
Onca zamanın üstünde, eskimeyen bir düşüncesin şimdi; insan her gün anımsar mı aynı gözleri?
İclal Aydın
《––––––🩺––––––》
Bölüm 14
Bomba yaraları, durmayan kanamalar ve adını koyamadığım daha niceleri…
Vücudumda sağlam kalan tek bir nokta var mıydı, emin değildim. Acı bir yerden sonra sızı olmaktan çıkıyor; insanın içine yerleşen, sürekli orada olan bir varlığa dönüşüyordu. Zaman algımı çoktan yitirmiştim. İki gün mü geçmişti, üç mü? Belki daha fazla. Burada günler birbirine karışıyor, karanlık tek bir uzun geceye dönüşüyordu.
Sırtımdaki derin kesiğin kanaması, kendimi zorlamamla birlikte yeniden başlamıştı. Her hareketimde sıcak bir şey omurgamdan aşağı doğru akıyor, tişörtüm sırtıma yapışıyordu. Kanın o metalik kokusu burnumdan gitmiyordu. Başımdaki yarığın bomba patlaması sırasında açıldığını düşünüyordum; kulaklarım hâlâ o anın çınlamasını taşıyordu. Patlamadan sonra gelen o boşluk hissi… Sanki dünya bir anlığına durmuştu.
Ellerimdeki kesikler, dağılan yüzüm… Bunların hiçbiri tesadüf değildi. Hepsi bu leşlerin işiydi. Tırnaklarımın arasına dolan kir, yüzümde kuruyan kan… Aynada görsem kendimi tanımazdım. Saçlarım uzamıştı. Sakallarım sertleşmişti. Zaman, yüzümden geçip gitmişti sanki.
İlk birkaç günü baygın geçirmiştik. Bilincim gelip giderken duyduğum tek şey bağırışlar, kahkahalar ve zincir sesleriydi. Ne zaman, nasıl bu heriflerin eline düştüğümüzü hâlâ bilmiyordum. Uyanabildiğim her an, küf ve rutubet kokusuyla yüz yüze geliyordum. Mağaranın soğuğu kemiklerimin içine işliyordu. Bu köpeklerin işkencelerine uyanıyor, ardından kan kaybıyla tekrar bilincimizi yitiriyorduk. Bunun ne kadar sürdüğünü bilmiyorduk. Burada zaman işlemiyordu. Saat yoktu, gün yoktu. Sadece beklemek vardı.
Barut karşımda, bileklerinden zincirli duruyordu. Zincirler etine gömülmüş, bilekleri mosmordu. Omuzları düşüktü ama başını dik tutuyordu. Bakışları hâlâ canlıydı. Bu iyiye işaretti. Hâlâ pes etmemişti.
“Neyin peşindeler Kurt?”
Sesindeki çatlağı saklamaya çalışıyordu. Şüphelenmesi gayet normaldi. Kaç gündür bilmiyorum ama aynı sorular dönüp duruyordu. Barut’un durumu benden daha ciddiydi. Bana belli etmemeye çalışıyordu ama nefesi düzensizdi. Göğsü her yükseldiğinde acı çektiğini görebiliyordum.
Derin bir nefes aldım. Ciğerlerim sızladı. Gözlerimi mağaranın karanlık duvarlarında gezdirdim. Taşlara sinmiş kan, barut ve çürümüşlük kokusu midemi kaldırıyordu.
“Küpeli canımızın…” dedim yavaşça,
“Miro da Kuzey Komutan’ın bildiği bilginin peşinde.”
Barut’un kaşları çatıldı.
“O yüzden öldürmüyorlar demek. Ne biliyor?” diye sordu.
Bir an duraksadım. “Bilmiyorum.” dedim. “Tek anladığım baya önemli olduğu. Baksana… Miro bizi öldürtmüyor.”
Yalandı. Ama bunu söylemek Barut’u da ateşe atmaktı. Yüzüme bakıp sırıttığında yalan söylediğimi anladığını biliyordum. Gözleri bunu ele veriyordu. “Bilsen şaşardım zaten Kurt. Bir boku da bil.” dedi keyifli bir şekilde.
İstemeden güldüm. Gülmek dudaklarımı yırttı, ağzıma kan doldu. Ama umrumda değildi. Barut da biliyordu; buradan ya ceset olarak çıkacaktık ya da hiç çıkamayacaktık.
“Biz bilmemiz gerekenden fazlasını bilmeyiz Barut.” dedim ve unuttuğu şeyi hatırlatmak için devam ettim. “Ne çabuk unuttun?”
Sessizce yaklaştı. Zincirlerin hafif tıkırtısı yankılandı. Sesi fısıltıya döndü. “Ne kadar önemli bir bilgi bu?”
Başımı sağa sola salladım. Ona cevap veremeyeceğimi anlayınca başıyla beni onayladı. Önüne döndü. Kısa bir sessizlik çöktü.
“Ne zaman kaçıyoruz?”
Başımı kaldırıp baktım. Dudaklarımda, kendime bile yabancı gelen bir sırıtma belirdi. “Ben yolu açarım.” diyerek bulunduğumuz yerin girişine doğru baktım. “Sen gerisini halledersin Barut.” O da keyifle sırıttı. Gözlerinde o eski ışık parladı. “Zevkle.”
Ayak sesleri yaklaştığında mağaranın havası değişti. Leş kargaları başımıza üşüşmeye başlamıştı. İkimiz de soğukkanlılığımızı elimize aldık. "Söyle bakalım esker.” Adam ellerini arkasında birleştirmişti. Kendinden emindi. Bana tepeden bakıyordu. “O komutanın bildiği bilgiyi söyleyecek misin?” Bana bakıyordu. “Yoksa seni dövelim mi?" Göz devirdim.
"Bana niye avcı diyorlar biliyor musun?” Adam durdu. “Tek seferde attığımı vururum.” Karşımdaki herif öküzün trene baktığı gibi boş boş bakıyordu. “Bunu sana niye söylüyorum biliyor musun?" Hâlâ anlamamıştı. “Yaklaş."
Gerçekten konuşacağımı sandı. Bana doğru adım attı. Bir anlık patlamayla yerimden yükseldim. Ayağımı göğsüne gömdüm. Aynı anda yanındaki herifin boynuna bacaklarımı doladım. Tüm gücümle sıktım. Kemiklerin verdiği o rahatsız edici sesi duydum. Adam yere yığılırken zincirlerimi sertçe çektim. Paslı metal koparak bileklerimden kurtuldu. Ayağım yere değer değmez köşede duran bıçağı kaptım.
“Çünkü…” dedim, yoğun yaralarımdan ötürü derin nefesler alıyordum. “İlk sen öleceksin.” Bıçağı fırlattım. Kemiğe saplandı. Adam yere yığıldı.
Hızla Barut'un zincirlerini çözdüm. "İşin gücün şov, değil mi?” dedi, “Doktoru da böyle mi etkiledin?” Güldüm. İyi değildi ama çenesi formundaydı. “Buradan kaçtık kaçtık.” dedim etrafıma bakarken. “Hadi Barut." Adamların silahlarını alıp dikkatli adımlarla ilerlemeye başladık. Başımdan süzülen kan gözümün önüne düşüyordu. Elimle sildim. Durmadı. Umurumda değildi.
Bu kampı daha önce görmüştüm. "Sen sol, ben sağ Barut." Barut başını salladı. Ayrıldık. Sağdan ilerledim. Köşede duran adama sessizce yaklaştım. Silahın kabzasıyla kafasına sertçe vurdum. Yere düşerken belindeki bıçağı aldım. Tereddüt etmedim. Boğazını kestim. Kan sessiz aktı.
Kaçtığımızın fark edilmesi uzun sürmeyecekti. Eğer hayatta kalacaksak, sessizlik en büyük silahımızdı.
《––––––🩺––––––》
“Bugün geliyorlar.” Defne, yüksek doz enerjisiyle sandalyeyi çekip kahvaltı masasına oturdu. Bulut ekmeğin üzerine sürdüğü bal kaymağı ağzına atmadan önce Defne’ye baktı. “İlk gelen dayımlar değil mi?” Defin kardeşine bakmadan ekmeğini yumurtaya bandı. “Evet öyleymiş. Hadi yine iyisin, hasretin bitti.” dedi kardeşine. Defne keyifli bir şekilde gülümsedi. Kardeşinin yanağından makas aldı. “Darısı sana bebek.”
“Bence Ayaz gelmeyecek Defne.” Defne yine aynı sesi duyduğunda göz devirdi. Salondaki tekli koltukta oturan bedeni bir tek o görüyor ve duyuyordu. Aile dostlarının oğlu Len’e çok benzeyen bu kişinin adının Kerem olduğunu öğrenmişti. İki yıldır kötü hissettiği her anda Kerem onun yanında, odasında beliriyordu. Bir süre sonra artık devamlı onun yanında olmaya başlamıştı. Bu çocuğun Len’den tek farkı gözleriydi. Buz mavisi, çelik gibi gözleri vardı. Defne bakışlarıyla ona susması gerektiğini belirtti.
Defne gördüğü rüyanın etkisiyle irkilerek uyandı. Başını kaldırıp nerede olduğuna baktı. Komutanın odasında olduğunu fark ettiğinde rahat bir nefes aldı. Yüzü gözü ağlamaktan ve yorgun düşüp uyumaktan şişmişti. Yattığı yerden kalkıp gerindi. İç çekip saçlarını geriye doğru itti. Komutanın masasında duran sürahiden bir bardak su doldurdu. Defne masanın üstündeki aile fotoğraflarına baktı. Aile fotoğrafının yanında küçük bir figür vardı.
Defne uzanıp, figürü eline aldı. Doktor figürü olduğunu fark ettiğinde buruk bir şekilde gülümsedi. Figürün gözleri kendi gözleri gibi maviydi. Saçları ise Defne’nin kendi saçları gibi kahverengiydi. Defne sol elini kendi saçlarında dolaştırdı. Saçlarını sarıya boyadığı günü hatırladı.
Defne komidindeki saate baktı. Saat sabah beşi gösteriyordu. Ev aşırı sessizdi. Herkes uyuyor olmalıydı. Ayaz, Defne’yi aldatalı iki hafta olmuştu. Defne oturduğu yerden kalkıp odasının çekmecesindeki boya kutularını aldı. Banyoya girdi. Neden saçlarını sarıya boyamak istediğini bilmiyordu. Sadece yapmak istediğini biliyordu.
Aynada kendine baktı. Kendini sevmiyordu. Kimse onu sevmezken o kendini nasıl sevebilirdi ki? Kahverengi saçlarını görmek istemiyordu. Açıcıyı hiç düşünmeden saçlarına vurdu. Saçlarını sarıya boyaması bittiğinde tekrardan ayna karşısında kendine baktı. Kendini iyi hissediyordu, doğruyu söylemek gerekirse kendini kandırmayı tercih ediyordu.
Gözleri doldu. Gözünden akan gözyaşını silerken elindeki figürü bırakmadı. Kerem geldiğinde bunun ne için burada olduğunu sorardı. Tekrardan komutanın yatağına oturdu. Sırtını duvara yaslayıp gözlerini kapattı. Sessiz sessiz mırıldanmaya başladı. “Denizde kararti var, bu gelen kayik midur?” Defne ağlamamak için kendini sıkıyordu. “Denizde kararti var, bu gelen kayik midur?”
Gözlerini araladığında bir damla yaş avucundaki figüre düştü. “Ben özledum yarumi,” Figüre düşen yaşını parmağıyla sildi. “Ağlasam ayip midur?” Başını geriye yasladı. “Ben özledum yarumi,” Hıçkırdı, ağlayışı giderek şiddetleniyordu. “Ağlasam ayip midur?”
Bu sırada kapı sessizce aralandı. Hakan, doktoru kontrol etmek için odaya girdiğinde duyduğu sesle durdu. Bedenini duvara yaslayıp Defne’yi dinledi. “Oy dumanlar, dumanlar hep dağlari sardunuz.” Hakan kollarını göğsünde birleştirdi. Defne’nin sesi titriyordu. Onun hemen ardından Ayda’da odaya girdi. “Yüreğumun derdine bilsenuz ağlardunuz..” Burnunu çekti. Ayda, sessizce yaklaşıp Hakan’nın yanından eğilip Defne’ye baktı. Defne sessizce mırıldanırken tekrar yatağa uzandı. Ağlaya ağlaya uyuya kaldı.
Ayda, Defne uyuyana kadar bekledi. Ardından odaya girip Defne’nin üstünü örttü. Gözünün önüne gelen saçlarını geriye itti. “Komutan gelmediği sürece Defne iyi olmayacak sanırım.” Hakan’da sessizce onları izliyordu. Ayda başıyla dışarıyı gösterdi. “Mevlüt albay bizi bekliyor.” Beraber odadan çıkarken kapıyı sessizce kapattılar. Defne uykusunda iç çekmeye devam ediyordu.
《––––––🩺––––––》
Bir süre sonra kaçtığımız fark edilmişti. Zaten fark edilmemesi mucize olurdu. Kampın içindeki o kısa sessizlik, yerini bağırışlara ve koşuşturmaya bıraktığında bunu anlamıştım. Neyse ki en azından üç kişiyi ben halletmiştim. Sayı azalmıştı ama hâlâ yeterince kalabalıklardı. Üzerimize doğru abanırken silah dipçiklerinin, tekmelerin ve küfürlerin birbirine karıştığını duydum.
Tekrardan adamlardan birkaçı bizi sürükleyerek aynı mağaraya doğru götürmeye başladı. Ayaklarım yere tam basmıyor, taşlar dizlerime çarpıyordu. Yaram yeniden kanamaya başlamıştı. Sıcaklık bu sefer daha fazlaydı. Kan, sanki vücudumdan değil de ruhumdan akıyormuş gibiydi. Başım dönmeye başladığında refleks olarak karşımdaki Barut’a baktım. Gözlerim net görmüyordu ama siluetini seçebiliyordum. "Kaç kişi?" Sesim sandığımdan daha kısık çıktı.
Barut bana baktı. Dudaklarında o tanıdık, inatçı sırıtma vardı. Sanki bulunduğumuz yer bir işkence mağarası değil de karargâhta çay molasıydı. "Beş." Göz devirdim. "Nasıl üçle kalırım hay sikeyim yani." Barut güldü. Kısa, boğuk ama gerçek bir kahkahaydı. Düştüğümüz hâle rağmen gülüyorduk. Belki de bizi ayakta tutan tek şey buydu. Barut’un bakışları istemsizce yarama indi. Kanamanın arttığını, onun yüzündeki o kısa ama derin endişeden anladım. Bir şey söylemedi ama gözleri her şeyi söylüyordu.
“Doktora geç kalmazsın umarım.”
Doktor…
Yirmi dokuz yıllık hayatımın en tuhaf yedi ayının başrolü.
Defne, aşırı inat karakteriyle hayatıma girdiği gibi bütün dikkatleri üstüne çekmişti. İnat, zır delinin önde gideniydi. Ne dediğini bilen, ne istediğini bilen ve kimsenin lafına eyvallah etmeyen bir kadındı. Hastanede herkes ona hızlıca adapte olmuştu. Gelen hastalar onun güler yüzünden pay almak istiyor, özellikle ona muayene olmak istiyordu. Sarı saçlarındaki boya zamanla akmaya başlamıştı. Diplerinden çıkan kahverengi… Onu o hâliyle görmeyi o kadar çok istiyordum ki. Şu an buradan kaçma motivasyonum bile bu olabilirdi.
“Kalırsak da vatan sağ olsun Barut.” Sözlerim ağzımdan çıkarken, içimdeki o başka korkuyu bastırmaya çalışıyordum.
Küpelinin adamları içeri girdiğinde Barut başını kaldırdı. Göz göze geldik. Bize işkence ederek bilgi almaya çalışacaklarını ikimiz de biliyorduk. Zaten günlerdir dozunu arttırarak devam ediyorlardı. Barut’un kolunun kırık olduğuna emindim. Elektrik verilerek işkenceye maruz kalıyordu. Her çığlık içime işliyordu. Sırf benim bildiğim ve gizlemek zorunda olduğum bir bilgi yüzünden o bu acıyı çekiyordu.
“Normalde sizi şimdiye kadar öldürmüş, leşlerinizi o çok sevdiğiniz bayrağın altına atmıştık.” Bana gülerek bakıyordu. “Ama Miro şu doktordan bilgiyi alana kadar sizi öldürmeyeceğim.”
Barut benden önce konuştu. “Doktordan uzak duracaksınız küpeli. Zaten ona dokunamazsınız. Karargahta tutuyorlardır.” Güldü. Bilerek yaptı. Dikkati üstüne çekmek için. Ben de sırıtıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. En ufak bir zaaf gösterirsem Defne’ye zarar verebilirlerdi. Her şeyden önce vatan ve Defne korunacaktı. Badim de bunu biliyordu. Kendi canımızdan önce sırlarımızı korumak zorundaydık.
Barut’un yüzüne inen yumrukla işkence dolu saatler tekrar başladı. Etin kemiğe çarpma sesi mağarada yankılandı. Barut ağzında biriken kanı sağa tükürdü. Bakışlarım onda kilitli kaldı. Hiçbir şey olmamış gibi başını kaldırdı. Kırık koluna, gördüğü onca işkenceye rağmen başını dik tutuyordu. Benim badim de benim gibi dayanıklıydı.
Küpeli bana döndüğünde bakışlarımı Barut’tan çekip ona baktım. “Kaç gündür burada olduğunuzu biliy misen asker?” dedi keyifle. Ellerini arkasında birleştirdi. “Tam tamına altı gündür buradasınız hee.”
Altı gün…
Tam tamına yüz kırk dört saat…
Gözlerimi en ufak kapattığım anda gözlerimin önüne gelen mavi gözler.
Hem yaşama sebebim hem de vatandan sonra uğruna öleceğim tek kişi…
Defne benim için endişelenmiştir. O bu hayatın içine doğdu. Babası benim gibi asker, annesi onun gibi doktordu. Askerî hayatın içinde büyümüştü. Kaç doğum gününde babası yoktu kim bilir. Kaç kez babası esir düşmüştü belki. Alışıktı.
Ama yine de…
Ağlamış mıdır?
Ne saçmalıyorum ben… Kesin ağlamıştır.
Döktüğü her gözyaşının sebebi şu an bu kadının eline düşmüş olmam. Benim hatam. Benim sorumsuzluğum. Ve benimle buna katlanmak zorunda kalan badim.
Bu düşünceler kafamın içinde dönerken küpeli elindeki bıçağı karnıma sapladı. Bir an durdu. Sonra bıçak içimdeyken döndürdü. Acı nefesimi parçaladı.
“Sizi öyle bir hale getirecem ki. O doktor sizi tanıyamayacak bile.”Bu sözle gülmeye başladım. O kadar komik bir şey değildi ama psikolojimin sağlam olmasını kimse beklemesin. “Senin o şerefsiz nişanlını geberttiğim gibi mi? Hani bir ay boyunca işkence ederek bütün inlerinizi öğrendiğim hali gibi.” Sırıtarak söyledim. Küpeli kudurdu. Karnımdan çektiği bıçağı tekrar sapladı. Bu sefer nefesimi kesti. “Ölme esker. Daha seninle işim bitmedi. Bittiğinde bu mağarada sürünerek gebereceksin zaten.”
Adamlarını çağırdı. Acıya dair tek bir ses çıkarmadım. Bu şerefsizlere o keyfi bile yaşatamazdım. Başım öne düştü.
“İkisinden de ne almaya çalışıyorsanız alın. İşlerini bitirin, sabrım kalmadı artık.” Küpeli çıktığında sıktığım dişlerim gevşedi.
“Kurt. Kurt nefes al! Nefes al!” Zar zor aldığım nefesle Barut’a baktım. Dudaklarını oynatıyordu. Onu düşün dediğini anladım. Kan gelmeye başlayan dudaklarımla ufak bir tebessüm ettim.
《––––––🩺––––––》
Brifing odasının kapısı kapandığında içerideki hava anında değişti. Klimanın uğultusu, projeksiyon cihazının düşük frekanslı sesiyle birleşiyor; odaya yapay bir sessizlik yayıyordu. Üsteğmen, masanın başında değil, her zamanki gibi biraz gerisinde oturuyordu. Bu onun tercihi değildi belki ama alışkanlığıydı. Görev liderleri öne otururdu, dinleyenler arkaya. O ise dinlemeyi değil, ezberlemeyi severdi.
Harita duvara yansıtıldığında gözlerini kırpmadı. Kırmızıyla işaretlenmiş alan, sınırın ötesinde, dağların birbirine yaslandığı bir vadinin içine gömülmüştü. Ulaşılması zor, saklanması kolay bir nokta. Tam da esir tutulacak insanlar için seçilecek türden. “İki personelimiz,” dedi istihbarat subayı. Sesi netti. Duygusuzdu. “Komutan rütbesindeler. Kara unsurlarıyla irtibat kesildi. Yaklaşık yüz kırk dört saattir temas yok.” Emir direkt hava kuvvetleri komutanlığından gelmişti.
Üsteğmenin bakışları haritanın sol alt köşesine kaydı. Koordinatlar. Rakamlardan ibaret gibi duran ama hayatları belirleyen o soğuk dizilim. Ardından iki komutanın fotoğrafına baktı. Bir fotoğraf onun için oldukça tanıdıktı. O an o bilgi, odadaki herkes için aynı değildi. Ama üsteğmenin yüzünde en ufak bir kıpırtı olmadı. Dudakları gevşemedi. Çenesi kasılmadı. Sanki bu bilgi ona ait değildi. Sanki kişisel bir anlam taşımıyordu. Asi için bu sadece bir görevdi.
“Operasyon hava-kara müşterek icra edilecek,” diye devam etti subay. “Özel Kuvvetler timi karadan sızacak. Hava unsurları SEAD ve yakın hava desteği sağlayacak.” Üsteğmen zihninde görev haritasını çoktan kurmuştu.
SEAD, Yakın hava desteği. Düşük irtifa. Hızlı giriş, hızlı çıkış.
Riskliydi. Tam sevdiği gibi. Keyifli gülümsemesini bastırmayı başarıp dikkatli bir şekilde dinlemeye devam etti.
“Tehdit değerlendirmesi?” diye sordu filo komutanı. “Taşınabilir hava savunma sistemleri olası. Sabit radar yok ama gözlem noktaları mevcut. Üsteğmen not almıyordu. Hiçbir zaman almazdı. Gördüğünü aklında tutardı. Hissettiğini ise kimseye belli etmezdi.
Atmaca Filo.
İki F-16.
Lider: Atmaca
Sağ wingman: Asi.
Bu da yeni bir şey değildi. Brifing bittiğinde kimse acele etmedi. Sandalyeler yavaşça itildi. Üniformalar hışırdadı. Üsteğmen ayağa kalktı, tek bir saniye duraksamadan kapıya yöneldi. Koridora çıktığında floresan ışıklar gözlerini almadı. Bu binayı, bu kokuyu, bu sessizliği ezbere biliyordu.
Hangara giden yolda rüzgâr yüzüne çarptı. Diyarbakır sabahları sert olurdu. Toprak kokusu, jet yakıtının ağır aromasıyla karışırdı. Bu koku onun için huzur demekti. Ev demekti. Uçağını uzaktan gördü. Gri gövde. Keskin hatlar. Sessiz bir tehdit gibi pistte bekliyordu.
Teknisyenler başıyla selam verdi. Üsteğmen liderinin arkasından yürürken karşılık verdi. Konuşmaya gerek yoktu. Uçağın etrafında yürüdü. Gövdeye eliyle dokundu. Metal soğuktu. Tanıdıktı. Güvenilirdi.
Önce balaklavasını kafasına geçirdi. Kaskını takarken dünya daraldı.
Artık sadece o vardı.
Ve görev.
Kokpite oturduğunda hareketleri otomatikti. Kontroller, nefes almak gibiydi. Motor çalıştığında titreşim göğsüne yayıldı. Bu titreşim, içinde bir yerleri sakinleştirirdi.
“Atmaca Lider, kule.” Üsteğmen telsizden gelen sesleri sessizce dinliyordu. “Buradayım.” Liderin ses tonu sakindi. Her zamanki gibi.
Piste yöneldiler. Afterburner açıldığında üsteğmenin bedeni koltuğa yapıştı. Pist hızla geriye akarken zihni tamamen boşaldı. Sadece sayı vardı. Hız. Zaman. “Rotate.” Uçak yerden kesildiğinde dünya bir anlığına geride kaldı.
Havada her şey daha netti. Daha dürüsttü. İnsanlar aşağıda yalan söylerdi. Havada yalan yoktu. Sadece kendisi vardı. Hata vardı, bedeli vardı.
Sınırı geçtiklerinde telsiz sessizleşti. Radar ekranı temizdi ama üsteğmen buna güvenmezdi. Gözleri HUD’dan ayrılmadı. RWR sessizdi. Şimdilik.
Özel Kuvvetler timi de karadan sızmaya başlamıştı. Dakikalar saat gibi geçiyordu. Ve sonra…
İnce bir ses.
RWR.
Üsteğmenin bedeni tepki vermedi. Kalbi hızlanmadı. Odağını tek bir saniye bile bozmadı. Parmakları lövyede hafifçe hareket etti. Tehdit yönünü zihninde işaretledi. “Temas olası,” dedi sakin bir sesle.
Sakince irtifa düşürüldü. Dağlar hızla yaklaşıyordu. Bu yükseklikte hata payı yoktu. Bir anlık dalgınlık, son olurdu. Önceliği farklıydı. Aşağıda bir patlama. Küçük ama net. Lider telsizden aşağıdaki time seslendi. Kara unsuru temasa girmişti.
Üsteğmen dişlerini sıktı. İlk kez. Ama sesi değişmedi.
“Yakın hava desteği talebi bekleniyor.” Üsteğmen sabırlı bir şekilde bekledi. Bir saniye sonra geldi. Koordinatlar.
Defin hedefi gördü. Silah sistemini ayarladı. Hesaplama hızlıydı. Mekanikti. Bıraktı. Patlama, dağın yamacını yuttu. Toz yükseldi. Düşman pozisyonu sustu.
Ama iş bitmemişti. İkinci tehdit. RWR çığlık attı. Bu sefer daha yakındı. Üsteğmen refleksle manevra yaptı. G kuvveti vücuduna yüklendi. Nefesi kısa kesildi ama kontrolü kaybetmedi. “Tehdit bertaraf edildi.” Lider onayladı. “Poyraz, sizi önünüzü açan pilotla bırakıyorum.”
“Süreyya dinlemede,” Cızırtılı ses dikkatini dağıtmamıştı. Lider telsizi ona devrettiğinde onun başka bir işle meşgul olduğunu anlamıştı.
"Yerdeki aslanlar Asi konuşuyor. Hedef üzerindeki düşman unsurları temizlendi. Biraz daha dayanın. Savaşan şahinler semalarda Türk askeri için daima hazırdır.” Diğer F-16 devreye girdi. Hava anlık bir kaosa dönüştü. Ama onun için bu kaos değildi. Bu, düzenin başka bir hâliydi.
Dakikalar sonra.. Telsizden tek bir ses yükseldi. “Operasyon başarılı.” Üsteğmen derin bir nefes aldı. Geriye doğru manevra yaparken liderinden gelen emiri dinledi. “Sen iner inmez doğruca emirlerimi yerine getir.” Başını salladı. Dönüş yolunda sessizce gökyüzünü izlemeye başladı. İçini kaplayan huzur yüzüne yerleştirdiği gülümsemeyle kendini gösterdi.
《––––––🩺––––––》
Bütün karargâh zehirlenme eşiğine gelmişti. Yattığım yatakta yüzümü kolumla kapattım. Yediğim yemek yüzünden ateşim fırlamış olacak ki askerler doktoru çağırmıştı. Başımda sivrisinek gibi vızıldayan doktora yüzümü buruşturdum. Kısık çıkan sesimle “Uykuda bile rahat yok şu doktordan.” diye konuşsam bile onun rüyamda başıma dikilen bir melek olduğunu düşünüyorum.
"Sen kalk uykundan sırf iyi olsun diye gel. Adam rahat yok desin. Şeytan diyor bırak git , gebersin havaleden." Gözlerimi zor da olsa araladığımda beyaz gömleğiyle omuzlarından dökülen sarı saçlarıyla benimle ilgilenen meleği gördüm. Bana çekişirken bile suratını asıyordu. Zar zor da olsa beni yattığım yerden kaldırmaya, duşa sokmaya çalışıyordu.
“Dua et hipokrat yeminim var.” dedi sabır çekerek. “Annah komutan neyin direnci bu? Kalk işte bir duş al kendine gel.” Üzerimdeki örtüyü attığında üşüdüğüm için örtüye uzandım. Elime vurup beni yataktan kaldırdı. Beni tutmaya çalışıyordu ama bütün yükümü istemeden de olsa ona verdiğim için zar zor yürüyordu. Beraber duşun oraya geldiğimizde beni tutarken suyu ayarladı. Bilincim tam yerinde değildi ama az çok onu hatırlıyordum. Karşımda benimle beraber sırılsıklam oluşunu, başımı göğsüne yaslamama izin verişini...
Sabah uyandığımda her zaman gördüğüm tavan varken bugün ekstradan üzerimde bir ağırlık vardı. Elimi kaldırıp yüzümü sıvazlayacağımda elime takılı olan serum kablosu gözüme çarptı. Serumu söküp kalkacağım sırada yatağımın hemen dibinde yerde uyuyakalan doktoru gördüğümde durdum. Mümkün olduğunca yavaş hareket ederek yataktan kalktım. Başını eline, elini de yatağa yaslamış uyuyordu. Üstü nemliydi. Onu uyandırmamaya dikkat ederek kucağıma alıp yatağa yatırdım. Dolaptan aldığım sivilde giydiğim siyah kazağı yatağın ucuna koyup onun gömleğini açtım. Kazağı gömleğin yerine giydirirken askerlerden biri içeri girdi.
Sessizce “Arkanı dön.” diyerek emir verdim. Asker dediğimi yaparken kazağı düzeltip onu geri yatırdım. Üstünü örtüp odadan çıktığımda asker de peşimden geldi. “Doktor uyusun rahatsız etmeyin.”
“Daha iyi misiniz komutanım? Doktor hanım bütün gece başınızda bekledi. Baya bir uğraştı ateşinizi düşürmek için.” Askerin cümlesiyle bakışlarım tekrardan yatağımda uyuyan kadına döndü.
Gözümün önünden gitmedi.
Sanki nefes almam için oradaydı. Her solukta, her baş dönmesinde, her karanlık bastığında… Bir anlığına gözlerimi kapatsam mavi gözleri karşıma dikiliyordu. Belki de beynim ölümü ertelemek için bana tek tutunabileceğim şeyi gösteriyordu.
Umarım karargâha döndüğümde yine onu yatağımda uyurken bulurum.
Defne’yi benim yatağımda, üzerime ait bir yorganın altında, nefes alıp verirken izlemek… Düşünmesi bile göğsümdeki acıyı kısa bir anlığına bastırıyordu. Daha birkaç gün önce Defne’ye “git” derken, şu an gitmemesi için her şeyi verecek konumdaydım. Hayat, ne kadar kısa ve ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha önüme sermişti.
Buradan kurtulursam…
Defne’yi asla bırakmayacağım.
Göğsümün ağrısı giderek arttı. Her nefes bir öncekinden daha zordu. Akciğerlerim sanki cam kırıklarıyla doluydu. Bileklerim zincirlerle mağara duvarlarına bağlı olmasaydı, üniformamın cebine sakladığım askerî künyemi avucumda sıkıp ondan güç almak isterdim. O küçük metal parçası, kim olduğumu bana hatırlatırdı. Komutan olduğumu. Asker olduğumu. Henüz bitmediğimi.
“Kurt kendine gel, daha sözün var aslanım.” Barut’un sesi… Kırık ama sağlam. Yorgun ama dimdik.
“Sanırım o sözü tutamayacağım Barut...” diye mırıldandım. Bu cümle ağzımdan dökülürken içimde bir şeyin koptuğunu hissettim.
“Ne demek lan tutamayacağım!” diyerek bana çıkıştı. “Sikerim belanı! Yok öyle.”Direnmeye çalışıyordum. Gerçekten. Başımı dik tutmaya devam etmek zorundaydım. Timim beni bırakmayacaktı. Ben Poyraz’ı bırakmazdım, onlar da beni bırakmazdı. Timin kurulduğu günü hatırladığımda istemsizce gülümsedim.
Poyraz bendim.
Poyraz ailemdi.
“Poyraz gelecektir.” dedim yavaşça.
“Ama olur da yetişemezlerse…”
“Deme onu Kurt!” diyerek lafımı kesti. Lafımı kesmesini umursamadan dudaklarımı araladım.
“Vatan... Sana emanet.” Vatandan kastımın Defne olduğunu biliyordu. O askerdi; devlet, vatan zaten ona emanetti. Ama Defne… Vatanın vücut bulmuş hâliydi benim için. Daha ilk andan beri o benim badimdi. Ondan başka kime emanet edebilirdim ki vatanın insan suretini?
“Kurt hatırlıyor musun?” dedi kısık sesiyle. “İlk kez bizi badi yaptıkları günü.” Beni konuşturmaya çalışıyordu. Bilincimi ayakta tutmak için çabalıyordu. Ağzıma dolan kan ise bana ölümü hatırlatıyordu. Belki de şu an bir nefes kadar yakınımda olan ölümü…
Hatırladığım gün…
Mevlüt Albay sırf önüme atladığı için Barut’u benimle badi yapmıştı.
“Bundan sonra onun canı senin canın.”
“Senin canın da onun canı.”
“Önüme atlamıştın. Sırf beni korumak için.”
“Bize birbirinizin canı birbirinize emanet dendi. Ne yapsaydım?”
“Barut vurulmadın.” Güldüm. Fazla gülmem yüzünden ağzımdan gelen kanı kenara tükürdüm.
“Sonuç olarak kıçını kurtardım.” Beni güldürdükçe daha da kötüleştiğimi fark etmiş olacaktı ki sustu. Sessizlik çöktü. Bu sefer zihnime Defne’den başka bir gerçeklik dolmaya başladı.
Ölüm…
“Ömrümde badimle beraber ölmek de varmış.” Kan kaybından artık gözlerim kapanmaya başlamıştı. Biraz daha dayanamayabilirdim. Barut ise yaklaşan sonu inkâr ediyordu. “Ölmeyeceksin Kurt. Ölmemek için direneceksin.”
“Hakkını helal et Barut. Yolun sonuna geldik sanırım.” Barut’un yaraları benimkilerden hafifti ama ikimizin de dayanacak gücü kalmamıştı. Bir haftada görülecek işkencenin iki, üç katını yaşamıştık. Hâlâ ağzımızdan tek bir kelime alamamışlardı. Küpeli almak istemiyordu belki ama Miro, onu Kuzey Mutlu’nun bildiği bilgi için sıkıştırıyordu.
Küpeli tekrar içeri girdiğinde, Barut’la birlikte sanki hiç işkence görmemişiz gibi dimdik durduk. “Şu bilgiyi söyle artık asker. Senin gibi bir komutan bu bilgiyi nasıl bilmez?”
Başımı bir gayret kaldırdığımda küpeli benim ölecek olduğumu bilir gibi sırıtıyordu. “Kim öğrenmek istiyorsa o gelip öğrenecek. Diğer köpeğe bunu söylersin.” diyerek Miro'yu ayağıma çağırmıştım. Küpeli ellerini arkasında bağlayıp belindeki silahı açığa çıkardı. “Kim bilir belki de doktoru senin karşına dikmeliyiz asker. Belki de ölü olarak atmalıyızdır bilemedim.”
Defne…
Adı bile geçse sinir kat sayım tavan yapıyordu. Zincirlere asıldım, bütün gücümle. “Ona dokunursan seni sadece o piç sevgilinin yanına göndermekle kalmam! Sana öyle şeyler yaparım ki aklın hayalin almaz!” dedim bütün sinirimle. “Doktor vatan! Vatan bize emanet! Vatana dokunamazsınız! Biz askerler vatanı koruyacağız!”
“Demek doktor senin gözünde vatan demek. Senin zayıf kanının o olduğunu çok iyi biliyoruz komutan.” Güldü. “Doktorun sonunu sen getireceksin komutan.” Haklıydı. Biz birbirimizin sonuyduk. His mi dersiniz bilemem ama Defne için dikenli tellerdim ben. Uzak durmaya çalıştıkça beni kendine çekmişti. Artık kopmam imkânsızdı. Defne belki asker bir babayla dünyaya gelmişti ama eş kontenjanı başkaydı. Daha zordu. Devamlı yüreği ağzında bekleyecekti ve ben bunu ona yaşatmak istemiyorum ama çok geç.
“Senin sonunu da biz getiririz. Seni bırakmayız sen üzülme.” Küpeli Barut’a döndüğünde aslan kardeşim benim aksime bütün heybetiyle ayakta duruyordu ona baktı. “Senin tek bir zayıf noktan olmaz mı? Ailen, sevdiğin biri?”
“Var. Korkulu rüyanız. Siz ona ulaşamayın diye yaşıyoruz zaten.”
“Öldüğünde onu kim koruyacak asker?”
“Biz bir ölür bin doğarız. Eminim biz ölsek bile siz orospuları gebertecek iki üç şanlı Türk askeri çıkacaktır.” Barut’un suratına tekme attığında Barut ağzındaki kanı küpelinin suratına tükürdü.
“İkinizde öldükten sonra senin bayrağını zevkle yakacağım. Senin de doktorunu alıp bilgiyi öğrenene kadar ona işkence edeceğim. Kim bilir belki de çoktan başlamışımdır. Senin kadar direnemez de nasıl olsa.”
“Doktora dokunamazsın! O vatanda güvende!”
“Bak onu oradan nasıl alırım oradan komutan. Aklın hayalin şaşar.”
Küpeli sırıtarak mağaradan çıktığında Barut’un bir şeyler mırıldandığını duydum. “Ne diyon lan sen?” Zaten canım burnumdaydı. Birde böyle sessiz konuşup beni deli ediyordu.
“Sana ne lan kendi canına bak sen.”
“Barut buradan ya ölü ya da diri çıkacağız. Beni bırakmak yok. Zaten zor direniyorum.”
“Söz veremiyorum.” Barut gözlerini sıkıntıyla kapattığında ona seslendim. "Gözlerini aç Barut. Direnmek zorundayız."
"Onu hayal etmek daha cazip geliyor Kurt. Sende doktoru düşün. Düşün ki canına can eklensin."
"Son nefesimde onun adını geçireceğim Barut." Kesik bir nefes aldım. Son nefesime az kaldığını bilmek insana koyuyordu. "Ölmemek niyetimdir ama. Defne'ye onu öpeceğimi söyledim." Tekrardan derin bir nefes aldım. "Türk askeri sözünü tutar değil mi?" Son nefesimi onu adıyla kullanacağım.
"En azından birimiz sözünü tutsun değil mi?"
“Sende tutacaksın. Çıkar çıkmaz o kızı sana bulacağım.” Barut güldü. Ağzından akan kanı yere tükürdükten sonra gülümsemesi daha net görünüyordu. “Ben onunla ilgili her şeyi biliyorum Kurt. Yeri yurdu, ne iş yaptığı... Nerede olduğu, kaç kilo olduğu her şeyini biliyorum. O hep benimle beraber. Şu an bile o benimle beraber bayrak nöbetinde.”
Bayrak nöbeti? "Asker mi lan bu kız?" Barut güldü. Kesin asker değildi. Bu böyle gülüyorsa bi bokluk vardır. Öksürdüm bakışlarım yarama döndüğünde bulunduğum zeminin komple kırmızıya boyandığını görmüştüm. Sanırım sona geldik.. Barut derin bir nefes aldıktan sonra bana bakıp "Asker ya da değil. Benim kalbimde olduğu her an o da benim gönlümde benimle beraber vatan görevinde."
Havadan gelen gürültü sohbetimizi yarıda bölmüştü. Umutlarımız tekrardan yeşerirken Defne’yi görebileceğimi düşünerek başımı öne eğip gülümsedim. Mağaraya giren küpeliye baktım. "Bu sesi biliyor musun küpeli? Bu ses onlara ait. Savaşan şahinler geldi."
"Ecelin geldi kaltak." Barut küpelinin sinirini bozacak şekilde güldüğünde bende son kalan can kırıntımla ona eşlik ettim. Mağara girişi atışla patlatıldığında küpelinin telsizinden gelen cızırtılar teröristlerin iletişim kanalına birinin girdiğini gösterirken mağarada bir ses yankılandı.
"Yerdeki aslanlar Asi konuşuyor. Hedef üzerindeki düşman unsurları temizlendi. Biraz daha dayanın. Savaşan şahinler semalarda Türk askeri için daima hazırdır.”
“Asi..ye? O geldi.” Barut sanki gökyüzündekileri görebilecekmiş gibi başını kaldırdığında güldüğünü gördüm. Barut ağzının içinde gevelediği ismi tekrarladı. “Ölmeden önce sesini duymak bile iyi geldi.”
"Duydun mu küpeli?! Geliyorlar! Poyraz ve Barut geliyor!"
"Gelsinler de leşlerinizi toplasınlar!" Barut'a dönüp üç el sıktı. "Lan senin ecelin ben olacağım küpeli!"
"Sıra sende komutan!" Hiç düşünmeden bana dönüp sıkmıştı. Bütün yaraları bünyem kaldıramadı. Başım öne düşerken aklımdan tek bir kişi geçiyordu. Sözümü tutmak istiyordum. Beraber yanacağımızı bilsem dahi ona ulaşmadan ölmek istemiyorum.
"Defne..."
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |