
《––––––🩺––––––》
Bölüm 13
Boynumdaki kolyeyi farkında olmadan avucumun içine almış, zinciri neredeyse boğazıma gömüyordum. Arabadan indiğimde kapıyı kilitleyip kilitlemediğimi bile hatırlamıyorum. Zihnim başka bir yerdeydi. Daha doğrusu… birinin etrafında dolanıyordu.
Adımlarım karargâha doğru sabırsızdı. Hızlıydı. Sanki gecikirsem kötü bir şey olacakmış gibi. Kapıdan içeri girdiğimde alıştığım o metalik uğultu, askerlerin ayak sesleri, telsizlerden yükselen kısa komutlar yoktu. Sessizlik… İçime oturdu.
Koridorda köşeyi dönen Cemil’i gördüğüm anda refleksle kolundan yakaladım.
Sormak istemiştim. Ama sesim… daha çok hesap sorar gibiydi. Cemil irkildi. Bana baktı. Gözlerinde çok kısa bir anlık tereddüt yakaladım.
“Kerem komutan göreve gitti, doktor hanım,” dedi.
O an sanki biri içimde bir düğmeye bastı. Göğsümün tam ortasında, kaburgalarımın altında bir yer sızladı.
“Bu kadar mı?” demek istedim.
“Bana bir şey söylemedi mi?”
“Dönüş saati?”
Hiçbirini söylemedim.
“Anladım,” diye fısıldadım sadece.
Revire geçtim. Montumu askıya asarken ellerim titredi. Çantamı yerleştirirken zincirin soğukluğu avucuma değdi.
Saçmalama Defne.
Dosyalara gömüldüm. Gerçekten gömüldüm. Bitmiş dosyaları yeniden açtım. Alfabetik sıraladım. Sonra konularına göre ayırdım. Sonra tekrar başa döndüm.
Aslında düzenlemiyordum.
Kaçıyordum.
Kerem…
Adını zihnimden atmaya çalıştıkça daha çok yer kaplıyordu.
Bileğimdeki saate baktım. Mesai bitmişti. Bilgisayarı kapattım. Hastaneye geçmek için toparlandım. Karargâhtan çıkarken elim yine boynuma gitti. Kolyenin ucunu sıkıca kavradım.
Gelecek, dedim kendime.
Söz verdi.
Ama içimdeki sıkıntı, mantık dinlemiyordu.
Arabaya binip derin bir nefes aldım.
“Sakin ol Defne,” dedim fısıltıyla.
Hastanenin otoparkına girdiğimde kalbim hâlâ hızlı atıyordu. İçeri girer girmez Nazike yanıma geldi. “Hoş geldin doktor hanım. Acilde iki hasta var.”
Onu dinlerken çoktan adımlarım hızlanmıştı. “Biri yemek yaparken elini kesmiş, diğeri de ateşlenerek beş dakika önce getirilen bir kız çocuğu.” Ona baktım. Benimle merdivenlere kadar gelirken söylemesi gereken her şeyi söylemişti. “Tamam önlüğümü giyip geliyorum.” diyerek odama çıktım. Çantamı ve ceketimi askıya astım ve askıdaki önlüğümü giydim. Önlüğümün cebinee telefonumu attım. Stetoskobumu boynuma astıktan sonra saçlarımı düzelttim. Sonra kolyeyi dudaklarıma götürdüm.
Silahın soğuk metaline hafifçe dokundum.
Bir alışkanlık.
Bir ritüel.
Bir sığınak.
Acile girdiğimde Nazike’nin yanında beklediği hastanın yanına geçtim. “Merhaba geçmiş olsun, ben doktor Defne elinizle ben ilgileneceğim.” Sandalyeyi çekip sedyenin yanına oturdum. Eldivenleri giydim. Dikişle ilgilenirken bir yandan da Nazike’yle konuşmaya başladım. “Çocuğun ateşi düştü mü?” Kadının dikişini dikkatli bir şekilde yapmaya devam ediyordum. “Şu anlık düşürdük ama tekrar çıkabilir. Ağır bir ilaç vermedik sadece duş aldırdık.” Başımla onu onaylayıp aklımdaki diğer soruyu da ona yönelttim. “Çocuğun yaşı kaç?” Dikişe devam ederken Nazike “Üç yaşında. Buraya yeni bir doktor gelecek bugün.” Nazike'nin konudan sapmasını umursamadan onunla konuşmaya devam ettim. “Gelirse tanışırız.”
Dikiş işimi bitirdikten sonra eldivenlerimi çıkarıp çöpe attım. Topuklularımın sesinin çok çıkmamasına dikkat ederek küçük çocuğun yanına ilerledim. Sedyede yatan kızın serumunu kontrol ettim. Annesine bakmadan dosyayı alıp “Ne zamandır hasta?” diye sordum. Annesi hemen benim sorumu cevapladı. “İki üç gün oldu. İlaçlar da verdik ama...” Kızın son ateş ölçümü de normaldi. Dosyayı kapatıp annesine döndüm. “Kullandığı ilaçları görebilir miyim?” Tekrardan ateşini ölçmekte bir sorun olmaz. Ateş ölçeri alıp küçük kızın ateşini ölçtüm. Annesi çantasından çıkardığı ilaçları verdiğinde ilaçları alıp kontrol ettim.
“Bu ilaçlara devam edelim. Serumu bittikten sonra ben bir daha muayene edeceğim. Sonra çıkışını yaparız.” Sanki onaylarını istiyor gibi konuşunca ailede istemsiz başıyla onaylamıştı. Sessizce acilden çıkıp odama ilerlemeye başladım. Koridorda biriyle çarpıştığımda omzumu tuttum. “Dikkatli olursanız sevinirim.”
Karşımdaki adam “Kusura bakmayın. Serdar ben yeni doktorum.” diyerek elini uzattı. Sarışın, kahverengi gözlü bir çocuktu. Çok uzun boylu değildi ama bir erkek için ideal bir boya sahipti. Bir elimi önlüğümün cebine sokup diğer elimle elini sıktım. “Defne.” Güzel gülüyordu. Bakışı üzerimde bir saniye fazla kaldı. Gülümsemesi… rahattı. Fazla rahattı. Saçlarımı gösterdiğinde cebimdeki elim saçlarıma gitti.
“Saçlar orijinal mi?” Bu soruyla kaşlarımı çattım. “Nasıl?” Adının Serdar olduğunu öğrendiğim bu yeni doktor tekrardan saçlarımı gösterdi. “Sarışın, mavi göz… Genelde paket olur ya.” Göz devirdim. Ne salak bir soruydu bu. Herkeste olabileceğini düşünen biri direkt saçların orijinal mi diye sormazsın yani.. Bıkkın bir bakışla “Boya.” dedim.
