
《––––––🩺––––––》
Bölüm 11
“Gerçekten aramızda bir şey olamazsa, neden şu an nefesin kesildi doktor? Neden şu an kalp atışların kulağıma kadar geliyor? Sen bunu en iyisi bir düşün doktor.”
Gözlerimi aralayıp dibimden çekilip kapıdan çıkan Kerem’in arkasından bakakaldım. Elim istemsizce dudaklarıma gitti. Ne yaptığımı fark edip elimi indirdim. “Ne yapıyorum ben?” diye fısıldadım. Derin bir nefes alıp kapıya baktım. Niye beni öpmesini istedim? İş o kadar ciddi mi gerçekten? Başımı salladım. “Yok be kim olsa gerilirdim, öyle bir düşünceye kapılırdım yani.” diyerek inkar ettim.
Yaslandığım duvardan ayrılıp oturma odasına doğru ilerledim. Koltuğa otururken elim tekrardan dudaklarıma gitti. Hızlıca kalkıp sehpadaki telefonuma uzandım. Telefonumdan Denef’i aradım. Hızlı kalkmış olmamdan dolayı dikişlerime giren ağrı ile ufak bir inledim. “Ah..”
Dikişlerimi tutarak tekrar oturdum. “Defne?” dedi endişeli bir ses ile. “Ne oldu?” Kardeşimin sakin sesi kulağıma dolduğunda, dudaklarımdaki elimi çekmeden konuşmaya başladım. “Bir şey yok.” diyerek hızlı bir şekilde geçiştirdim. “Boş ver şimdi,” Başımı salladım. Asıl odaklanmamız gereken konu şuan farklıydı. “Seninle özel konuşmamız lazım." dedim. Denef anında “Tamam bekle." diyerek beni onayladı, ardından da büyük ihtimalle masadakilere döndü. "Ben birazdan yiyeceğim. Ali sen Asya’nın yemek yemesini sağlar mısın? O tabak bitecek Asya, babanı üzmek yok.” dedi ve bir öpücük sesi geldi.
Telefondan gelen hışırtı seslerini umursamadan dizimi sallayarak beklemeye başladım. Kapı sesi geldiğinde en son Denef “Anlat bakalım.” diyerek benim diyeceklerimi beklemeye başladı. Diyeceklerimi nasıl diyeceğimi bilmiyorum. Derin bir nefes alıp düşünmeden konuşmaya başladım. “Kafam çok karışıyor.” Denef'in şaşıran bir tepkisini beklesem de beklediğim olmadı. Aksine gayet sakin bir sesle karşılık verdi. “Biri var değil mi?” diye sordu. “Bulut haklıydı.”
“Sen, bizi mi?” Şaşkınlığım bu yarım kalan soruyla kendini göstermişti. Bulut'la konuştuğumda bizi dinlemiş olmalıydı. Derin bir nefes alıp saçlarımı geriye attım. Asıl odaklanmam gereken kısım bu değildi. “Neyse neyse, madem öyle saklamıyorum.” Ne diyeceğimi telefonun diğer ucunda sakince bekliyordu. “Denef,” dedim kesik bir nefes alarak. “Beni öpmek için yaklaştığında heyecanlandım.” Bir çırpıda söyledim söyleyeceğim şeyi. Elimle tekrardan dudaklarımı oynadım.
Sanki o anı tekrar yaşıyor gibiydim. Elimi dudaklarımdan çekip kalbime götürdüm. Göğsüme bastırıp kalbime odaklandım. Tıpkı o an gibi hızlı hızlı attığını fark ettim. Ha siktir.. Aşık olmak istemiyorum. Denef benim paniklediğimi hissetmiş olmalıydı. Yatıştırmaya çalışır gibi sakince konuşmaya başladı. “Bu normal.” dedi. “Bunu Ayaz’da da yaşamıştın yanlış mıyım?” Haklıydı. “Evet.” deyiverdim. Ah hayır değildi. Ayaz'da da heyecanlanırdım ama bu farklıydı. “Hayır,” Ne düşündüğüme karar veremiyorum. “Doğru ama Ayaz beni öpmediğinde böyle hissetmemiştim.”
“Nasıl?” dedi imalı ses tonuyla. Denef’in imalı sesini umursamamaya çalıştım. Saçlarımı geriye itip gözlerimi yukarı doğru çevirdim. Gözlerim tavana odaklanırken gözlerimden geçenler farklıydı. O an tekrar tekrar gözlerimin önünde oynadı. Zihnimin en ücra köşelerinde komutanın bana olan yakınlığı, kokusu durmadan dönüp duruyordu. “Durmasın istedim Denef.” dedim tek bir seferde. Aklımdan geçenleri düşünmeden söyleyebileceğim tek kişi Denef’ti. Beni yargılamadan, benimle uğraşmadan düşünen tek kişi oydu. “O kadar yakınımdayken durması beni üzdü.”
“Seviyor musun?” dedi net bir şekilde. Tek bir soru. Kendime sormaya korktuğum o soru, kardeşim tarafından yüzüme vuruldu. Seviyor muyum gerçekten? “Seviyor muyum? Bilemiyorum.” Komutana bir şey olma hissi beni üzüyordu ama annem kadar kötü hissetmem. Hissetmem değil mi? “Kafam çok karışık.” Telefondan gelen iç çekme bana istediğim cevabı az çok veriyordu ama ben anlama konusunda biraz kalın kafalı olabiliyorum. İnsanlık hali.
“Bence sen bir de Bulut’la konuş. Siz onunla hep iyi anlaşırdınız.” Bir süre daha sessiz kaldı. Neler demek istediğini toparlamaya çalışıyor olmalı. “Ben olgun Defne’yi de seviyorum,” dedi. Diyeceği başka bir şeylerin olduğunu biliyordum. Devam etmesi için bekledim. “Ama bence o olgun kız sen değilsin.” Denef'in ne demek istediğini anladım. Ayaz'dan sonra, Ayaz’ın nefret ettiğini ne huyum varsa istemsizce üstlerine bir örtü çektim. Olgunlaşmak zorunda hissettim kendimi. Eğer öyle kalırsam Ayaz gibi beni hiç sevmezler sandım.
Hemen ardından üstüne babamı kaybedişim benim, ister istemez büyümek zorunda hissetmeme neden oldu. Gece yarılarına kadar eğlenen Defne gitti. Tıp kazansa bile sosyal hayatından ödün vermeyen ben artık ortada yoktu. Yerine soğuk, evinden çıkmayan biri geldi. Öncesinde Bulut'la ve diğer kuzenleriyle acımasızca uğraşan kız yoktu. Her şeyin farkındayım ama eski beni geri getiremiyorum. Artık bu halime herkes alışmış gibi geliyordu. “Değil miyim?”dedim sesim titrerken. Tereddüt ettiğimin farkındaydı. Kabul etmek istemediğimin farkındaydı.
Denef'in tarafından gelen ufak sesi duysam da umursamamaya çalıştım. Denef hafif bir sesle güldü. “Kavga eden, çekişen kardeşimi seviyorum.” dedi. Küçüklüğünden beri yanında olan Defne’yi istiyordu. “Fazla düşünme,” diyerek yakındı. “Ki sen fazla düşünmeyi sevmezsin.” diyerek hatırlattı. Haklıydı. Fazla düşünmekten nefret ederim. Her zaman yapacağımı, sonuçlarını düşünmeden yapan biri oldum. Asla pişman olmayacağım konusunda hep kendimi şartlardım.
En azından önceden öyleydim. Denef'i başımla onaylayıp “Haklısın.” diyerek kabul ettim. “Sonra görüşürüz o zaman.” En kısa zamanda Bulut'la konuşmam gerekiyor. Denef’in şu anda halime güldüğüne eminim. “Görüşürüz canım.” Beni yanıtlayıp telefonu kapattı. Telefonu sehpaya koyup derin nefes aldım. Yavaşça karnımı tutarak ayağa kalktım. Banyoya ilerledim ve duşa girdim. Çıktığımda bornozumu düzeltip odama girdim.
Giyinmeden hemen önce dikişlerimin pansumanını tekrarladım. Pijamalarımı giyip mutfağa geçtim. Bir bardak su aldım. Bakışlarımı koridoru bulduğunda aklıma tekrardan dolan anılar ile gülümsedim. Salak salak gülmeyi bırakmam gerekiyor. Hem de en acilinden. Odama geçip yatağıma uzandım. Kendimi yatağıma attığım gibi gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım.
《––––––🩺––––––》
Deri ceketimi askıdan alıp dolabı kapattım. Ceketi giyerken aynaya bakıp saçlarımı düzelttim. Odadan çıkarken üniformalarımı düzgünce katlayıp poşete yerleştirdim. Bugün bunları yıkasam iyi olacak.
Odadan çıkarken poşeti alıp kapıyı kapattım. Telefonumu arka cebime yerleştirip alaydan çıktım. Alayın çıkışında arka tarafa park ettiğim arabama geçtim. Saat çoktan gece bir olmuştu. Defne çoktan uyumuş olmalıydı.
Kontağı çevirip arabayı çalıştırdım. Yarın bir gün olur da göreve gidersem diye içim içimi yiyordu. Hızlı bir şekilde lojmanlara doğru ilerlemeye başladım. Telefonum çalmaya başladığında cebimden telefonumu çıkardım. “Efendim Niyaz?”
“Selamın aleyküm, oğlum hiç sesin soluğun çıkmıyor unuttun mu beni?” Güldüm. Niyaz benim çocukluk arkadaşımdı. “Aleyküm selam, neyi unutacağım aslan kardeşim. Çalışıyorum biliyorsun.” Niyaz keyifli bir şekilde güldü.
“Neyse ne diyeceğim. En kısa zamanda köye gelmelisin. Özlettin iyice kendini.” Göz devirdim. Lojmanın olduğu sokağa girerken direksiyonu tek elimle sıkıca kavradım. “Hayırdır?” diye sordum. “Hayır hayır, bizim oğlanı evlendiriyoruz.” deyiverdi. Güvenlik kulübesindeki askerlere selam verip içeri girdim. “Oo hayırlı olsun. Gelmeye çalışırım ama gelemezsem de şimdiden hayırlı olsun.” Park edip arabadan indim. Önce kendi evime geçip çamaşırları yıkamaya atmam gerekiyordu. “Tamam hadi. Biz ava gidiyoruz iyi geceler.” Güldüm. Yine gece yarısı domuz avına çıkıyorlardı. “Tamam hadi iyi geceler. Bana bakın gençler geliyorsa dikkat edin.”
Eve girdiğim gibi kıyafetleri direkt yıkamaya attım. Evim yine sessizdi. Hızlıca makineyi programlayıp evden çıktım. Arka çıkıştan Defne’nin apartmanına geçip kapısına çıktım. Yedek anahtarla kapıyı açtığımda Defne’nin evi de sessizdi. Botlarımı içerideki dolaba koydum. Kimsenin burada kaldığımı bilmesine gerek yoktu.
Ceketimi çıkarıp portmantoya astım. Yavaş adımlarla yatak odasına doğru ilerledim. Kapısı ardına kadar açıktı. Yatakta sessiz bir şekilde yatıyordu. Karnının ve sırtının üstüne hala tam yatamıyor olmalıydı. Saçları yastığa özenle dağılmıştı. Yavaşça yatağın ucuna eğilip yatakta yatan ona baktım.
Çok güzel uyuyordu. Komidinin üzerinde ağrı kesiciler duruyordu. Gülümsedim. Yattığı yerde yavaş yavaş kımıldandı, saçları gözünün önüne geldi. Yavaşça gözünün önüne gelen bir iki tutamı geriye ittim. Acıyla yüzünü buruşturdu. Yanlışlıkla dikişini zorlamış olmalıydı. “Ihmm..”
Örtüyü kaldırıp pijamasına baktım. Hala acısı oldukça fazla olmalıydı. Defne uyurken dünya başka türlü işliyordu. Bunu ilk kez bu gece fark etmedim; ama ilk kez bu kadar net hissediyorum. O burada böyle huzurla uyurken zaman, görevdeki gibi ilerlemiyordu. Dakikaları saymıyordum. Her şey askıya alınmış gibiydi.
Kapıya sırtımı dönmüş durduğumu fark edince istemsizce irkildim. Normalde asla yapmam. Mekân fark etmez, alışkanlık bu. Çıkışları görmeden rahat edemem. Ama bu an.. O uyurken, içimde bir yerde “burada tehlike yok” diyen bir ses vardı. Bu sesi tanımıyorum. Güvenilir de gelmiyor. Yine de dinledim.
Nefesi düzenliydi. Göğsünün iniş çıkışı belirsizdi ama ben onu görüyordum. Görmem gerekiyormuş gibi. Sanki gözlerimi başka yere çevirsem bir şeyler eksilecek, kontrol dışına çıkacaktı. Mesleğim böyle öğretir insana; Gözünü ayırdığın an, kaybedersin.
Kaşları hafifçe çatıldı. Uykuda bile. O gördüğüm kadarıyla hep böyleydi. Uyanıkken dünyaya kafa tutar, uyurken bile teslim olmuyordu. Bir an için öne eğildim. Tehlike var sandım. Onu birileri benden alacak sandım. O kadar hızlı oldu ki bu hareket, kendime güldüm sonra. Defne’nin rüyalarında bile kendini savunacak biri olduğuna emindim.
Ama yine de..
İçimde bir şey gevşemedi.
Daha birkaç gün önce onu kollarımın arasında kanlar içinde görmüştüm. Bu alışık olduğum bir şey değildi. Onu hep ayakta gördüm. Sert, inatçı, geri adım atmayan haliyle. Bana da geri adım attırmayan haliyle. Yan yana geldiğimizde iki sert yüzey gibi çarpışırdık bazen. Çoğu zaman bakardık. Gözlerimiz, aramızdaki en dürüst dil oldu hep.
Şimdi ise.. En sevdiğim anlardan biriydi. Gözleri kapalıydı. Dünyayla bağını kesmiş gibiydi. Mavi gözleri farkında olmadan benimle kurduğu en büyük bağdı. İnatlaştığında bakışlarını kısardı. Sinirlendiğinde kaşları otomatik çatılır, bana alaylı alaylı bakardı. Geçmişinden bahsedilince ise.. Gözlerini bana diker, buruk buruk bakardı. Her an gözleri dolacakmış gibi. O inat kadından eser kalmazdı öyle anlarda. Tek bir lafımla ağlayabilecekmiş gibi..
Elimi uzattım. Refleksle.
Saçına değmek için değil. Kendime bunu söyledim devamlı. Sadece.. orada olduğunu bilmek için. Birkaç tel parmaklarımın ucundaydı. Dokunsam uyanır mıydı bilmiyorum.
Elimi geri çektim.
Bu geri çekiliş, düşündüğümden daha ağır geldi bedenime. İçimde bir boşluk açıldı sanki. O boşlukta ne vardı, adını koyamadım. Koymak istemedim. Bazı şeyler isimlendiği an gerçek olur. Ben gerçekliğe hazır değilim. Benim gerçeğim ona zarar verebilirdi.
Defne’nin korunmaya ihtiyacı yok. Bunu kendime defalarca söyledim. Onu tanıyorum. Babası onu her türlü koşula bilmeden yetiştirmişti. Silah tutuşunu, bakışlarını, susuşunu. Gerektiğinde nasıl sertleştiğini. Gerektiğinde nasıl kırıldığını. Ama yine de.. uykuda insan başka biridir. Savunmasızdır. Ve bu savunmasızlık, benim içimde istemediğim bir duyguyu tetikliyordu.
Korumak.
Bu kelimeyi sevmediğini biliyorum. Defne, korunacak biri gibi görülmekten nefret eder. Haklı da. Ama benim için bu bir rol değil. Bir tercih de değil. Bir refleks. Öğretilmiş, kazınmış, kemikleşmiş bir şey. Ve onu düşünürken bu refleks, diğer her şeyin önüne geçiyor.
Nefesini tekrar saydım.
Bir.
İki.
Üç.
Bunu yaptığımı fark edince kaşlarımı çatıldı. Saçma. Ama durmadım. Çünkü durursam..
Defne uyanırsa bu an bitecek. Bunu biliyordum. O uyanmadan gitmem gerekiyordu. Aramıza o mesafeyi bir süre daha koymak zorundaydım. Bana gerekli olan sınırı çizmesi gerekiyordu. Ama şimdi.. şimdi o mesafe yoktu. Sadece biz vardık.
İçimde bir sıkışma hissettim. Tam göğsümde. Tanıdık değildi bu his. Çatışma öncesi gerginliğe benzemiyordu. Görev stresine hiç benzemiyordu. Daha sessiz, daha derindi. Ve daha kalıcı bir şeyin habercisi gibiydi.
Aşk demedim buna.
Demeyeceğim de.
Aşk bana fazla geliyor. Fazla savunmasız. Fazla yorucu.. Ben savunmasız kalmayı sevmem.
Ona baktım. Uzun uzun. Ezberlemek ister gibi. Yüzündeki çizgileri. Kaşlarının şeklini. Dudaklarının duruşunu. Bunları bilmek istemediğimi sandığım halde, zihnime kazıyordum. Sanki yarın bir yerde lazım olacakmış gibi.
Bir an için gitmeyi düşündüm. Sessizce, onu uyandırmadan. Ama adımlarım kıpırdamadı. Gitmek.. o an doğru bir seçenek gibi gelmedi. Ama o uyurken, burada kalmak bir zorunluluk gibi hissettirdi. Sanki gidersem bir şeyleri yarım bırakacaktım. Ve ben yarım bırakılmış şeylerden hoşlanmam.
Defne hafifçe kıpırdandı. Onun kıpırdanması kalbimi hızlandırdı. Yine saçma ama gerçek. Uyanacak sandım. Gözlerini açıp beni yakalayacak sandım. Ne diyecektim? “Kontrol ediyordum” mu? Yalan olurdu. Kendime bile.
Ama uyanmadı. Sadece mırıldandı. Anlamadığım bir kelime. Belki bir isim. Belki bir anı. O kelimenin bana ait olmama ihtimali canımı sıktı. Bu düşünceye de ayrı sinirlendim. Defne kimseye ait değildir. Buna kendim de dahilim.
Yine de..
İçimdeki sıkışma geçmedi.
O an anladım ki mesele onu istemek değil. Onu sahiplenmek hiç değil. Mesele.. onun varlığının, benim içimde bir şeyleri yerinden oynatması. Düzeni bozması. Öncelikleri karıştırması.
Ve ben düzeni severim. Ama Defne..
Defne bütün düzenimi alt üst eden bir şey gibi duruyordu. Uykusunda bile.
Sessizce geri çekildim. Aramızdaki mesafeyi korudum. Kendimle onun arasına görünmez bir çizgi çektim. Ama o çizginin her saniye inceldiğini de biliyordum. Uyanmasını istemem. Bu düşünce, beni en çok korkutan şey oldu.
Defne’ye mesaj geldiğinde telefonuna gözüm kaydı. Saat çoktan sabaha karşı beş buçuk olmuştu. Bir saat sonra alaya geçmem gerekiyordu. Evden çıkmadan önce yaklaşıp kokusunu içime çektim. Bir süre ondan uzak durmam gerekirse kokusunu hiç kaybetmeyeyim diye..
《––––––🩺––––––》
Kapım ısrarla çalıyordu. Gözlerimi aralayıp tekrardan kapattım. Komidinde duran telefonumu alıp saate baktım. “Sabahın bu saatinde, kargalar yeni kahvaltısını yaparken kim bu?” Yattığım yerde sinirle derin bir nefes aldım. Çalan kişinin ağzına sıçayım. “Komutan eğer sensen çok büyük arıza çıkaracağım. Haberin olsun.” diyerek sesimi duyabilmesi yükselttim. Zar zor yataktan kalkıp kapıyı açtım.
Poyraz timi karşımda kapıya dizilmiş, bekliyorlardı. “Beyninizi sikeyim.” diyerek suratlarına sövmekten çekinmedim. Başımı kapıya yasladım. “Aha doktor bize sövdü.” Barut kapının yanındaki duvara yaslanmış bana bakıyordu. “Hepsi sizin yüzünüzden komutanım. Ben dedim daha geç gelelim diye.” diyerek Barut’un lafına dalıverdi Uğur. Bütün tim ters ters baktı. Onlara bakmayı bırakmadan gözlerimi devirdim. “Sabahın yedisinde bok mu var, dizildiniz kapıma?”
“Geçmiş olsun demek için...” dedi Murat mırıldanarak. Murat'ın kısık sesi benden çekindiklerini gösteriyordu. Benden çekinmeleri için bir şey yaptığımı düşünmüyorum ama.. Geriye doğru bir adım attım. Başımla içeriyi gösterip kapıyı iyice açtım. “Geçin içeri.” Kapıyı onlara bırakıp odama döndüm. Sandalyenin üstündeki sabahlığımı üstüme geçirdim.
Oturma odasına döndüğümde Barut elindeki pembe lale buketini bana doğru uzattı. Gülümsedim. “Teşekkür ederim, Barut.” diyerek elindeki çiçekleri alıp masanın üstüne bıraktım. Onlara baktığımda hepsi koltuklarıma yerleşmiş oturuyorlardı.
“Ne alırsınız?” Sorumla Barut anında “Yok doktor. Biz sadece geçmiş olsun demek için uğradık.” diyerek eliyle hayır işareti yaptı. “Yok canım olur mu öyle şey hemen çay koyuyorum.” Oturduğum yerden kalkıp mutfağa geçtim. Timin konuşma sesleri geliyordu. Fatih yine boşboğazlılık yapıyordu. “Komutanım yok mu acaba?”
“Niye olsun Fatih?” diyerek cevap verdi Uğur. “Burası doktorun evi ya.” diye de ekledi. Fatih, büyük bir özgüvenle “Komutanım hastanede bi an bile doktorun yanından ayrılmayınca herhalde burda kalmıştır diye düşündüm.” diyerek Uğur’a yanıt verdi.
“Düşünme sen Fatih, düşünme.” dedi. “Bir bakmışsın bu düşüncelerin hop Kurt’un kulağına gitmiş.” Barut'un kalın sesi tehditkâr cümlesiyle Hakan anında “Yapmayın komutanım. Sadece Fatih’i değil, hepimizin belasını siker Kerem komutanım.” demişti. Barut'un sahte öksürüğü ile Hakan kapının pervazında duran bana döndü. Barut beni ne ara fark etti acaba.. "Çok özür dilerim doktor hanım." Başımı sağa sola sallayıp sorun olmadığını belirttim.
“Acıdım size,” gülümsedim. Kerem’in bazı konularda acımasız olduğunu tahmin edebiliyordum. “Söylemem korkmayın.” ellerimi dizlerime yaslayıp tekrardan yerime oturdum. “Çaylar birazdan hazır olur.” Karşımda oturan Murat’a baktım. “Sen time döndün mü Murat?” Murat başıyla beni onayladı. Mutlu olduğu belliydi, yüzü gülüyordu. “Evet doktor hanım.” Gülümsedim. “İyi iyi, yarın yine görüşürüz hepinizle. Yarın geliyorum zaten evde sıkıldım.”
Barut oturduğu yerde anında bana döndü. “İki gün daha izinlisin nereye geliyon?” Göz devirdim. “Daraldum da bezdum.” Sabahlığımın yakasını silktim. “Salın beni.” Fatih imalı bakışlarını bana çevirdi. Sırıtarak “Valla doktor hanım biz salarız da Kerem komutanım sizi salar mı bilemedim.” diyerek özenle vurguladı. Fatih'e ters ters baktım. Bir cevap vereceğimde benden önce Barut araya girdi, Fatih'e ters bakışlar attı.
“Fatih sen çok boş konuşmaya başladın.” dedi uyarı dolu bir ses tonuyla. “Kalk çayları getir doktor hanım yorulmasın.” Fatih emri yerine getirmek için ayağa kalktı. Bende oturduğum yerde rahatça geriye yaslandım. “Ee doktor nasıl oldun? Daha iyi misin?” Gülümsedim. Mutfaktan sesler geliyordu. Fatih çayları ayarlarken bende bütün dikkatimi Barut’a çevirdim. “İyiyim. Bir hafta hastanede yatıp birde burada yatınca sıkıldım.” Barut beni dinliyordu. Dinliyordu dinlemesine ama dikkati aile fotoğrafımızdaydı. Babam ölmeden önce çekindiğimiz son fotoğrafta.. Buruk bakışlarını net bir şekilde görebiliyordum. Hakan’da komutanının nereye baktığını görmek için bakışlarını fotoğrafa çevirdi. “Aileniz mi doktor hanım?” diye sordu.
“Hm hm..” diyerek onu onayladım. Fatih elindeki tepsiyle çay servisine başladı. Bardağımı alıp yudumladım. “Ana..” dedi şaşkınlıkla. “Doktor hanımın babası bu güzelliği görünce iki tane daha mı yapmış?” dedi. Tepsiyi tutarken bakışları fotoğrafımızdaydı. Fatih’in cümlesine kahkaha attım. Ben gülerken Barut iyice sinirlenmişti. Yanına oturan Fatih’in kafasına bir tane patlattı. “Ama komutanım..” Barut dişlerini sıkarak konuştu. “Sus Fatih. Sus yoksa kafanı patlatacağım.” diyerek onu tekrardan uyardı. Gülmeye devam ettim.
“Kardeşleriniz mi doktor hanım?” Başımı salladım. Daha yakından görmeleri için ayağa kalkıp çerçeveyi onlara yaklaştırdım. “Kaküllü olan Denef, diğeri ise Defin. Üçüzüz biz.” Barut, yaklaştırdığım çerçeveyi eline aldı. Hepsi fotoğrafa yaklaşıp bakarken Barut parmağıyla çerçeveyi okşadı. Kimse fark etmedi sandı ama başını kaldırdığında benimle göz göze geldi. Defin dikkatini çekmiş olabilir. Bana benzediği için söylemiyorum ama taş gibi kadındır.
“Babanız da genç görünüyormuş doktor hanım.” diye bir yorum yaptı Uğur. Gülümsedim, babamın fotoğrafına sevgi dolu bir şekilde bakıyordum. “Gençti çünkü. Biz beklenmeyen çocuklarız. Annemler sevgiliyken olmuşuz biz.” Barut sanki bunları biliyormuş gibi dinlemişti beni. Bakışları Defin’in üzerinde geziniyordu. “Sen benim kardeşimden mi hoşlandın Barut?” diye sormadan edemedim. Anında başını kaldırıp bana baktı. “Ne?” Kaşlarımı kaldırıp ona bakmaya devam ettim. “Yok be doktor.” diyerek sorumdan kaçmaya çalıştı.
Tim bir saat kadar oturduktan sonra karargâhtan çağrıldıkları için evden ayrıldılar. Hazır fırsatım varken evleri toplayayım bari. Odayı toplayıp yatak odasına geçtim. Komutan sayesinde orası da çok fazla dağılmamıştı. En son viledayı tekrardan banyoya götürüp koydum ve koltuğa uzandım. Dikişlerim ağrıdığı için yakınıma aldığım ilacı ağzıma atıp suyla beraber yuttum. Televizyondan bir film açarken filme odaklanmak için telefonumun sesini kıstım.
“Bazen ilk görüşte bilirsin, o insan senin kaderindir. Bazen bir ömür ararsın, bulunmaz.”
İlk görüşte bilirsin.. mi? Ayaz’ı düşünmeye başladım. Bakışlarını, davranışını gözümün önüne getirdim. Hayır, Ayaz’la evliliği hiçbir zaman düşünmedim. Evet, Ayaz’la sevgili olarak geçirdiğim vakitten pişman değildim. En azından bir döneme kadar ama olası bir evlilik teklifi durumunda. Hayır o an sevgililiğimin getirisi olarak kabul etsem de heyecanlanmazdım herhalde. Ayaz dizlerinin üzerine dahi çökmezdi.
Oturduğum yerden kalkıp odama geçtim. Odamdan getirdiğim kutuyu önüme alıp oturdum. İçini açtığımda ortaya çıkan fotoğraflar ile gülümsemeden edemedim. Babamın fotoğrafları, kardeşlerimle her yıl çekilen yaş günü fotoğraflarımız derken Ayaz’la olan birkaç fotoğraf kalmıştı. Geri kalanlarını çöpe atmıştım. Bu kalanlar ise hepimizin aklında olan anılarla ilgiliydi. Baktığım fotoğraftaki anı gibi... Fotoğrafta kaos hakimdi. Annesi peşinden koşan bir Defne, Nehir teyzesinin kucağında bir Defin ve köşede çiçeklerin arasında oturan bir Denef vardı.
“Defne koşma!”
“Anni tufaleettt.” Deniz, kızlarının peşinde dolaşırken Defin tuvalete gitmek için ortalığı birbirine katıyordu. “Nehir,” Nehir bahçenin diğer ucundaki kardeşine baktı. “Sen Defin’i tuvalete götürür müsün? Bende Defne ile Ayaz’ın üstünü değiştireyim.” Defne ve Ayaz birbirlerine girmiş, ortalığı birbirlerine katmışlardı. Arka bahçede bütün her yer çamur olmuştu. Defne gülerek çamurlu elini Ayaz’ın ağzına sokmaya çalışıyordu. “Sokma şu elini Ayaz’ın ağzına!” Ayaz ise Defne’nin elini itmiyordu. Sadece başını diğer tarafa çeviriyordu. Defne ise bunu bir oyun sanıyordu.
Ayaz hep bizimleydi evet ama hiç bizimle eğlenmezdi. Şimdi düşünüyordum da Doruk haklıydı. Ayaz sadece bize katlanıyordu. Özellikle ortaokuldan beri.. küçükken beraber oyunlar oynardık ama sonradan sonraya bunlar kesildi.
"Ya sen çağırsana ikizin değil mi?" Mine bana bakmadan göz devirdi. Ayağıyla bana vurdu. "Hadi Defne bu nasıl bir korkaklık ya." Sinirle tekrardan ona baktım. Ayaz’ın odasına doğru ilerledim. "Sus sen." Kapının önüne geldiğimde derin bir nefes alıp açık kapıdan içeri baktım. Bir anda odaya itildiğimde yatağında yatan Ayaz ne olduğunu anlayamadı ve şaşkınlıkla yattığı yerden kalktı. Kapı ardımdan kapanıp kilitlenirken kapıya yaklaşıp yumruklamaya başladım.
"Mine saçmalama aç şu kapıyı!" Mine kapının arkasından gülüyordu. Sesini duyabiliyorum. "Ya tamam be kızım biraz konuşun. Sonra çıkarsınız." Sinirle kapıya doğru bağırdım. "Mine!"
Ayaz, benim aksime sakince yatağında oturuyordu. Kitabı kenara koyup bana bakmaya başladı. Şakasız yarım saat Mine'ye yalvardıktan sonra pes edip sinirle kapıya bir tekme attım. Ayaz'ın çalışma masasındaki sandalyesini çekip oturdum. Sessizce etrafa bakmaya başladım. Ayaz’ın odası aşırı sade ve koyu tonlarla döşeliydi. Çalışma masası camın önündeydi. O, manzara eşliğinde ders çalışmayı severdi.
"Saat geç oldu. Buraya yat sen." Ayaz'ın sözleri ile bakışlarımı ona çevirdim. "Sen ne yapacaksın?" Ayaz bakışlarını tekrardan kitabına çevirdi. "Belli ki bu gece burada kalacaksın. Bende koltukta yatarım." diyerek köşedeki koltuğu gösterdi. Oturduğum yerden kalkıp hemen yanımdaki koltuğa uzandım. Ayaz'a arkamı döndüm. Açıkçası biraz utanıyordum. Mine’lerin böyle bir işe kalkışmış olmaları bile beni utandırmaya yetti. Sessizce camdan dışarıyı izlemeye başladım. Ayaz benim daha iyi görebilmem için kumandayla perdesini biraz daha kaldırmıştı. Beni umursamadan kitabını okumaya devam etti.
Sabah gözlerimi aralayıp etrafa baktım. Ayaz'ın göğsünde mi yatıyorum ben? Başımı onun göğsünden kaldırıp baktım. Ayaz da gözlerini aralarken bana bakıp yataktan kalktı. Bende onun ardından kalkıp Ayaz'ı izlemeye başladım. Ayaz çekmecesinin içindeki anahtarı alıp kapıyı açtı. Hiçbir şey olmamış gibi odadan çıktığında sessizce yatakta oturur hale geçtim. Neler oluyor? Mine odadan çıkan kardeşine gülümsedi.
"Çekmecedeydi değil mi?" diyerek Mine’ye döndü. Gediz cevabını bildiği soruyu Mine’ye yöneltmişti. Sessizce ayağa kalkıp hafiften dolan gözlerimi sildim. En azından koltukta yatmama müsade etmemiş. Mine "Evet anahtarın yerini asla değiştirmez." diyerek Gediz’i onayladı. Doruk kapının önünde durdu ve ayakkabılarını giyen Ayaz’ın arkasından baktı ve Mine’lere döndü. "Ayaz, Defne ile mi uyudu?” Mine başını sallayıp onayladı. Doruk şaşkın ifadesini gizlemedi. “Çocuk gibi onları odaya mı kilitlediniz?"
Defin bir yandan instagramda dolaşıyordu. Telefonundan başını kaldırmadan Doruk’un sorusunu cevapladı. "Biz yaptık, Ayaz reddetmedi. Ayaz'a gücümüzün yetmeyeceğini biliyorsun Doruk.” Başını telefonundan kaldırıp ona baktı. “Çıkmak isterse çekmeceden o anahtarı alıp odadan çıkardı." Doruk Defin'in haklı olduğunu biliyordu. Yedek anahtarın odanın içinde olduğunu biliyorlardı. Ayaz’a baktıklarında Ayaz onlara göz devirip evden çıktı.
Doruk, Ayaz’ı içlerinde en iyi tanıyanlardan biriydi. Beline yerleştirdiği ellerinden birini açıp Definlere yöneltti. "Sırf Defne için çıkmadığı belli. Defne'yi sevmediği de. Bence bir daha yapmayın. Benden söylemesi."
Doruk kesinlikle haklıydı. Ayaz o gün sırf beni üzmemek adına o odada benimle yatmıştı. Daha sonra açıklamaya çalışması bile beni üzmemek adınaydı. Hatta daha ilerisi, benimle sevgili olması bile bunun kanıtı gibiydi. Kerem’in benimle ilgilendiği dönemler gözümün önüne geldiğinde, Kerem’le daha mutlu hissettiğime eminim.
Kerem, her kötü anımda nasıl oluyorsa yanımda bitiyordu. Elimi tutuyor, burada en ufak bir an bile yalnız hissetmeme izin vermiyordu. Elim istemsiz dikişlerime giderken hastanede yanımda durmasa bile hastane koridorlarından ayrılmadığını bilmek bile içimi heyecanlandırıyordu. Fotoğrafları yerdeki kutuya bırakıp koltuğa uzandım. Elim dikişlerimdeyken gözlerimi kapatıp düşünmeye başladım.
“Defne’m uyan hadi lütfen bırakma beni.” Duraksadım. Kulağıma gelen sesler Kerem’e aitti. Çok net hatırlayamıyorum belki ama onun dediklerini duyacak kadar kendimdeymişim demek ki.
“Gidersen kiminle atışacağım doktor.” Hala kiminle atışacağının derdindesin demek komutan. Bir insan hiç mi değişmez? Gıcık herif.
“O adamı bulup geberteceğim Defne. Sana yemin ederim onu geberteceğim. Doktor gitme bak daha çok atışacağımız günler olacak. Seninle atışmayı çok seviyorum doktor. Bunu benden alamazsın.” Kimse senden atışmamızı alamadı demek komutan. Gel de atışalım artık. Dikişlerim ağrırken yüzümü buruşturup koltukta kımıldandım.
“Bak ne diyeceğim. Sana diyordum ya benim hayalimi kuran çok kız var diye. Annem birini bulmuş eve gittiğim gibi beni darlayacakmış. Beni kaptırıyorsun doktor. Hızlı olmalısın elini çabuk tut.” Kulağımda yankılanan sesler ile bir anda koltukta ayaklandım.
“Ne demek kaptırıyorsun lan? Kim alacak lan bu komutanı?” Kaşlarımı çattım. “Saçmalıyorum, o huysuzu kim alır ki? Aksi adam sonuçta kimse onu çekemez.” Ben dışında... Ne ben dışında ya o huysuzu bende çekemem. "Off.." Bütün uykum kaçtı.
Telefonumu alıp üstümü değiştirdim. Markete gitmek için evden çıktım. Markete ilerlerken arkamda birkaç adım sesi duydum. Göz ucuyla arkama baktım. Biri peşimden geliyordu. Arkamdaki adamı atlatmak için uğraşsam da atlatamayınca tenha bir sokağa girdim. Bir binanın arasına saklanıp beklemeye başladım. Adım sesi iyice yaklaştığında hızlıca çıkıp adamın bacak arasına tekmeyi vurdum. “Ah, siktir!” diyerek bacak arasını eliyle kapattı. “Doktor hanım bekleyin ben polisim.”
Adamın belindeki silahı hızla alıp ona doğrulttum. “Göster kimliğini.” dedim. Adam elini cebini attığı anda adamı tekrar uyardım. “Yavaş hareket et.” diyerek adamı uyardım. Karşımdaki adam yavaşça cebindeki cüzdanını çıkardı. Gösterdiği polis kimliği ile silahı indirdim. Elimdekini adama doğru uzattım. “Sizi korumak için görevlendirildim.” Derin nefes aldım. Saçlarımı geriye atıp polise baktım. “Kerem Yüzbaşı mı istedi?”
Adam yavaşça başını sağa sola salladı. “Hayır Albay ve emniyet amirimiz istedi.” Başımı kütletip polise baktım. “Pekala.” Ellerimi belime yasladım. “Kusura bakma dikişlerime dikkat etmek zorunda olduğum için tekme attım." Adam gülümsedi. "Sorun değil,” derken silahını tekrar eski yerine yerleştirdi. “O dikişe rağmen oldukça çeviksiniz." Gülümsedim. Başımla onu onaylayıp marketi gösterdim. "Markete gidiyorum." Polis beni onayladığında tekrardan ara yoldan çıktım. Arkamdan geleceğini biliyordum. Ana yola çıktığımda apartmanın girişinde başka bir adam vardı.
Markete girdiğimde kapının girişinden bir sepet alıp yürümeye başladım. Çok fazla bir şey yemek istemiyorum. Midem de çok fazla izin vermiyor zaten. Birkaç makarna ve sos aldım. Acaba Kerem akşam bana uğrar mı? Ya aç gelirse? Ben en iyisi et de alayım. Et reyonundan biftek alıp birkaç abur cubur aldım ve kasaya ilerledim. Ödemeyi yaptıktan sonra eve geri dönmeye başladım. Son dakika beni takip eden polise aldığım sandviçi de marketten çıktığımda çaktırmadan polise verdim.
Lojmanlara girerken askerlere selam verip gülümsedim. Ben içeri girerken askerlerden biri arkamdan bana seslendi. “Doktor hanım kargonuz geldi bu arada.”
“Kargo?” dedim tereddütle. “Sipariş vermemiştim ama neyse, belki annemler göndermiştir.” Askerin uzattığı kargoyu alıp eve çıktım. Kargoyu kapının kenarına bırakıp mutfağa geçtim. Poşetleri tezgâha bıraktım. Yemeği hazırlamaya başladım. Makarnayı pişirip sosunu diğer tavada hazırladım. Bifteği de akşama yakın pişirdim ve güzel bir sofra hazırladım. Odama geçip üzerimi değiştirdim. Pijamamı giymektense rahat ama şık bir şeyler giydim. Koltuğa oturup beklemeye başladığımda saat henüz yeni sekize geliyordu. Sessizce oturduğum yerde televizyonu açıp kanalların arasında dolaşmaya başladım.
Saat on bir buçuğu bulduğunda artık yavaşça koltuğa uzanıp telefonu da kırlentin altına yerleştirdim. Anlaşılan komutan buraya uğramayacak. Uzandığım yerde televizyonda oynayan diziye sessizce odaklandım.
《––––––🩺––––––》
“Komutanım hoş geldiniz.” Lojmanın girişindeki askerlere selam vermek için camımı açtım. “Hoş bulduk,” diyerek başımla doktorun evini gösterdim. “Doktor evinde mi?” diye ekledim. Lojmandan çıkmadan önce tehlike altında olan herkesin adını verir, bütün gün ne yaptıklarını sorardık. Bu aldığımız bir güvenlik önlemiydi. Bugün de çok farklı sayılmazdı. Yani dışarıdan çok farklı görünmüyordu en azından.
“Evet komutanım bir kere markete gitti. Sonra kargosunu alıp çıktı.” Kaşlarımı çattım. Benden habersiz kuş uçmayacak demiştim. Doktora kargo geldiğinde bana haber vermeleri gerekiyordu. “Kargosu mu gelmiş?” Asker onayladı. “Sipariş etmedim dedi ama ailesi göndermiş olabilir.”
Bu işte bir terslik vardı. “Üstünde adres, gönderen bilgisi falan var mıydı?" diye sordum. Asker başını sağa sola sallayıp "Hatırlamıyorum komutanım." dedi. Onu onaylayıp içeriye doğru sürdüm. Yoldayken onu birkaç kez aramıştım ama telefonlarımı açmadı. Arabamdan inip doktorun ışıklarına baktım. Işıkları hala açıktı. Cebimden doktorun evinin anahtarını çıkardım. Asansöre binip dördüncü katın düğmesine bastım. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Doktor çoktan uyumuş olmalıydı, en azından ona bakıp evime geçerim. Hiç olmazsa içim rahatlar.
Asansörden indiğimde sessizce anahtarla doktorun kapısını açtım. Dışarıdan baktığımda evinin ışıkları açıktı. Hala uyumamış olması tuhaf. Postallarımı çıkarıp kenara koydum. Kapının kenarındaki kargo paketine bakıp kaşlarımı çattım. Kargonun üstündeki beyaz kâğıdın üstünde bir şeyler yazıyordu. Telefonumu cebimden çıkarıp fotoğraflarını çektim ve tekrardan cebime attım. Yarın bu kargoyu kontrol ettirsem iyi olur.
Mutfaktan gelen mis gibi kokularla gözlerimi kapattım ve kokuyu içime çektim. Oturma odasına ilerlediğimde doktor koltukta uyuyordu. Sessizce yanına yaklaştım, önüne geldiğimde diz çöküp onun saçlarını okşadım. Giydiği beyaz tişört yüzünden göğüsleri biraz görünüyordu.
“Bunların senin pijamaların olmadığına eminim doktor. Neden bunları giydin acaba?” Mutfakta güzel yemekler de yapılmıştı. “Özel bir yemek de yapılmış, birini mi bekliyordun acaba?”
Yastığın altına sıkıştırılmış olan telefonunu alıp sesini açtım. Telefonunu cebime atıp onu uyandırmadan kucağıma aldım. Kucağıma aldığım gibi göğsüme sokulmuştu. Mırıldandığını duysam da ne dediği anlaşılmıyor. Odasına girdiğimde onu yatağına yatırıp dolabından pijamalarını çıkardım. Yanına oturdum, onu hafifçe kaldırıp üstünü çıkardım. Siyah sütyenini umursamamaya çalışarak askılı pijamasını giydirdim.
“Kim seni alacak komutan?” Mırıldanmalarını bu sefer net olarak anladım. Gülümsedim. Onun vurulduğu gün söylediğim her şeyi duymuş demek ki. Sorguladığı konuyu anlamak da benim için zor olmadı. Üstünü giydirip onu yatırdım. “Niye gelmedi?” Defne yavaşça mırıldanmaya devam ediyordu. “Yemeğimi sevmez dimi..” Yastığına iyice sokuldu. “Kötü yapıyorum.”
Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Yemek?” Sofrayı bana mı hazırladı? Bana hazırlamış olamaz. "Keşke gelseydi... Beraber yerdik.." Bana hazırlamıştı. Gülümsemeden edemedim. Beni beklemiş olması, bana özel yemek hazırlamış olması beni neden mutlu etti bilmiyorum ama heyecanlandım açıkçası.
Saçlarını okşayıp başından öptüm. Odadan çıkarken kapısını kapattım. Mutfağa girdiğimde masadaki salataya sosun dökülmemiş olması bile beni beklediği ve yemeği yemediğini gösteriyor. Yemekleri ısıtıp elleriyle yaptığı yemekleri tabağıma aldım. Uzun bir aradan sonra ev yapımı yemek yiyecek olmak ayrı güzel, yemekleri Defne'nin yapmış olması apayrı güzeldi.
Masaya oturup yemeği yerken onun için aldığım tatlıdan bölüp gerisini buzdolabına koydum. Bulaşıkları yıkayıp ortalığı topladım. Onun için bir not yazıp tekrardan odasına girdim. Yatakta dönmüş üstünü açmıştı. Tekrardan üstünü örtüp dağılan saçlarını okşadım. Çıkmam gerektiğini hatırlayıp yataktan kalktım. Masasının kenarındaki kağıda notumu yazıp onun görebileceği bir yere koydum.
Koridordan kapıya ilerlediğimde kapının kenarındaki kargo kutusu tekrardan dikkatimi çekti. Kasaturamı çıkarıp kargoyu açtım. İçinden çıkan kanlı üniforma ve babasının fotoğrafına dikkatlice baktım. İçindeki notu açıp okudum.
Hediyemi begendin doktor? Bu senin babanındır hee. Darısı diger eskerin kanlı üniformasına. Eskerin cenazesiyle göndereceğim hee.
Miro...
Diğer askerin kim olduğunu belliydi. Bu üniformanın da babasına ait olma ihtimali yoktu. Utanmadan benden bahsediyorlar sanki aramızda bir şeyler varmış gibi. Kutuyu alıp kendi evime geçtim. Kutuyu bir kenara atıp odama ilerledim. Öncesinde bir duşa girsem bütün yorgunluğumu hafifletir. Duşa girip çıktım. Üstümü giyinip yatağa uzandım.
Mevlüt albayın verdiği suikast görüntülerini tekrardan açtım. Kuzey yarbay, ciddi bir şekilde yaralanmıştı. Dosyasını açıp tekrardan okumaya başladım. Bu üniforma Kuzey yarbaya ait olabilir mi acaba? Daha önce bir kez esir düşmüştü Kuzey yarbay. Ciddi bir esaret dönemi geçirmiş olmalı, hastane raporları bunu gösteriyordu.
“Baba!” Defne’nin çığlık atışıyla dönüp baktım. “Defne..” Babasını kucağına çekti. “Baba!” Gözlerimi kapattım. Bilgisayarı kapatıp yattım. Gözlerimi açıp tekrar kapattım. Odaklanmam gereken başka bir şey olmalıydı. Defne’den başka bir şey düşünmem lazım..
Sabah onun evine dışarıdan bir bakıp aracıma bindim. Arabası yine kapının önündeydi. Lojman çıkışında durup camı açtım. “Bir daha doktorun evine gelen kargoları kontrol edin. Tek bir kontrolsüz geçiş olmayacak.” Dedikten sonra askerlerin onaylamasını beklemeden karargâha sürdüm.
《––––––🩺––––––》
Önümdeki dosyayı kitaplıktaki yerine yerleştirdim. “Ayda Üsteğmen odasında mı?” Koridorda sesler geliyordu. Hakan komutanın sesiydi bu. “Evet komutanım.” Nezaketen kapım çalınıp odama girdi. Hakan üsteğmen odama girdiğinde ayağa kalkıp hazır ola geçtim. “Otur Ayda. Yüzbaşı raporları sana mı kitledi?” Onun otur emriyle yerime geçip oturdum. O da karşımdaki koltukta yerini aldı.
“Bana söyledi evet. Bu ara hem kişisel riskler hem de doktor hanımın güvenliği derken raporları doldurmaya vakti olmuyor sanırım.” Sessizce köşedeki çikolataya baktım. “Komutanım çikolata?” Masamın kenarındaki çikolatadan bir parça uzattığımda elimden alıp teşekkür etti.
“Kerem Yüzbaşı için işler karışık. Aşk gibi bir şey. Ona bakmadan duramıyor.” Bunları derken gözlerimin içine içine bakmaya başladı. Göz bebekleri büyüyordu. “Hani insan böyle... sevdiğine bakınca...” Bana odaklandı. “Durmadan bakmak ister ya. Hani şey gibi yani yüzünü güneşe dönen ayçiçekleri gibi..” Hakan’ın gözlerinin içi gülüyordu resmen.. “Hani hep ona yaşarsın. Hep onu istersin, hep onu düşünürsün. Gündüz hayalinde, gece düşünde..” yutkunduğunu gördüm. Hala Kerem yüzbaşıdan mı konuşuyoruz? Sanki başka birinden bahsediyor gibiydi. Mesela kendinden...
“Bir de şey yani..” Yutkundum. Eli ayağına dolaştığını fark ettim. “Onu düşündüğüm zaman, ona baktığım zaman sanki muhteşem bir müzik başlıyor. Böyle cennetten gelen olağanüstü bir müzik. Yani sanki o olmazsa nefes alıp vermenin mümkün olmayacağı gibi...” Gözleri bana bakarken daldı. Gülümseyerek ona doğru başımı eğdim. “Komutanım hala Kerem Yüzbaşında bahsettiğimize emin misiniz?” Hakan üsteğmen bana bakarak “Değilim, Ayda." Cevap verdi. Sonra sanki silkelenir gibi oturduğu yerde dikleşip "Evine giderken seni ben bırakayım mı?” Bir de belki yemek yeriz?” diye sordu. Tereddüt ediyordu.
Yüzüme yerleşen ufak tebessümü o görmeden yüzümden silmeye çalıştım. Kerem yüzbaşıdan bahsetmediğimize eminim. Yine de Hakan Üsteğmeni dinlemek zevkli oluyordu. Özellikle paniklediği anları izlemek ayrı bir seyir zevkine sahipti. “Olur komutanım.” Ayağa kalktığında bende kalkıp hazır ola geçerek beklemeye başladım. Hakan komutan odadan çıktığında gülümseyerek oturdum. Raporları doldurup Albay’ın odasına yönelip odasına kapıyı tıklayıp girdim.
“Albayım en son çıktığımız görevin raporları getirdim.” Mevlüt albay bakışlarını bana çevirdi. Gülümseyerek beni çağırdı. “Getir Ayda kızım.” Dosyaları önüne bırakıp kenara geçtim. Selam verip odadan çıktığımda timin geri kalanı bahçede spor yapıyordu. Hızlı bir şekilde üstümü çıkarıp bende spora dahil oldum. Şınava girdiğimde Kerem yüzbaşı Fatih’in tepesindeydi. “Kaç oldu asker?”
“Bir komutanım!” Kerem yüzbaşı tek bir mimik yapmadan sert bir sesle emir verdi. “Devam et asker!” Hakan üsteğmenle karşılıklı şınav çekiyorduk. Onunla göz göze geldiğimde Hakan bana bakarak şınav çekmeye devam etti. Gülümseyip bende devam ettim. Yıllardır beraber görevdeydik. Seçildiğimiz günden bu yana beraber büyüdük denilebilirdi bile. Şimdi ise bana yakın davranması beni şaşırtmıyor. Hakan üsteğmen hep bana yakındı zaten.
Spor bittiğinde hızlı bir şekilde tişörtümü alıp odama geçtim. Duş alıp giyinsem iyi olacak. Odamdaki duşa girip çıktıktan sonra ıslak saçlarımı salıp kurumasına karar verdim. Sessizce dolaptan kıyafetlerimi aldım. Siyah pantolonumu giyip askeri postalların yerine siyah botlarımı çıkardım.
Akşam odamdan çıkmadan önce aynadan son bir kez kendime baktım. Siyah blazer ceketimi alıp giydiğimde hazırdım işte, klasik Ayda. Tek fark genelde bağlı tuttuğum saçlarım bugün salıktı. Devamlı topuz yapmaktan saçlarım dalgalanmıştı bile. Odamdan çıktığımda karşımdaki odadan Hakan üsteğmen çıktı. Bana gülümsediğinde bende başımla onaylayıp gülümsedim. Giydiği siyah pantolonu ve siyah gömleğiyle iyi görünüyordu. Birbirimizle uyumlu giyinmiştik ve bunun farkında değildik. Yani anlaşarak giymemiştik. Hakan Üsteğmen ile birlikte alaydan çıktık. Beraber yürümeye başladık.
“Saçların çok güzel olmuş.” Gülümsedim. “Teşekkür ederim komutanım.” Hakan sessizce yanımda yürüyordu. Resmi konuşmamızı beğenmemişti. “Komutanım demene gerek yok biliyorsun.” Diyerek kendini açıkladı. Başımla onayladım. Bir mekân bulup içeri girdik. Yerimizi alıp otururken Hakan üsteğmen benim sandalyemi kenara çekti. Oturduğumda ise gülümseyip karşıma geçti ve yerine oturdu. “Ne yemek istersin?”
“Urfa?” Ceketimi düzeltip Hakan’a baktım. “Tamam bakar mısınız?” Siparişleri verdikten sonra beraber sohbet etmeye başladık. İlk başta biraz daha çekingen dururken zamanla iyice rahatlayıp sohbeti ilerlettik. Hakan üsteğmenin sohbeti güzeldi. Eğlenceli biriydi ama genelde timle takıldığımız için ve timimiz daha büyük ruh hastalarıyla dolu olduğu için Hakan üsteğmen yanlarında akıllı kalıyordu.
“Aslında edebiyat öğretmenliği okumak gibi bir hevesim vardı. Edebiyatı seviyordum.” Hakan üsteğmenin söylediği bu cümleyle onu bir lisede öğretmen olarak hayal etmeden duramadım. Lise sıralarında otururken kapı açılıyor ve Hakan üsteğmen giriyordu. Elinde kitaplar, yüzünde tatlı bir gülümseme.. Hayalimde bile arka sıradaki kızların çığlık seslerini duyabiliyorum. Hakan üsteğmene bakıp “Sizde tam olarak bir öğretmen tipi var aslında komutanım. Yakışırmış.” Diyerek onu doğruladım. Ona gülümserken suyumdan bir yudum aldım. “Şiir falan seviyorsunuzdur.”
"Dışarıdayken sadece Hakan de lütfen Ayda. Tekrar söylemek zorunda hissettim. Böyle kendimi alayda gibi hissediyorum." Ağzıma attığım lokmayı çiğnerken Hakan üsteğmenin ricası üzerine ağzımdaki parçayı istemsiz daha yavaş çiğnemeye başladım. Yuttuktan sonra Hakan üsteğmende olan bakışlarımla onu onayladım "Tabii nasıl isterseni-" Hakan üsteğmenin bakışları ile son kelimeyi tekrardan revize ettim. "İstersen.." Ben çekine çekine söylüyorum, ben böyleyken Hakan üsteğmen gülümsüyordu.
“Okumamı ister misin?” Bana doğru eğildi. Arkama yaslandım. “Yok komutanım yormayın kendinizi.” Tekrar kırdığım potla toparlamaya çalıştım ama tek diyebildiğim "Ağız alışkanlığı.." oldu. Hakan hafif sesli bir şekilde güldüğünde bende başımı eğip gülümsedim. “Baban polisti değil mi?” Hakan'ın lafı değiştirme çabasın beni mutlu etti. Hemen ona uyum sağlayıp “Evet babam polis annem ev hanımı.” diyerek onun sorusunu yanıtladım.
“Benim babam edebiyat öğretmeniydi. Okulda ne zaman olay çıksa oradan hemen uzaklaşırdım.” Ben gülmeye başladığımda Hakan yemeği bırakıp başını direkt bana çevirdi. Yan masamızdan ani yükselen ses bizim yüzümüzdeki gülümsemeleri durdurup kaşlarımızı çatmamıza neden oldu. Anında belimizden çıkardığımız silahları yan masamıza doğrulttuk. Yanımızdakiler kavga ediyor sandık.
Birbirimize canımızı iki üç yıldır emanet ediyorduk. Dağda beraber geçirdiğimiz vakitler çok daha fazlaydı. Elbette ki en ufak bir ani seste aynı anda silahları çekmemiz çok normaldi. Birbirimize ve ellerimizdeki silahlara bakıp, güldük. Silahlarımızı sakince indirdik ve ikimizde belimize yerleştirdik. Bakışlarımı yemeğime çevirirken Hakan üsteğmene doğru “Edebiyat öğretmenliğindense asker olmak size daha yakışıyor. Refleksleriniz çok iyi komutanım.” dedim. Hakan üsteğmen masadaki suyundan bir yudum aldığında bana bakıp konuştu. “Senin de reflekslerin mükemmel Ayda. Söylesene ne konuşuyorlardı?” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Dinlediğimi biliyordu. Mesleki deformasyon olarak dinlemem çok normaldi bence. “Tamamen mesleki deformasyon.”
Hakan direkt kendimi savunmama güldü. “Biliyorum Ayda. Hadi söyle.” Omuz silkip “Önemsiz bir şey. İşler mevzusunda anlaşamadılar.” Diyerek kendimi açıkladım. Hakan’ın telefonu çaldığında o telefonu yanıtlarken bende yemeğimle ilgileniyor gibi yaparak dinlemeye başladım. “Evet komutanım yanımda." Benden bahsediyor. "Evet komutanım. Emredersiniz komutanım.” Hakan telefonu kapattığında garsona seslenip yemeğin ödemesini yaptı. Çatalımı kenara bırakıp onun bir şey demesini bekledim.
“Albay mı çağırdı?” Hakan “Evet." diyerek beni onayladığında bende toparlanmaya başladım. "İkimizi istiyor. Yemeğimizde kaldı ama sözüm olsun tekrar gelelim.” Gülümsedim. Onu onayladım. “Emredersiniz komutanım.” Hakan bana uyarı dolu bir bakış attığında gıcıklık olsun diye yaptığımı anladı. Neden mi? Çünkü ben gülüyordum.
《––––––🩺––––––》
“Evet Defin not bırakıp gitmiş.” Sessizce elimdeki nota bakıyordum. Dün gece resmen ben uyurken evime gelmiş, yaptığım yemekleri yemiş ve beni uyandırmadan gitmişti. Sabah kardeşimin telefonuna uyandığımda notu gördüm ve ardından soluğu mutfakta aldım.
“Ama yaptığın yemeği yemiş.” Belki de bilmem kaçıncı kez takıldığı bu noktayı bana söylüyordu bilmiyorum ama her seferinde tekrar onu onaylıyorum. “Evet Defin." Sesimin bıkkın çıkmasına engel olamadım. "Bulaşığını bile toplamış." Defin telefondan gülerken bir yandan da spor yapıyordu. Soluk soluğa kaldığı belli olsa da benimle konuşmayı bırakmıyordu. "Tam senlik işte. Gerçi tam senlik olması için bir de başka şeyler gerekir."
"Ne gibi?" Defin durmuş olacaktı ki suyundan birkaç yudum aldığını duydum. Biraz soluklanıp konuşmaya devam etti. "Defne sen bu çocuktan hoşlanıyorsun bence." Aniden söylediği şey ile parmağımı tost makinesinde yakmam bir oldu. "Ne?! S-saçmalama Defin ya." Defin güldü. "Hee saçmalama. Seni senden daha iyi tanıyorum Defne. Sen Ayaz'a bir gün bile yemek yapmaya uğraşmadın. Hatta ne sevdiğini bilmeden yemek mi? Asla.” Haklı. Asla düşünmedim yalan yok. Defin yine mükemmel noktalara parmak basıyordu. “Niye komutanla beraber yemek istedin?"
Derin bir nefes aldım. Kaçış noktası bulmam gerekiyor. Aklıma gelen ilk şeyi söyledim. "Çünkü burada kimsem yok." Defin onaylayan birkaç mırıltı çıkardığında kazanmanın zevkle sırıttım. "Ama hayır buna inanmam. Doktor arkadaşın var neydi adı?" Göz devirdim. “Senem." Haklı çıkmanın bir yolunu buldu. Muhakkak bulurdu. Defin hep böyleydi zaten. "Senemle çok yakın değilim Defin."
"Olabilir, kendini kandırmaya çalışma Defne. İstersen sokaktan geçen birini bile alabilirsin ama sen komutanı istedin. Var sende bir şeyler ama hadi hayırlısı." Kaçamıyorum. En iyisi komple konuyu kapatmak. Koltuktaki kırlenti düzeltip yatak odasına ilerlemeye başladım. "Neyse boş ver, ben hazırlanayım. Çok daraldım zaten evde durmaktan.” Defin’in kaşları çatıldı. Telefonu komple kendine çevirdi. “Neden?”
“Hay sikeyim onu demeyecektim.” Defin beni darlayacak. Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp kameraya baktım. Mecbur yaralandığımı söyleyeceğim ama bu problem değil. Annemin duyması problem olabilirdi. Hastaydı ve onu üzmek istemiyorum. Defin anında çatık kaşlarıyla ayaklarını zemine sertçe basıp bana bakmaya devam etti. “Ne oldu sana söyle bakalım?” Derin bir nefes alıp yutkundum. “Anneme söylemeyeceksin.” Defin’in sabır dileyen nefes alışını gördüm. Daha fazla kızmasın diye çekinerek söylemeye karar verdim. “Yaralandım..” Defin endişelenmesin diye anında iyi olduğuma değindim. “Ama birkaç gün oldu zaten iyiyim.”
“NE? NE DEMEK?” İlk başta bağırsa da sonradan annemin duyacağından korkacağı için sesini kıstı. “Ne demek yaralandım?” Defin’i daha fazla korkutmak istemediğim için onu sakinleştirmeye çalıştım. “Defin bir sakin olur musun?” Gözlerimi belirtip Defin’e baktım. Başımı yatağımın başlığına yasladım. “Denef’e de söyleyemedim zaten. İyiyim ben.”
Defin anında telefonu eline alıp kapının arkasından ceketini aldı. “Oraya geliyorum.” Defin bunu diyorsa kesin gelir. Buraya gelmesi onu da tehlikeye atmam demekti. “Saçmalama Defin. Burası sıkıntılı, seni tehlikeye atamam.” Diyerek karşı çıktım. “Gelme sakın.” Onu azarladım. Defin özgüvenle bana “Ben askerim Defne. Oraya illaki geleceğim.” Meydan okudu.
Yeterince daraldığıma göre kardeşime şikâyet edebilirim. “Off! Ben hastaneye gidip dikişlerimi aldıracağım.” Defin bana bakarken ben dolaptan kıyafetlerimi çıkardım. Elimdeki pantolonla ona döndüm. “Ayrıca konu nasıl Kerem’den buraya geldi?” Defin muzur muzur güldü. “Adı Kerem demek. Güzel isim.” Konuyu değiştirmeyi başardım sanırım. “Nereli bu çocuk?” Yine de istemediğim bir konuya girdik. Göz devirdim. “Off Defin! Ben kapatıyorum.” Telefonu düşünmeden kapatıp üstümü değiştirdim. Çantamı ve arabanın anahtarını alıp evden çıkmak için kapıyı açtım. Kapının hemen önünde komutanla karşılaştım.
“Nereye doktor?” Bedeni kapıyı komple kapatıyordu. Başımı kaldırıp ona bakmaya devam ettim. “Dikişlerimi aldırmaya gideceğim.” Dediğimi umursamadan kolumu kavradı. Kendi botlarını çıkarıp beni içeri soktu. Kolumu sıkı sıkıya tutmuyordu ama bırakmıyordu da. “Ne yapıyorsun komutan?” Başımı kaldırıp ona bakarken çoktan salona girmiştik. “Geç işte ben alacağım dikişlerini. Koltuğa geç hadi.”
Güldüm. Dikişlerimi alacakmış bak buna çok güldüm. “Ya komutan bir git şuradan,” Ona baktım. “Sen nasıl alacaksın?” Elimi kaldırdım. “Sağ ol ama izlerle yaşamak istemiyorum.” Komutan beni sadece dinledi. Hiçbir şey demeden beni kucağına aldı ve koltuğa götürmeye başladı. “Senem’den öğrendim nasıl alınacağını, merak etme.” diyerek cevap verdi.
Beni nazikçe koltuğa yatırdı. Banyodan ilk yardım çantasını alıp yanıma geri döndü. Hemen yanımda koltuğun ucuna oturup tişörtümü sıyırdı. Dikkatlice dikişlerime baktı. Senemden öğrendiği kadarıyla pür dikkat işleme başladı. Gözlerimi onun üzerinde dolaştırmaya başladım. Kumral teni, mavi gözleriyle ağız sulandıran bir tipi vardı. Beni öpecekken geri çekildiği gün aklıma geldi. O gün de böyle dudaklarına odaklanmıştım. Keşke tekrar beni öpse ama bu sefer yarım bırakmasa.
“Öyle bakmaya devam edersen bana âşık olduğunu düşünmeye başlayacağım doktor.” Bakışlarını asla bana çevirmiyordu. Bana bakmadan ona baktığımı hissediyordu. Çok da anormal bir durum değildi aslında. Bende hissedebilirdim ama şu an yaralarımla ilgilenen karşımdaki adam ben ne dersem diyeyim, benden daha iyiydi. Başımı hafif sola yatırıp gözlerimi ona dikerek tek bir cümle söyledim. Sonrasında büyük ihtimalle utanacağım tek cümle.
“Belki de öyleyimdir...”
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |