşı olan sevgisini hep ilk gözden görmüştük.
“Bir kere bile sesli dile getirdiğimi bilmem.” dedi. Sesinde bariz bir burukluk vardı. Babamı özlüyor olmalıydı. Neredeyse yirmi beş seneyi beraber devirmişlerdi. “Hep o fark ederdi. Bende neyi sevip sevmediğimi ondan öğrenirdim.” dedi. Nefes alıp verdi. Kerem de şu an bunu yapıyordu. Önümdeki sofra da bunun kanıtıydı. “Senin adına sevindim Defne’m. Ayaz bunlara asla dikkat etmezdi.”
Haklıydı. Ayaz bu detayları umursamazdı. Kerem ise oldukça dikkatliydi. “Teyzem..” Nehir teyzemin sesi.. Her şeyi duymuş muydu? “Nehir teyze..?” diyerek mırıldandım. Sesim gayriihtiyari kısık çıkmıştı. “Bir kitapta okumuştum. Sevmek; dünyadaki onca gürültüye rağmen, bir insanda durulmaktır. Diyordu.” dedi naif sesiyle.
“Onca şey yaşadım ve yaşamaya devam ediyorum. Güney’i gördüğümde bütün her şey diniyor. Zamanında yaşadığım onca ağrı geçiyordu.” dedi. Güney amcamla ikisi de annemler gibi birbirlerini çok severek evlenmişlerdi. “Annenleri düşün. İkisi de deli karakterler, yan yana geldiklerinde ise..” Duruluyorlardı. Birbirlerini dengeliyorlardı. Nehir teyzemin ne demek istediğini anladım sanırım..
“Sen anlatana kadar sabırla bekleyeceğiz teyzem.” dedi Nehir teyzem. “Ama sende bu dediklerimizi iyi düşün.” diye bitirdi cümlelerini. Arama kapandığında telefonu kenara bırakıp elimdeki nota bir kere daha baktım. Çok düşünüp kafayı yemek istemiyorum.
Gözüme çarpan biberi alıp ısırmaya başladım. Gözlerim masayla not arasında gidip geliyordu. Önüme gelen saçlarımı geriye itip ekmeğimi aldım. Derin bir nefes alıp menemene bandırdım. Madem hazırlamış, düşünüp durarak bu güzel kahvaltıyı kaçıramam. Kusura bakma komutan, kafamın içinden bir süre uzak durman gerekiyor.
En azından kahvaltımı yapana kadar..
《––––––🩺––––––》
İki saat boyunca spora devam ettik. Tim yorgunlukla devam ediyordu. Kendimde onlarla beraber devam ediyordum. Ayağa kalkıp üstümü çırptım. “Poyraz dinlen.” Hepsi bunu dememi bekliyormuş gibi kendini yere bıraktı. Onları umursamadan içeri doğru yürümeye başladım. Odama girip odadaki banyoya girdim. Çıkıp tekrardan giyindim. Saçlarımı düzeltip masanın üzerine bıraktığım cüzdanımı aldım. İçindeki fotoğrafa bakıp gülümsedim. Sarı saçları ne de güzel bu kızın.. Kapım açıldı. Cüzdanımı kapatıp giren kişiye baktım. “Komutanım,” dedi selam verirken. Esas duruşunu bozmadan devam etti. “Albay sizi görmek istedi.”
“Tamam geliyorum.” Süleyman selam verip çıktı. Cüzdanımı cebime koydum. Odamdan çıktım. Hızlı adımlarla albayın odasına ilerleyip kapıyı çaldım. “Gel.” Kapıyı açıp içeri girdim. Başımla selam verip beklemeye başladım. “Gel otur Kerem.” Albayın emriyle birlikte önümdeki sandalyeye oturdum. “Ciddi bir istihbaratımız var.” dedi büyük bir ciddiyetle. Bu istihbarat her neyse canını çok sıkmış olmalıydı. Ne diyeceğini beklemeye başladım. “Aldığımız duyumlara göre küpeli yaşıyor.” dedi sıkıntılı bir nefes vererek.
Kaşlarımı çattım. Nasıl olur? Kadının cenazesine gittik biz. “Nasıl olur komutanım?” dedim. “Öldü dediler, gömdüler.” Mevlüt albay önündeki dosyayı kurcaladı ve tekrardan kapattı. “Biliyorsun iki farklı teröristten biri küpeli diğeri ise Miro. Küpeliye Miro’nun yardım ettiğini düşünüyoruz.” Bana baktı. “Diğer bir haber de küpelinin peşinde olduğu.”
Göz devirdim. Bu kadın niye ölmüyor? Neden kurtulamıyorum ben bu kadından? “Oldum olası peşimdeydi zaten.” Mevlüt albay sesimdeki o bıkmış tınıyı algılayıp güldü. Tekrar ciddileşmeden önce derin bir nefes aldı. “Dikkatli olman gerekiyor. Etrafındakilere dikkat etmen gerek, çevrene zarar gelmesin.” Çevremden kastının doktor olduğunu anlayabiliyordum. Yakınımda doktor dışında bana ulaşabilecekleri kimse yoktu.
Elindeki kalemi dosyanın üzerine bıraktı. “Miro’nun elinde bir isim var. Tanıdık bir isim,” dedi ve durdu. “Emekli Yarbay Kuzey Mutlu.” Şaşkınlıkla ona baktım. Kuzey yarbay ne alaka? Doktoru demesini bekliyordum. O bile daha büyük bir ihtimaldi. “Doktorun babası?” dedim sorgulayarak. Mevlüt albay başını salladı. Koltuğa yasladığım elimi açtım. “İyi de adamı öldürmediler mi?”
Mevlüt albay sakin bir nefes aldı. Anlatacağı şeyleri kafasında toparlamaya çalıştığı belliydi. “Kuzey’in elinde gizli bir istihbarat vardı. Emekli olsa da bu bilgi onunla bir ömür gidecekti.” dedi tane tane. Anlatacağı şeyleri kesip biçtiğini anladım. Tamamını söylemiyordu. “Miro öğrenmeye çalıştı, öğrenemeyince en sonunda çareyi komutanı vurmakta buldu.” dedi. Vurulma anını izlediğim video aklıma geldi. Defne’nin çaresiz bakışlarını hatırlayıp yutkundum. “Miro, albayın kızlarını bilmiyor. Bilse bile üçüz kızları olduğunu bilmiyor.” Başını kaldırıp bana baktı.
“Kuzey gibi bir askerin önemli bilgiler bilmesi, ailesinin gizli tutulmasına sebep olur.” dedi. Bu da doktor hakkında niye bu kadar az bilgiye ulaşabildiğimi ya da izin almak zorunda kaldığımı açıklıyordu. “Diğer kızlarla, Defne neredeyse aynı biliyorsun.” Üç kardeş tek yumurta üçüzüydüler. Her açıdan birbirlerinin kopyası olsalar da karakterleri birbirinden bir o kadar zıttı. “Miro, yarbayın kardeşini de karıştırıyormuş. Miro’ya göre yarbayın tek bir kızı var.”
Başımı öne eğip fısıldadım. “Defne...” Mevlüt albay başını salladı. “Evet. Küpeli senin, Miro doktorun peşinde. Adam doktorun bir şeyler bildiğini sanıyor.” Doktor ne bilecek ki? Kız daha yeni yaralandı. Tekrardan bir yaralanmayı kaldıramaz. Babası bu kadar önemli bir askerken bildiği bilgileri kızına, kızlarına yaymaz. Asıl tehlikede olan kişi Defne’ydi.. “Doktora zarar verebilirler.” Sesli düşündüğümü albay başıyla onayladı. Dirseklerini masaya yasladı. “Doktorun yanındaki dairelere daha üst düzey askerleri yerleştirdik. Özel yetiştirdiğimiz korumalar onun etrafında, zaten karşıdaki apartmanda da sen varsın.” diyerek beni, doktorun güvende olduğuna ikna etmeye çalıştı. “Sen kendine odaklan, küpeli sana zarar vermesin.”
Defne’ye zarar gelmesi ihtimali oldukça an sıkıcıydı. Daha ilk gördüğüm günkü kadının bu kadar önemli bir askerin kızı çıkması benim için büyük sürpriz olmuştu. Başımı kaldırıp Mevlüt komutana baktım. “Komutanım küpelinin yeri bulunduğunda...” Lafımı kesip araya girdi. Ne diyeceğimi gayet iyi biliyordu. “Poyraz ve Barut timi olarak hazırda olacaksınız.” Oturduğum yerden ayağa kalkıp esas duruşa geçtim. “Emredersiniz komutanım!” diyerek odadan çıktım.
Koridora çıktığımda birkaç adım atıp durdum. Defne.. Yumruğumu yanıbaşımdaki duvara geçirdim. Kadının benimle uğraşmasına alışkındım. Üç yıldır zaten bu kadınla başa çıkıyordum ama bu Miro.. Benimle uğraşsalar hiçbir problem yok. Defne’yle uğraşacaklar. Daha yeni yaraları iyileşen kadınla.. Benim.. “Komutanım?” Yanımda durup başını eğen kişiye baktım. “Komutanım iyi misiniz?”
“Doktor..” Etrafım giderek kalabalıklaşıyordu. Sakin kalmaya çalışmak oldukça zordu. Kendi canımın hiçbir önemi yoktu. Küpeliyi düşünen de yoktu. “Asker dağıl!” diyerek bağıran kişi etrafımda oluşmaya başlayan kalabalığı dağıtmayı başarmıştı. “Kurt.” Kısık sesle bana doğru yaklaştı. “Barut.” diye fısıldadım. Omzuma koyduğu eliyle omzumu sıkıca tuttu. “Hadi dışarı çıkalım.” Beni tutarken dışarı doğru yönlendirmeye başladı. Cebimdeki arabanın anahtarını çıkarıp bagajı açtım. İkimizde bagaja oturduğumuzda ciğerlerime dolan temiz havayı içime çektim.
Barut benim kendime gelmem için bana alan tanırken sabırla bekledi. “Şimdi anlat bakalım.” Bakışlarım bahçede dolaşırken tekrar derin nefes aldım. “O gün cenazede ne dediklerini sormuştun ya..” Barut başını salladı. “Doktor hakkında ileri geri konuştular.” Cümlemi bitirdiğim anda Barut oturduğu yerde dikleşti.
“Burdayım işte. Eğer gücünüz yetiyorsa gelin alın.” Defne arkamda duruyordu. Ben öne doğru adım attığım anda birkaç jandarma Defne’yi adamların görmeyecekleri şekilde arkasına aldılar. Karşımdaki pala bıyıklı bodur adam arkama bakıp bana geri döndü.
“Doktor güzelmiş asker.” Dağdakilerin aksine daha net bir türkçe kullanabiliyorlardı. Doktor hakkında söylediği cümle sabır çekmeme neden oldu. Yumruklarımı sıkıp direnmeye devam ettim. Şu an burada kargaşa çıkarmak doktora zarar verirdi. Karşımdaki adam ise gel beni döv derce konuşmaya devam etti. “Ne dersin biraz da bizimle paylaşır mısın? Sonra da öldürür atarız bir yere.”
Sabrımın son demi bu cümleyle tükenirken karşımdaki adama sağlam bir yumruk geçirdim. Kalabalık benim bu hareketimi bekliyormuş gibi üzerime doğru gelmeye başladı. Ortalık karışırken etrafta Defne’yi arıyordum. Biri bana doğru gelirken Defne göründü. Benden önce adama sağlam bir yumruk attı. Dengesini kaybettiğini fark ettiğim anda sol elimle belini sıkıca kavradım.
Benim tuttuğuma emin gibi karşısındaki adamın göğsüne tekme attı. Gülümsedim. Benim onu tutmuş olacağıma tereddüt etmiyordu.
“Ne dediler dedin?” Emin olmak için tekrar sordu Barut. Tekrarlayacak gücüm yoktu. “Önce kullanıp sonra öldürecekler dedin dimi? Ben doğru duydum yani?” Başımı salladım. Barut sinirle kendi dizine vurdu. “Yavşaklara bak! Utanmadan bir de seni tehdit ettiler!” Önümdeki boşluğa bakmaya devam ettim. “Mevlüt albay ne dedi?” Histerik bir şekilde güldüm. “Cenazesinde kavga çıkardığım kadın yaşıyormuş.” dedim bir çırpıda.
“Ne?” dedi şaşkınlıkla. Tekrarlamasına müsaade etmeden onu onayladım. “Doğru duydun. Küpeli yaşıyor ve..” Ben devam etmeden benim yerime tamamladı cümlemi. “Ve senin peşinde.” Onayladım. “Sende doktoru düşünüyorsun.” dedi aklımı okuyarak. “Cenazede yakın göründünüz değil mi?”
“Tek sorun küpeli değil.” dedim gözlerimi yerden çekmeden. Barut sessizce devam etmemi bekledi. “Miro diye bir adamdan bahsetti.” İç çektim. “O direkt Defne’nin peşinde.” diye bitirdim bütün diyeceklerimi. Barut sessiz kaldı. İkimizinde ne düşündüğü gayet belliydi. Sadece dillendirmeye gücümüz yoktu.
Nasıl yaşıyor olabilir bu kadın ? Her şeyin başlangıcı bu kadının sevgilisini vurmamla oldu. Poyraz timi bu adamı öldürmek için oluşturuldu. Ardından sevgilisi olan küpeli diyerek bahsettiğimiz kadın da dağa çıkmıştı. Sevgilisinin ölümünden de bizzat beni sorumlu tutuyordu.
“Kerem timini kur. Bir teröristi yakalayacağız. Bir sürü askerimizin kanına giren bir adam, kod adı arap.” Önüme itilen adamın fotoğrafına dikkatle baktım. Adam tam bir tipik teröristti. Tek farklılık parmağındaki yüzük. “Yüzüğü mü var?” diye sordum şaşkınlığımı gizleyemeden. Başını salladı. “Evet, nişanlıymış sözde.” Bu genelde alışık olduğumuzdan farklı bir durumdu. “Kadının adı Necla. Kadın hakkında başka bir bilgimiz yok.” Başını kaldırıp bana baktı. “Tek bir görevin var.” dedi. Önüme doğru boş bir dosya uzattı. “Timini kur ve karşıma getir.”
Esas duruşa geçtim. “Emredersiniz komutanım.” Tekrardan selam verip çıktım. Kapının önünden geçen Cemil’i kolundan tutup baktım. “Bana tim için potansiyeli olan askerlerin dosyalarını getir.” Cemil onaylayıp arşive doğru yürümeye başladı. O dosyaları alıp gelene kadar bende odama geçip beklemeye başladım. Cemil odama dosyalarla beraber geldiğinde önüme konulan dosyaları tek tek incelemeye başladım.
“Komutanım,” Önüme bir dosya itti. “Hakan Küçükarslan. 97 doğumlu. Bölgeyi bir harita gibi biliyor. Sorunsuz bir askerdir. Genelde uyum sağlar dediler.” Ben dosyayı incelerken Cemil bana anlatıyordu. Hakan’a güvenebileceğim her halinden belliydi. Dosyadan Hakan’ın fotoğrafını alıp dosyayı kapattım. “Hakan bizimle.” Cemil sıradaki dosyayı seçerken dosyaların arasında Fatih’in adını fark ettim. “Fatih Altındağ’ın dosyasını ver bana.” Şüpheyle bana baktı. “Komutanım emin misiniz? Fatih oldukça sorunlu biridir.”
Ona baktım. Kararlarımın sorgulanmasından nefret ederim ve Cemil şu anda tam olarak bunu yapıyor. “Fatih benim askerim sayılır. O da bu timde olacak.” Cemil, Fatih’in dosyasını alıp Hakan’ın dosyasının üstüne koydu. Uzattığı sıradaki dosyaya baktım. “Uğur Kutlu. Disiplin konusunda katıdır. Tek bir cezası dahi bulunmuyor.” Dosyayı incelerken Cemil’e baktım. “Time adapte olabilir mi?” diye sordum. Tereddütümün sebebi disiplin konusunda normalden fazla katı olmasıydı.
“Komutanım gördüğüm kadarıyla dumanını bile attırır.” dedi Cemil. “Yön bilgisi iyidir. Pusula gibi adam derler ya, o türden. Hem sizde gördünüz yanlış hatırlamıyorsam.” Fotoğrafa daha dikkatli baktım. Yüzü bir yerden tanıdık geliyordu ama tam çıkaramadım. “Uğur beklesin.” Cemil kenara aldığım dosyaya baktı. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. “Komutanım yanlış anlamayın ama Fatih konusunda tereddüt etmediniz. Uğur konusunda...” devamını getirmesine gerek yoktu.
“Fatih daha yeni adapte oluyor.” diyerek kararımı açıkladım. “Kontrol etmesi kolaydır.” Uğur’un dosyasını kenara koydum. Cemil’in uzattığı dosyayı aldım. “Ayda Tuna, istihbaratta görevli.” Fotoğrafına göz gezdirdim. Askerlerimizin hepsi birbirinden güzeldi. “Kılık değiştirme, dil bilgisi konusunda oldukça yeteneklidir. Daha önceki operasyonlarında da başarısız olduğu nadirdir.” Operasyon bilgilerine göz gezdirdiğimde gerçekten başarılı bir asker olduğu belliydi. Daha önce Uğur ile birlikte çıktıkları görev bilgisini de detaylı okudum. Bu bilgi Uğur konusunda karar vermeme yardımcı olabilirdi. Elimdeki kağıtları dosyaya yerleştirip Cemil’e uzattım. “Ayda bizimle.”
Rastgele bir dosya seçtim. Üstünde yazılı olan ismini sesli bir şekilde okudum. “Hamza Gemalmaz?” Cemil, ben dosyaya bakarken askerin bilgilerini aktarmaya başladı. “Hamza sporcudur. Oldukça dayanıklı bir asker.” Dosyaya bakmaya devam ettim. “Tek sorun şu, emir komuta da biraz zıttır.” Kaşımı kaldırdım. Bakışlarımı Cemil’e çevirdim. “Laf dinlemeyebilir yani?” Cemil ilk başta tereddüt etse de durumu kabul etmek zorunda kaldı. “Evet komutanım.” Fotoğrafına baktım. Sporcu olduğu belliydi. Yüz hatları kemikli, yakışıklı bir yüzü vardı. “Eğitiriz.” diyerek dosyayı kapatıp Cemil’e uzattım. “Hamza da bizimle. Hepsini test edeceğiz. Testten sonra kesinleşecek.”
“Komutanım,” Son dosyalardan birini önüme uzattı. “Taner Öztan. Daha önce turist rehberliği yapmış. Dil eğitimi iyidir. İngilizce, italyanca biliyor. İngilizceyi aksanlarıyla konuşur.” Dikkatli bir şekilde okudum. Fazla düşünmeye gerek yok. “Taner de bizimle.” Dosyayı kapatıp ona uzattım. “Uğur da teste tabi tutulacak.” Uğur’un dosyasını da diğerlerinin arasına aldı. Son iki dosyayı da uzattı. “Komutanım son iki kişi sunacağım. Murat Göktürk ve Hasan Turna. Hasan namazında niyazında, hoca diye tanınıyor. Bir ailenin tek oğlu, birde kız kardeşi varmış. Ağır makinalıda görevli. Murat da öyle, ağır makinalı. Murat, şehit Semih Göktürk’ün oğlu.” Semih Göktürk.. Neredeydi bu? Hatırladığım saldırıyı mırıldandım. “2000 Ankara saldırısı.” Cemil sakince beni onayladı. “Evet. Okumuş efendi bir çocuk.”
Daha fazla düşünmeye gerek yok. Bu kadar delinin arasına birkaç akıllı yerleştirilmeli diye düşünüyorum. Yoksa kontrolleri zor olacak gibi görünüyor. Ya da onları eğitmeye çalışırken ben kafayı yerim falan.. “Murat ve Hasan da bizimle.” Bütün dosyaları kapatıp Cemil’e verdim. O bütün dosyaları toparladı. Ardından da test için gerekli bütün detayları anlattım. “Sen timi topla. Görev olduğunu duyur.” Cemil başını sallayıp odamdan çıktı. Ayağa kalkıp timim için seçtiğim kişilerin fotoğraflarına tek tek baktım. Barut kapıyı çalıp odaya girdi. Ona oturmasını işaret ettim. O ise gülerek yanıma gelip timin kabataslak oluşan kişilerine baktı. “Timin hayırlı olsun kardeşim.”
Gülümsedim. “Umarım başarılı oluruz kardeşim.” Ona baktım. Elini sırtıma atıp sıvazladı. “Arap kod adlı teröristin peşine seni ve yeni timini gönderecekler. Elbette başarılı olacaksınız.” Tekrardan bakışlarını timin üyelerine çevirdi. Gözleri Fatih’in fotoğrafında takılı kaldı. “Fatih’i de almışsın.” Güldü. Hatta kahkaha atmıştı. Onun gülmesiyle bende güldüm. “Fatih olmadan yapabilir miyiz? Başıma daha en başından bela bulmam gerekiyordu.” Barut dediğime bir kahkaha daha atmıştı. Masanın üstündeki beremi alıp elime vurdum. “Gidiyorum ben, timimi test edeceğim.”
“İzliyor olacağım Kurt.” Gülüp odadan çıktım. Aşağıya toplanan timin başına doğru ilerledim. Hazırlanıp bahçeye çıktım. Cemil tek tek bütün askerleri bahçeye toplamıştı. Kemerimi tutarak önlerine ilerledim. Askerler beni görmeyip kendi aralarında konuşuyorlardı. Cemil beni gördüğü gibi “Dikkat!” diyerek bağırdı. Cemil’in sesini duydukları gibi hepsi esas duruşa geçti. “Merhaba asker!” gür sesim bahçede yankılandı. Hepsi bir ağızdan beni yanıtladı. “Asker tam teçhizat hazırlan araç bin!” Hepsi emri aldığı gibi koşturarak hazırlanmaya başladı. Araçlar geldiğinde hepsi tek tek araçlara bindiler.
Araziye geldiğimizde hepsine tek tek baktım. “Sizin canınız şu an itibariyle birbirine emanet. Siz birbirinizin badisi olacaksınız. Sizden birinize bir şey olursa badisinden bilirim. Şimdi yürüyün.” Tim birbirine güvenmek zorundaydı. Alışacaklardı, hepsi birbirine elbet alışacaktı ama alışana kadar görevde birbirlerini kollamak zorundalar. Herkes yürümeye başladığında onların arkasında ilerlemeye başladım. Gözlem yaparak hareket etmek her zaman için güvenliydi.
Mayınlı araziye geldiğimizde dikkatle ilerlemeye başladım. Askerlerden biri mayına bastığını iddia ettiğinde dönüp baktım. Bu sesin sahibi Fatih’ten başkası değildi. Fatih çaresiz bir şekilde bana baktı. “Komutanım vallaha bastım.” diyerek yüzünü buruşturdu. Derin bir nefes verip suratıma bakan diğerlerine baktım. “Tim,” Hepsi vereceğim emiri bekliyordu. “Arkadaşını kurtar.” Bağırarak önüme döndüm. Onlar Fatih’i bastığı mayından kurtarmaya çalışırken ben onları izlemeye başladım.
Ayda ilk olarak adım atmaya cesaret eden kişiydi. Ona dikkatle yaklaşırken Uğur çekilmesini söyleyip cebinden kasaturasını çıkardı. Uğur, bomba imhada iyiydi. Dikkatli bir şekilde mayını inceledi. Fatih çaresiz bir şekilde bekliyordu. Uğur ise bana döndü. “Komutanım bunlar patlamaz ki.”
“Emin misin asker?” derken eğilip elime bir taş aldım. Aldığım ağır taşı mayınlardan birine denk gelecek şekilde fırlattım. Taşın mayına denk gelmesiyle patlaması bir olmuştu. Etraf toz bulutu olurken, tim yere çöküp kendini korumuştu. Uğur ise bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi dikkatle Fatih’i mayından kurtarmaya odaklandı. Herkes dikkatli bir şekilde Uğur’u izliyordu. Mayından kurtardığında Fatih’e bakmadan başını salladı. Fatih gözlerini sıkı sıkı kapatırken ayağını da yavaş yavaş kaldırdı. Mayın patlamamıştı. Fatih, mayına baktı ve derin bir nefes aldı.
Tim de derin bir nefes alıp dikkatle yürümeye başladı. Bütün testler üç saatten fazla sürmüştü. Bütün timin canına okumuş olmam dışında hiçbir problemleri yoktu. Tam ortalarına geçip hepsine tek tek baktım. Hepsinde güzel potansiyel vardı. Birbirlerine adapte olmakta zorlanmayacakları bu testten sonra belli olmuştu. Hepsi bana dikkatli bir şekilde bakıyorlardı. Ne olup ne bittiğini anlamaya çalışıyordu. “Asker! Poyraz Timine hoş geldiniz.” diye bağırdım. Hepsi rahatlamış gibi derin bir nefes daha aldılar. Testi geçtiklerini anlamalarına ve tepkilerine güldüm. “Tekmil ver asker!”
“Hakan Küçükarslan, Ankara! Emret komutanım!” Hakan ile başlayan tekmil Ayda ile devam etti. “Ayda Tuna, Ankara! Emret komutanım!”
“Uğur Kutlu, Ankara! Emret komutanım!”
“Murat Göktürk, Ankara! Emret komutanım!”
“Hasan Turna, Antalya! Emret komutanım!” Fatih yüzündeki gülümseme ile bana bakıyordu. Yaşadığı zorlu sürecin altından böylelikle kalkmanın haklı gururu vardı yüzünde. “Fatih Altındağ, Ankara!” dedi bana bakarken. Yaşadıklarını bir o birde ben biliyordum. Yüzündeki gülümseme ile devam etti. “Emret komutanım!” Nitekim sesi en yüksek çıkanlardan biri de oydu.
“Hamza Gemalmaz, Balıkesir! Emret komutanım!”
“Taner Öztan, İstanbul! Emret komutanım!” Hepsine bakarken ellerimi arkamda belime yaslayıp tekrardan ciddileştim. “Ben tim komutanınız Kıdemli Üsteğmen Elbruz Kerem Kurt. İlk göreviniz iki gün sonra. İstirahat et!”
Hepsi bir ağızdan bağırdı. “Emredersiniz komutanım!”
Timimle beraber ilk çıktığımız görevi hatırlayıp gülümsedim. Arap kod adlı teröristi o gün ,tam alnından vurmuştum. Adam yere yığılırken kadın arkasında duruyordu. Yüz yüze geldiğimizde anlık şoku atlatıp üstüme yürümüştü. Sonrasında ise askeri bilgilerimi gizlemek zorunda kalmıştım. Ailemin güvenliğini sağlamak amacıyla her türlü önlemi aldım. Şimdi düşünüyorum da Kuzey komutanı daha iyi anlıyorum. O da ailesini korumak için tıpkı benim gibi her şeyini gizlemişti. Barut’la otururken Cemil yanımıza geldi. “Komutanım,” İkimizde ona baktık. “Kerem komutanım.” diyerek kendini düzeltti. “Size bir telefon var.”
Oturduğum yerden kalkarken arabamın anahtarını Barut’a attım. “Kapatır gelirsin.” Sessizce onayladı. İçeri giderken telefonun olduğu odaya doğru ilerledim. Asker kenara çekilirken telefonu aldım. “Alo?”
“Nasılsın esker?” Duyduğum ses ile gözlerimi kapattım. Sol elimi yumruk yapıp sıkmaya başladım. Bu ses ondan başkasına ait değildi. “Küpeli?” dedim öfkeme engel olamayarak. “Sen misin?” Güldü. Keyifli gülüşünü duymak bile vücudumdaki bütün kanın çekilmesine sebep oluyordu. O keyifle gülen dişlerini kırıp avucuna dökmek istiyorum. “Nasıl da tanıdın hemen. Özlemişsindir diye düşündüm.” dedi gülerken. Ardından gülmeyi bırakmadan daha sakin bir şekilde devam etti. “Senin doktora teşekkür etmek istedim esker. Beni o kurtarmış.”
Defne’den bahsetmesi bile sinir katsayımı arttırmaya yetmişti. Yumruğumu daha da sıkarken dudaklarımı dilimle ıslattım. “Seni öldürmekten sıkıldım küpeli.” Göz devirdim. Yumruğumu masaya vurdum. “Ama emin ol bu sefer seni öyle bir öldüreceğim ki.” Tekrardan yumruğumu vurdum. “Bu sefer tekrar dirilme yok küpeli, duydun mu beni?” Küpeli benim öfkemin aksine gayet sakin bir şekilde gülüyordu. “Sana bir hediye gönderdim. Belki seversin esker.” Cümlesini vurgulayıp telefonu kapattı. Elimdeki ahizeyi yerine koydum. Ben odadan çıkarken Cemil getirdiği kâğıdı bana uzattı. Aldığım kağıdı açtığımda içinden çıkan fotoğraflara baktım. Uzaktan çekilmiş şekilde balkonunda telefonla konuşan Defne vardı. Küpeli, Defne’nin evini izliyordu.
Küpeli, Defne’yi izletiyor. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Elimdeki kağıtları aşağı indirip etrafa baktım. Barut koridordan geçerken beni görüp yanıma geldi. “Ne oldu lan?” diyerek meraklı bir şekilde elimdeki kâğıda bakmaya çalıştı. “Küpeli,” diye fısıldadım. Barut sabırlı bir şekilde devam etmemi bekledi. “Defne’yi izletiyor.” diyerek devam ettim.
Barut benim ne dediğimi anlamamıştı. “Ne?” Diyerek dediğimi tekrar etmemi bekledi. Fotoğrafları Barut’un eline uzattım. Barut bana bakarken fotoğrafları aldı. Daha sesli bir şekilde ona tekrar söyledim. “Küpeli, Defne’yi izletiyor.” Barut ona uzattığım fotoğraflara baktı. “Siktir..” Yutkundu. “Nasıl lan?” Şaşkınlığını sessizce belirtti.
“Mevlüt albay korumalar Defne’nin yanında demişti.” Ona konuşuyor gibi değil de kendi kendime konuşuyor gibiydim. “Ama bu kadın Defne’yi uzaktan izletiyor.” Hızlı adımlarla albayın odasına yürümeye başladım. Kapıyı çalıp icazet beklemeden odaya girdim. “Küpeli yaşıyor.” Elimde kalan fotoğrafları masada oturan albayın önüne bıraktım. “Üstelik Defne’yi izliyorlar.” Albay önce benim verdiğim fotoğraflara ardından da arkamdan odaya giren Barut’un elindeki fotoğraflara da tek tek baktı. Sıkıntıyla iç çekti. “Kerem, gerekli önlemleri alalım.” diyerek elindeki fotoğrafları masaya bıraktı.
“Gerekirse doktoru ailesinin yanına gönderelim.” Defne’yi Çanakkale’ye göndermek mantıklı görünüyordu. Tek problem, onu bırakmak istemiyorum. yanımdan ayırırsam güvende olup olmayacağından emin olamıyorum. “Sadece küpeli değil Miro da peşinde. Eğer amaçlarının ortak olduğunu öğrenirlerse doktoru koruma işimiz zorlaşır.” Cemil odaya girip selam verdi. Elindeki dosyaları albayın önüne bıraktı. “İstediğiniz dosyalar albayım. Suikastın görüntüleri de burada.”
Albay yanına gelmesini işaret etti. “Aç da bakalım.” Cemil, videoyu ayarlarken albay da videonun ne ile alakalı olduğunu açıkladı. “Emekli Yarbay Kuzey Mutlu’nun suikast anına ilişkin ne var ne yoksa bu dosyada. Kamera görüntüleri de dahil.” Albayın yanına geçip ayakta beklemeye devam ettim. Açılan kayıtlar saldırının olduğu günün güvenlik kamera kayıtlarıydı.
Kamera görüntülerinde Defne ve babası alışveriş merkezinin koridorunda kol kola ve gülüşerek ilerliyorlardı. Bir oyuncakçının önünde durduklarında bir şeyler konuşuyorlardı. Defne’nin güzel yüzünden o parlayan gülüşü eksik olmuyordu. Babasını çok sevdiği belliydi. Ses kayıtları da açılırken babasının kalın sesi duyuldu.
"Önce annenin hediyesi, küçük hanımın hediyesi biraz daha bekleyebilir.” Sesler boğuktu ama dudak okuyabildiğim için az çok konuşulanları anlayabiliyorum. Kameranın bu kadar yakın olması da başka bir şans. İlerlemeye devam ettiler. Defne burada biraz daha kiloluydu. Belli ki babasının ardından iyice zayıflamıştı. Bir kuyumcudan bir kutu aldıktan sonra tekrardan oyuncakçının önüne geldiler.
Kayıtlarda arkalarında yürüyen adam oldukça dikkatimi çekmişti. “Şuradaki adam.” diyerek kısa boylu adamı gösterdim. Arkalarındaki adam bir anda babasının adını bağırdı. Arkalarını döner dönmez babası silahı gördü ve Defne’yi arkasına çekti. Defne’nin şaşkın bakışları, daha olan biteni kavrayamadan üç el silah sesi alışveriş merkezinde yankılandı. Defne duyduğu sesle gözlerini sımsıkı kapatıp yerinde irkildi.
Etraftaki insanlar can havliyle koşturarak kaçmaya başladı. Defne’nin babası derin nefesler alırken yere yığıldı. Defne, babasını sıkı sıkı tutarken babasıyla beraber yere yığıldı. Babasının göğsüne ellerini bastırmaya çalışıyordu. Olayın şokunu atlatamadan babasının canını kurtarmaya çalışıyordu.
Defne’yi öyle çaresiz görmek canımı sıkmıştı. Ağlarken çevresindeki insanlara bakıyor. İnsanlardan yardım istiyordu. Ceketini çıkarıp babasının yaralarına bastırıyordu. Ambulans on dakika sonra alışveriş merkezine gelmişti. Gelen kişiler hızlıca Defne’nin yanına çökmüşlerdi. Defne hemen adamlara her şeyi anlatırken adamların yapacak birşey kalmamıştı.
Gözlerimi kapatıp yutkundum. Video kaydı kapanırken Defne’nin çığlıkları kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu. “Baba!” Kayıt kapanırken Defne’nin çığlıkları kulağımda son kez yankılandı. Albay ekrana bakıyordu. “Yarbay emekli olmadan bir ay önce rütbesini aldı. Yani daha gençti.” Resmen göz göre göre adamı öldürmüşler. “Miro denilen şeref-” diyerek konuşmaya başlasam da durdum. Lafımı anında yutup cümlemi tekrardan kafamın içinde revize ettim. “Yani teröristi bir an önce bulup yok etmemiz gerekiyor komutanım.”
Albay başını sallayıp bana döndü. “Senin önceliğin doktor,” dedi bana bakarken. “Yanına git.” Emir kısa ve netti. Daha fazla sorgulamadan selam verip odadan çıktım. Hızlı bir şekilde arabama ilerledim. Kemerimi takarken ellerimi direksiyona yaslayıp başımı geriye attım. Defne’nin sesi hala kulaklarımdaydı. Derin bir nefes alıp tekrar gözlerimi araladım. Kontağı çevirirken etrafa bakıp alaydan çıktım. Trafik zaten çok yoğun değildi. Lojmanların olduğu sokağa girdiğimde korumalardan biri başıyla selam verdi. Sessizce hızlanırken köşeden dönüp lojmanlara girdim. Güvenlik kulübesindeki askerlere selam verip aracımı park ettim.
Doktorun evini gözetleyen askerlerden bir diğeri arabamın yanına geldi. “Komutanım.” Araçtan inip askere baktım. Etrafı güneş gözlüğümün altından kontrol ettim. “Etrafın güvenliği iyice sağlandı mı?” Elimle omzunu sıktım. “Sivil polisler lojman çevresindeki evlere yerleştirildi.” Dışarıdan normal bir sohbet gibi görünmesine dikkat ediyordum. Yüzüme yerleştirdiğim gülümseme de bunun bir parçasıydı.
“Dikkatli olun.” diyerek uyardım. Asker sakince beni onayladı. “Emredersin komutanım.” Normal bir konuşmaymış gibi gülerek askerin omzuna vurup kendi apartmanıma girdim. Arka taraftaki yangın çıkışından etrafı kontrol edip çıktım. Defne’nin apartmanına geçtiğimde apartman sakindi, sessizce asansöre bindim. Asansörden indiğimde doktorun kapısının önünde sadece pas pası vardı. Ayakkabılarını içeri koyduğunu biliyordum. Zile basıp doktorun kapıyı açmasını bekledim.
Kim olduğunu sormadan kapıyı hemen açan Defne’ye dik dik baktım. “Kapıyı açmadan önce kim olduğuna bakmaz mısın sen?” diye homurdanarak içeri girdim. Defne arkamdan kapıyı kapatırken derin bir nefes aldı. Arkamdan göz devirdiğine adımın Kerem olduğu kadar eminim. “Senin lojmana girdiğini söylediler Kerem.” diyerek kendini savunmaya çalıştı.
Daha fazla mızmızlanmasına izin vermeden araya girdim. “Söylemiş olmaları kapıyı açmadan önce bakman gerektiği gerçeğini değiştirmiyor doktor.” Onun koluna girdim. Eli karnında hareket ediyordu. “Neyse,” diyerek geçiştirdim. “İşler biraz ciddi.” Ona yardım ederken oturma odasına doğru geçtik. “Otur bakalım.” diyerek dikkatli bir şekilde onu koltuğa oturttum. Ağrılarını gizlemeye çalışsa da otururken yüzünü buruşturdu.
Oturduğu yerde arkasına yaslanıp başını kaldırdı. Bana baktı. Ne diyeceğimi merak ettiği belliydi. “Küpeli kod adlı terörist,” dedim sakin kalmaya çalışarak. “Seni izletiyor.” Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Neden?” Takılması gereken asıl konuyu unutmuş olmalıydı. Duraksadı. Asıl takılması gereken şeyi hatırladığı anda durmuştu. Kaşlarını çatarken bakışlarını dizlerine çevirdi. “O ölmemiş miydi?” diyerek en mantıklı soruyu bana yöneltti. Başını kaldırıp bana baktı. Elini doğru kaldırdı. “Cenazesine gittik biz onun. Hatta saldırdılar bize.” Başımı sallayıp onu doğruladım. Yanına oturdum. “Senin peşindeler. Seninle aramda bir şeyler var sanıyorlar sanırım.”
Bana bakarken “Bizim mi?” deyip gülmeye başladı. “Seninle benim?” diyerek ikimizi gösterdi. “Salaklar mı bunlar?” gülmeye devam etti. Onun gülümsemesini izleyip ona yaklaşmaya başladım. Bizim aramızda bir şey olamaz sanması saçma. Koltukta onun yanına kaydım. İyice dibine girip üzerine doğru eğilmeye başladım. Defne bakışlarını bana çevirdi, göz bebekleri büyümüştü. “Ne yapıyorsun komutan?” Defne bana bakarken gerilmişti. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadım. “Seninle benim aramda bir şey olamaz mı doktor?”
Göz bebekleri sorduğum soruyla bir an küçülüp tekrardan büyümüştü. Onun alamadığı minik nefeslerini de fark etmem hızlı oldu. Gözlerini sıkıca kapattı. Haline gülümseyip saçlarının bir kısmını kulağının arkasına ittim. Kulağına yaklaşıp fısıldadım. “Nefes al doktor.” Nefesimi boynunda hissediyordu. Hafifçe geri çekildiğimde Defne hafifçe yutkundu.
Onun yutkunduğunu gördüğümde gülümsedim Defne iyice gerilmişti. Onu görüp yanağımı onun yanağına sürttüm. Kulağına yaklaştım ve mırıldandım. “Evindeyken dikkatli olman gerekiyor doktor. İyi akşamlar.” Başka bir şey demesine gerek kalmadan geri çekilip ayağa kalktım. Kapıya doğru ilerlemeye başladım. Defne arkamdan adımı söyleyerek beni durdurduğunda kapıyı çoktan hafif araladım. Oturduğu yerden kalkmış, arkama kadar gelmişti. “Bana bir daha böyle yaklaşma.”
Dönüp ona baktım. “Niye?” dedip kaşlarımı kaldırdım. Duvara yaslanıp alayla gülümsedim. “Dikkatin mi dağılıyor yoksa?” Defne, bana göz devirip kollarını göğsünde birleştirdi. “Alakası yok.” diyerek kendini savundu. “Hoş bir şey değil.” Gözleri bana asla dokunmuyordu. “Bizim aramızda bir şey olamaz.”
Net bir şekilde konuşması benim canımı sıksa da beden dili tam tersini söylüyordu. Hızlı bir çeviklikle onu belinden tutup kapıyı kapattım. Bedenini kapıya yasladım. Defne neler olduğunu anlayamamıştı. Elleri refleksle göğsüme yaslamıştı. Kısa bir nefes alıp onun dudaklarına doğru eğildim. Defne’nin gözlerimin içine bakıyordu. Nefes alışı, yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Kazanmaya başladığım zaferle dudaklarına doğru eğilmeye devam ettim. Defne gözlerini sıkı sıkıya kapattı. Yüzüme yerleşen zafer gülümsemesiyle tam dudaklarının dibinde durdum. Ben konuşmaya başladığım anda dudaklarım onun dudaklarına değiyordu.
“Gerçekten aramızda bir şey olamazsa,” diye fısıldadım. “Neden şu an nefesin kesildi doktor?” diye sordum. Kalp atışları kulaklarıma kadar geliyordu. “Neden şu an kalp atışların kulağıma kadar geliyor?” Dudaklarımız birbirine değiyordu. Kollarımın arasında heyecanlanırken bile güzeldi. “Sen bunu en iyisi bunu bir düşün doktor.”
Bölüm sonu.
•“Seninle tanıştım ve kader dönmeye başladı.” Vampire Knight açılış parçası.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |