19. Bölüm

ELBRUZ BÖLÜM 18

İnci
blackpearln

《––––––🩺––––––》

 

Bölüm 18

Düğün bittiğinde saat gece yarısını geçmişti. Hava iyice soğumasına rağmen saatlerce oynamışlardı. Kerem oldukça terlemişti. Annesi yaraları için endişelense de Kerem’in yanında oluşum içlerini biraz da olsun rahatlatıyordu. Herkes yavaş yavaş dağılmaya başladığında Kerem gözlerini bana çevirdi ve beni göz hapsine aldı. Mert anında arkadaşlarını bırakıp Melek'le benim yanımıza geldi. Kerem bir havluyla terini silip annesiyle konuşmaya başladı. Ne konuştuklarını duyamıyorum açıkçası merak da etmiyorum.

 

Kabanıma sarılıp etrafa baktım. Sırada bana çikolatayı getiren kız tekrardan yanıma geldi. Elinde bu sefer beyaz bir havlu vardı. “Selam.. Tanışamadık sırada ama ben Bahar.” Elini uzattı. Gülümseyip uzattığı elini sıktım. “Defne bende.” Bahar gülümsedi. Çenesinde çok güzel bir gamze vardı. Gözleri kahverengiydi ve gözlerini öne çıkarmak için makyaj yapmıştı. “Elbruz’un sevgilisi?” Sevgilisi kelimesini söylerken sanki onaylamamı bekliyormuş gibi tereddüt ederek söylemişti. Onun tereddüdünü gidermek için başımla onu onayladım. “Hah ne güzel.” Gülümsedi, tekrardan gamzesi belirdi. “Bunu da sana sevgilin adına gönderdiler o zaman.” Havluyu bana uzattı.

 

Mert kahkaha atarak yanımızdan uzaklaştı. Melek de gülmesini bastırmaya çalışıyordu. Havluyu elime alırken Mert tekrardan yanımıza döndü. “Abim de hiç frene basmıyor. Tam gaz ileri..” dedi gülerek. Kerem’in olduğu tarafa baktığımda arkadaşları gülerek Kerem’in sırtına vuruyorlardı. Kerem yerinden bir milim bile oynamadan bana bakıyordu. Elimdeki havluyu hafifçe kaldırdığımda havluya bakmadan omuz silkti. Arkasındaki arkadaşlarını gösterdi. Neler olduğunu anlayamıyorum belki ama iyi şeyler oluyor gibi.. Neyse Kerem bana anlatır zaten.

 

Biz Melek’le konağın çıkışına doğru ilerlerken Kerem’de yanımıza gelmişti. Kapıdan çıkmamız için bize öncelik tanırken yanımıza gelen bir genç Kerem’i durdurdu. “Abi,” Kerem kendisine seslenen gence baktı. “Niyazi abiler oturalım diyorlar.” Mavi gözlerini bize çevirdi. Bakışları seçimi size sunuyorum der gibiydi. “Yorgun musunuz?” diye sordu.

Melek başını sağa sola sallayıp yorulmadığını abisine belirtti. Bakışlar bana döndüğünde bende başımı sağa sola sallayıp yorulmadığımı belirttim. Kerem elimdeki havluyu alıp benim boynuma sardığında Mert de anında annesinden aldığı atkıyı Melek’e vermişti. Elif teyzeler çoktan eve yürümeye başlamışlardı.

 

Kerem babasına haber vermeye gerek duymadan arkadaşlarının yanına gitmeye karar verdi. Beraber onun arkadaşlarının yanına ilerledik. Beni arkadaşlarıyla tanıştırırken hepsi ile tek tek el sıkıştım. “Niyazi bu Defne.” diyerek arkadaşına göz kırptı. Niyazi dedikleri dalgalı saçlara sahip adam samimi şekilde bana “Öyle mi? Hoş geldin.” Dedi, demek ki benden ona bahsetmiş. Acaba ne dedi? Elimi sıkarken gülümseyip onu yanıtsız bırakmadım. “Hoş bulduk.”


“Defne, Niyazi benim çocukluk arkadaşım. Bu da Cihan.” Kerem yanındaki uzun adamın sırtına vurdu. Diğer yanındaki adamı gösterip “Miraç. Ve bu gençler de Ali, Emre ve Remzi. Zaten gençlerle tanışmıştın.” diyerek geçtiğimiz akşam bir kulübede bastığımız çocukları gösterdi. Gülümsedim. Geçen akşam çocukları rahatsız etmiştik. Kerem, Cihan’a bakıp etrafa baktı.

 

Etrafın boş olduğunu gördüğünde bana doğru yaklaşıp belimi sardı. “Defne sizden iki yaş küçük Cihan.” Cihan dedikleri gülümseyerek "Memnun olduk." demiş ve elimi sıkmıştı. Esmerdi, Kerem kadar uzun değildi ama net 1.85 vardı. Bende aynı gülümseme ile onlara baktım.

“Haydi beraber kulübeye gidelim.” Niyazi’nin peşinden hepsi tek tek ilerlerken Mert durup abisine baktı. “Abi, mısır çalalım mı?” Kerem, Mert’in bu fikriyle sırıtırken Niyazi anında geri döndü. “Hadi yapalım. Nasıl olsa duvarlardan atlayacak olan askerimizde burada.” Diyerek Kerem’in sırtına vurdu ve omzunu sıktı.

 

“Ee abi kimin bahçesine giriyoz?” Niyazi, Ömer’in sorusuna karşılık göz devirmişti. “He hep beraber gidelim Ömer. Te Allah'ım ya.." diyerek başını bizden tarafa çevirdi. Tekrardan yanındaki Ömer’e döndü "Siz kulübeye geçin. Ateşi hazırlayın çayı koyun.” Mert itiraz edecek gibi olsa da Kerem’in uyarı dolu bakışları ile susup gençlerle beraber kulübeye ilerlemeye başladı. Büyük ihtimalle bizimle beraber mısır alacağını düşünmüştü.

Onlar yürürken Kerem kardeşine seslendi. “Janset, Adiyef’le Neris’i de alın.” Janset başıyla abisini onaylayıp ilerlemeye devam etti. Soğuk iyice artmaya başlamıştı. Saçlarımı geriye atıp Kerem’i takip etmeye başladım.

 

Bana verdiği çikolatayı kabanımın cebine koyup konağın karşısında kalan eve ilerledik. “Özcan emminin bahçesine giriyoruz dimi?” Niyazi başıyla Kerem’i onaylarken ben sessizce onları izliyordum. Kerem eve yaklaşırken “Aykız havlamasın?” diye sordu. Demek ki bahçede köpek var. Acaba cinsi ne? Kangal olabilir, belki de bir pittbul falan vardır.



Niyazi, Kerem'e bakıp ellerini iki yana açtı ve buram buram zekâ, pratik cevap kokan o yanıtı verdi. “Güngünü havlatmadan alıp çık o zaman Elbruz.” Kerem yarı yolda bırakılmanın hayal kırıklığını yaşıyordu. “Nasıl yani? Sen girmeyecen mi?” Yüzündeki o salak bakışı gördüğümde gülmemek için kendimi sıktım. O suratı bir daha görmek isterim açıkçası. Kerem duvara yaklaştığında elimi göğsüne uzatıp onu durdurdum.


Onlara bakmadan karşımdaki duvara baktım. “Şimdi ne yapılacak tam olarak?” Niyazi bıkkın bakışlarıyla derin bir nefes aldı. Bir eliyle duvara yaslandı, bir eliyle bana bahçeyi gösterdi. “Çok basit kaşenin bahçeye atlayıp hepimize yetecek kadar mısır çalıp gelecek.” Ellerimi belime yerleştirip gözlerimi kıstım. “Güngün dediğiniz ne?” Niyazi başını sağa çevirip “Süs köpeği.” dedi. Süs köpeği mi? Bende bahçeyi koruyorsa büyük bir köpektir falan sanıyorum ya.


Bahçeye baktığımda duvara yakın olan mısırları görüp gülümsedim. Kerem’e döndüm. “Sen o yaralarla atlayamazsın. Hala derin yaran var.” diyerek itiraz ettim. Niyazi kapıyı gösterip kapıdan girmeyi teklif etti. “Gerek yok ben hallederim.” Uzun eteğimi bacaklarımın arasına toplayıp kendimi duvara doğru ittim. Eteğimi tutarak duvardan bahçeye atladım.

 

Niyazi’nin arkamdan Kerem’e ‘tam senlik kız’ dediğini duymuştum. Kişi sayısından birkaç tık fazla olacak şekilde mısırları toplamaya başladığımda Kerem de beni dinlemeyip duvardan bahçeye atladı. “Sağa ne dedim ben. Bi laf dinlesen ölürsün dimi.” Kerem gülüp omuz silkti. “Seninle bunu konuşacağız. Ha şimdi değil orası ayrı.” Kerem benim ağzımın kaydığını fark edip daha çok güldü. Hayır salak, köpeğin dikkatini çekecek.

 

Topladığımız mısırları bahçenin dışındaki Niyazi’ye verdik. Kerem önden beni duvara tırmandırdı ardından benim atlamama izin vermeden bahçe duvarından dışarıya atlamıştı. Beni kucağına alıp indirdiğinde ona gülümsedim. “Sen bu kadar çevik nasıl atlayabildin kız?” Niyazi’nin sorusunu gülerek “Küçükken çoğu kez bahçeye daldım. Trabzon’da herkes bizden şikâyet ederdi. Çanakkale’de atlamama gerek kalmazdı. Kendi çiftliğimizdeki ağaçların tepesinde dolaşırdım.” diyerek yanıtladım. Kerem bana göz kırpıp ne ara aldığını anlamadığım elmayı bana uzattığında elmayı elinden almadan, elmadan bir ısırık aldım. Niyazi’yle birlikte üçümüz ellerimizde mısırlarla beraber kulübeye ilerlemeye başladık.


Kulübeye geldiğimizde gençler aşağıda ateşi yakarken diğerleri yukarıda oturuyordu. Kerem kapıyı benim için açtığında ikisi de bana yol vermişlerdi. Yukarı çıkarken önden Niyazi arkasından ben ve Kerem çıktı. Merdivenden gelen adım sesleriyle herkes biz yukarı çıkmadan ayaklanmıştı. Merdiven oldukça dikti. Sessizce çıkarken Kerem’in elini hemen yanımdaki boşlukta gördüm. Salak çocuk sanki düşsem tutabilecekmiş gibi hazırda bekliyordu.

“Selamın aleyküm.” Hepsi bir ağızdan “Aleyküm selam abi.” diyerek karşıladılar. Hepsi bize yer verirken Niyazi ve Kerem karşılıklı iki köşeye oturdu. Bende Kerem’in yanına oturduğumda adını hatırlayamadığım ela gözlü çocuk Niyaz’la Kerem’in arasına oturdu. Geçen gün tanıştığım kızlara gülümseyip nasıl olduklarını sordum.

“İyiyiz abla işte aynı devam ediyoruz.” Kızlar içtenlikle bana yanıt vermişlerdi. Köydeki diğer kızlarla çok fazla görüştüklerini biliyordum. Melek bazı geceler hiç eve gelmiyordu. Kızlarda kaldığını söylemişti. Köyde aşırı rahat büyüdükleri belli oluyor. “Sen üniversiteyi bitirdin değil mi?”

“Abla o değil ben bitirdim. Çalışıyorum şimdi.”

“Karıştırdım kusura bakma.”

Ortam samimiydi. Kimse gecenin bir buçuğu olduğunu umursamıyordu. Bir yere yetişme kaygıları yoktu. Sanki büyüdüğüm o eve geri dönmüştüm. Gençliğimin dolu dizgin geçtiği, hayat kaygımın, korkularımın olmadığı o çiftlik evine geri döndüm. Karşımda Bulut oturuyor gibiydi. Sabaha kadar birbirimizle uğraştığımız o standart günlerden birinde gibiydim.

Başımı telefonumdan kaldırıp örtüye daha çok sokuldum. "Sana kahve yaptım." Gözümün önüne gelen kupaya baktım. Kupadan mis gibi kahve kokusu geliyordu. Bulut'un elinden kupayı aldığımda bana gülümseyip yanıma oturdu. "Anlat bakalım."

"Neyi anlatacağım?" Dalgın bakışlarımı ona çevirdiğimde oturduğu yere iyice yayılıp kahvesinden bir yudum aldı. "Aklını kurcalayan konuyu." Yutkunup göz devirdim. Konuyu hızlıca değiştirmem lazım. Düşün Defne nasıl saptırabilirsin. Aklıma gelen şeyle sırıtarak Bulut'a döndüm. "Beni boşver de sen söyle.” Bulut'un bakışları bana döndü. Neyi kastettiğimi anlamaya çalışıyordu. Göz devirdim. Gerizekalı bu çocuk ya. Tekte anlayamıyor ya da anlamamazlıktan geliyor. “Elis'e ne zaman söyleyeceksin?" Yutkunduğunu gizlemeye çalışsa da fark ettim. Kahvemden bir yudum alıp bahçeyi izlemeye başladım. "Elis'i kaybedeceksin. Bence artık konuşmalısın."

"Kimle konuşacak?" Ani gelen ses Bulut'la beraber sesin geldiği tarafa döndük. Elis ve Defin ellerindeki kahveleri ile yanımıza geliyordu. Bulut bana bakıp susmamı işaret etti. Kamelyaya oturduklarında Elis üstündeki ceketi düzeltip bacaklarını kendine doğru çekti. Defin köşedeki hasır sepetten bir örtü çıkarıp kendi üstlerine örttü. Bulut gözlerini Elis'den ayırmıyordu, Defin bunu fark etmiş olacaktı ki bana bakıp göz kırptı.

"Hiç, son deneme sınavında yaptığımız yanlışlar hakkında Güney eniştemle konuşacağım da. Ondan bahsediyoruz." Bulut sanki Elis'i sevmiyormuş gibi duygularını profesyonelce saklıyordu. Madem kaçıyor, bizde onun damarına basarız ve bunu yaparken sonuçlarını hiç düşünmem. Ya Elis’i tutup öper ya da sonsuza dek ayrı kalırlar. İki ihtimal var, kahvemden bir yudum aldım. "Son deneme de Berk yine seni geçmiş Bulut." Defin gülmeye başladığında bende ona eşlik edip gülmeye başladım.

 

Bulut sinirli bir nefes alıp bana döndü. “O çocuğu gebertmek istiyorum ya. Geçen seneye kadar ortalıkta yoktu. Şimdi dibimden ayrılmıyor maşallah.” Defin gözlerini bardağına çevirirken mırıldandı. “Belki de hedefleriniz ortaktır..” Bulut bunu duyup bakışlarını Defin’e çevirdiğinde Defin göz ucuyla Elis’i işaret etmişti. Bir ay önce Elis’le Bulut bu çocuk yüzünden kavga etmişlerdi. Bulut kendisine yapılan imayı havada kaptı. Defin’in suratına ters bakışlar atmaya başladı. Elis sessizdi, geçtiğimiz ay yaşanan kavgayı hatırladığına adım gibi emindim.

 

Aklıma gelen şarkıyı mırıldanmaya başladım. “Denizleri seviyorsan.. Dalgaları da seveceksin. Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin.” Bulut’un bakışları bu sefer bana dönmüştü. “Uçmayı seviyorsan düşmeyi de bileceksin.” Bulut’u dürtüp Elis’i gösterdim. “Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredersin.” Ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştı. Sessizce Elis’e baktı. Berk’le giderek iyi anlaşan Elis’i kaybetmeye başladığının farkındaydı. Şansını giderek kaybediyordu.

Kaç saat geçmişti bilmiyorum ama sabaha karşı gözlerim kapanırken güneş yeni doğmaya başlamıştı.

“Ee anlat bakalım Defne hanım. Nasıl tanıştın bu askerle?” Niyazi’nin sorusuyla bakışlarımı Kerem’e çevirdim. Bizim hayatımız onun vurulmasıyla başladı diye nasıl derim bilmiyorum ama gerçekten de kaderimiz onun vurulmasıyla kesişmişti ve Allah korusun birimizin vurulmasıyla bitecekti. Sanırım bu onu ölene kadar seveceğim demenin bir başka şekliydi.

“Ben görev için ilk geldiğim gün Kerem görevdeymiş, bunu bi getirdiler revire. Üç yerinden vurulmuştu, durumu ağırdı ve hastaneye yetiştiremezdik. Revirde gerekli ne varsa yaptım. İyi oldu, uyandı da.” Ona baktım. “Ama komutan çok aksi çıktı.” Kerem göz devirip beni kolunun altına aldığında sahte bir sinirle konuştu. “Sanki başka birinden bahsediyormuşsun gibi konuşma.”

“Haklı, ondan bahsediyorsun sonuçta.” diyerek araya girdi Niyazi. Kerem’in tek kaşı kalkmıştı. Sinirlenmiş miydi? Hayır sadece sahte bir sinirle davranıyordu. Omuz silktim. Onu umursamadan anlatmaya devam ettim. “Sonra işte uyandığında hemen ayağa kalkmalar falan bir afra tafra.” Niyazi anında bana hak vermek için “Hiç şaşırmadım. Bu hep böyleydi.” Dedi. Elimi uzatıp onu onayladım. “Hah bak. Biliyordum haklı olduğumu.”

 

Kerem'e dönüp baktığımda göz devirip belimi okşamıştı ve bunca anlattığım şeyden sonra tek kalmasına sinirlenmişti. Niyazi’nin onu desteklemesini bekliyordu büyük ihtimalle. Suratı düşmüş bir karış asılmıştı. Onun o haline dayanamayıp kulağına fısıldadım. “Karşı çıkmasan sana âşık olmazdım.” Bunu dememi beklemiyordu. Bana bakarken tek kaşını kaldırdı. “Hadi ya..” Başımı sallayıp onu onayladım. “Bak sen..”

 

Gençler mısırları hazırlayıp yukarı çıktıklarında hepimize mısırları ikram ettiler. Elimdeki mısırı yemeye başladığımda Kerem'in beni izlediğini görmüştüm. Mısırını yemeden beni izliyordu. Elimdeki mısırı ona doğru uzattığımda Kerem tereddüt dahi etmeden uzattığım mısırdan yemeye başladı. Elimdeki mısırdan hiç tiksinmeden yemesi hoşuma gitti. Ben yerken beni izliyor, ona uzattığımda da hiç tereddüt etmeden mısırdan yiyordu.

“Abi hadi eşinden memnun musun oynayalım.” Ömer’in ortaya attığı bu fikirle gençlerin hepsi oynayalım diyerek iki büyüğe baskı uygulamaya başladı. “O ne ki?” diye sorduğumda Tinemis tam karşımda bana tuhaf tuhaf bakıyordu. Sanki oyunu bilme zorunluluğum var, salak bu kız. Kerem sorumu hiç yadırgamadan oyunu anlatmadan önce kulağıma eğildi. “Beraber eşiz. Seni asla bırakmıyorum.” Elimi sıkıca kavradığında onun bu haline gülümsedim.

Kerem bakışlarını benden çekip ellerimizi gizledi. “Oynayalım Defne benim eşim.” diyerek ortaya atladı. Niyazi gülerek onu hızlıca “Onu biliyoruz.” Diyerek yanıtladı. Kerem arkadaşını umursamadan bana döndü ve oyunu anlatmaya başladı. “Şimdi şöyle doktorum herkes eşini belirleyecek ve bir kişi moderatör olacak. Bu kişi herkese tek tek eşinden memnun musun diye soracak. Sorduğu kişi eğer memnunum derse bir kere kemerle vuracak. Eğer memnun değilse kişiye kimi istediği sorulacak. İstediği kişinin eşi vermezse, eşini isteyen kişi belli bir sayı söyler ve eşini vermeyen kişinin eline vurulur.” Tam olarak anlayamasam da bir şeyleri kavradım. Kerem tam anlayamadığımı fark etmişti eliyle sakin olmamı göstererek “Şimdi anlamadığını biliyorum ama anlayacaksın. Bir tur dönsün bize gelinceye kadar anlarsın.”

Onu başımla onayladım. Oyun başladığında Tinemis’le Niyazi eş olmuştu. Adiyef ile Emre, Neris ile Ahmet eşti. Cihan ise Ali ile eşti. Oyun Niyazi ile başladı. Ömer ise moderatördü. “Abi eşinden memnun musun?” Niyazi memnunum dedi. Ömer hiç düşünmeden büyük bir keyifle havlu ile Niyazi’nin eline vurdu. Sıra Tinemis’e geldiğinde Niyazi’ye sorduğu soruyu ona da sordu. “Abla eşinden memnun musun?”

 

Tinemis’in bakışları önce Kerem’i bulduğunda ona ilgi ile bakıyordu. Bakışları bana döndüğünde öfkeli gözleriyle karşılaştım. İkimize olan bakışlarındaki saniyelik değişim bile karşımdaki kadının bana ne kadar kinli olduğunu gösteriyor. Onun gözünde onun sevgilisini elinden almış bir kadındım. İşin aslı öyle olmasa da onun bakış açısından öyleydim. “Değilim.” Yeşil gözlerini bana çevirdi. Ne diyeceğini biliyorum sanırım. “Kerem’i istiyorum.”

 

Ortamdaki bütün bakışların bana döndüğünü hissedebiliyorum. Bu, bana karşı açık açık bir rest çekmekti. Bana göre bunu bile yapmamalıydı. Benim ne kadar inat biri olduğumu bilmiyordu. Ben yerinde olsam karşımdaki kişiyi tanımadan böyle bir hamle yapmazdım. Madem bilmiyor o zaman öğretelim. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp sonuçta.

Oturduğum yerde hafifçe geriye doğru yaslandım. Tinemis’in gözlerin içine bakarak “Vermiyorum.” Dedim. Sesim gayet net ve tam olarak istediğim gibi sert çıkmıştı. Tinemis ona oynadığım açık kartı alıp tekrar benim önüme sürmeye kalktı. “15 tane vur Ömer.” Bakışlarını benden bir saniye olsun çekmiyordu. İstediğini ona vermeyeceğim. “Hızlı olsun.”

“Tinemis..” Kerem araya girmeye kalktığında elimle ona engel oldum. “Sorun yok.” Gözlerimi Tinemis'ten çekmeden elimi uzattım. Ömer, Kerem'e korkarak bakarken vurmaya başladı. O vururken gram tepki göstermeden Tinemis’e bakıyordum. İstediği hiçbir şeyi ona vermeyeceğim derken ciddiyim. Ne acı çektiğimi görebilecek ne de Kerem’i oyun için bile olsa benden alabilecekti. Küçükken o kadar kavgayı boşuna yapmadım. Tatlı bir canım yoktu. Aksine, canımın bir kıymeti yoktu.

Tur devam ettikçe aramızdaki gerilim de iyice artmaya başladı. Ömer aynı soruyu saatlerce sürdürdü. Tinemis inatla Kerem’i istiyordu. Bende aynı inatla vermiyordum. Herkes eş değiştirirken ben inatla Kerem’i bırakmadım. O da beni bırakmadı. Tinemis ise bu duruma iyice hırslanmıştı. “25 hızlı.” Ben çoktan elimi uzattım. Ama Kerem en sonunda elimi tutup dayanamadı ve bağırdı. “Tinemis yeter!” Ben ise gözlerimi Tinemis’den ayırmıyordum. “Sınır koyuyoruz. En fazla on vurabilirsin Ömer.”

Tinemis, gözlerini Kerem’e çevirdi. “En başta söylemeliydin Kerem. Şimdi söylersen saçma olmaz mı?” Niyazi ortamın gerginliğini biraz olsun dindirebilmek için araya girdi. “Kerem haklı.” Arkadaşının haklı olduğunu ve Tinemis’in oyun adı altında huzursuzluk çıkardığını biliyordu. Kerem ise arkadaşının ona hak verdiğini duyduğunda gülümsedi. “Sınır belli.”

 

Sabaha kadar gençlerle oyunlar oynamıştık. “Artık eve geçelim. Herkes şöyle bir iki saat uyusun saat dört olmuş.” Kerem oturduğu yerden kalktığında beni de elimden tutup kaldırdı. Biz beraber eve geçerken çocuklar da kızları evlerine bıraktı. Eve girdiğimizde hızlıca üstümü değiştirip makyajımı sildim. Kerem benim banyodan çıktıktan sonra duşa girmişti. Yatağa uzanıp uyuklamaya başladım.



《––––––🩺––––––》

 


Kardeşimin evinden çıktığımda pantolonumun paçasını düzeltip kapısını kilitledim. Hala sivilleri giymeye alışamadım ama buna bir süre mecburum. Görev iznimin nasıl çıktığını bilmiyordum ama bir şekilde Kerem bana burada kardeşimin yerine geçebilmem için görev kağıdı çıkartmıştı. Ben ise Kerem’e söz verdiğim görevimi yerine getirerek Defin kimliğimi gizleyerek kardeşimin yerine geçmiştim. Asansörden çıktığımda apartmanın girişine ilerlemeye devam edip çantadan Defne'nin arabasının anahtarını çıkardım.


Arabaya binip çantamı yan koltuğa attım ve arabayı çalıştırdım. Şimdi Defne gibi hastaneye gitmem gerekiyordu. Hastanede ne yapacaksam sanki öyle gidip geleceğim. Emniyet kemerimi takıp otoparktan çıkmaya başladım. Çıkışta güvenlik kulübesindeki askerlere selam verip lojmandan çıktım. Askerler elbette benim Defin olduğumu biliyorlardı. Apartmandan çıktığım andan beri birinin beni izlediğini, takip edildiğimi hissediyorum. Trafiğe çıktığımda bu his daha da şiddetlendi. Asker olup olmadığını anlamak için vaktim yoktu. Normalde olsa yolu daha da uzatır, takip eden kişinin kim olduğunu anlamaya çalışırdım ama şu anda Defin değilim.

Defne gibi hareket etmem gerekiyordu. Rahatça gaza bastığımda panik görünmek için elimden geleni yapıyordum. Hızlıca hastaneye sürmeye başladım. Hastanenin önünde park ettiğimde telefonumu alıp arabada oyalanmaya başladım. Yan tarafımdan giderek artan motor sesi de takip edildiğimin bir kanıtıydı.

Elimdeki telefonumdan hemen Barut’a nokta gönderdim. Aramızda belirlediğimiz bir şifreydi. Takip edildiğimi belirtiyordu. Camım tıklatıldığında sanki irkilmiş gibi davranıp bakışlarımı cama çevirdim. Camı açarken bir elim belimdeki silahıma gitti. Silahımı sıkıca kavrayıp kucağıma çektim ve elimi tekrardan direksiyona yerleştirdim. Ne diyeceğini bekledim. Sırıtıp duran sakallara sahip bu surat en az otuz, otuz beş yaşlarında bir erkekti. Kaskını iyice takmıştı. Zayıf bir vücudu vardı. Rahat görünmeye çalışıp sol elimi açtığım cama yaslayıp sağ elimle de direksiyonu sıkıca kavradım. Adama “Buyurun?” dedim.

Adam büyük bir rahatlıkla bana gülerek bakıyordu. “Defne hanım, nasılsınız?” Göz devirdim. Defne’den korkmuyorlar belli ki.. Halbuki Defne de adamı ciddi şekilde yaralayacak potansiyeldeydi. Öldürmez belki ama en az altı ay komaya sokardı. “Tanıyamadım?” Büyük ihtimalle beni tehdit edecek olan bu gerzek herif, rahatlığımdan rahatsız olmuştu. Sırıtan surat ifadesi yerini tebessüme bıraktı.

“Tanışalım, Beni Miro yolladı.” Miro adını duyduğum gibi elimi direksiyondan indirip silahımı kavradım. “Kim dedin?” Babamı vuran şerefsiz herif şimdi de kardeşime dadanmıştı. Babamı koruyamadım belki ama Defne’yi koruyacağım. Silahımı sıkıca tutarken gerilmiş gibi görünmeye özen gösterdim. Bazen Defne rolü yaptığımı unutuyorum.

 

 

“Miro. Kulaksız Miro. Hani şu babanı vuran adam.” Bir de rahat rahat söylüyor gevşek herif. Dudaklarımı yalayıp ona baktım. “Ne istiyorsun?” Adam her an gidecekmiş gibi ellerini kollarda tutuyordu. Beni korkutacak bir şeyler demeliydi. İşi sadece tehditle bırakacakları buradan belliydi. Yoksa çoktan ateş açmaya başlarlardı. “Seni öldürmek istiyorum.” Gerçekten gözünü karartmış bu pezevenkler. Defne’nin canına kast edecekler.

“Ne diyorsun lan sen?!”

“Komutana söylersin. Miro beni öldürtecekmiş dersin.” Sabrım tükenmişti. Silahımı sıkıca tutup arabanın kapısını açtım. Adam anında motorla kaçmaya başlasa da iki el ateş ettim. İlki isabetli olmasa da ikincisi isabetli oldu. Adam omzuna yediği kurşunla motordan düşerken hastane polisi, adamı anında yakalamıştı. Etraftaki herkes kaçışırken kimseyi umursamadan çantamı alıp arabayı kilitledim. Polisler adamı içeri sokarken bende peşlerinden içeri ilerledim. Adamın yanına ilerleyip gülümsedim. Geriye sadece Barut’u beklemek kaldı.

On dakika sonra Barut yanıma telaşla geldiğinde koridorun başından ona baktım. Elinde silahını doğrultarak geliyordu. Silahını indirmesini işaret ettim. Yanıma geldiğinde olan biteni anlamaya çalışıyordu. Kaşlarını çatıp sandalyeye kelepçelediğim adama baktı. Elindeki silahı geri beline yerleştirdi. “Bakıyorum da tek başına halletmişsin.”

Silahı tutarken ellerimi önümde kavuşturup konuştum. “Salak olma Barut. Halletme nedenimi gayet iyi biliyorsun.” Barut gülerek sandalyeyi ters çevirip adamın karşısına oturdu. Silahımı belime yerleştirip polislerden rica ettiğim çayımdan bir yudum aldım ve Barut’u izlemeye başladım.

“Seni gönderen Miro nasıl? Diger kulagını almışlar diyler. Kim patlattı öbür kulagını?” Teröristlerin o tuhaf aksanını aynı yaptığında ona gülmeden edemedim. Böyle bir durumda bile tıpkı benim gibi sakinliğini koruyordu. Çok şanslıydık. Kerem her şeyi önceden öğrenmiş planlamıştı. Diğer türlüsünü düşünmek bile istemiyorum. Defne şu an bir adam tarafından ölümle tehdit ediliyor olurdu.

 

 

“Bilmiyorum. Bana sadece doktoru tehdit etmem söylendi.” Kaşlarımı çatıp diğer sandalyeye de ben oturdum. “Kim söyledi?” Adam umutsuzca benim suratıma baktı. Sorumu bilmiyorum diye yanıtlayacak belli ki. “Bilmiyorum.” Barut arkasındaki askerden aldığı dosyanın içindeki fotoğrafı çıkardı. Adamın gözüne sokup görmesini sağladı. “Bu herif mi?”

“Bilmiyorum dedim. Sadece bi doktoru tehdit edeceksin sonra uygun bir zamanda işini bitir dediler.” Adamın bakışları ikimizin arasında dolanıyordu. “Doktorun silahı olduğunu bile bilmiyorlar.” Gülmeye başladım. Sinirlerim iyiden iyiye bozulmaya başlamıştı. Gerizekalı herif beni hala Defne sanıyordu. Adama doğru eğildim. “Tam tanışamamıştık. Pilot Üsteğmen Defin Mutlu.” Adamın bu bilgileri Miro denilen o alçağa iletemeyeceğini biliyordum. Onun adına üzüldüğümü belirtmek için dudaklarımı büzdüm. “Artık sen iletemezsin kim olduğumu, arkadaşlarına kalsın.” Allah’ım gerçekten de düşmanın bile akıllısını nasip etsin böyle zevkli olmuyor.

Adamın hiçbir şey bilmediğine emin olduğumuzda adamı polislere teslim edip hastane içine geri döndük. Barut ellerini kemerine yerleştirmiş yanımda yürüyordu. Birkaç adım önden yürüyüp bana baktı. “Ee doktor çayın yok mu?” Sanki Defne’ymişim gibi benimle uğraşıyordu. Sinirle ona döndüm. “Bak beni delirtme belimdekiyle patlatırım beynini.” Barut güldü. Bu adamın yüzünde bir şey eksik.. Acaba daha önce hiç sakal bırakmayı düşündü mü?

“Ama böyle hizmet olmaz ki. Doktor mu var bir kaplan mı var belli değil. Burası ne biçim hastane?” Barut’un karnına hırsla dirsek attım. Yalandan iki büklüm olup sırıtmaya devam etti. Elimle ona hastanenin kapısını gösterdim. “Burada böyle Barut bey. Beğenmiyorsanız siktirin gidin.” Bu adam beni deli ediyor, Defne’yle de böyle uğraşıyor mu acaba? “Tamam tamam kızmayın Asi Hanım. Demedum say ha oni.” Barut’un bir anda Karadeniz frekansına geçişi ile sinirli olsam da gülmeden edemedim.

 

Barut benim güldüğümü gördüğünde bana dönüp beni izlediğini fark ettim. “Ne bakaysın bağa?” Cevap vermedi, ellerini üniformasının ceplerine yerleştirmiş bana bakıyordu.

 

 

“Vaktin var mı?” Komutan başını sallayıp beni onayladı. Ona başımla kafeteryayı gösterdiğimde ona çay ısmarlayacağımı anlamıştı. İtiraz etmeden kafeteryaya ilerledi. Kafeteryada çalışan adama baktım. “İki çay..” Adam bize iki çay getirirken komutan benden önce adamın elindeki çayları aldı. Dışarıda bir banka oturduğumuzda komutan bardağı bana uzattı.

Elimdeki çayımdan bir yudum aldım. “Senin yok mu biri Barut?” Sorumla gözlerimin içine buruk buruk bakmıştı. O an anladım onunda benimki gibi yaralı bir hikayesi vardı. Elindeki bardağı oynarken sessizce anlatmasını bekledim. “Var.” Bakışlarımı ona çevirdim. “Kaybolduğumda pusulam olan mavi gözleri var.” Bakışlarını bana çevirdi. Kahverengi gözleri benim üzerimde dolanıyordu. “Deli dolu bir sevgi biçimi var. Çocukluk aşkım.”

Açıkçası karşımdaki adamın birine bu kadar âşık olmasını beklemiyordum. Acaba bu adamın hayatında bu kadar önemli kişi kim? Hala seviyor mu acaba? “Hala seviyor musun?” Gerçekten şaşırmıştım. Evet bir imkânsız bekliyordum ama çocukluk aşkı... Barut’un gözlerine baktığımda gerçekten o kızı sevdiğini gördüm. Sessizce gözlerime bakıyordu. Belli ki hala seviyor onu.. “Ben aldım cevabımı.” Gülümsedim. Hala onu seviyor. “Onu hala seviyorsun.” Barut buruk bir tebessümle bakışlarını tekrardan bardağına çevirdi. Bir şeyleri kafasında toparlamaya çalıştığı belliydi. Yutkunup masada bana doğru eğildi.

“Son arzun nedir diye gelip bana sorsalar. Gözlerime bakıp her şeyi anlasalar.” Koyu kahve gözlerinde göz bebeklerinin büyüdüğünü gördüm. Yanlış görüp görmediğimden emin olmak için ona iyice yaklaştım. Barut kendisine yaklaştığımda bana bakarken heyecanlandığını fark ettim. Göz bebekleri gerçekten büyümüştü.

“Defne doktorum..” Başıma dikilen Nazike yüzünden geri çekildim. Barut yutkunmuştu. Onun yutkunduğunu görsem de hemen yanımda ayakta duran Nazike’ye baktım. Nazike çekingen bir şekilde ikimize bakıp duruyordu. “Bir adam var, eline dikiş atılacak.” Nazike’yi başımla onayladım. O yanımızdan ayrılırken bende Barut’a döndüm. “Sonra görüşürüz o zaman..” Barut’un bir şey demesine izin vermeden oturduğum banktan kalkıp içeriye geçtim.

 

Acildeki adam neden özellikle Defne’yi istiyor acaba? Acile girdiğimde iki farklı adam vardı. Nazike benim Defne olmadığımı biliyordu. Benimle beraber eli kesilen adamın başına geçtik. Nazike perdeyi çekip benim yerime dikiş atmaya başladı. Yanımda dikilen adam ise sessizdi. Simsiyah giyinmişti. Zevk sahibi biri gibiydi. Siyah şapkasını düzeltip maskesini de bir kez düzeltti.

Anlık aldığım parfüm kokusuyla gözlerimi kapatmamı sağladı. Bu parfüm kokusunu iki yerden hatırlarım. Biri babam, biri de bir çocuk. Devamlı beraber oyun oynadığım bir çocuk. Adama dönüp baktım. Bu adam benimle yaşıt olamayacak kadar yaşlı biriydi. Yani bu, o çocuk olamazdı. Demek ki babamı özledim. Bunun başka açıklaması olamaz. Kokusunun burnuna dolması bunu gösteriyor belli ki.


Dikiş biterken yanımda dikilen adama tekrar baktım. Babamın yüz hatlarına benzemiyordu. Babam daha keskin bir yüz hattına sahipti. “Geçmiş olsun.” Dikiş bittiği gibi perdeyi açıp çıktım. Adamın ayakta dikilen adama karşı “Bu çok tehlikeli efendim.” dediğini duydum. Adamları umursamadan Defne’nin odasına geçtim. Defne’nin odasında müzik çalarını açıp onun çalma listesine bağlandım. Müzik zevkimiz benzediği için buna katlanmak benim için çok zor değildi. Başımı geriye atıp çalan şarkıya odaklandım.

“Gelse bile son günüm,
Koluna alsa ölüm.
Gözlerimin önünde
Seninle geçen günüm.”


“Defin bak arkadaş seninle dans etmek istiyor.” Pastaya odaklı olarak bekleyen Defin karşısında ona nazikçe elini uzatan çocuğa sadece bakmakla yetindi. Kuzey kızına bakıp güldü. “Aferin kızım hiç gerek yok.” Deniz hızlıca kocasının dizine vurdu.

Nehir durumu görüp ortama el koyduğu gibi Defin’e “Çok ayıp senin gibi bir kıza yakışmıyor. Hadi sadece bir dans.” Diyerek kızı ikna etmiş oğlanın elini tutturup piste yollamıştı. Defin arkadaşı ile pistteyken etrafını anında Damla teyzesi ve eşi, Nehir teyzesi ve Güney amcası kapatmıştı. Kuzey ise kızını görememenin telaşını yaşıyordu. Deniz onun bu haline gülüp kızını ve köyden komşuları olan ninenin torununu izliyordu.

Defin karşısında öylece sallandığı kahverengi gözlü çocuk onu döndürdüğünde kahkahalar atarak dönmüş. Bütün bir gece o çocukla dans etmişti.

Gözlerimi kapatıp uyuklamaya başladım. Oturduğum sandalyede gözlerimi dinlendirmeye başladım. Biri beni oturduğum yerden kaldırıp daha yumuşak bir yere yatırdı. Her kimse kokusu beni rahatlatıyor. Kulağıma biri sessizce fısıldadı. “Senden sonra kalbimi sevgilere kapadım. Ben seninle o günü bin yıl gibi yaşadım Asi.”


《––––––🩺––––––》


 


Duştan çıktığımda Defne yatağımda uyuyakalmıştı. Havluyla saçlarımı kurularayarak yatağa doğru ilerledim. Havluyu kenara bırakıp yatağımda yatan Defne'ye dikkatle baktım. Yanağının yanına yasladığı ellerinin kızardığını gördüğümde tekrardan banyoya dönüp dolaptan kremi aldım. Üstümü giymeden yatağa yaklaşıp Defne’nin kızaran ellerine krem sürdüm.

 

Ellerini güzelce sarıp kalkacakken boynundaki kolyeye baktım. Babasının hediyesi olan kolye güzelce boynunda sarkıyordu. Kuzey komutanın gizli bilgisinin ne kadar önemli olduğunu bilmek insanı geriyordu. Bildiğim bilgi hayati önem arz ediyordu. Dosyada okuduklarım ve sonrasında aldığım davetiye aslında çok önemliydi ama gittiğim görev sırasında aptal gibi esir düştüm.

Sessizce giyindikten sonra telefonumu alıp bahçeye çıktım. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Eve zaten geç geldik, gün doğuyordu. En azından Defne biraz uyusun da dinlensin. Dosyada yazılı olan numarayı tuşladığımda bir süre telefon çaldı ardından yanıt verildiğine dair bir ses geldi.

“Alo?” Telefondan gelen hışırtı sesleri ile beklemeye başladım. “Alo? Davetiyemiz eline ulaştı demek ki.” Hattın diğer ucundaki kişi aramamı bekliyordu belli ki. “Evet ama davetiyenize geç yanıt vermek zorunda kaldım.” Esir düştüğümü söylemek istemiyorum. Bir asker için en utanç verici an, o an olmalı bence. “Olanları biliyoruz.” Hiç şaşırmadım. Elbette başıma gelen her şeyde haberdar olacaklar. “Seni en kısa zamanda İstanbul’da veya Ankara’da ağırlamak isteriz.” Sanki karşımdaymış gibi başım ile onayladım. “Elbette.”

“Koruma yöntemini sevdik.” Defne’yi evime getirmemden bahsediyorlar. Gülümsedim. Kar, kirpiklerimde duruyordu. “Böyle devam et.” Sol elimi eşofmanımın cebine yerleştirip ayağımın ucuyla karı hafif hafif ezdim. Ne yalan söyleyeyim sinirleneceğini düşünüyordum. “Aslında sinirleneceğinizi düşünüyordum.”

“Başta sinirlendik ama doktordansa kardeşi kendini savunma konusunda daha iyi. Bu sabah Üsteğmene bir saldırı gerçekleştirildi.” Demek ki planım istediğim gibi işliyor. Bu haber hem iyi hem de kötüydü. “Neyse ki doktora saldırması planlanan adamı senin arkadaş aldı.” Planımdaki riskleri biliyordum. En başında bir kızını korumak için rahmetli Kuzey Mutlu’nun hayatı boyunca sakladığı diğer kızlarından birini riske attım. “Durum nedir efendim?”

“Üsteğmen adamı vurmuş. Adamı, yüzbaşı ile almışlar.” Sessizce onayladım. Barut'un, Defne'nin kardeşlerini mümkün olduğunu koruyacağını biliyordum. Zaten ona güvendiğim için Defin’i ona gözüm kapalı emanet ettim. Yine beni şaşırtmamış ve dediğimi yapmıştı. Barut okul yıllarından beri benimle beraberdi. Daha fazla diyeceğimiz bir şey yoktu. "En kısa zamanda Ankara’yı ziyaret edeceğim." Telefonu kapattım. Tekrardan içeri girip kapıyı kapattım. Yatak odasına geçtiğimde Defne hala huzurlu bir şekilde uyuyordu. Diğer tarafa ilerleyip örtüyü açtım ve yanına sokuldum.

 

Hakkari’de olup bitenlerden bir haber uyuyan sevgilimi göğsüme çektim. Defne başını göğsüme yasladığı anda kımıldanıp daha da sokuldu. Üşümüş olmalı, örtüyü onun üzerine çekip güzelce örttüm. Kolumu başımın altına yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Defne göğsüme burnunu sürtüp başını kaldırdı. Ona döndüm. “Defne’m..” Mavi gözlerini aralayıp bana baktı. “Günaydın sevgilim.” Gülümsedi. Uykulu olduğu zamanlarda konuşmak yerine mimiklerini kullanıyordu. Şu an olduğu gibi gözlerini yarım yamalak açmış, gülümsüyordu.

 

“Uykun varsa uyu Defne’m..” Dudaklarını büzdü. Saçlarını geriye attı. Tekrardan göğsüme yatarken örtüyü onun üzerine çektim. Komidindeki telefonumdan mesaj sesi gelmişti. Telefonumu alıp mesaja baktım.

 

Niyazi;

Karda gömme sucuk yapacağız akşam. Yengeyi al gel.

 

Boğazları da beş dakika durmuyor. Telefonu kenara koyup Defne’yi daha sıkı sardım. Buradayken şampuanını değiştirmişti. Artık hindistan cevizi gibi kokuyordu saçları. Burnumu saçlarına yaslayıp kokusunu içime çektim. Uyumaya çalışsam da uyuyamıyorum. Uyumaya çalıştığım anda tekrardan o mağaraya dönüyorum. Yaşadığım her şeyi bir bir tekrar yaşıyorum. Tekrardan o bıçakları vücudumda hissediyorum, Defne’nin kokusunu almak için tekrar gözlerimi kapatıyorum. Kabuslarım böyle devam ediyor, rüya kapanımsa kollarımda uyuyor. Gördüğüm bütün rüya kapanları basit kalıyor Defne’nin yanında. Hepsi aynı sıradanlıkta, hepsi herkeste var. Oysa Defne.. Defne bir tek bende var. Bir tek benim yanımda, bir tek benim nefes almama yardım ediyor.

 

《––––––🩺––––––》

 



"Anne tamam abartma. Sadece üç saatlik yol. Arabayı da Jankat kullanacak." Jankat'ın yardımıyla botumu giyip çıktım. Defne hemen yanımda duruyordu. Defne koluma girerken beraber arabaya doğru ilerlemeye başladık. Jankat benim için arabanın kapısını açmış bekliyordu. "Tamam ama gittiğinizde haber verin annem olur mu?" Jankat annemi onaylamaktan oldukça sıkılmıştı. Omuzları çöktü, bıkkın bir bakışla göz devirirken anneme döndü. "Anne geri gelirken haber veririz zaten." Güldüm. Arabaya bindiğimde Jankat kapıyı Defne’ye bırakıp direksiyona geçti.

 

“Defne’m.. Gelirken ararım.” Defne sessizce gülümseyip onayladı. Niye Ankara’ya gittiğimi bana sormamış, sadece destek olmuştu. “Annemlerle güzelce oturursun artık.” Gülümsedi. Eğilip yanağıma dudaklarını bastırdı. Geri çekilirken fazla uzaklaşmadan fısıldadı. “Merak etme.. Buralar bize emanet.” Kapıyı kapatıp bir iki adım geri çekildi. Bahçenin otomatik kapısı açılırken Jankat kemerini takıp arabayı sürmeye başladı. Annemler için bir iki kez kornaya bastı.

Biz yola çıkarken annem arkamızdan su döküyordu. Aynadan anneme bakarken gülmeden edemedim. Jankat benim aksime sadece gülümsüyordu. "Annem senin için oldukça korktu.” Gülümsemeyi bıraktım. Onları çok korkutmuş olmalıyım. Annem askeri liseyi kazandığımda sevinmişti. Beni göndermek istemese de ben istediğim için buna izin vermişti. Benim arkamdan gelen Jankat ise askeriyeyi istese de annem ona izin vermedi. Jankat da annemi kıramamıştı. “Senden bir haber beklerken o kadar endişelendi ki. Neyse ki Defne abla vardı." Jankat mutlu görünüyordu. Defne’yi sevmişlerdi. Annemle Defne’nin anlaşacağını biliyordum. "İyi geldiler mi birbirlerine?" Jankat'a baktığımda başıyla beni onayladı.

"Abi,” Ona baktım. Jankat aklındaki şeyi toparlamaya çalışıyordu. “Orada ne oldu?" Duraksadım. Bakışlarımı dışarı çevirdiğimde Jankat'a ne kadarını anlatabilirdim bilmiyorum. Elimi ağzıma yasladığımda derin bir nefes aldım. Ağzımdan kaçabilecek herhangi bir şeyi engellemek için elimin orada durması gerekiyordu. "Ne olmadı ki?”

 

“Sıkıyorsa salın bizi de adil dövüşelim şerefsizler!” Bağlı olduğu zincirleri çekiştirdi Kerem. Kurtulabilecek kadar gücü yoktu. Sırtı deli gibi yanıyordu. Soğuk havayla temas eden derisi sızlıyor, bilinci giderek dalgalanıyordu. İlk birkaç gün işkenceler hafif ilerlese de günler ilerledikçe işkencenin boyutu giderek şekil değiştirmişti. Kerem artık kaldırabileceğinin üstünde bir yükün altında an be an eziliyordu.

 

Hatırladığım görüntülerle derin bir nefes alıp yola bakmaya başladım. “Her şeyi denediler diyelim." Jankat bana umutsuz bir bakış attığında onun rahatlaması için gülümsedim. Sırf onların rahatlığı için içime atıyordum. Birkaç gündür uykusuzum ama belli etmiyorum. Her gözümü kapattığımda o mağaraya geri dönmek beni iyice germeye başlamıştı. "Uykusuz olduğun gözlerinden okunuyor abi. Biraz uyusan mı?" Başımla onu onaylayıp geriye doğru yaslandım.

 

“Kim bilir belki de doktoru senin karşına dikmeliyiz asker. Belki de ölü olarak atmalıyızdır bilemedim.”

"Abi.. Abi uyan hadi." Kaşlarımı çatıp kımıldandım. "Alo Defne abla, annemi aradım açmadı da. Biz geldik Ankara'ya haberiniz olsun." Jankat'ın kapısının açıldığını da duyduğumda gözlerimi açtım. "Hah abim de uyandı. O sizi arar." Telefonu kapattığında bende kapımı açıp yan koltuktan indim. Karşımdaki binaya baktığımda Jankat'ın meraklı bakışlarını üzerimde hissediyordum.

"Abi." Soracaktı ama soramıyordu. Cebimdeki davetiyeyi kontrol edip ona döndüm. "Soru sorma burada beni bekle. Sakın kimseye soru sorma." Jankat sesimdeki ciddiyeti anında fark etmiş ve başıyla beni onaylamıştı.

Jankat'ı geride bırakıp karşımdaki binanın girişine doğru ilerledim. İçeri girdiğimde dedektöre silahımı çıkarıp telefonumla beraber koydum. Cihazdan geçtikten sonra kimliğimi gösterdim.

"Hoş geldiniz. Geliş amacınız nedir?"

"Özel bir davet aldım." Cebimden davetiyeyi çıkarıp sadece dışının görüneceği şekilde gösterdim. Güvenlik davetiyeyi gördüğü gibi içeriyi işaret edip "İkinci katta davetiyeyi gösterdiğinizde sizi bir odaya alacaklar." demişti. Onaylayıp ikinci kata çıktım.

"Buyrun kime bakmıştınız?" Cebimden davetiyeyi çıkarıp kadına uzattım. Karşımdaki kadın davetiyeyi gördüğünde köşedeki bir odayı işaret etti. "O odada bekleyin lütfen." Onaylayıp odaya ilerledim ve girdim.

Yarım saatten fazla bekliyorum ve beklemekten aşırı sıkıldım. En iyisi kalkıp gitmek. "Üzgünüm davetin tarihi sonraya ertelendi. Davetin sahibi sizden anlayış bekliyor."

Derin bir nefes alıp karşımdaki kadına baktım. "Önemli olmadığını belirtin. Bir dahaki sefere görüşmeyi temenni ediyorum."

Ben odadan çıkarken kadın sadece arkamdan "Sizinle görüşmek için sabırsızlandığını belirtmemi istedi." demişti.

Bölüm sonu.

 

Bölüm : 06.12.2024 10:20 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...