“Yani normalde esmersin?” Esmer değilim ama bunu direkt karşımdaki adama söylemek zorunda değilim. Karşımdaki adamın yüzüne bakarak sırıttım. “Ne zekisin sen öyle.” Gülüşü daha da genişledi. Bu adam sınırları seviyor belli ki. Elimi onun avcundan çekip iki elimi de cebime koydum. “Tanıştığımıza memnun oldum Defne,” dedi. “Umarım sık sık karşılaşırız.”
“Umarım iş sebebiyle,” dedim ve arkamı döndüm.
Kahvemi alıp makalelere gömülmeye çalıştım. Ama kelimeler akmıyordu. Zihnim sürekli aynı yere kayıyordu. Odaklanamıyorum. İki saattir makaleyi bitirmeye çalışıyordum ama bir türlü odaklanamadım. Aklım direkt Kerem’e kayıyordu.
İyi misin?
Saçlarımı geriye itip boynumu ovaladım. İçimdeki sıkıntıyı atmaya çalıştıkça içimdeki sıkıntı büyüyordu. Göğsüme öküz gibi oturuyordu. Düşüncelerimle çırpınmak ne kadar zor böyle. Telefonum çaldığında arayan annemdi. Aramayı yanıtlayıp kulağıma yasladım. “Alo, anne?”
“Annem yaran nasıl?” Annem sakin bir sesle konuştuğunda gülümsedim. Onun içinin rahat etmesi için içimdeki sıkıntıyı belli etmemek için yutkunup annemin sorusunu yanıtladım. “İyiyim anne, hastaneye bile geldim. Senin mail attığın makaleleri okuyordum. Yani odaklanabilseydim tabii.” Yalan söyledim.
Her zamanki gibi.
Annem ufak bir şekilde güldüğünü duydum. Telefon kulağımdayken bir yandan da makalelerde gözlerimi dolaştırdım. “İyiysen okursun elbet. Bak sana attığım makaleler işini görecektir. Ha bir de sana ve kardeşine mis gibi reçel gönderdim Nehir teyzen yaptı. Yarın, bir gün birkaç şeyle beraber gelir.” Gülümsedim. Annemlerle direkt yemek varken böyle yemek hiç güzel değil.
“Tamam anne. Lojmana geldiğinde alırım ben.” Telefonu tutarken kahvemden bir yudum alıp Nazike’nin getirdiği dosyaya imza attım. "Defne iyisin değil mi annem?" Tabii ki de saklayamadım. Annem yine en ufak bir iç çekişimden anladı. "Evet iyiyim anne sadece.. Aklım bir hastada takılı kaldı." Bir yandan da çocuğun testlerini kontrol ettim. Masanın üstündeki not kağıdına seruma eklenecek ilaçları ve dozlarını yazıp Nazike’ye verdim. “Babasının kızı gene bir yandan işlerle ilgileniyorsun değil mi?”
Anneme göz devirip başımı sağa sola salladım. “Ben babasının kızı olduğum kadar annesinin kızıyım da. Sanki ben bilmiyorum vizite çıktıktan sonra beni arayıp dosyaları hallederken benimle konuştuğunu.” Annem bunu inkar edemez. Oldum olası işlerinde dikkatli olan bir doktordu ve tam bir işkolikti. “Dil de pabuç gibi.” dedi gülerek. Ardından sesi ciddileşti. “Defne dikkatli ol. Sakın başını belaya sokma.”
“Merak etme.” dedim. Gözlerim boynumdaki kolyeye daldığında elim direkt kolyeye gitmişti. “Anne... Babam bana bir kolye yaptırmış mıydı?” Annem sessizleşmişti. Ardından “Nasıl bir kolye?” diye sordu kısık sesiyle.
Çantamdan çıkardığım aynamı açıp tüm gün elimde oynadığım kolyeme baktım. “Böyle gümüş zincirli silah var. Ona dolanmış bir stetoskop var. İkisinin de üstü mavi güllerle süslenmiş.” Annemin sessizliği kolyenin bana bırakıldığını gösteriyor. “Sana ulaştı mı?” diye sordu. “Nasıl?” Kabul edeyim her şeyi bekliyordum ama annemin bana bunu demesini beklemiyordum. Bana ulaşması gereken bir kolyeydi sanırım. Annemin sorusuna cevap verdim. “Bir asker verdi diyelim.”
Annem meraklı bir sesle “Nasıl bir asker bu Defne?” diyerek bana üstü kapalı bir şekilde Kerem'i sordu. Anneme üstü kapalı bir cevap vermek için derin bir nefes alıp onu yanıtladım. Oturduğum yerde geriye doğru yaslanıp tam karşımdaki duvara baktım. “Buradaki timin komutanı, Poyraz timinin komutanı.”
“Ne?” dedi annem. Sesi şaşkındı. “Poyraz timi mi? Babanın timi mi?” diye tekrar sordu. Babamın timi... Yıllar sonra poyraz timinin adını babamın timi olarak duymak tuhaf hissettirmişti. Buruk, yarım gibi.. Poyraz timi, babam demekti değil mi? Bütün tim arkadaşlarını toprağın altına gömen babamın, timi. Kerem yüzbaşı şu anda babamın timinin başka bir jenerasyonuna komutanlık yapıyordu. “Evet anne,” diyerek annemi onayladım. “Babamın timinin komutanı. Kerem Kurt.”
Telefonun ucundan bir iç çekme sesi geldi. Ardından burnunu çekti. “Kaderiniz benzemesin annem...” dedi annem, sesinin titremesine engel olamamıştı. Bunu fark etmemem imkansız ama yüzüne de diyemiyorum. Ne demek kaderimiz benzemesin. Onunla benim kaderim bir mi yani? Merak ettiğim soruları soracağımda annem benim sormamı beklemeden sorumun cevabını bana verdi.
“Annem, o kolyenin bir benzeri sizin doğumunuzdan önce babanın özel olarak yaptırdığı bir kolyeydi. Babanız doğum hediyesi olarak vermişti bana. O kolye sana özel yapıldı. Baban senin en sevdiği çiçeği öğrenip, mesleğini hissetmiş olmalı. Nasıl sana geldi bilmiyorum ama belli ki sende kalmalı bebeğim. Diğer yarısı da sahibini bulmuş belli ki.”
Diğer yarısı? Bu kolyenin bir de diğer yarısı mı vardı? İstemsiz meraklı çıkan sesime içten bir küfür savurdum. “Diğer yarısı derken?” Annem bu soruyu yanıtlamayacağını tahmin etmek çok zor değildi. “Zamanla anlarsın bebeğim. Şimdi kapatmam gerekiyor Defne, hastam geldi.” Tam tahmin ettiğim gibi konuyu kapatmaya çalışıyordu. Göz devirip elimdeki kolyemin ucunu bıraktım. Başımı geriye yasladım. “Tamam anne görüşürüz.” Kolyemin ucunu tekrardan elimde oynarken diğer ucunun kimde olduğunu düşünmeye başladım. Acaba Kerem’de mi? Bana kolyeyi getiren oydu sonuçta. Diğer ucu da ondadır belki.
“Defne hadi gel yemek yiyelim.” diyerek kapımdan içeri kafasını soktu Nazike. Ona bakıp gülümsedim. Beraber kafeteryaya indik. “Bir salata birde portakal suyu alabilir miyim?” Nazike benim aksime yemek almayı tercih etmişti. Parasını ödeyip tepsimi aldım. Köşede bir masaya geçip oturdum. Küçük bir hastane de olsa kafeteryası için Can amca elini taşın altına koymuştu. Kafeteryanın işletmesini şirketlerinden biri almış ve gereken her şeyi yapmıştı. Yemeğimi yemeye başladım. “Kilo takıntınız mı var doktor Defne?” diyerek tepsisini karşıma koyup oturan Serdar’a baktım. Saçma sapan konularla ortaya dalıp duran biri gibiydi. Sinir bozucuydu ama öbür doktor kadar olamaz değil mi?
“Canım ne istiyorsa onu yiyorum Serdar bey.” Onu umursamadan yemeğime odaklandım. Serdar bey ise karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Başımı kaldırıp karşımdaki adama baktım. “Kaç yıldır buradasınız Defne hanım?” diyerek şu ana kadar kendisinden duyduğum en mantıklı soruyu sordu.
Derin bir nefes alıp tabağımdaki salatayı didiklerken Serdar beyin sorusunu cevapladım. “5 ay oldu sanırım.”
Bu sefer gayet normal bir şekilde bana bakıyordu. “Peki bana buraları anlatabilir misiniz?” Pekala insancıl ve saygın bir tavırla geldiği için sanırım ona yardım edebilirim. “Pekala hastane küçük, eksikleri oluyor. Bir şekilde tamamlıyoruz. Üç doktor vardı, seninle beraber dört doktor olduk. Ben ve doktor Senem dönüşümlü olarak karargahta görev yapıyoruz. Şu anda nöbetçi doktor benim. İki gün acilde ben duracağım. Haftada bir gün gidebildiğimiz köylere gidip hastaneye gelemeyen hastalarla ilgileniyoruz.”
Serdar aklına yazması gereken her şeyi başıyla onaylıyor, yeni sorularını da direkt soruyordu. Bende işle ilgili olduğu sürece bütün sorularını yanıtladım. “İlaç eksikleri?” Salatamı didiklerken ona baktım. “İlaç eksiklerini rapor edip önce devletten, kalan ilaçlar için ise özel bir firmadan yardım alıyoruz.” Portakal suyumdan bir yudum alıp Serdar'ın sorusuyla başımı kaldırıp karşımdaki doktora baktım. “Buralı değilsin değil mi?”
Nereli olduğumun yada buralı olup olmadığımın belli olmasını çok umursamadım. Gerçi genel olarak insanların düşüncelerini umursamazdım. Kaşlarımı kaldırıp “Çok mu belli oluyor?” diye sorusunu soruyla yanıtladım. “Buralarda böyle pantolonuyla topuklusuyla göreve gelen doktor nadir bulunur derler.” Onun söylediklerini umursamayıp omuz silktim. Tekrardan salatama odaklandım. Ona bakılırsa kendi de hastaneye gayet şık gelmişti. Kendim için süslenmek iyi hissettiriyor. Hem belli mi olur belki Kerem gelir.
Nazike ve birkaç hemşire koşarak acil çıkışına ilerlediğinde bende oturduğum yerden hızlıca kalkıp acil çıkışına ilerledim. Nazike beni görür görmez “Bende seni çağıracaktım." dedi. Ne olduğunu sormama gerek yoktu. Acile doğru ilerlemeye başladım. Topuklularımın sesi koridorda yankılanıyordu. Nazike hemen ne olduğunu bana anlatır zaten. "Teröristler yol kesmişler, beş kişi vurulmuş. Buraya getiriyorlar.”
“Tamam sen git Serdar doktoru da çağır.” Diğer hemşireden eldivenleri alıp ellerime geçirdim. Araçlarla gelen hastaları gelen sedyelere almaya başladık. “Açın ortalığı!” diyerek hastaları içeri aldık. Sedyeler hızlıca ilerlerken acilde bekleyen diğer hastalar yolu açıyordu. Acile girdiğimde Serdar acilde kazadan gelen bir çocuğun başındaydı. “Çocuğun yaraları ağır. Kurtulma ihtimali yok gibi.”
Serdar'a bakmadan “Ne gerekiyorsa yap Serdar. Kurtulması için ne kadar uğraşırsın bilemem.” dedim. Ben kadınla ilgileniyordum. Kadını ameliyata almamız gerekiyordu. Hemşireler kadını ameliyathaneye aldıkları gibi bende hazırlandım. Kurşunları çıkarırken ameliyathanenin kapısı açıldı ve Nurgül hemşire içeri girdi. "Doktor hanım polisler geldi. Ne yapalım?" Kapıdaki Nurgül'e dönmeden “Ameliyat bittiğinde görüşeceğim. Bekletirsin.” diyerek onu yanıtlayıp işime devam ettim. Karnındaki kurşunu çıkarmaya çalışıyordum.
Göğsüme bir ağrı girdiğinde duraksadım. Kaşlarımı çatıp yutkundum. “Doktor hanım iyi misiniz?” Bir şeyler oluyor. Yine bir şeyler oluyor ve ben engel olamıyorum. “Doktor hanım odaklanmalısınız.” Duyduğum sesler giderek boğuklaşıyordu. Tekrar yutkundum ya da yutkunmaya çalıştım. Boğazıma bir yumru oturmuş, gitmek bilmiyordu. Ellerimin titrediğini fark ettiğim gibi ellerimi hastanın üstünden çektim.
“İyi misiniz? Doktor Senem’i çağırın!” Elimdeki hemen yanımdaki hemşireye verdim. Senem giyinip girdiğinde birkaç adım geri çekildim. Senem bana baktı, telaşlı çıkan sesine engel olamayarak "Defne çık dinlen. Hasta bende." dedi. Göğsüme giren ağrı şiddetlenerek artıyordu. Hemşireye tutunarak ameliyathaneden çıktım ve kenara geçip duvara yaslanarak yere çöktüm. Ameliyatı Senem’e devrettiğim iyi oldu.
Bir an önce karargaha gitmem gerekiyordu. Karargaha gidip ne olduğunu öğrenmeliydim. Birine bir şey oldu. İyileşmekte olan yarama ağrı girdiğinde iki büklüm oldum. Nefes almaya çalıştım. Boğazlı kazağımın boğazını çekiştirdim. Sessizce oturduğum yerden kalkmaya çalıştığımda Senem de ameliyatını bitirmiş, ameliyathaneden çıkıyordu. Beni gördüğü anda yanıma geldi. Koluma girdi ve bana destek oldu. “Gel Defne yarana bir bakalım.”
Senem’in koluna tutundum. “Birine bir şey oldu.” Gözlerim yanmaya başladı. “Göğsüm çok ağrıyor Senem.” Senem sesimdeki paniği anlamıştı. İnsanın neler hissettiğini biliyorduk. İnsan sevdiği değer verdiği birinin tehlikede olduğunu yada onu kaybettiğini hissederdi. Biz hastanelerde nelere nelere şahit oluyorduk.
"Sabah dersini koyanın da koyduranın daa."
"Söylenme Defne. Tıp okumak istiyorum diyen sendin. Kazanan sendin, şimdi böyle söyleyemezsin." diyerek yanıma gelen anneme baktım. Önlüğün ceplerine yerleştirdiği elleriyle aslında ona zıt karakterli topuklularıyla evdeki Deniz Mutlu yerini beyin cerrahisi bölümünden profesör Doktor Deniz Mutlu'ya bırakmıştı. Ben ise yanında gayet sade kıyafetlerimle ve spor ayakkabılarımla yanında yürüyordum. "Haklısınız hocam." Annem benim halime gülümserken odasına doğru saptı.
Derse yetişmeye çalışırken karşımda gördüğüm kadına baktım. İyi değildi. Elleri titriyordu, yüzü de solmuştu. Kendimi tutamayıp kadının yanına ilerledim. Hemen yanında durduğumda önce "İyi misiniz?" sorusunu yönelttim. Soruma cevap alamadığımda kadının önünde diz çöktüm ve yüzüne bakmaya başladım. Kadın hüngür hüngür ağlıyordu. "Hanımefendi noldu? Söylerseniz belki yardım edebilirim." Kadın cevap vermedi. Ağlaması iyice şiddetlendiğinde ne yapacağımı bilemedim. Etrafıma bakıp danışmadan kadın için birkaç peçete alıp kadına uzattım.
Bileğimdeki saate baktığımda derse geç kaldığımı fark edip mecburen kadını yalnız bıraktım ve ilerlemeye başladım. "Elif!" Elif durup bana döndüğünde arkamda oturan kadını gösterdim. "Nesi var?" Elif gösterdiğim kadına baktığında bana dönüp "Bu sabah gelmiş. Bir yaşında bebeği varmış. Kocası polis, vurulmuş dün gece. Kadın bu sabah polise gidiyor, orada fenalaşıyor. Göğüs ağrısı şikayetiyle getirildi. İşin tuhaf tarafı ne biliyor musun? Kadının hastaneye geldiği saatlerde kocası ölmüş." Bakışlarımı arkamdaki koltukta ağlayan kadına çevirdim. Belli ki kocasının öldüğünü öğrenmişti. "Kocasının öldüğünü henüz söylememişler ama bence kadın anladı."
Hafızamdaki bu olay benim gözlerimi doldurmaya yetti. Hayır, Kerem iyi. Ben ise şu an sadece bir safsataya inanıyorum. Başka bir şey yok. Olamaz. Senem, benim koluma girip bana destek oluyordu. “Tamam öğreniriz, gel hadi.” diyerek beni kendi odasına götürdü. Sedyeye yatmama yardımcı oldu. Yaramı açıp kontrol etmeye başladığında bende önlüğümün cebinden telefonumu çıkarıp aileme mesaj attım. “Defne bak yaraların tam iyileşmemiş bu ağrıların da kolay kolay geçmez böyle yaparsan.”
“Dikkat ederim Senem.” diyerek kendi yaramı geçiştirmeyi tercih ettim. Asıl önceliğim ailemden gelecek mesajdı. Hepsini tek tek mesajla yokladım ama bu ağrımın sebebi onlardan biri değildi. Kime bir şey oldu? Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Bir anda gözlerimin önüne gelen çelik mavisi gözler, benim sedyede dikleşmeme neden oldu.
Kerem...
Sedyeden hızla kalkıp topuklularımı giydim. Senem elindeki serum iğnesiyle bana bakıyordu. “Nereye?” diye sordu. Ona bakmadan konuştum. “Karargaha, Kerem’e ulaşmam lazım.” diyerek Senem’in bir şey demesine izin vermeden onun odasından çıktım.
Koşar adımlarla odama geçip çantamı ve anahtarımı aldım. Hastane çıkışındaki arabama binip direkt karargaha doğru sürmeye başladım. Umarım yanılıyorumdur. Umarım iyisindir komutan...
Girişteki askerlere kimliğimi gösterip geçtim. Arabamı otoparka park ettikten sonra çantamı alıp indim. Karargahın içine girdim. Cemil’i albayın odasından çıkarken gördüğüm gibi kolunu tutup durdurdum. “Poyrazdan haber var mı?” diye sordum. Cemil'in bakışlarında tereddüt vardı. Bir şey bildiği belliydi ama söylemiyordu. “Haber olsa bile size söyleyemem doktor hanım.” Tek kaşımı kaldırdım. Ona son bir şans veriyordum ama onun da söyleyesi yoktu.
“Anlaşıldı. Kendim sorarım.” diyerek Cemil’in kolunu bıraktım. Albayın odasına doğru ilerlemeye başladım. "Doktor hanım!" Cemil beni durdurmaya çalışırken onun durdurmasına fırsat vermeden kapıyı çalmadan içeri girdim. Albayın bakışları anında bana döndü. Kaşları çatıktı. Ters giden bir şeylerin olduğunun farkındayım. “Doktor?”
Cemil benim arkamdan odaya girdi ama albayı gördüğü gibi esas duruşa geçti. “Durduramadım komutanım.” Albay önce Cemil'e sonra tekrardan bana baktı. Durduramama sebebi belliydi, istemedi. Ben içeri koşturarak girdim ama istese beni çok rahat durdururdu. “Sen çık Cemil.” Cemil tekrar selam verip çıktı. Albay önündeki sandalyeleri gösterdi. “Buyur doktor hanım geç otur.”
Masanın önüne gelip oturmadan dikilmeye devam ettim. Aklımı kurcalayan, göğsüme ağrıların girmesine sebep olan o soruyu sormadan içim rahat etmeyecekti. Albay ise benim oturmamamdan dolayı başını hafif kaldırmak zorunda kalmıştı, yüzüme bakıyordu. “Mevlüt albayım poyrazdan haber var mı?”
Albay elini masaya yasladı. “Böyle bir bilgiyi sana söyleyemem doktor. Bilmen gereken şeyleri sana iletiyoruz zaten.” Albayın bu cevabı hoşuma gitmedi. Ne olur sanki söyleseniz? “Albayım bilmeye ihtiyacım var. Lütfen bir şey söyleyin.” Bakışlarımdaki sert ifade yumuşamış, yalvaran bakışlara döndü. Mevlüt albay elindeki kalemi masaya vururken bir şeyler bildiğini anladım. Söylemeye tereddüt ediyor gibiydi.
En sonunda derin bir nefes aldı ve bana kısa bir bilgi vermeye başladı. “Gittikleri bölgede çatışma çıkmış.” Gözlerimi kapattım. Kesinlikle Kerem’e bir şey oldu, hissedebiliyorum. “Kesin bir bilgimiz yok ama yaralımız varmış.” Göğsümdeki ağrı albayın her kelimesinde biraz daha fazla artıyordu. Hislerim konuda ne kadar haklı olduğuma emin oldum. Elim istemsiz göğsüme gideceğinde ceketimin cebini sıkmaya başladım. “Kerem…” dedim sesimin titremesine engel olamayarak. “Kerem komutana bir şey olmuş olabilir mi?” Sesimin titremesi albayın dikkatini çekmemiştir umarım. Ben böyle düşünsem de albayın bakışları tam tersini gösteriyordu. Bana bakarken derin bir nefes aldı. “Cemil barabelliyi getir.” diyerek sesini koridora duyurdu. Arazide kullanılan telefonu odasına istediğinde Cemil telefonu getirdi. Albayın emri ile benim oturmama yardım etmişti. Telefonla bir yeri aradığında telefondan başka bir ses geldi.
“Komutanım?” Kerem'in sesi.. O iyi. Herkes duysun Kerem iyi. Hafif bir rahatlama ile cebimi sıkmayı bıraktım. Gözlerimi kapatıp tuttuğum nefesimi verdim. “Durum bildir Yüzbaşı.” Albayın net emri ile Kerem oradaki durumu açıklamaya başladı. “Çatışma devam ediyor.” diyerek geçiştirici bir açıklama yaptı. Silah sesleri oldukça fazlaydı. “Önemli bir durum mu var komutanım?” Kerem’in sesi yorgun geliyordu. Nefes alırken bile acı çeken bir yanı vardı.
Hislerim yanılmaz. O yaralanmış. Kerem iyi değil... “Doktor yanımda,” dedi hafif bir sesle. Albay bakışlarını bana çevirdi. “Senin için endişelenmiş olmalı.” Onun sesi de endişeli çıkıyordu aslında. “Odamı bastı.” dedi keyifli bir şekilde. Benim odayı basmam albayı sevindirmiş gibi görünüyordu. Büyük bir gururla bunu ona söyledi. Kerem'den cevap gelmedi. Çatışmanın ortasında beni sakinleştirmeye çalışacak hali yok ya. Saçma salak işler yapıyorsun Defne. Ama yaralı bundan adım kadar eminim.
“Hislerim yanılmaz albayım, bir şey oldu.” diyerek mırıldandım. Albay sessizdi. O da bir tuhaflık olduğunu biliyordu belli ki. Derin bir nefes alıp ceketimin birkaç düğmesini açtım. Göğsüm sıkışıyordu. “Bomba!” Kerem'in bağırtısı ve ardından telefondan gelen patlama sesiyle irkildim. Hat kesildiğinde gözlerim dolmuştu. Çoktan ağlamaya başladım. Yanaklarımın ıslandığını hissedebiliyorum.
Albay beni sakinleştirmeye çalışmak için oturduğu sandalyesinden kalkıp yanıma geldi. Önümdeki sehpaya oturdu. Masasının üstündeki sürahiyi alıp bardağa su doldurdu. Bardağı bana verip içmemi bekledi. “Sakin ol doktor hanım. Emin ol iyilerdir. Ben askerlerimi bilirim.”
“O iyi olur değil mi?” Sesimin titremesine engel olamıyorum. Olmak istesem de bunu bir türlü beceremedim. Albay bir peçeteye gözlerimi sildiğinde ona baktım. “Olur tabii ki. Hadi geç bizden bir haber bekle olur mu? Asker yâri dediğin soğukkanlı olur. Annen de asker yâri, anneni örnek al.” Sanki başka çarem varmış gibi benimle böyle konuşuyorlar. Albayı onaylayıp çantamı alarak odadan çıktım.
Adımlarım beni revire götürdüğünde çaresizce sandalyeye oturdum. Annemin babamı beklerken ki hali gözümün önüne geldiğinde ondan bir farkımın kalmadığını anladım. Sahi düşünüyorum da annem korkusunu bize hiç belli etmemişti. Babamdan bazı geceler asla haber alamazdı ama bir günden bir güne bunu bize belli etmemişti.
"Ve iyi uykular bebeklerim..." Biz yine uyumuş numarası yapıyorduk. Annem odadan çıktığında Defin'le Doruk'un odasından aldığımız arabaları oynayacaktık. Annem telefonunu aramızdan aldı. Odadan çıkmasını bekliyorduk. Annem elindeki telefonla odadan çıkarken kapıyı kapattı. Aralık kapıdan annemlerin konuşmasını dinledik. "Ne kadar sürecek? Bilmiyorsun ama bir tahminin?” İç çekti. “Tamam çocukları ve beni merak etme. Biliyorum dikkatli oluruz sende dikkatli ol.” Sesi bir tuhaf çıkıyordu. “Bende... Bende seni seviyorum."
Böyle konuşurlar ve biz sonra belki iki gün belki de iki ay babamdan haber alamazdık. Böyle zamanlarda amcamlar bizi evde yalnız bırakmazlardı. Genelinde Gizem yengem yanımızda olurdu.
Oturduğum yerde saatlerce durdum. Koridor hareketlenmeye başlamıştı. Sandalyemden kalkıp koridora çıktım. “Poyraz ve Barut geliyor.” Askerlerden duyduğum tek bir cümle yetmişti heyecanlanmama. Hızlıca karargahın girişine koşmaya başladım. Merdivenlerin basamaklarını birer ikişer iniyordum. Karargahın çıkışına geldiğimde helikopter pistinden bana doğru gelen timlere baktım. En önünde onun olması gerekmiyor mu? Neden yok? “Doktor hanım yaralılar..” Kerem’i arasam da o yoktu. Gözlerim dolarken yanımdaki askere bakmadan içeriyi gösterdim. “Revire çıkın hemen.”
Poyrazı sığdırabildiğim kadar revire sığdırıp tedavileri ile ilgilenmeye başladım. Aklım her ne kadar Kerem'de olsa da Barut da ortalıkta yoktu. Yine de ilk işimi yapıp yaralılarla ilgilendim. Ağır yaralı yoktu. Sıra Hakan’a geldi. Hakan’ın da kaşına tentürdiyot sürmek için yaklaştım. “Albayla görüşmem gerekiyor Defne.” diyerek elimi itti.
Elimdeki pamuğu tutarken yutkundum. Hakan çoktan kalkmış revirden çıkmak üzereydi. “O nerede?” dedim kendimde bulabildiğim sesimle. Hakan olduğu yerde durdu. Kimi sorduğumu gayet iyi biliyordu. Hiçbir şey demeden bana baktı. Kerem hakkında bir haber almak bu kadar zor olamaz, olmamalı. “Önce albayla konuşmam gerekiyor.” Hakan’ın kaçamak cevapları beni iyiden iyiye tedirgin etmekten başka bir işe yaramıyor. Sırtım Hakan’a dönüktü. Gözümden akan bir damla ile Ayda buruk bakışlarını bana çevirdi. Demek ki Kerem iyi değil. Bir şey oldu. Üstelik badisi olarak gördüğü Barut da yoktu. “Korkma Defne. Albay sana bunu en uygun şekilde anlatacaktır.”
Hakan ve barut timinin Barut’tan sonraki en kıdemli üyesi Emirhan albayın odasına ilerlediler. Bende elimdeki pamukla beraber peşlerinden ilerledim. Onlar albayın odasına girdiklerinde arkalarından girmek için bir adım attım. Hakan kapıyı bırakmadan bana döndü. İçeri girmeme engel oldu. Başını sağa sola salladı, beni odaya alamayacağını net bir şekilde belirtti. Ben kapıda kalırken onlardan gelecek en ufak bir haberi beklemeye başladım.
Gün bitmişti, gece bitmişti. Ve tekrardan gün başlıyordu. Gün ağarırken başımı cama çevirdim. Nefes alamıyor gibi hissediyordum. Yanımdaki camı açıp cama yaslandım. Hava soğuktu, sabahın soğuğu kendini belli ediyordu. Gökyüzü pusluydu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Eve gitmek içimden gelmemişti. Şu an bile duvarlar üzerime geliyordu.
“Umarım kendini o camdan atmayı düşünmüyorsundur Defne.” Başımı hafifçe çevirip arkamdaki kişiye baktım. Ayda yanıma gelirken tekrardan dışarıya döndüm. “Kerem komutanı almaya gideceğiz.” dedi beni rahatlatmak isteyerek. “Yerlerini tespit etmeye çalışıyoruz.” Konuşmadım. Gözlerim dolsa da ağlamamaya çalışıyordum. “O da seni düşünüyordur.” dedi gülümseyerek.
Gözlerimi kapattım. Kerem’in iyi olduğunu duymak istiyordum. Tek duymak istediğim buydu şu an. “İyi midir?” diye fısıldadım. Ayda başını salladı. Ardından sakin bir şekilde revirden çıktı. Sessizce derin nefes aldım. “Umarım..” mırıldandım. Elim istemsiz kolyeme gittiğinde ondan destek almak istedim. Annemin bahsettiği diğer kolyenin nedense Kerem’deymiş gibi hissediyorum. Daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladım. Neredesin Kerem?..
《––––––🩺––––––》
“Anlat Hakan neler oldu?” Hakan yavaşça sandalyeye oturdu. “Komutanım, saldırdılar. Dağda sıkıştırıldık. Bomba atıldığında hepimiz uzaklaşmıştık ama Altan yüzbaşım ve Kerem yüzbaşı ortalıkta yoktu.” Albay sıkıntılı bir nefes aldı. Aklından geçen şeyleri sesli söylemek istemiyordu. “Esir alındıklarını mı düşünüyorsunuz?”
Hakan kendinden emin bir şekilde konuştu. “Evet komutanım.” Emirhan’a baktı. “Hatta eminiz.” Ne kadar kararlı göründüklerini albaya göstermek istiyordu. “Barut timiyle birlikte komutanlarımızı kurtarmak istiyoruz.” Emirhan, Hakan’ı onayladı. Albaya döndü. “Sizden operasyon izni istiyoruz.” diyerek özenle belirtti. Mevlüt albay tekrardan sıkıntılı nefes çekti. Karşısındaki askerlere izin vermezse, izinsiz operasyona kalkabileceklerini biliyordu. Hakan ve Emirhan'ın kararlı bakışları netti. Albay ne olursa olsun bu iki deli timi tutamayacağını biliyordu. Tim en ufak bir bilgi öğrendikleri anda karargâhtan emirleri dahi beklemeden hızlıca çıkacaklarına emindi. “En ufak bir bilgi öğrendiğimiz anda operasyon onayınız hazır olur. Şimdilik çıkın dinlenin ki haber geldiğinde göreve hazır olun.”
Hakan ve Emirhan sessizce onayladılar. Hakan doktorun hala kapının önünde beklediğine emindi. Kapıya bakıp tekrardan Mevlüt albaya döndü. “Komutanım, doktor baya bir kötü.” Mevlüt albay sıradaki problemin Defne olduğunu biliyordu. “Kerem komutan hakkında bir şey duymak istiyor.” Sıkıntılı bir iç çekti. Mevlüt albay doktoru durduramayacağının da farkındaydı. Doktor, annesinin kopyasıydı. İstediğini almadan buradan ayrılmaz, gerekirse ortalığı birbirine katardı. Başıyla Hakan’ı onayladı. “Ben konuşacağım.” diyerek Hakan’a döndü. “Hakan siz Kerem yüzbaşının odasının yedek anahtarını bulun. Kapısını açın öyle dursun.”
Hakan başını salladı. “Anladım komutanım.” diyerek ayağa kalktı. Odadan çıktıklarında ilk gördüğü şey ağlayan Defne oldu. Defne’nin bu halini Kerem komutanı görmeliydi. Böylelikle başına bela almadan önce iki kere hatta belki beş kere falan düşünürdü. Başını sallayarak yanına gidip ağlayarak dışarıyı izleyen Defne’nin omzuna dokundu. Defne anında Hakan'a döndüğünde Hakan yutkundu. Ne olursa olsun kimse böyle bir durumda olmak istemezdi. İçeriyi gösterdi. “Albay seni içeride bekliyor doktor.” demekten başka bir şey diyememişti.
Defne yavaşça kalkıp içeri girdi. Albay onun ağlayan halini gördüğünde içi acıdı. Oturduğu yerden ayağa kalkıp Defne’nin oturmasına yardım etti. Defne gözlerini ayırmadan albayın gözünün içine bakıyordu. Bir açıklama bekliyordu. Elbette her şeyin ters gittiğini anlamıştı. Mevlüt albay ise karşısındaki kadına durumu nasıl açıklayacağını düşünüyordu. Derin bir nefes aldı. “Doktor hanım, Kerem komutan esir düşmüş.”
Defne’nin ağlaması duydukları karşısında giderek arttı. Bundan sonra söylediklerinin pek bir önemi kalmamıştı onun için. En çok korktuğu şey başına gelmişti. “Biz komutanı sağ salim bulacağız." Albay oturttuğu kızın başını okşadı. Sakinleştirmeye çalışsa da Defne’nin ağlaması dinmedi. Daha fazla o odada durmak istemedi. Oturduğu yerden yavaşça kalkıp odadan çıktı. Albay hemen odadan çıkan Defne’nin peşinden çıktı. Koridorda gördüğü Cemil’i çağırdı. “Doktora dikkat et. Hızlı.”
Cemil’in yardımıyla Defne’yi komutanın açılan odasına yerleştirdiler. Defne komutanın yatağına oturduğunda sessizce yere bakmaya başladı. Cemil onun yalnız kalması gerektiğini düşünüyordu. Sessizce odadan çıktı. Defne odada yalnız kaldığında yatağa uzanıp onun örtüsüne sokuldu. Kokusunu içine çekerken ağlıyordu. Gözleri yavaşça kapanırken iç çekişleri de yavaş yavaş dinmeye başladı.
"Yine mi fazla spor yapıp dikişlerini patlattın? Nesin sen yüzbaşı? He man falan mı? Bakmıyorum git Senem baksın." Komutan onu azarlamamı umursamadan tişörtünü de çıkarıp uzandı. Onun bu rahatlığı sinirimi bozsa da inatla benim ilgileneceğimi söylüyordu. İnatla bana geliyordu. Göz devirip onun yanına ilerledim. Dikişlerine odaklanıp tekrardan dikmeye başladığımda mavi gözlerini üzerime dikmiş beni izliyordu. "Yavaş be doktor. Amma ağır elin var senin."
Ona doğru atılıp "Si..." ağzıma kadar gelen küfrü etmemek için çok uğraştım. Gözlerimi sıkıca kapatıp dilimin ucuna gelen küfrü yuttum ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Biraz daha sakinleştiğimde gözlerimi açıp komutana baktım. "Defol git o zaman eli hafif olan bir doktora. Sinirlendirme beni komutan yoksa yemin ediyorum yanlış diker seni sakat bırakırım." Onu tehdit ediyor olmamı umursamıyordu.
Aksine gayet sinir bozucu bir şekilde karşımda sırıtıyordu. Canının acımadığını da biliyorum. Katır gibi bünyesi vardı komutanın. Sırf bana gıcıklık olsun diye elimin ağır olduğunu vurguluyordu. Madem elim ağır, bende bunun hakkını veririm değil mi? İğneyi daha da bastırdığımda bu sefer gerçekten canı yandığı için dudaklarından bir acı nidası çıktı. "İz kalmayacak değil mi? Bak kızlar beni beğenmez sonra."
Göz devirdim. Salak herif. "Seni kim beğenecek komutan? Tipini beğense iki dakika sonra karakterinden dolayı kıçına tekmeyi basar." Komutanın sırıtan suratı beni bunu dememle nötr bir ifadeye bürünmüştü. Zafer benim.
Karargahta Kerem'lere dair bir iz, bir yer bulmaya çalışıyorlardı. Bir hafta olmuştu. Defne iyice çökmüştü. Kerem’in ailesine de durumdan iki gün sonra haberdar edilmişti. İlk uçakla ailesi karargâha gelmiş, ortalığı birbirine katmışlardı. Haklılardı, oğullarından hala bir haber yoktu.
Cemil koridorda Defne’nin yanında duran Mevlüt albayın yanına geldi. “Komutanım,” Selam verdi. “Kerem komutanın ailesi geldi.” Mevlüt albay sessizce onayladı. Defne de başını kaldırıp Cemil’e baktı. Koridorda acılı annesinin sesi yankılandı. “Oğlum!” Oğlum nerede?! Elbruz’um!” Ardından bedenleri göründü. Önde babası ve annesi vardı. Babası kadını sıkı sıkıya tutup sarmıştı. Arkalarında ise iki genç vardı. “Oğlum!” Babası metanetli kalmaya çalışıyordu ama annesi iyi değildi. Defne ailenin her bir bireyiyle göz göze gelmişti. Çekinip başını indirdi.
Defne o çökmüş haliyle bile Kerem’in annesini sakinleştirmeye çalışmış, sağlıklarıyla yakından alakadar olmuştu. Kerem'in annesi solgun bakışlarla beş gündür onunla yakından ilgilenen kadını yeni fark etmeye başlamıştı. Revirde başındaki serumu düzelten kıza bakıp kısık sesle merak ettiği soruyu sordu. “Sen kimsin kızım?”
Defne bu soruya ne cevap vereceğini bilmiyordu. Kerem'le daha konuşamamıştı ki kadına şimdi ben oğlunuzun kız arkadaşıyım diyemezdi ki. Aklına gelen en basit şeyi söyledi. “Doktorum teyze. Buranın doktoruyum.” dedi sakin sesiyle. Kadın, Defne’nin saçlarının uçlarıyla oynadı. Gülümsedi. “Çok güzelsin ama çökmüşsün. Benim oğlumun arkadaşıyla mı birliktesin?” diye sordu. Defne’nin çökmesindeki nedeni Barut’a bağlamıştı. Defne ne diyeceğini bilemedi. Tek bir yanıtla geçiştirdi. “Hayır teyze."
Kerem'in annesinin yanında ağlayan kız Defne'ye bakarak “Sen ağabeyimin bahsettiği kızsın.” dedi. Defne, Kerem’in kardeşine baktı. Demek kardeşine benden bahsetmiş diye içinden geçirdi. Kız oldukça ağlıyordu. Defne onun yanına geçip peçete uzattı. Kız, Defne'nin elindeki peçeteyi alıp kullanmaya başladığında o da sessizce bakıyordu. “Ağabeyim senin çok güzel olduğunu söylediğinde abartıyordur diye düşünmüştüm.” dedi Defne’ye bakarak. “Haklıymış çok güzelmişsin.” Gözleri doldu. Ağlamadan gözlerini silip onlara baktı. “Kerem gelecek. İyi olarak gelecek. Hiç korkum yok. O hep iyiydi, daha da iyi olacak.”
Revirdeki yataklara ailesini yatırıp dinlenmeleri sağlanmıştı. Karargahta hareketlilik bir türlü geçmiyordu. İstihbarattan bilgi almaya çalışılıyordu. Mevlüt albay odasına giren Cemil’e baktı. “Bir takım istihbaratlar aldık. Sınır ötesinde hareketlilik artmış. Sınır ötesinde görevli istihbarat unsurlarımıza komutanlarımızın bilgilerini geçtik.” Mevlüt albay belirsiz haberler almaktan aşırı sıkılmıştı. Sinirle elini masaya vurdu. “Kesin bir bilgi almamız lazım! Askerlerimi sağ salim bulmak zorundayız Cemil! Aileleri de yoruldu, nasıl kötüler görmüyor musun? Nasıl hala bir bilgi bulamıyoruz?!”
“Komutanım her yolu deniyoruz.” Cemil’e gelen aramada bir yerler bulunduğu söylendi. Albaya dönüp bütün bilgileri söylemeye başladı. “Sınır ötesinde birkaç mağara etrafında hareketlilik varmış. Mensuplarımızdan komutanları teşhis etmesini bekliyoruz.” Albay masasının üstündeki telefonu alıp bir numarayı çevirdi. Eliyle Cemil’e dışarıda beklemesini işaret etti. “Alo, senin ekibinden bir haber bekliyorum rüzgâr.” Sessizce bekledi. Duyduğu istihbaratın doğru olup olmadığını rüzgâr kod adlı mensup ve ekibi doğrulayacaktı. Albay telefonun diğer ucundaki kişinin yanıtını dinledi. “Tamam.”
Telefonu kapattı. Kapının önünde bekleyen Cemil’e bağırdı. “Poyrazı ve barutu çağır.” İki timde dinlenmesini bırakıp albayın emriyle odasına girdiler. “Komutanım.” Hakan başıyla selam verdi. Mevlüt albay bütün ciddiyetiyle ayağa kalktı. “Milli istihbarat mensuplarımız birkaç hareketlilik tespit etmişler. Komutanlarınızın o mağaralarda olup olmadıklarını tespit etmeye çalışıyorlar.” Poyraz ve Barut timi heyecanla birbirlerine baktılar. Hakan ve Emirhan sıradaki emri biliyorlardı. “Şimdi gelelim size, hazırlanın.” Elini Hakan’ın omzuna koydu. “Emir komuta sizlerde.” Emirhan baş selamıyla onayladı. Tim hazırlığını yapmak üzere dışarı çıkarken Mevlüt albay sona kalan Hakan’a seslendi. “Hakan çıkmadan önce Defne’yi bir kontrol edin.”
“Emredersiniz komutanım.” Tim hazırlanmaya geçerken Hakan, yüzbaşının odasına girdi. Sessizce odada uyuyan Defne’nin avcunun içinde sıkı sıkıya tuttuğu örtüyü düzeltip çıktı. İki gün önce Miro tarafından Defne’ye bir arama gelmişti. Albayın odasında, albayın da dinlediği görüşmede Defne hiçbir şey bilmediğini, babasının böyle şeyleri asla eve getirmediğini anlattı. Tehditler Miro tarafından havalarda uçmuştu. Hakan odadan çıktığında komutanının ailesini de görüp ve onların hayır dualarını aldılar. Tim tam teçhizat helikoptere ilerlerken Kerem’in ailesi de timlerin arkasından bakıyordu.
Cemil yeni öğrendiği istihbaratları iletmek için albayın odasına girdi. “Komutanım teşkilat mensupları komutanlarımızın yerini tespit etmişler.” Mevlüt albay aldığı bilgi ile heyecanını gizlemeye çalıştı. Aileye en azından şu anda bir umut vermemek iyi olur diye düşünüyordu. “Komutanlarımızı görmüşler. Tek sorun operasyon alanı dar. Timlerimiz fark edilir.” Cemil'in verdiği bu bilgi ile albay time bakıp düşünmeye başladı. Aklına tek bir kurtuluş gelmişti. Hızlıca Cemil'e döndü. “Diyarbakır, 8. Ana Jet Üssü. Hızlı!”
Albay hızlıca harekat merkezine ilerlerken içerideki askerlerden biri albayın istediği yerin komutanıyla iletişime geçmişti. Mevlüt albay kendisine uzatılan kulaklığı aldı. Hava kuvvetlerinin komutanı ile görüşmeye başladı. “İki komutanın yeri tespit edildi. Kara harekatı riskli. Konumları size bilgi geçildi.” Telefonun diğer ucundaki Hava Kuvvetlerinden albay arkadaşı anında her şeyi not almıştı. “Gerekeni yapacağız.” Albay telefonu kapattığında umutlu bir haberi vermek için ailenin yanına gitti. “Komutanlarımın yerini bulduk. İkisini de almaya gidiyoruz.” Ailenin haberi alan genç bireyleri heyecanla Defne’nin uyuduğu ağabeylerinin odasına girdiler.
“Defne abla!” diyerek yatağın başına geçtiler. “Abla kalk yerleri bulunmuş!” Defne gürültüye karşı kaşlarını çatıp uyandı. Uykulu halinde ne olup bittiğini anlamamıştı. Başında dikilen Kerem’in kardeşlerine baktığında yüzlerindeki umut dolu ifadeyi görmüştü. “Buldular mı?”
“Evet yerleri bulunmuş. Arkadaşları çıktı. Albay birileriyle daha konuştu ama nereyle bilmiyoruz.” Defne yataktan hızlıca kalkıp ayağına dolaşan örtüden kurtulduğu gibi ayakkabılarını giydi. Soluğu albayın odasında aldı. Tekrardan kapıyı çalmadan direkt içeri girdi.
Mevlüt albay duyduğu kapı sesi ve topuklu sesiyle odayı basan kişiyi tahmin edebiliyordu. “Albayım bana bir şey söyleyin.” dedi Defne çaresizce. Albayın gözlerinde de o ışıltı vardı. Bir haftanın sonunda Kerem'den bir haber almanın verdiği sevinç ve huzur Defne'ye yeterdi. Albay başıyla onaylayıp “Yerleri tespit edildi. Yaralı olduklarını biliyoruz. Kara harekatına riskli bir bölge ama şanslıyız,” dedi. “Tanıdık isimler bize yardımcı olacak.” diye ekledi keyifli bir şekilde. Defne çattığı kaşlarıyla albaya baktı. Kara harekatı riskliyse kim kurtaracaktı ki onları? Nasıl getireceklerdi? Üstelik Kerem yaralıyken...
“Tanıdık isimler?” diye sordu. Kafası oldukça karışmıştı. Albay başı ile Defne'yi onaylarken telsizi eline alıp birkaç oynamadan sonra bir telsiz bağlantısına bağlandı. Mevlüt albay gülümseyerek “Atmaca filoya iyi uçuşlar. Konumun bilgileri geçiliyor.” dedi.. Atmaca filo mu? Diyarbakır ana jet üssü... Telsizin karşı tarafından gelen ses Defne’nin yüreğine büyük bir su serpti.
“Atmaca filosundan Asi semalarda.”
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |