13. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 12

İnci
blackpearln

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 12



“Belki de öyleyimdir...”


Kerem, benim bir cesaret söylediğim cümle karşısında duraksadı. Bandajımı açan eli havada kalmıştı. Bakışları bana döndü. Gözlerime bakıp dudaklarıma dudaklarıma kaydığında heyecanla dudaklarımı yaladım. İçi gidiyor gibi derin bir nefes aldığını gördüğümde gülümsedim. Kerem’in gözleri dudaklarımdan tekrardan gözlerime çıktı. “Yapma doktor,” diye fısıldadı. “Yanarız.” Gözlerinin içine içine bakarken gülümsedim.


Kerem elini gamzeme yerleştirip yavaş yavaş okşadığında karar verdim. Kerem'in bugün beni öpmesini istiyorum. Onun eline doğru sokulup fısıldadım. “Yanalım.” Onun gözlerinin içine içine baktım. Dibimde duruyordu. “Ne kadar yakabilirsin ki?” Gözlerini yüzümde dolaştırdı. Yüzümdeki anlamlı gülümsemeyi fark etti. Ve aynı gülümsemeyi kendi yüzüne yerleştirdi. Üzerime doğru eğilip yüzümün bir kısmını kapatan saçlarımı geriye itti. Alnını alnıma yasladı. Gözlerini kapatırken dudaklarını dudaklarıma sürttü. “Senin daha fazla yanmandan korkuyorum doktor.” diye mırıldandı. İçi gidiyor gibi iç çekti. “Canının yanmasından korkuyorum.”



Gözlerim istemsiz kapandığında Kerem'e doğru fısıldadım. “Canım yanmaz komutan." Derin bir nefes alıp devam ettim. Kokusunu burnumun dibinde alabiliyordum. "Ben güçlü bir kadınım.” Ben güçlü bir kadınım ama onun yanında çocuklaşmayı seviyordum. O da benim gibi derin bir nefes aldı. “Biliyorum.” Yutkundu. “Ama ben güçlü bir erkek olamayabilirim.” Benden çok kendini ikna etmeye çalışıyor gibi konuşuyordu. Onun tekrardan yutkunduğunu duyduğumda gözlerimi araladım.

 

Kerem de gözlerini aralamıştı. Mavi gözleri tekrardan dudaklarıma döndü. Gözlerini kapatıp yanağıma doğru yaklaştı. Gözlerimi kapatıp kendimi ana bıraktım. Dudaklarını yanağımda hissettiğimde gülümsedim. Geri çekilip ayağa kalktı. Dikişlerim için eksik malzemeleri almaya gitti. Derin bir nefes alıp ortamın gerginlik seviyesinin düşmesini bekledim. Kerem tekrar yanıma geldiğinde sessizce tişörtümü sıyırıp dikişlerimi almaya başladı. Benim için Senem’den dikişlerimi almayı öğrenmişti. Hoşuma gitmedi değil..

 

Aklımdan geçen düşünceleri ona sormadan edemedim. “Seni kim alacakmış komutan?” Komutan bakışlarını işinden çekmeden “Anlamadım?” diyerek beni yanıtladı. Anladığını biliyorum. Yüzüne yerleşen sırıtma istemsizce sinirimi bozuyor. Sanki aşığım dedik, ne var sadece sorduk. Kim seni alabilir ki, huysuz. Göz devirip “Anladığını biliyorum komutan. Cevap versene.” diyerek üsteledim. Komutan bakışlarını bana çevirdi. Aynı muzur bakışlarla bana bakarken “Annemle konuşman gerek doktor." dedi. "Annem seçti çünkü.”



Saçlarımı gözümün önünden çekerken umursamaz bir tavır takındım. Kollarımı göğsümde birleştirip camdan dışarı baktım. “Kıza acıdım. Çok huysuz birisin komutan.” ona döndüm. “Kızı sinir hastası edersin sen.” dedim gözlerimi kısarak. Komutan, işini bitirdiğinde tişörtümü düzeltip bana bir bardak su uzattı. O ayaklanıp mutfağa giderken bende suyu yudumlayıp kalkmaya çalıştım. “Yat oraya.” diyerek sesini yükseltti. Onun gür sesini duyduğum gibi yattım. “Dinlen biraz.” diyerek mutfağa geçti. Mutfakta bir şeyler yapıyordu ama kızacağı için yanına gidemiyorum.


Yarım saat sonra iyice sıkıldığımda derin bir nefes alıp kımıldandım. "Komutan sıkıldım." dedim dudaklarımı büzerek. Üstümdeki örtüyü düzeltip televizyonu açtım. Bir süre sonra Kerem elinde tepsiyle oturma odasına girdi. Yattığım yerde dikleşip onun getirdiği tepsiye baktım. Tepside iki kase çorba, salata ve bir tabak dolusu sarma vardı. “Sen sarma mı sardın?” diye sordum şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Kerem soruma güldü.

 

O yapmamıştır değil mi? Kaşlarımı çattım. Bu kadar yetenekli olamaz. Gerçi sarma büyük bir yetenek gerektirmiyor bence.. “Hayır doktor,” dedi tepsiyi benim kucağıma yerleştirirken. “Annem göndermişti. Yanına gelirken sana da getirdim.” diyerek gülümsedi. Tepsiden çorba kaselerinden birini ve kaşığı aldı. Kaşığı bana doğru uzattı. “Kendim içebilirim komutan.” dedim ona ters ters baktım. “Dün evde komple tek başımaydım.” Başıyla içmemi işaret etti.



“Dökersin sen.” diyerek inatla kaşığı bana vermeden içirmeye devam etti. Özenle içiriyordu. Bir an için sanki onunla evliymişim gibi hissettim. Sanki hastaymışım da Kerem akşamına evine gelip benimle ilgileniyor gibi...

 

Çorbam bittiğinde o da çorbasını içsin diye ben çatalımı alıp sarmadan birkaç tane aldım. Geçen günkü yemek olayının üstüne böyle bir an denk gelmesi beni gülümsetti. “Annenin eline sağlık komutan.” dedim sarmamdan bir ısırık aldım. “Çok güzel yapılmış.” Komutan, tepsiye bakıp neler yediğimi kontrol etti. “Yesene hepsini.”



Başımı sağa sola salladım. “Olmaz annen sana göndermiş, senin de yemen lazım.” Kerem kendi çatalını alıp sarmanın birini batırıp bana uzattı. Ben ucunu ısırıp sarmayı çiğnerken çataldaki kalan sarmayı kendi ağzına atıp yedi. Tekrardan bir sarma alırken önce yine bana yedirdi, yarısını da kendi yedi. Bütün tabağı öyle bitirirken birbirimize bakıyorduk. Komutan gülümseyerek tepsiyi alıp mutfağa götürdü. Bende üstümden örtüyü itip yavaşça kalktım ve peşinden ilerledim. Kerem sakin sakin mutfağı topluyordu. Bende ona yardım etmek için yaklaştım.


 

“Niye geldin? Dinlensene.” Omuz silktim. Bulaşık makinesini doldurmaya başlamıştı. Elimdeki tabağı suda duruladıktan sonra ona uzatırken “Geçen günkü kargoyu sen almışsın. Sıkıntılı bir şey mi vardı?” diye sordum. Kerem bana baktı. “Kontrol ettim ben, biraz sıkıntılı bir kargoydu.” dedi. “Bundan sonra aşağıda kontrol edip öyle gönderecekler.” Onu başımla onaylayıp idrak edemediğim soruyu ona yönelttim. “Pekala.." Ona yaklaştım ve tezgaha kalçamı yasladım. "Bu kadar önlem neden peki?” O da benim gibi bir elini tezgaha dayadı.

 

Benim üzerimde dolaşan bakışları sanki içi gidiyor gibiydi. Sanki en önemli hazine benmişim gibi... Kerem yaslandığı tezgahtan ayrılıp bana iyice yaklaştı. Tam önümde durdu, gözlerimin önüne gelen saçları parmakları ile kulağımın arkasına itti. “Sen önemli birisin doktor.” dedi. Gözlerinin içinde anlamlandıramadığım bir bakış vardı. “Seni korumamız gerekiyor.” diyerek özenle belirtti, eliyle yanağımı okşadı. Dokunuşları, Ayaz’la karşılaştırdığımda daha nazikti. Dokunmaya kıyamıyor gibiydi. Dikişlerimle ilgilenirken bile dikkat ediyordu.



Aklıma takılan soru şuydu, ben ona göre mi önemliyim? Dedim ya daha fazla geride durmak istemiyorum. Aramızdaki mesafeyi kapatmak için bir adım attım. Bir nefes yakınındaydım. “Ben kime göre önemliyim komutan?” diye kısık sesle sordum. Ona bakıyordum. “Sana göre mi, devletine göre mi?” Sorumu detaylandırmamı keyifle izliyordu. Kerem gülümsedi. Onu nadiren askeriyede gülerken görebilirdik. Timiyle birkaç kez gülerken görmüştüm.

 

Şu an ise benim gözlerimin içine bakarken gülümsüyordu. “Kime göre önemli olmak istersen,” dedi bana eğilerek. “Ona göre çok önemlisin doktor.” Yavaşça eli yanağımı okşuyordu. Yanağımı eline yaslayıp gözlerimi kapattım. Onun için önemli olduğumu hissedebiliyordum. Bunu bana hissettirebiliyordu. Net konuşsun istiyorum. Onun için önemli olduğumu göstersin istiyorum. “Benim gitmem gerekiyor doktor.” dedi, kısık sesle. Böyle dese bile gitmek istemiyor gibiydi. Gitmek için bir harekette bulunmuyordu.


Yavaşça yanağımdaki elini tuttum. “Kal burada.” Kerem yüzüme dikkatle bakıyordu. “Kalamam.” dedi son kez yanağımı okşarken. Elini yanağımdan indirdiğinde benden birkaç adım uzaklaştı. Mutfaktan çıktığında evin dış kapısından çıkacakken bende peşinden ilerledim. Kerem arkasını döndü. “Doktor,” Yüzünde muzur bir gülüş vardı.Eliyle burnunun ucunu kaşıyıp beline yerleştirdi. “Sinir hastası olacaksan ben direkt o kızı alayım ha?” dedi. Sinirle gülüp karnına doğru yumruk attım. “Seni gebertirim komutan.” Kerem gülerek karnını tutmaya başladığında eğilip dudaklarıma yaklaştı. Bunu bu ara çok sık yapıyordu.

 

“Annem bu kadar haşin bir kızı gelin olarak istemeyebilir doktor hanım.” Dudaklarımı yaladım. Sakince dudaklarıma baktı. “Neyse ki ben bu haşin kıza alışkınım.” deyip benim yanağımdan öpüp gitti. İlk başta olan biteni anlayamasam da o asansöre binerken arkasından bağırdım. “Bunu bu ara çok yapıyorsun komutan!” Kerem bana dönüp güldü. Hızla peşinden gidip asansöre binmeden önce bende onun yanağından öptüm. Tepki vermesine fırsat vermeden eve geri dönüp kapıyı kapattım. Kapıya yaslanıp başımı da yasladım. Elim kalbime gittiğinde aynı heyecanla attığını hissediyordum. Açıkçası bu heyecanı sevdim ve daha fazla yaşamak istiyorum.



Oturma odasına geri dönüp oturdum. Annemlerle görüntülü konuşacağım zaman onları direkt televizyona bağlayıp aradım. Elime aldığım çikolatayı kemirirken annemler telefonu açtı. Evdeki alışık olduğum kaos ortamını gördüğümde sırıtıyordum.


“Ne sırıtıyorsun kız?” Annemin sesiyle tekrardan onlara odaklandım. “Hiç anne.” diye geçiştirdim. “Ne yapıyorsunuz?” Annem telefonu kaldırıp evdekileri gösterdi. Gülümseyip hepsine el salladım. Annem, dayımla yengemin yanına oturdu. “Yemek yedik, şimdide Nehir teyzenin tatlısını yiyeceğiz. Sen ne yapıyorsun?” Annemin sorusuyla yine Kerem'in yanağını öptüğüm anı hatırladım. Yine de belli etmemeye çalışıp düşüncesizce konuştum. “Hiç işte bende yemek yedim ilaçlarımı aldım. Şimdide dolapta çikolatam vardı onu yiyorum.” Annem kaşlarını çattı. Bana ters ters baktı. Niye çatıldığını anlayamadım.



“Ne ilacı?” İlaç mı? Siktir ben bunu mu dedim? Annem canıma okuyacak. En iyisi bilmiyor ayağına yatayım. “Ne ilacı?” Onun gibi kaşlarımı çattım. Anlamamazlığa yatarken “İlaç mı dedim ben?” deyip ekrana baktım. Annem direkt bana bakıyordu. İnanmayacağını bile bile salak ayağına yatmak zorundayım. Sırf annemin hastalığından dolayı sakladığım bu gerçeklik artık saklanamazdı. Yani saklayamam sanırım. “İlaçlarımı aldım dedin?”


“Demedim.” diyerek itiraz ettim. Annem yavaştan sinirlenmeye başlamıştı. Tek bir sefer de “Defne!” diye uyarıda bulundu. Çaktırmadan yalakalık yapmaya başladım. “Annem, söyle anneciğim.” Annem tezgahıma düşmedi, anında bana karşı çıktı. “Sus kız yalak.” Göz devirip derin bir nefes aldım. “İnanmam,” dedi. Çatık kaşlarını bozmadan masaya yaslandı. “Söyle bakalım ne oldu sana?” Başka kaçış noktam kalmadı. Sanırım her şeyi anneme anlatmak zorundayım.



“Pekala..” mırıldandım. Bakışlarımı ekrandan kaçırmıştım. Tekrar kameraya döndüğümde annem sabırlı kalmaya çalışarak bekliyordu. “Ama sakin olacaksınız. Güney amca annemi kontrol eder misin lütfen.” dedim. Güney amca annemin hemen yanında duran Nehir teyzemin arkasında duruyordu. Annemin yanına toplanan aile bireylerimin hepsi bana ve diyeceğime odaklanmıştı. Bulut, annemin arkasında yüzüme dikkatli dikkatli bakıyordu. “Anne..” Derin bir nefes aldım. “İki hafta önce bir hasta yakını suçlu tarafından bıçaklandım.” diyerek söyleyeceğimi hızlıca söyledim. Yoksa beni konuşturmayacaklardı.


 

Annemin gözleri büyüdü. Daha fazla paniklemeden açıklamaya devam ettim. “Ama iyiyim korkmanıza gerek yok.” diyerek onları rahatlatmaya çalıştım. “Hatta bugün dikişlerim alındı.” Annem anlık telefona yaklaştı. Şaşkınlıkla bana bakarken gelecek olan soru listesini az çok tahmin edebiliyordum. Annem anında “Defne ne demek bıçaklandım?” diyerek ilk sorusunu sordu. “Kızım sen beni öldürecek misin? Allah’ım ya sabır ortaokulda kavga çıkarır, lisede bıçaklı kavgalara girer..” Kendi kendine konuşuyordu. Tekrar bana döndü. “Kızım sen benim sınavım mısın?” diye fırça atmaya devam etti. Annem her şeyi büyük bir özenle saymaya devam etti. Onun bitirmesiyle bende sakin sakin anneme iyi olduğumu göstermeye çalıştım.

 


“Annem sakin ol ben iyiyim,” İyi olduğumu göstermek için ayağa kalkıp etrafımda döndüm. “Görüyorsunuz bak.” Bulut’un annemi sakinleştirmeye çalışan sesi kulağıma geldiğinde gülümsemeden edemedim. “Teyze baksana ya turp gibi.” Eliyle beni gösterdi. Bulut yine standart modunu açmıştı. “Ayrıca fark etmedim sanma Defne, aramayı açtığından beri sırıtıp duruyorsun.” Bulut'u görmesem de bir şekilde beni gıcık etmeyi başarıyordu. Göz devirdim.



Onun duyacağı şekilde inkar ettim. “Ne alaka Bulut?” Konuyu kapatmak için tekrardan koltuğa oturdum. “Neyse ne ağzımdan kaçırmasam söylemeyecektim bile, o derece iyiyim anne. Sıkma canını, gelmeye de kalkmayın.” Annemden önce Damla teyzem araya girdi. “Ee sakin ol bak maşallah turp gibi” dedi annemin kolunu okşuyordu. Anlaşılan herkesi gerçekten fena korkutmuşum. Sonrasında annemin panik sesi geldi. “Off Defne sen benim sebebim olacaksın kızım. Ne vardı da buralarda yapsaydın görevi.. Ayaz’dan kaçacağım diye yıllardır evine çok az geliyorsun.”



“Teyze bişey diyeyim mi bence Ayaz’la alakası kalmamış. Defne’de farklı haller var.” diye araya dalan Bulut’a, Ayaz’ın ters bir bakış attığını fark ettim. Ayaz’ı umursamadan Bulut’a kaşlarımı çatıp baktım. “Bulut sen bi sussana?” dedim. Bulut sırıtarak bana döndü. “Aha!” Kahretsin yakalandım ve Bulut'tan asla kaçamazdım. “Haklıyım demek ki.” Büyük bir gururla karısına bakıp bana geri döndü. “Geçen geldiğinde, Ayaz’ın evleneceğini söylediklerinde de böyleydin.”


 

Elimdeki çikolatanın paketine baktım. Kerem yine aklıma geldiğinde gülümsememi gizlemeden başımı kaldırıp Bulut'a baktım. “Bulut sonra,” diyerek onu doğruladım. “Sonra konuşalım olur mu?” Bulut yine elime düştün der gibi sırıtarak geri çekildi. “Çocuklar neredeler?” Nehir teyzem sakince yukarıyı gösterdi. Anneme bandajı gösterip daha da rahatlamasını sağladığımda Nehir teyzem ve Damla teyzem onunla ilgileniyordu. Bir saat daha konuştuktan sonra telefonu kapatıp Bulut’a "Yarım saat sonra beni ara.." diye kısa bir mesaj attım.



Telefonumu cebime attıktan sonra kalkıp mutfağa geçtim. Dolaptan bir bardak aldım ve bir kahve hazırlamaya başladım. Bulut beni aradığında cebimden telefonumu çıkarıp açtım. “Bekle salıncağa geçiyorum.” dedi ve yürümeye başladı. Benim bir şey dememi beklemeden Elis’e seslendi. “Elis, sevgilim ben bahçedeyim.”



“Tamam, Defne’ye selam söyle.” Elis’in sesi giderek uzaklaşırken Bulut telefonunu saklayarak bahçeye çıktı. Telefonu tekrar kaldırıp salıncağa ilerledi. “Yüzündeki aptal gülümsemenin sahibi kim çok merak ediyorum.” Salıncağa oturdu. Telefonu hemen önündeki masaya yasladı. Ufak bir gülümsemeyle kupamı alıp koltuğa oturdum. “Kafam çok karışık Bulut.” deyiverdim. Tek bir cümle ile Bulut'un ciddi konuşmaya geçmesini bekledim. Biliyordum, Bulut beni anlardı.



Nitekim gözlerini kısıp bana baktı. “Ciddi mi konuşuyoruz?” Başımla onu onayladım. “Pekâlâ,” diyerek arkasına yaslandı. “Anlat bakalım neyin nesi bu sırıtmanın kaynağı?” Bulut anlamıştı buna gülümsedim. Dedim ya Bulut beni direkt bilirdi, anlardı. Kerem'i aklıma getirdiğimde yüzümdeki gülümsemem arttı. “Biri var.” dedim, tereddütle mırıldanarak. Yutkundum. “Farklı hissediyorum Bulut.” Bakışlarımı elimdeki kupama çevirdim. “Güvenmek istemiyorum ama...”



“Çoktan güvendin.” dedi. Benim demek istemediğim şeyi tereddüt etmeden söyledi. Başımı kaldırıp ekrana baktım. Yüzüne yerleştirdiği merhamet gülümsemesi beni rahatlattı. Yıllardır o evde yakın olduğum tek erkek kuzenim Bulut’tu. Beni anlaması, bana karşı hep dürüst oluşu onunla aramızdaki bağı kuvvetlendiren şeylerdi. Bulut sanki cevabını biliyormuş gibi gülümserken merak ettiği soruyu sordu. “Ne iş yapıyor?”

 


“Asker.” dedim, bileğimi kaşırken. Gülümsedim. “Özel kuvvetler.” Bulut sanki bunu dememi bekliyormuş gibi güldü.“Şaşırmadım.” diyerek omuz silkti. “Siz üçüzlerin kaderinde asker, polisler var hep. En azından pilot damat Defin’i, polis damatta Denef’i mutlu etti. Belki bu asker çocuk da seni mutlu eder." dedi ve başıyla ekranın diğer tarafındaki beni gösterip "Gördüğüm kadarıyla başlamış bile.” diye ekledi. Sırada benim düşüncelerim vardı. Bulut da benim kafamı kurcalayan şeyleri bekliyordu. Aklımdaki her şeyi istemsizce anlatmaya başladım.



“Çok kafam karışık Bulut. Onunla vakit geçirmekten zevk alıyorum. İnatlaşıyorum da sakince de konuşuyoruz.” diyerek anlatmaya başladım. “Bulut.." diyerek mırıldandım. Bulut beni dinlerken göz kırpıp devam etmemi bekledi. Bunu söylemem uygun olur muydu bilmiyorum. "Geçen gün beni öpecekken durdu.” Saçlarımı geriye ittim. “Sanırım flört ediyoruz.” diyerek bütün durumu özetledim. Bulut bana bakarken gülmüştü. Aklımdaki soruları ben tamamen anlatmadan anlamıştı.

 

“Ama sen Ayaz’dan dolayı güvenebilecek misin bilmiyorsun?” Ve evet sorunlarımı anladığını söylemiştim. Derin bir nefes aldım. “Ayaz canımı çok yaktı.” dedim kısık sesle. “Sadece benim değil hepsi, hepimizin canını yaktı. Şimdi ise dönüp baktığımda...” Bakışlarımı yere indirdim. Onun bakışlarından kaçmaya çalıştığımı düşünsün istemiyorum. Tekrardan başımı kaldırıp ona baktım. “Onu umursamıyorum. Hayatına devam edebilmesi önceden canımı çok yakıyordu, şimdi onun adına mutluyum.”


“Ayaz’ı atlattın.” dedi gülerek. “Tıpkı kardeşlerin gibi... Kardeşlerin mutlu, şimdi senin zamanın gelmiş Defne.” Gülümsedi. Benim adıma mutlu olduğunu belli ediyordu. Gülmeyi bırakıp tekrar ciddileşti. Tek kaşını kaldırdı. “Adı ne?” Merakla sorduğu bu soru ortama ufak bir gülümseme sunmamı sağlamıştı. “Kerem.” Bulut elini büyük ihtimalle dizine vurmuştu. “Tüh!”dedi ufak bir sesle. Kadraja girmese de kuzenimi tanıyordum. Hareketlerini, düşüncelerini en az Elis kadar iyi bilebilirdik. “Deniz teyzem adını Aslı koysaydı keşke. Kerem ile Aslı olurdunuz fena mı?” Gereksiz esprisine göz devirdim. Oldum olası gereksiz esprileri vardı.



“Tanışmaya gelsem mi acaba?” Hızlıca oturduğum yerde dikleştim ve işaret parmağımı Bulut'a doğrulttum. “Hayır, Bulut sakın.” Kahkaha attı. Bir süre sonra tekrar ciddileşip yüzüme odaklandı. “Nasıl yaralandın?” Onun bakışlarındaki merhameti hissedebiliyordum. “Kerem ne yaptı sen yaralandığında?” Üstünkörü anlatırsam daha da detay isteyecekti. O yüzden umursamadan bütün detayları anlatmaya başladım. "Hastaneye bir hasta geldi. Çocuk daha, işte tedavilerini uyguladık. Çocuğun yanında iki tane adam vardı. Ben birini babası, diğerini de dedesi sanmıştım. Meğer benim babası sandığım adam, kızın kocasıymış." Bulut'un şaşkın bakışlarını gördüğümde başımla olayın doğruluğunu onayladım. Kahvemden birkaç yudum aldım. "Neyse işte şikayette bulundum. Doktoru, adamları şikayet ettim. Sonra ben Çanakkale’den döndükten sonra kız gece bebeğini istedi benden. Bende evine almaya gittim.”

 

Bulut devamını ben anlatmadan daha anlamıştı. Bakışlarındaki sen aptal mısın ifadesini görüp de anlamamak saçma olurdu. “Kocası olacak adam polislerden kaçmış. Ben evdeyken arkamdan bıçağı bana sapladı."


Bulut dikkatlice beni dinliyordu. “Kerem ise..." Hafızamı hatırlamak için zorladığımda tam bir şey hatırlayamıyordum. "Hafızamda çok bir şey yok ama bazı sesler hatırlıyorum Bulut.” Düşünmeye devam ettim. Hatırlamak için üstün bir çaba gösteriyordum. “Benim için paniklemiş bir ses hatırlıyorum. Rüzgar... Tenimde ciddi bir esinti hissediyordum. Benimle atışmak istediğini söyledi. Ben gidersem ne yapacağını sorguluyordu. Tam hafızamda yok ama ağlıyordu sanırım.” Bulut’a baktığımda beni dikkatle dinliyordu.



“Sonra siz paniklemeyin diye sizi aratmamış ama hastanede orada beklemiş. Bir askeri var, kadın.” Bulut kahvesini yudumlarken sabırla dinliyordu. “Refakatçim olarak o bekledi başımda kadınsal bir şey olursa diye ama Kerem hastaneden ayrılmamış. Koridorda beni beklemiş.” Bulut kendisinden beklemediğim kadar sessizdi. Ciddi şeyleri anlattıktan sonra o konu kapansın ve kafamız dağılsın diye saçma sapan bir şey söylerdi. Şu anın aksine..

 

“Bugün dikişlerimi almak için evime geldi. Doktorumdan öğrenmiş sırf kendisi alabilmek için. Yemek hazırladı, ortalığı topladı ve gitti.” Bulut bütün bu anlattıklarımın karşısında sırıtıp “Sevgilisiniz yani?” diye sordu. Başımı sağa sola sallayıp “Hayır kesin bir şey yok.” dedim.



Bulut oturduğu salıncakta daha rahat bir pozisyon almıştı. Daha derin bir nefes aldı. Benim inkâr etmeme sinirlenmişti. “Ne olması lazım kesin bir şey olması için?” diye sordu. “Çocuk senin için endişelenmiş, paniklemiş, eminim seni hastaneye nasıl yetiştireceğini şaşırmıştır.” dedi düşünceli bir ses tonuyla. “Sen anlatırken.. Elis’in intihar etmeye çalıştığı gün aklıma geldi. O günkü endişemi kimse anlayamadı ama Elis’i o gün kaybetsem..” Gözlerini kapattı. “Herhalde toparlanamazdım Defne.” O günün aklına geldiği belliydi. O gün hepimiz için iğrenç bir gündü. Elis, bizim aksimize depresyonu kolay kolay atlatamamıştı.

 

Defne yattığı yerden kalkmadan yastığının altına attığı telefonunu alıp tarihe baktı. 10 Haziran 2016.. Gediz öleli tam tamına iki ay olmuştu. Diğer yatakta yatan Defin’e baktı. Gözleri kızarmıştı, gece kâbus görmüş olmalı diye düşündü. “Gediz bizi suçluyordu.”diye fısıldadı Defin. Onun sessiz fısıltısı odanın içinde kaybolsa da üç kız kardeşin içinde kopan fırtınaları tekrar tekrar uyandırmıştı. Denef kardeşlerine sırtı dönük yatıyordu. Sessizce akan gözyaşlarını sildi.

 

“Kalkmamız gerekiyor.” dedi Defin ama üçü de yerlerinden kımıldamadılar. Kalkıp aşağı inmek, Öykü teyzelerinin acı içindeki yüzüne bakmak üçünü de yeterince yıpratmıştı. Bulut ve Elis derin bir depresyondaydılar. Çoğu zaman oturdukları yerden kımıldamıyorlar, yemek yemiyorlardı.

 

Yattığı yerden kalkmaya cesaret eden ilk kişi Defin’di. Örtüyü üstünden atıp ayaklarını soğuk zemine bastı. Yaşadığını hissetmek ister gibi.. Odalarının hemen karşısındaki banyoya gitti. Çok geçmeden de geri döndü. Üstünü değiştirip makyaj masasının karşısına geçti. Akan gözyaşlarını silip makyaj yapmaya başladı. Defne de yattığı yerden kalkıp sessizce odadan çıktı. İlk işi Bulut’a bakmak oldu. Kapının önüne geldiğinde kolu kavradı ama açmaya cesaret edemedi.

 

“Gir..” Odanın içinden belli belirsiz kuzeninin sesini duydu. Derin bir nefes alıp içeri girdi. Bulut odada yatağının ucunda oturuyordu. “Gediz bana bir mektup bırakmış..” Defne içeri tamamen girip kapıyı kapattı. Sessizce Bulut’un yanına oturdu. Bulut elindeki kâğıda bakıyordu. “İki aydır hiç cesaret edememiştim.” Bakışlarını elindeki kâğıda hiç çevirmedi Defne. Bulut ona anlatmak isterse anlatacaktır zaten. “Bir hata yaptığını söylüyor. Elis’in bana olan hislerini bile bile benimle birlikte olmuş.” Akan gözyaşlarını sildi.

 

Defne bildiği gerçeğin tekrardan karşısına çıkmasıyla gözlerini sıkıca kapattı. Elis’in ona olan hislerini, kardeşleriyle beraber biliyorlardı. Bunu Bulut’a anlatmaya çalışmışlardı ama bir anda Gediz’le Bulut’un çıktıklarını duymuşlardı. Bulut başını kaldırıp bana baktı. “Biliyor muydunuz?” Defne, kuzeninin bir uçurumun eşiğinde olduğunu biliyordu. O yüzden tamamını bilmiyormuş gibi davranmayı seçti. “Tamamını değil..” Bulut başını sağa sola sallayıp sorusunu tekrarladı. “Bana maval okuma Defne, biliyor muydun?” Defne dişleriyle alt dudağının kenarını çok hafif ısırdı. Gözlerinden yaşlar süzülmek üzereydi. “Evet.”

 

Defne, omuzları çöken Bulut’a baktı. “Neden hiç konuşmadı?” Bulut’un da Elis’e karşı bir şeyler hissettiğini biliyordu Defne. Ama Bulut hiç bu hislerinin üstüne düşmeyi seçmemişti. O sırada da Gediz ile yakınlaşmıştı. Elis’ten uzaklaşırken Gediz’le sevgili olmuşlardı. “Sen neden kaçtın hislerinden?” Bulut eliyle burnunun kemerini sıkarken Defne’ye baktı. “Kuzenimdi çünkü.” Defne onun bu lafına güldü. Evet kuzenlerdi ama bu onların hislerini hiç değiştirmemişti.

 

“Elis o dönem ister istemez üzüldü. Gediz’le araları açılmadı ama uzaklaştılar.” Bulut biraz düşündüğünde Defne’nin haklı olduğunu biliyordu. Gediz’le Elis’in arasının açıldığı çok belli oluyordu. “Elis,” duraksadı. “Tıpkı bizim gibi kendini suçluyor.” dedi bi çırpıda. Bulut başını kaldırıp Defne’ye baktı. “Hepimiz kendimizi suçluyoruz ama bazılarımız bu yükü kaldıramayacak kadar güçsüz..”

 

Evden yükselen silah sesi ile ikisi de oturdukları yerde irkildiler. Aşağıdan Can’ın sesi geldi. “Öykü!” Defne anında oturduğu yerden kalkıp koridora çıktı. Herkes Öykü’lerin odasına doğru koşuyordu. Defne ve Bulut da peşlerinden ilerlediler. “Öykü!” Can kapıyı açtığında Öykü’yü yatakta uyurken gördü. Deniz hızlıca odaya girip yatakta yatan bedeni kontrol etti. “Sakinleştiriciden dolayı bu kadar derin uyuyor.” Defne, Bulut’a baktı. İkisinin aklına da aynı isim gelmişti. Bulut bu ismi sesli dile getirmeye cesaret etti. “Elis..” Bulut önden koşmaya başlarken Nehir’ler de yeğenlerinin ardından kızlarının odasına koşmaya başladı.

 

Bulut, Elis’in odasına daldığında Elis elindeki silahla Bulut’a döndü. Bulut’un gözleri kocaman açılmıştı. “Elis yapma..” Elis hüngür hüngür ağlıyordu. Bulut elini kaldırıp Elis’e doğru bir adım attı. Defne de diğerlerinin önüne geçip içeri girdi. “Elis yalvarırım yapma.” Güney, kızının yanına ilerlemeye başladı. “Güzel kızım yapma hadi bırak onu..” Elis’in eli titriyordu. Bulut kimseyi umursamadan Elis’e doğru yaklaştı. Elis’in bileğini tutup sakince elini kavradı. “Hadi onu bana ver..”

 

Elis gerilmişti. Bulut yavaş yavaş kuzeninin elindeki silahı dikkatli bir şekilde alıp Elis’i göğsüne çekti. Elis’in ağlayışı şiddetlendi. Başını Bulut’un göğsüne sakladı. “Geçti Elis’im..” Saçlarını okşadı. “Ölmek istiyorum..” Tek bir ses.. Öykü bütün ailenin çocuklarının psikolojisini bozmayı başarmıştı. Gençlerin hepsi artık uyuyamaz olmuştu. Murat oğlunun elindeki silahı hızlıca alıp Elis’den uzaklaştırdı. Nehir kalbini tutarken derin bir nefes aldı. Bulut ise göğsüne sakladığı kızın saçlarını okşarken saçlarının arasında bir öpücük kondurdu.

 

Sessiz kalıp düşündüm. Bir an için kendimi Bulut’un yerine koydum. Sevdiği insanın gözlerinin önünde eriyip bittiğini görmek... “Elis benim hayatım. Çocuklarımın annesi..” dedi gülümseyerek. “Onu o gün intihar edecek noktaya getiren Öykü teyzemleri asla tam affedemedim Defne.” dedi başını sallayarak. “O yüzden eğer yanlış düşünmüyorsam o çocuk sana boş değil.” Bakışlarını tekrardan bana çevirdi. “Sen en iyisi konuş onunla.” Gülümsedim.

 

Bulut'la konuşmak beni rahatlatıyordu. Oturduğum yerde rahatça arkama yaslandım. “İyi ki varsın Bulut. Sen olmasan kiminle konuşabilirdim.” Bulut gerinip kolunu salıncağın sırt kısmına yasladı. “Sen olmasaydın da olurdu cadı. Ne güzel evde kaldın diye dalga geçecektim geldiğinde ya” dedi sitemle. “Kaşla göz arası bulmuşsun birini.” Güldüm, asla kötü hissetmeme izin vermiyordu.

 

Saatlerce konuştuk. Bulut duyduğu seslerle başını kaldırıp soluna baktı. Elis omuzlarındaki şala sokularak kocasının yanına geldi. “Ne konuşuyorsunuz bakalım siz?” Bulut’un yanağından öpüp salıncakta yanına oturdu. “Hiç öyle konuşuyorduk.” diye geçiştirdi Bulut. Telefonu kapattığı anda olan biteni anlatmayacakmış gibi konuşuyordu. “Defne orada neler yaptığını anlatıyordu tam da.” Bulut gülümseyip karısını sardı. Elis başını onun göğsüne yaslarken bana döndü. “Ee anlat o zaman, bende dahil olayım.” derken bu isteğinin altında yatan soruyu başımla onayladım. “Rahatsın değil mi Defne?”

 

Gülümsedim. Gerçekten rahat olduğumdan emin olmaya çalışıyorlardı. “Çok rahat maşallahı var.” dedi Bulut araya girerek. Elis, başını kaldırıp kocasına baktı. Güldüm. “Ne çeviriyorsun da Bulut seninle uğraşıyor Defne?” Sessiz kalıp kahvemden bir yudum aldım. “Yaran nasıl?” Karnımdaki yaraya bakıp yutkundum. “Bazen ağrım oluyor ama şuan iyiyim.”

 

“Elis, annemi iyi olduğuma ikna edin olur mu?” Elis’e baktım. Elis kıkırdayarak güldü ve başıyla pencereyi işaret etti. “O zaten konuşmanızı izledi. İyi olduğuna emin oldu, merak etme.” dedi sakin bir sesle. Bulut hiç belli etmeden Elis’in saçlarını öpüyordu. “Ee başka ne oldu anlat Defne? Öpüştünüz mü?” Bulut bu soruyu pat diye sordu. Elis’in gözleri fal taşı gibi açılırken, Bulut’a döndü.

 

Elimi alnıma vurdum. “Defne?” dedi sorgulayıcı bir ses tonuyla. Başımı salladım. “Nasıl yani? Öpüşmediniz mi?” Tekrar başımı salladım. Elis daha fazla detay bekler bir şekilde bana bakıyordu. “Yanağımdan öptü.” mırıldandım. Bulut bunu duyduğu gibi kahkahayı patlattı.

 

Çenemiz iyice düşmüştü. Sabaha karşı telefonumu kapatıp oturduğum yerden kalktım. Bulaşıkları çoktan kaldırdığım için direkt yatabilirim. Odama geçip yattığımda bakışlarımı tavana çevirdim. Gözlerimi kapattığım anda gözümün önüne Kerem’in bana olan bakışları gelmişti. Kalbim hızlanmaya başladığında elimi göğsüme doğru bastırdım. Yıllar sonra ilk defa hayatımın kontrolünü aklımın yerine kalbimin devraldığını hissedebiliyordum. Bu Defne’yi tekrar görecek olmak biraz tuhaf hissettiriyordu.


《––––––🩺––––––》

 

Telefonumdan gelen bildirim sesiyle asansöre binerken cebimdeki telefonumu çıkardım.

 

Haydar Koli: Kerem komutanım, adamı bulduk. Görmek istersiniz diye düşündük.

 

Derin bir nefes alıp aynadaki kendime baktım. Hangi adamdan bahsedildiğini elbette biliyordum. Hızlıca mesajı yanıtlayıp asansörden indim. Alaya gitmeden önce karakola uğramakta bir problem yok. Arabama doğru ilerlemeye başladım.

 

Arabaya geçerken başımı kaldırıp Defne’nin evine baktım. Perdenin arkasında bana bakıyordu. Bunu fark etmemem imkansızdı. Kapıyı kapatıp kontağı çevirdim. Otoparktan çıkıp Haydar’ın bahsettiği karakola doğru sürmeye başladım. Defne’yi bıçaklayan adamı her yerde arayıp bulmuşlardı.

 

Karakolun önüne geldiğimde park edip indim. Karakola girerken belimdeki silahı adama verip asker kimliğimi gösterdim. “Hoş geldiniz komutanım.” Koridorda ilerlemeye başladım. “Nerede adam?” diye sorarken nezarethaneye ilerliyordum. Haydar koridorun başında beni gördüğünde hızlıca yanıma ilerledi. “Sorgu odasında komutanım.”

 

Sorgu odasına girdiğimde adam karşımdaydı. Saçı sakalı birbirine girmiş, elleri kelepçeli oturuyordu. Bu adam, Defne’ye zarar veren adamdı. Adam başını kaldırıp bana baktı. “Türkçe biliyor mu?” Haydar başını salladı. “Çevirmen çağır o zaman. Noktası virgülüne kadar çevirecek biri olacak.” dedim.

 

Göz ucuyla başımı kaldırıp kamera kontrolü yaptım. “Ne zaman yakaladınız?” Dövsem polislere sıkıntı çıkar mı? Haydar başını eğip bileğindeki saate baktı. “Yarım saat önce. Henüz kaydı yok. Mevlüt albay size haber vermemizi istedi.” Sessizce başımı salladım. Haydar bana bir çevirmen getirmek için odadan çıktı.

 

Adamın karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum. Karşımdaki adamı öldürmemek için kendimi zor tutuyordum. Burnumun ucunu kaşıyıp burnumu çektim. Çevirmen içeri girdiğinde bakışlarımı adamdan ayırmadım. “Sor şuna, Defne’den ne istemiş?” dedim net bir şekilde. Adam güldü. Hatta kahkaha attı. Yüzümü buruşturup elimi masaya vurdum. “Ne gülüyorsun lan sen?!”

 

Adam hala gülüyordu. Kendime daha fazla hakim olamadan adamın üzerine doğru atılıp yumruk attım. Sandalyeden devrilmesi beni durdurmaya yetmemişti. Adamın üzerine doğru atılıp tekrardan yumruk attım. “Şerefsiz! Ne istedin lan benim sevdiğim kadından!”

 

Çevirmen neye uğradığını şaşırmıştı. Biri içeri girip beni tutmaya, adamın üzerinden çekmeye çalışmıştı. “Abi sakin ol!” Adamın suratına tekrar bir yumruk attım. “Benim işim henüz bitmedi!” öfkeyle adama döndüm. “Sen Defne’yi incittin! Şimdi ben senin canını yakacağım!” Tekrardan yumruk attım. Çevirmene döndüm. “Çevir lan!” Yerde kan içinde yatan adamı işaret ettim. “Noktası virgülüne kadar çevir!”

 

Hemen yanımdaki çevirmen korkuyla dediğim her şeyi çevirdi. Çevirdi çevirmesine ama yerde yatan adamın duyacak bir bilinci kalmamıştı. “O doktora da söyle. Yaptığınız her şeyin bedelini ödeteceğim sizlere. Siz Defne’min canını yaktınız, ben sizi direkt yakacağım.” diye bağırdım.

 

Diğer iki polis memuru da sorgu odasına girdiğinde beni tutabilmeyi başarmışlardı. “Abi tamam sakin ol!” Sorgu odasından çıktığımızda derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştım. Cebimdeki telefonum çalmaya başladı. Alaydan arıyorlardı. “Alo komutanım, Mevlüt albay sizi bekliyor.” Başımı sallayıp onayladım. Haydar bana bakarken içerdeki adamı gösterdim. “Bu adam gün yüzü görmeyecek.”

 

Eğer Defne’ye bir kez daha zarar gelirse neler yapabileceğimi ben bile kestiremiyorum. O mavi gözleri gökyüzü kadar güzelken, yağmurlar yağmamalı. Defne’nin gözlerinde sadece güneş açmalı.

 

《––––––🩺––––––》

 



“Komutanım.” Esas duruşa geçen yanımdaki askerin sesini duydum. Sigaramın dumanını havaya üflerken yanıma gelen Hakan’a göz ucuyla baktım. “Söyle asker. İşe yaradı mı dediklerim?” diye sordum. Hakan sorumla güldü. Biraz daha rahat bir tavra girip gülerek bana baktı.


“Yaradı komutanım yaramaz mı." Hakan yanımda dikilirken merak ettiğini sormadan gitmeyeceğini biliyordum. O yüzden sorması için elimle hızlanmasını işaret ettim. Cesaretini toplayıp bana baktı. "Komutanım siz bunu kimin için yazmıştınız? Yani biz sizi hiç kimseyle görmeyince...” Sesi giderek kısıldı. Sigaramın dumanını üfleyip sonra Hakan'a bakmadan konuştum. “Sorgulama Hakan. Ayda’ya açılmana yardımcı olduysa ne mutlu de geç.” diyerek onu geçiştirdim. Hakan beni sadece başıyla onayladı.


 

Kerem sessiz sedasız yanımıza gelip yanımdaki boş yere oturdu. Kaşlarını çatıp konuştuğumuz konuyu anlamaya çalıştı. “Kim, ne için mutlu?” diye sordu. Ağzımdaki dumanı üfledim. “Bu gidişle düğünümüz olacak Kurt.” mırıldandım. Kurt başını kaldırıp Hakan’a baktı. “Hakan, Ayda’dan hoşlanıyor.” Kerem yüzüne yerleşen gülümsemeyle Hakan'a döndü. “Hayırlı olsun Hakan.” dedi keyifle. Hakan ise üniformasıyla benim sol tarafımda ayakta dikiliyordu. “Sağolun komutanım.”


 

Elimdeki sigaraya bakarken sırıttım. “Darısı doktorla senin başına Kurt.” diye Kurt’a seslendim. Ters bakışları anında beni buldu. Sırıtan gülüşüm daha da genişledi. Sigaramdan bir nefes daha çektim. Kurt, Hakan’a baktı. “Kaybol Küçükarslan.” Hakan başıyla selam verip hızlıca içeri doğru ilerledi. Kurt, gülerek Hakan’ın arkasından baktı. Ardından bana döndü. “Söyle bakalım sen Hakan’a nasıl yardım ettin?”

 


Omuz silktim. “Afili birkaç söz.” Kurt şaşkın bakışlarını üstüme çevirdi. “Senden öyle sözler çıkar mıydı Barut?” Omzuma omuz attı. “Âşık olduğun o kıza mı yazdın yoksa o afili sözleri?” Aşık olduğum kız... Sıkıntılı bir nefes çekip biten sigaramı yere attım. Postalımın ucuyla sigarayı ezip yeni bir sigara çıkardım. “Fazla dertlisin. Bana güvenmediğini düşünmeye başlayacağım Barut. Sen benim badimsin lan. İnsan badisine güvenmez mi?” Alayla gülüp elimi onun sırtına attım. “Ben sana hep güveniyorum Kurt.”



“Anlat o zaman Barut.” Elimi tekrardan çekip önüme koydum ve etrafa baktım. “Çocukluk aşkı nedir bilir misin?” Kurt bana bakıp durumumu detaylı inceledi. Durgun olduğumu gördüğünde o da benim gibi tam karşıya baktı. “Evet ama genelde çocukluk aşkı sadece çocuklukta kalır derler." Cevap vermedim. Sessizce tekrardan konuşmasını bekledim. "Karadenizliydi değil mi?” Başımla onu onayladım. Aklıma gelen yüzü beni gülümsetti. Daha önce ondan Kurt’a bahsetmiştim tabii ki. Yavaş yavaş hatırlamaya başlıyordu.


“Annesi.. Annesi Karadenizli. Böyle kahverengi göğsünde biten saçları vardı. Güzel mavi gözleri, küçük bir burnu vardı. Onu ilk gördüğüm andan beri gözlerimi ondan alamadım.” Gülümsedim. Gözleri çok güzeldi. Her seferinde tekrar tekrar âşık olunası bir kadındı. “Bu kadar seviyordun madem neden ona söylemedin?” Aklıma gelen anılarla gülümsedim.

 

 

Yanına oturduğum kız bana bakıp emziğini ağzından çıkardı ve gülmeye başladı. Adını merak ettiğim için arkamı dönüp yanımdaki teyzeye sordum. “Adı ne?”

 

“...” Ne değişik bir isim bu böyle? Benim ismim gibi değil. Acaba anlamı ne? Annem geldiğinde anneme sorarım.

 

“Asiye ula onun adı!” Teyze göz devirip bıkkın bakışları ile tekrarladı. “Asiye.” Tekrardan bebeğe döndüğümde bana bakıp gülmüştü. Saçları iki yanda topluydu. Arabayı küçük elleriyle tutup bana uzatmıştı. Bana uzattığı arabayı alıp ona baktım. “Teşekkür ederim.” Gülerek kendini alkışladı. Asiye..

 

“Çocukluk dendi Kurt. Teyzem saçma sapan konuşma derdi. Annemin bahçesinde onun en sevdiği çiçeklerden ekiliydi. Çan çiçeği…” Gülümsedim. “Her seferinde oyun oynamaya giderken onun için koparıp gidiyordum.”



"Asiye gelmiş. Teyze ben Asiye'lerle oynamaya gidiyorum." Bahçeden çıkmadan önce köşede gördüğüm dikili çiçeklerden bir tane kopardım. Asiye kapının önünde beni bekliyordu. "Hadi Altaan.." Elimdeki çiçeği arkama saklayıp kapıyı açtım. Asiye beni gördüğü gibi kucağıma atlamıştı. "Altaan!" Kucağıma atlayan küçük kızı sarıp tek elimdeki çiçeği ona uzattım. "Aa çan çiçeği!" Elimdeki çiçeği alıp güldü. O benim yanağıma bir öpücük kondurdu. "Teşekküy edeyim Altan.."



“Vay be Barut. Senin içinden böyle romantik birinin çıkacağını hiç düşünmezdim. En son ne zaman gördün?” Sessizce düşünmeye başladım. Sahi onu görmeyeli kaç sene oldu.. “En son ben yirmi bir yaşındayken o on altı yaşında falandı. 2016, yaylada o hüngür hüngür ağlıyordu. Sonra bir kere daha gördüm ama onu hatırlamak istemiyorum.” Kurt kaşlarını çatıp bana baktı. “Sonra bir haber almadın mı?” Buruk bir şekilde gülümsedim.


"Oy neni koçari.." Arabamı park edip indim. Aytaç koca alanda en arkalarda oturuyordu. Kimseye görünmeden onun yanına doğru ilerledim. “Koçari kimin yari..” Aytaç’ın yanına geçerken omzuna dokundum. Aytaç başını kaldırıp baktı. “Abi..” Ayağa kalktı. “Hoş geldin abi..” İç çektim. Ne kadar mutlu olabilirsem artık.. Sandalyemi çekip oturduğumda başımı kaldırıp etrafa baktım. Asiye ailesinin ortasında sekiyordu. Bembeyaz elbisesi ile çok güzel görünüyordu. Nişan yüzükleri takılmıştı. Beyaz kurdele özenle seçilmiş gibiydi.

 

Mutlu görünüyordu elimdeki mavi çan çiçekleriyle dolu olan buketi Aytaç’a uzattım. “Bunu al, Asiye’ye ver. Kimden geldiğini anlayacaktır.” Aytaç onaylayıp ayağa kalktı. Buketi eline alıp ilerlemeye başladı.

 

Sessizce izledim. Aytaç gülümseyerek kenara geçen Asiye’ye doğru ilerledi. Asiye yanına yaklaşan Aytaç’a baktı. Çok güzel görünüyordu. Elbisesi ona çok yakışmıştı. Aytaç’ın uzattığı çan çiçeklerine baktı. Gözlerinin dolduğunu fark ettim. Çiçekleri eline alıp kokusunu içine çekti. Mavi gözleri etrafta ışıl ışıl bakıyordu.



“Aldım.” diye sessizce onu onayladım. Kurt bütün dikkatini bana çevirdi. “Nişanlandı,” mırıldandım. “Uzaktan törenini izledim.” Kurt yutkundu. Üzerimdeki bakışlarını hissediyordum. “Kahve saçları, bembeyaz elbisesi ile büyüleyiciydi Kurt.” Gülümsedim. Buruk bir gülümsemeydi yüzümdeki. O anlarda her şey siyah beyazdı. Tek renkli şey onun mavi gözleriydi.

 

“Belki birbirlerini çok sevmişlerdir ama o adam, onun en sevdiği çiçeği bile bilmiyordu. Salak saçma pembe lalelerle süslemişlerdi. O pembe renginden nefret ederdi. Laleleri de sevmezdi.” O, çan çiçeğini severdi. Mavi, mor.. Gözlerimi kapatıp iç çektim. “Mutluydu neyse ki.” Kurt'un bakışları benden ayırmadı. Benim adıma üzüldüğünü anladım. Kaşları çatılı duruyordu, olan biteni anlamaya çalışıyor gibiydi. “Siktir Barut…” diye kısık sesle mırıldandı.



“Bu kadar severken nasıl bu hale geldin?” diye sordu. Bilmiyorum. Onu bunca yıl nasıl sevdim, nasıl bekledim bilmiyorum. Elimle başımı ovuşturdum. “Ben onu karşılıklı olsun diye sevmedim ki. Sadece çok sevdim.” Omuz silktim. “Onu hala seviyorum.” Gülümsedim. “Yaşarken, ölürken aklımda ve kalbimde bir tek o var.” Kurt yutkunup sırtımı sıvazlarken biten sigaramı yere attım. Ufak bir tebessüm edip Kurt’a bakmadan konuştum. “Sana bir şey daha göstereceğim ama taşak geçmek yok.”



Kurt güldüğünde ona bakmadan bir yanıt bekledim. “Bana bu kadar güvenen bir badim olması gözlerimi yaşartıyor Barut.” dedi kahkahalarının arasında. Parkamın fermuarını biraz açıp üniformamın cebindeki çiçeği çıkardım. Kurt çiçeği gördüğü anda tekrardan kahkaha atmaya başladı. Onun kahkahasıyla bende gülmeye başladım.



“Lan puşt kızı unutamadın anladım da kızın en sevdiği çiçeği cebinde taşımak nedir lan?” dedi gülerken. Gözlerimi çiçekten ayırmadan “Bana onu hatırlatıyor.” diye fısıldadım. Kurt benim elimden aldığı çiçeği elinde çevirdi. Çiçeği bana uzattığında tekrardan aldığım yere koydum. “Sen anlat asıl.” diyerek fermuarımı kapattım. “Ne zaman doktorla senin düğünü yaparız?” diyerek göz kırptım. Kurt bir anda başını bana çevirdi. “Ne doktoru lan? Yok doktor falan.” Hızlıca inkar etmesine gülmeye başladım. Salak herif, yanağındaki ruju fark etmemişti belli ki. Kaşlarımı çatıp “Doktorun yanına gitmemiş miydin?” diye sordum.



“Evet dikişleri alınacaktı. Yardıma ihtiyacı olur dediydim.” diyerek yavaş yavaş kendini savunmaya çalışıyordu. Gülmemek için kendimi sıkmaya başladım. Ama yanağındaki ruj lekesi sinirimi bozuyordu. O yüzden bakışlarımı önüme çevirdim. “Dikişler bahane oldu sanırım.” dedim keyifli bir şekilde. Kurt'un bakışları beni buldu. Şaşkın şaşkın suratıma bakıyordu. “Ne?” Karşımdaki adamın salaklığına gülmeden edemedim.

 

Hayır yani karşımdaki adam bordo bereliydi ve alık alık bana bakıyordu. Elimle yanağını işaret edip konuştum. “Öpüşmüşsünüz işte yanaklardan gerizekalı herif.” dedim kahkaha atarak. Salak ifadesi bozulmadan, elini anında yanağına götürdü. Yanağından sildiği hafif renkli ruju elinde kalmıştı. “Belki başka biri?”

“Lan salak herif,” Ona baktım. “Sen o doktor dışında kimseyle anlaşamazsın.” dedim gülerken. “Ayrıca aranızdaki çekim bütün karargahın dilindeyken sen neyi itiraz ediyorsun?” Kerem’in bakışları ciddileşirken tereddütleri olduğunu fark ettim. Kendi dertlerinin içinde boğuşmasına izin vermek istemiyorum. “Anlat.” dedim. Düşünceli bir şekilde dirseklerini dizlerine yasladı. Öne doğru eğilirken mırıldandı. “Başımda bu kadar bela varken onunla olamam.”

 

Göz devirdim. Hayır, asker adamın elbette korkusu olacaktı. Korkusu olmayan insan mı olur? Derin nefes aldım. “Hayat, senin tereddütlerin için çok kısa Kurt.” Omuz silktim. “Olacak olan şu an bile olabilir. Onu elinden kaybedebilirsin.” Baktım. Tereddütleri oldukça normaldi. Nefes aldı, başını kaldırıp karşısına baktı. “O benimle yanmaya razı.” diyerek kendi kendine mırıldandı. Güldüm, Defne hiç değişmemiş. Oldukça dik başlı bir kızdı ve artık güzel bir kadın olmuştu. Demek ki doktorla konuşmuşlar ve doktor bu ilişkiyi direkt kabul etmişti.



“Yanın o zaman. Uzaktan ayrı gayrı yanacağınıza yan yana yanın.” Omuz silktim. Kurt elleriyle oynarken bana döndü. “Ya zarar görürse?” diye sordu. Derin bir nefes alıp verdim. Doktor evet dedikten sonra ne kadar uzak durabilirsin ki? “Askersin sen. O kızın babası gibi.” Özenle vurguladım. “O kız bunlara alışkın.” dedim net bir şekilde. Kurt başını sağa sola sallayıp dediklerimi inkâr etti. “Değil. Babası o kadar korumuş ki onları. Teröristlerin daha diğer kardeşlerinden haberi yok. Dosyalarla anlaşmalarla...” Başını kaldırıp bana döndü. “Sabah albay beni ikinci kez odasına çağırdı. Kuzey albay Poyraz timinin ilk komutanıymış. Hatırlıyor musun? Tim kurulacak dediklerinde Poyraz timinin komutanı olacağımı söylediklerinde...”



“Çok heyecanlanmıştın.” diyerek kendi düşüncemi dile getirdim. Aklıma Kurt'un o günkü ilk heyecanı gelmişti. "Barut!” Spor salonunun kapısı açıldı. Koridorda duyduğum kalın sesin sahibi artık daha net geliyordu. “Barut başardım! Tim komutanı oluyorum." Spor yapıyordum. Asılı olduğum barfiks çubuğundan inmeden karşıma geçen Kurt'a baktım. "Ne komutanı?"



"Yeni poyraz timi kurulacak.” dedi keyifli bir şekilde. Omuzlarını dikleştirdi, derin bir nefes aldı. “Ve ben timin komutanıyım." Barfiks demirinden inip ayaklarımı zemine bastım. “Hayırlı olsun kardeşim.”

 

Kollarımı açıp karşımdaki badime sarıldım. “Allah utandırmasın Kurt.” diye mırıldandım.



“Gerçi sana kendi soyadınla tim kurma hakkı verdiler ama Poyraz timi... Efsaneydi.” Kurt sakince düşünmeye başladı.



Kapıyı çaldığımda içerden bir ses gelmesini bekledim. “Gel Kerem.” Kapıyı aralayıp odaya girdiğimde Albay Mevlüt elindeki dosyalarla burnunun ucundaki gözlüğünün üstünden bakıyordu. Dosyaları bırakıp koltuğuna oturdu. “Poyraz timinin hikayesini biliyor musun?” diye sordu. Tam masasının karşısında ayakta durdum.



“Tam değil komutanım.” Devamında ne geleceğini bilmiyordum. Gergin bir şekilde belirsiz bir cevap verdim. "Yarbay Kuzey Mutlu'yla tanışmasan da o seni tanıyordu Kerem.” Yutkundum. Sessizce Mevlüt albayı dinlemeye başladım. “Timini, Poyraz'ı zamanında o kurmuştu. Kendi timi olan poyraz timi o rütbe aldıkça onunla beraber rütbe aldı. Timi dağıttıktan sonra yeniden poyraz efsanesini sahalarda görmek istediğini bana yazılı olarak bildirmişti."


"Poyraz timinin efsanesini bilmeyen yok komutanım.” diyerek gülümsedim. “Askeriyeye giren herkes illaki bir kez duymuştur. Bu timin kurulacağı zaman, timin komutanı olacağımı duymak beni çok gururlu hissettirdi."



"Timinin ustaları emekliliğe ayrılacağı sırada o timi tekrar kurmak ona yakışırdı. Hayatta olsaydı başınızda Yarbay rütbesi ile o duracaktı. Fakat izin vermediler.” dedi buruk bir ses tonuyla. “Şimdi ise Poyraz timine çok doğru bir komutan seçtiğini görebiliyorum. Hem kızını hem de devletini koruyan bir komutan. Yeri geldiğinde tim dışında daha fazlasını da yapabileceğini biliyordu sanırım.”



“Komutanım bir sorun mu var?” Albay önündeki dosyayı yavaşça benim olduğum tarafa doğru itmişti. “Kuzey yarbayın bildiği gizli bilgi bu dosyada.” Çok gizli yazılı dosyaya bakmadan gözlerim komutandayken dosyayı elime aldım.


“Milli istihbarattan sana gönderildi bu dosya. Daha önce sadece birkaç kişinin bildiği bu bilgi teşkilattan yetkili biri getirdi. Birde doktora iletmen gereken bir hediyesi var.” Küçük bir kutu çıkardığında kutuyu da dosyanın yanına koydu.


“Kutunun içinde iki hediye var. Biri sana, biri doktora.” diyerek kutuyu önüme doğru itti. Kaşlarımı çatıp kutuyu aldım. “Bana mı?” Şaşkınlığımı gizleyememiştim. Mevlüt albay dudaklarını büzüp “Bilemiyorum,” dedi. Kutuyu gösterip gülümsedi. “Alıp çıkabilirsin.”


“Yani anlayacağın timin başına Defne’nin babası tarafından seçilerek getirilmişim.” Bütün bu olan biteni özenle anlattı. Ona destek çıkmamı bekliyordu ama istediğini ona vermeyeceğim. “Adam ölmeden önce hissedip bilmeden kızını aşık olacağı adama emanet etmiş.” dedim keyifli bir şekilde. Kurt bana çevirdiği bakışlarıyla yine itiraz etmeye kalktı. “Ben aşık değilim.” Ona canım sıkılmış gibi göz devirdim. Salak salak reddetmesi sinir bozuyor. “Sen ona deli divane aşıksın Kurt.” dedim keskin bir şekilde. “Sikik inadın bana sökmez. İstediğin kadar inkar et.”



Kurt diyecek bir şey bulamadı. Üniformasının cebinden kutuyu çıkarıp açtı. Kutunun içinden çıkan kolye ve askeri künyeye baktım. Kolyenin gümüş zincirin ucundaki silah, etrafı mavi güllerle çevrilmiş bir stetoskop vardı. Askeri künyede siyah zincirin üzerinde künye kısmı boştu. Künyenin ucunda küçük bir silah vardı. Kolyenin özel tasarım olduğu belliydi.

 

Gülümsedim. Kolye sanki Kerem’i bilir gibi özenli bir şekilde tasarlanmıştı. “Kader bile sizi birbirinize itiyor gibi Kurt. Baksana babası özel bir hediye bile yaptırmış.” Kurt kolyeyi tutup havaya kaldırdığında kolyenin zarif görüntüsü gerçekten de güzeldi. Hayran hayran kolyeye bakarken mırıldandı. “Babası kızı için çok zarif bir hediye seçmiş.”



“Senin için de öyle.” deyip güldüm. “Hadi,” Başımla alayın dışını gösterdim. “Git de hediyesini ver kızın.” Kolyeyi nazik bir şekilde kutuya yerleştirdi. “Uyumuştur sabah veririm.” diyerek kutuyu cebine koydu.

 

Umursamadan önüme dönüp etrafı izlemeye başladım. Cemil, yanımıza koşarak geldiğinde bize bir görev geldiğini anladık. “Komutanım Mevlüt Albayım sizi bekliyor.”

“Görev mi?" diye sordum. "Evet 2 saate helikopter kalkacakmış.” Kerem bana baktığında onu onaylayıp içeriye ilerledim.


《––––––🩺––––––》

 

Evin bendeki anahtarıyla kapıyı açıp sessizce yatak odasına ilerledim. Defne yatakta uyuyordu. Saçları yastığına sanki özenle dağıtılmış gibi serilmişti. Dikkatle yaklaşıp babasının hediyesi olan kolyeyi onu uyandırmadan boynuna taktım. Kutunun içinden çıkan minik, silah figürünün ne için olduğunu ilk gördüğümde anlayamamıştım. Lakin şimdi ne için olduğunu anlayabildim. Minik silah stetoskobun etrafında dolanıyordu. Mavi güller ise tam olarak onun sevdiği renkteydi.

Masadan aldığım kağıda özenle notumu yazıp evinden çıkmadan önce dudaklarına hafif bir öpücük bıraktım.

Babandan sana ufak bir hediye getirdim. Nasıl bana geldiğini sorgulama olur mu? Sana kolyendeki minik silah kadar yakınım doktor. Görevden sağ salim dönersem görüşeceğiz. Emin ol seni o gün doya doya öpeceğim. ;)

Huysuz Komutan


Bölüm sonu.

Bölüm : 18.10.2024 11:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...