
Savaşın sonunu sadece ölüler görür.
Platon
《––––––🩺––––––》
Bölüm 2
Alayın otoparkına girdiğimde motoru durdurmadan önce birkaç saniye hareketsiz kaldım. Derin bir nefes alıp arabayı düzgünce park ettim. Çantamı alırken gözlerim otomatik olarak etrafı taradı; çocukluğumdan kalan bir refleks bu. Babamın öğrettiği ilk şeydi. Lojman bahçesinde kardeşlerimle oynarken bile dikkat etmemizi söylerdi. Askerler etrafta yürüyordu. Etraf oldukça sakin görünüyordu.
Kapıyı kilitledim ve anahtarı çantama attım. İlk işim albay Mevlüt’ün odasına ilerlemekti. Alay içerisine girdim. Koridora döndüğümde sohbet eden askerlerin önüne doğru yürüdüm. "Albay Mevlüt ile görüşmek istiyorum." dedim. Kapının önündeki asker bana bakarken resmi ve netti. "Albay şu an Kerem Yüzbaşı ve poyraz timiyle doktor hanım.” Bana bakıyordu. “Beklemek zorundasınız."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Beklemek, hiç sevmediğim bir şey. Ama bir çarem yok gibi.. En azından şimdilik. Başımı sallayıp, askere arkamı döndüm. Revire doğru yürürken içimdeki huzursuzluk gitgide büyüyordu. Hemen gidip konuşmalı mıyım yoksa beklemeli miyim bilmiyorum. Sabah gördüğüm kadın, gözlerimin önünden gitmiyordu. Çok tuhaf görünüyordu. Sanki gözlerinde intikam ateşi vardı. Benimle göz göze geldiğinde gözlerini kıstı. Kadının gözleri mi kaşları mı orantısızdı bilmiyorum. Başımı sağa sola salladım.
Çantamı masaya bırakıp sandalyeye oturduğumda gerginlikle sırtımı yasladım. Derin bir nefes alıp verdim. Düşünmemek için kendime iş bulmam gerekiyor. Masama bırakılmış olan dosyaları önüme çekip incelemeye başladım. Revirin kapısı yavaşça aralandığında başımı önümdeki dosyalardan kaldırdım. İçeri giren adam uzun boylu, esmerdi. Geniş omuzları kapıyı olduğundan dar gösteriyordu. O da beni beklemiyormuş gibi baktı. Şaşkınlıkla koridora bakıp tekrardan revire baktı. Eliyle dışarıyı gösterdi. Bir şeyden emin olmaya çalışıyor gibiydi.
"Buyurun?" Karşımdaki heybetli beden bana doğru kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Senem doktor ayrıldı mı?" Senem’i sorması gayet normaldi. Ben buraya geleli en fazla bir hafta olmuştu zaten. Senem'in sevgilisi miydi? Olabilir güzel kızdı sonuçta ne diyebilirim ki. Üstelik karşımdaki adam yakışıklı bir tipti. Sadece yüzü bir yerden tanıdık geliyor gibiydi. "Hayır,” dedim sakince. Kendimi açıklayabilmek adına adama bakmaya devam ettim. “Ben diğer doktorum. Senem hanımın nöbeti bitti. Ben yardımcı olayım?"
Adam sakince başını salladı. "Olur,” Tişörtünü gösterdi. “Dikişlerim alınacaktı. Aldırmaya gerek duymadım ama albaydan laf yedim." Oturduğum yerden kalkıp, elimle adama sedyeyi işaret ettim. Oturduğu anda üniformasının üstünü çıkardı. Vücudu yapılıydı ama komutanın tenine göre daha beyazdı. Koyu kahve saçlı heybetli bir tipti. Benim gibi renkli gözlü değildi. Gözleri koyu kahve miydi emin değilim ama boyu, en az komutanın boyu kadar uzundu. Yüz hatları komutanın yüzü gibi keskin değildi. Elmacık kemikleri belirgindi sadece. Dikişlerini almaya başladım.
"Güzel, yaraların iyileşmiş. Biraz enfeksiyon var. Anladığım kadarıyla kontrolleri aksatmışsın." Bezle temizlerken dudaklarım ince bir çizgi haline geldi. Demek ki burada askerler, albaydan fırça yemeden kendilerini kontrol ettirmiyorlar. "Burada adet sanırım kendini ihmal etmek." Dikişlerini aldığım asker güldüğünde bakışlarımı askerin yüzüne çevirdim. Aslında komik bir şey demediğimi biliyordum ama neye salak salak gülüyor bilmiyorum.
Bakışlarıyla beni işaret etti. "Sen Kerem Yüzbaşıyı ameliyat eden doktorsun dimi?” Kaşlarımı kaldırdım. Bıkkın bir şekilde başımı sallayıp onu onayladım. “Belli oluyor." Askerin büyük bir alayla söylediği bu cümleye karşı kaşlarımı çatmadan edemedim. Ses tonundaki alaycılık oldukça belli oluyordu. "Nereden belli oluyor?" Sandalyeyi ayağımla çekip oturdum. Herkes de adımı duymuş. Gelip gidip dedikodumu mu yapıyor bunlar? Vatan nöbetinde, alayda bu kadar dedikodunun dönmesi bence normal değil.
Adam güldü. Sanki bir şey hatırlamış gibi kaşlarını kaldırıp konuşmaya başladı. "Odasına girerken ki öfkesinden.” Komutan haksız olduğu halde bir de utanmadan öfkelenmiş miydi? Karşımdaki asker ise bu anları direkt görmüş olmalıydı. “İğneleyici konuşmuş olmalısın. Bu da şu an ki tavrından belli oluyor.” Umursamaz bir şekilde omuz silkti. Canı acımıyor olmalıydı.
“Tanışmadık doktor hanım.” Gülerek elini uzattı. “Ben Yüzbaşı Altan. Buralara çok gelirim." Karşımdaki adam, dedektif edasıyla konuşurken ben, adamın elini sıkıp işime odaklandım ve bir an önce bitirmeye odaklandım. “Defne Mutlu.” Ellerimin altındaki beden bir anlığına kasıldı. O anlık gerilimi hissettim ama üstünde durmadım. Durup karşımdaki askere baktım. "Kendinizi yaralamakta üstünüze yok.” dedim. “Evde bekleyenleriniz yok sanırım.” Karşımdaki asker başını sallayarak onayladı. “Ama unuttuğunuz bir şey var. Evde bekleyeniniz olmayabilir ama sizi bekleyen bir vatan var. Yaralanabilirsiniz ama dinlenmeden işlerinizin başına dönmek, işlerinizi aksatır."
Altan'a baktığımda gülümsüyordu. "Kurt’a da böyle diklendin sanırım.” Omuz silktim. Altan benim omuz silktiğimi gördüğünde gülüşü büyüdü ve yerini hafif bir kahkahaya bıraktı. “Sevdim seni doktor. Kurt’a böyle diklenebilmek yürek ister." Ne demek der gibi gülümsedim, aslında bunu her sözümü dinlemeyen kişiye yapıyordum. Bu, sadece o komutana özel değildi ama herkes komutana özel yaptığımı düşünüp bu konuya takılmıştı. İşime devam ederken askere bakmadım. "Ben görevimi yaptım.” Tekrar omuz silktim. “Dinlenmesi gerekiyordu, yaraları ağırdı." diyerek oturduğum yerden kalktım. Eldivenleri çıkarıp çöpe attım. Yüzbaşı ayaklandığında aklımı kurcalayan soruyu sormamak için kendimle savaşıyordum. Aklımın bir köşesinde hala sabahki kadın dolanıyordu. O kadında tuhaf bir şey vardı ve ben bile bunu gayet net hissedebiliyorum.
"Yüzbaşı,” Stetoskobumu boynuma atıp düzelttiğimde ellerimi önlüğün ceplerine yerleştirip karşımdaki adama döndüm. “Bir şey sorabilir miyim?" Karşımdaki adam yeşil tişörtünü giymiş üstüne de gömleğini geçirmişti. Düğmelerini iliklerken bana bakmadan "Tabii?" diyerek beni yanıtladı. Bakışlarımı askerin üstünde gezdirirken konuşmaya devam ettim. "Böyle kısa boylu, kısa saçlı bir kadın gördüm. Emin değilim ama biraz tuhaf bir tipti." Yüzbaşının bakışları beni buldu. Bana doğru birkaç adım attı. Göz bebeklerinin büyüdüğünü fark ettim. Az önce, komutan hakkında konuşurken olan alaycı ses tonu, yerini tereddütsüz bir şekilde ciddiyete bırakmıştı. Ciddi bir durum var sanırım. Kaşlarımı çattım. Komutanla görüşmeli miydim?
Bana doğru eğildi. "Nerede gördün?" Adamın bakışları benim üzerimde dolanmaya başladı. Durumun ciddiyetinin farkına o an vardım. Albayın toplantıda olmasından dolayı onunla konuşamadım. Yoksa sabahtan yanına giderdim. Daha gergin bir şekilde yutkundum. "Lojmanların orada,” Daha fazla detay vermemi bekliyor gibi sabırsızca başını salladı. “Arabamı almak için aşağı indiğimde gördüm. İki sokak ötede duruyordu."
"Gel benimle." deyip kolumu tuttu. Hızlıca kolumu çekiştire çekiştire beraber revirden çıktık. Beni albayın odasına doğru götürüyordu. “Toplantıda olduğunu söylediler.” Beni dinlemedi. “Gel sen.” Albayın odasının önüne geldiğimizde askerler benim kolumu tutan yüzbaşıyı görüp hızlıca hazır ola geçti. “Komutanım albay Mevlüt şu an..” Askerleri dinlemedi. Kolumu bırakmadan kapıyı çaldı. Albayın gir emrini beklemeden içeri girdi. Albayın odasına girdiğimizde hava bir anda değişti.
Poyraz timi ve Albay'ın bakışları önce yanımdaki yüzbaşının üstünde sonra da benim üstümde dolaştı. Yüzbaşı Kurt, bana ve yanımdaki yüzbaşıya baktı. Bakışları önce benim gözlerimde dolaştı. Gözleri yavaşça aşağı doğru indi, kolumu tutan adamın elinde dolaştı. Bakışları tekrar beni bulduğunda bakışlarında farklı bir şey vardı. Gözlerini benden ayırmıyordu. Bende onu süzüp dikişlerinin olduğu yere baktım. Yaraları iyi durumda gibiydi. Demek ki dün geceki pansumanım ve seruma eklediğim vitaminler işe yaramıştı. Bakışlarımı ondan çekip yutkundum.
Altan Yüzbaşı, komutanın bakışlarını umursamadan albaya tekmil verdi ve konuşmaya başladı. "Yüzbaşı Altan Barut! Albayım acil bir konu var." Yüzbaşı Altan'ın bakışları tek tek hepsinde dolaşmış en son ise komutan bozuntusunda takılı kalmıştı. "Küpeli şehirde görülmüş." Yanımdaki yüzbaşının bunu demesiyle komutan albayın yanında oturduğunu unutarak hızlıca sağ elini masaya vurup ayağa kalkmıştı. Timin bakışları da ciddileşti. Hepsinin ciddi bakışlarını gördüğümde durumun kötülüğü beni de birazcık tedirgin etti. Kimdi bu kadın? Kod adının küpeli olduğunu anlamıştım ama gerisi kafamda yoktu.
"Kim gördü?” Komutan konuşmaya başlarken hızlıca benim yanıma doğru geldi. Nazikçe kolumu kavrayıp beni hafifçe çekerek yanımdaki yüzbaşıdan kolumu kurtardı. “Doktor sen mi gördün?" İki yüzbaşının arasındaydım. İkisi de uzun boyluydu başımı kaldırıp komutana baktım. Bana doğru eğilmiş bakıyordu. Mavi gözlerinde tedirginlik vardı. Ama sanki kendi için değil de başkası için endişeleniyor gibiydi. Hızlıca gözleriyle beni tekrar süzdü. Komutanın hemen ardından adının Hamza olduğunu bildiğim asker lafa girdi. "Komutanım, iyi de doktor yeni geldi. Küpeliyi nereden tanıyabilir?"
"Hamza haklı komutanım." Hakan da askeri onayladı. Kendimi açıklamak için bileğimi komutandan kurtardım. Ellerimi açıp onlara bakmaya devam ettim. "Kimden bahsettiğinizi bilmiyorum ama bugün gördüğüm kadın, lojmanların önünde biraz tuhaf davranıyordu.” Masada oturan askerlere bakmaya devam ettim. “İster istemez dikkatimi çekti, babamdan kalma bir alışkanlık." Omuz silktiğimde bunu farkında değildim. Asker çocuğu olarak büyümenin en büyük faydalarından biri de buydu. İster istemez dikkatli olduğumuz bir konuydu. Bugün, Denef bile saçma bir şekilde köşede durup askeri lojmanlara bakan bir kadını fark ederdi. Hatta ilk o fark ederdi.
Albay sert ve tok bir sesle "Kerem otur,” Komutan, ilk aşamada oturmayı reddetti. Mevlüt amca bakışlarını bu sefer de bize çevirdi. “Altan, sizde oturun.” Komutan hemen kendi yerine ilerleyip yanındaki sandalyeyi çektiğinde, bana sandalyeyi gösterdi. “Anlat kızım neler oldu?" Onun çektiği sandalyeye geçip oturdum. Komutan ve Altan da yerini aldığında derin bir nefes alıp albaya döndüm. "Sabah, lojmanda arabamı bekliyordum. Kadın dikkatimi çekti.” Elimle başımın biraz üstünü gösterdim. “Böyle kısa boylu, kısa küt saçlı bir kadındı. İki sokak ötede gizli saklı duruyordu. Sanki bir şeye bakıyor gibiydi.” Kadının kıyafetlerini düşünmeye başladım. Acaba ne giyiyordu ki? Komutan dirseğini masaya yaslayıp beni sabırla bekledi. “Kıyafetlerini hatırlayamıyorum ama o gözleri nerede görsem hatırlarım. Çok öfkeli bakışları vardı, böyle kindar..." Karşımdaki askerlerden biri "Tanım küpeliye uyuyor komutanım." dediğinde komutan başka bir askere döndü.
"Taner, küpelinin fotoğrafını getir." diyen komutanla bakışlarımız kesişti. Gergin duruyordu. Sanırım yine belayı üstüme çektim. Dişlerimle yanağımı içerden ısırmaya başladığımda masanın altında gerginlikle ellerimle oynamaya başladım. Önüme bırakılan fotoğrafa baktım. Kadın buydu, dağda çekilmiş bir fotoğraftı ama kadının bu olduğuna eminim. Hızlıca işaret parmağımla masanın üstündeki fotoğrafı işaret ettim. "Evet,” Anında komutana baktım. Komutan zaten bana bakıyordu. “Kadın buydu eminim." Tekrardan fotoğrafa dönüp inceledim. Aklıma gelen kıyafetlerle tekrardan komutana baktım ve konuşmaya devam ettim. "Bu renkte bir ceketi yoktu. Ceketi siyahtı, ama atkısı yoktu.” Albaya döndüm. “Lojmanların hemen girişinde bir, iki sokak ötede duruyordu.” Tekrardan komutana baktım. Gözleri bendeydi. Hiç çekmeden bana bakıyordu. “Hatta göz göze geldik,” Gözlerimin içine bakıyordu. Onun gözlerinin içine bakarken tekrar konuştum. “Kadın bakışlarını benden çekmedi."
Hamza bizi umursamadan hemen "Komutanım hemen duyuruyorum." diyerek ayağa kalktı. Komutan ise hala bana bakıyordu. Bakışlarımı kaçırıp oturduğum yerde kıpırdandım. Albay, başıyla Hamza’yı onayladı. Hamza onayı aldığı gibi hızlıca harekât odasından çıktı. Ardından albayın bakışları bana döndü. Sakin kalmaya çalışır gibi duruyordu ama gerginlikleri gayet belli oluyordu. "Doktor, dikkatli ol. Teröristler şehre indiyse ya pusu kurarlar ya da muhakkak eylem yaparlar. Senin, onu fark ettiğini anladıysa seni hedefe koyabilirler." Onları rahatlatmaya çalışırken başımı hafifçe eğip gülümsedim. Gülümsemem samimiyetten bir tık uzaktı. "Merak etmeyin Mevlüt Albayım. Ben alışkınım, daha önce kaç pusu kaç eylem yaşadım. En son pusuda da babamı kaybettim." Albay bu konuda aşırı hassas olduğumu anlamıştı. Geriye doğru rahatça yaslandı. "Yine de bugünlük en azından seni Kerem ya da Altan götürsün." Sırf onlar rahat etsin diyerek albayı başımla onayladım.
Oturduğum yerden kalkarken hepsine tek tek baktım. Bakışlarım en son komutanda kalmıştı. Gülüşümün sahte olduğunu anlamış gibi başını hafifçe salladı. “İzninizle.” Mevlüt albay izin verdiğinde kapıya doğru ilerledim. Odadan çıkarken albay tekrardan bana seslendi. “Öğleden sonra poyraz timinin rütbe töreni var.” Durdum. Arkama dönüp Mevlüt albaya baktım. “Orada olmanı isterim doktor kızım.” Bakışlarımı time indirip baktım. Hepsi bugün için özenle hazırlanmış gibiydiler. Başımla onu onaylayıp odadan çıktım.
Revire geçtiğimde törene kadar buradaki işlerimi halletmeye başladım. Öğlen yemeğinin tabldotunu geri yemekhaneye indirdim. Revire geri dönerken komutanın odasının önünden geçtim. Kapısı açıktı. Geri adım atıp odaya baktım. Komutan, aynanın karşısında özenle hazırlanıyordu. Üniformasını tam takım giymişti. Babam gibi aynanın karşısında bordo beresini takıyordu.
“Çok yakışıklı olmuşsun Kuzey..” Kapının pervazına yaslanıp annemle babama bakmaya başladım. Babam ayna karşısında saçlarını düzeltiyordu. Annem, babamın önüne geçip kravatını düzeltmeye başladı. “Bugün benim kocam Binbaşı mı oluyormuş?” Babam annemin cilvesine güldü. “Yapma Deniz.” Annem güldü. Elmacık kemikleri belirmişti. Ellerini babamın göğsüne yasladı ve başını kaldırıp ona baktı. Babam uzun boyluydu. O yüzden annem babamın omuzlarına anca geliyordu.
“Daha ne kadar orada dikileceksin doktor?” Başımı çevirip etrafa baktım. Hala koridorda duruyordum. Komutan aynada kendine bakarken bile benim orada durduğumu görebilmişti. “Gir, gir de yakından bak.” Özgüvenli sesine göz devirdim. İçeri doğru bir iki adım atıp kapının hemen yanındaki duvara yaslandım. Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Üçüncü yıldızı o yaralı halde mi alacaksın komutan?”
Göz devirdi. Onun mimiklerini net bir şekilde görebiliyordum. Aynada kendine bakmayı bırakıp bana döndü. “Yaralarım gayet iyi durumda doktor.” Üniformasıyla oldukça cazibeli görünüyordu. Güldüm. Tabii iyi olur evde bakım sağladık yiyorsa iyi olmasın. “Peki ben sorayım,” Bana bakarken ellerini pantolonunu ceplerine yerleştirdi. Şu an fark ediyorum, bana bakarken kaşları çatılmıyordu. Daha naif bakıyordu sanki. “Her hastanın ardını böyle korur musun doktor hanım?” Onu baştan aşağı süzerken sorduğu soruyla bakışlarımı direkt ona çevirdim. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Yüzündeki o gülümsemeyi silmek için ona doğru birkaç adım attım. Ona yaklaştığımda başını bana doğru eğmişti. Özgüvenli bir şekilde hafifçe durduğu yerde öne geriye sallanmaya başladı. Göz devirip yarasına doğru elimi bastırdım. “Komutanına mahcup olmamak için seninle uğraşıyorum komutan. Kendini bir şey sanma.”
Elimi yarasına bastırmıyormuşum gibi büyük bir rahatlıkla geri çekildi. Yüzündeki alaycı gülümse gitmiyordu. Saçımı savurup onu umursamadan arkamı döndüm ve odasından çıktım.
Törenin yapıldığı salona indiğimde alayın nöbetteki askerleri hariç hepsi oradaydı. Can beni gördüğü gibi yanıma gelip gülümsedi. “Hoş geldiniz doktor hanım.” Gülümsedim. Eliyle bana bir yeri gösterdi. “Sizi en öne alacağım.” Onaylayıp onun gösterdiği yere geçtim. Yerimi Mevlüt amcanın ayarladığına eminim.
Poyraz timi de hemen yanıma geçip dizilmeye başladılar. Komutan bozuntusu timinin en önünde salona girmişti. Albay odada olmadığı için büyük bir rahatlıkla gelip, hemen yanıma oturdu. Onun olduğu tarafa başımı çevirmeden beklemeye başladım. Açılış, saygı duruşu, istiklal marşı ve apolet takdimi. Ardından da kapanış.
“Doktor Hanım?” Kimin bana seslendiğini göremediğim için komutanın olduğu tarafa doğru dönmek zorunda kaldım. Eğilip bana seslenen kişiye baktım. “Nasılsınız?” Ayda bütün güzelliği ile bana gülümsüyordu. Aramızda Hakan ve komutan bozuntusu vardı. Sesimi rahatça duyabilmesi için komutanın önüne doğru eğildim. Komutan hafif, gergin bir şekilde bana bakıyordu. “İyiyim..” Alana baktım. Daha önce babamın rütbe takma törenine üç kez katılmıştım. “Bu atmosferi özlemişim.” Tekrar Ayda’ya döndüm. “Sen nasılsın?” Ayda da benim gibi başını çevirip kürsüye baktı. Keyfi yerindeydi. Yüzünde güzel bir gülümseme vardı. Kendiyle gurur duyuyor olmalıydı. “İyiyim, hoş geldiniz deme fırsatım olmamıştı.” Tekrardan gülümsedi. Çok keyifli olmalıydı. “Hoş geldiniz.”
“Hoş buldum.” Gülümsedim. Mevlüt amca içeri girdiğinde herkes ayağa kalktığında bende ayağa kalkıp bekledim. Mevlüt amca hemen yanıma geldiğinde bir dakikalık saygı duruşu başladı. Ardından istiklal marşı ve sonunda apoletler.. Poyraz timinin rütbe töreni tamamlandığında komutanın omzunda artık üç yıldız takılı olacaktı. Sessizce timin alışını izledim. Komutan en başta dikkatli bir şekilde etrafa bakıyordu. Apoleti teslim edilirken komutanın bakışları bir anlığına bana döndü. Fark edilmeyecek kadar kısa bir andı. Bakışlarını benden çekmedi, bende ona göz devirip başka yöne doğru bakmaya başladım.
Salondan çıktığımda komutan benim arkamdan kendi odasına doğru yürüyordu. Odasına geri dönüp baktım. Sessizce duvara yaslanıp dinlemeye başladım. “Elbruz’um?” Yaşlı bir kadının sesiydi. “Oğlum,” Anlayamadığım bir dilde konuşuyordu. Konuşmalarından bir şey anlayamadığım için birkaç adım atıp odaya baktım. Büyük bir gururla göğsünü gere gere annesine apoletlerini gösteriyordu. Telefonunu bir yere sabitleyip apoletlerini taktı.
“Deniz’im,” Defne, annesinin uzattığı kaşığı ağzına alırken annesi telefonu masaya yerleştirdi. “Aaa, bababa..” Denef eliyle telefondaki babasını gösterdi. “Babam.. Babasının prensesleri. Bakın babanız ne aldı.” diyerek apoletlerini gösterdi. Defin, başını hafifçe yatırıp babasının gösterdiklerine baktı. Üç kız da ne olduğunu anlamıyordu ama babalarına büyük bir ilgiyle bakıyorlardı. “Aa rütbe mi aldın?!” Deniz büyük bir neşeyle telefona bakmaya başladı.
Bu heyecanı nerede görsem tanırım. Kendi babamda da aynı heyecanı görmüştüm. Gülümsedim, sessizce onu izlemeye devam ettim. Kocaman adam, annesine gülerek yeni apoletlerini gösteriyordu. Telefonu kapattığında geri çekilip duvara yaslandım. “Ne konuştuğumuzu anlayamadın mı doktor?” Sessizce kapıya baktım. Yine beni görmeyi başarmıştı. Bu sefer ona cevap vermeden revire doğru ilerlemeye başladım. Arkamdan güldüğünü duyabiliyordum.
Akşama doğru masamdan kalkıp askıdaki çantamı ve ceketimi aldım. Ayarladığım notlarımı alıp masanın üzerini topladım. Taburdan çıkarken arkamdan birileri hızlı adımları ile yanıma geliyordu. Başımı hafifçe çevirip arkama baktığımda komutanı görüp tekrar önüme döndüm. Onu umursamadan çantamın içinden arabamın anahtarını çıkardım ve arabama yöneldim. Kapımı açtığım anda elini kapıma yaslayıp kapımı kapattı. Beni durdurduğunda omuzlarımı düşürüp, derin ve bıkmış bir nefes aldım. "Önlem amaçlı önden gideceğim doktor.” Mavi gözleri benim gözlerimde dolaşıyordu. “Sende arkamdan gel. Seni riske atmamak için iki araba gideceğiz." Kaşlarımı çatıp ona baktım. "Böyle daha çok dikkat çekmez miyiz?" derken kabanımdaki telefonum çalmaya başlamıştı.
Kabanımın cebinden telefonumu çıkardım, Bulut'un aradığını görüp komutanı umursamadan telefonumu açtım. Bu sırada komutan beni dinlemeden, onu takip etmemi işaret ederek kendi aracına bindi. Bende oyalanmadan arabama bindim ve çantamı yan koltuğa koydum. "Efendim Bulut?" Aracımın düğmesine bastıktan sonra kemerimi takıp saçlarımı geriye ittim. Telefonumu omzumla kulağımın arasından çekip yan koltuğa fırlatırken telefonu aracıma bağladım.
"Defne, Yağmur'un ateşi var.” Sesleri oldukça panik geliyordu. Çocukları hastalandığı için gergin olmalılar. “Teyzemi de arayamıyoruz, babam da hastanede ikisi de ameliyattaymış.” İç çekti. “Yardım et, düşürmedik bir türlü."
"Tamam bekle." Arabayı sürmeye başlarken konuşmaya devam ettim. "Ateşi kaç?" Bir yandan komutanın aracını takip ederken bir yandan da Bulut’ları sakinleştirmeye çalışıyordum. "39.5, ateş düşürücü verdik. Elis de panikledi." Elis zaten panik biriydi. Bu sefer 39.5’u gören Bulut da paniklemiş olmalıydı. "Tamam şimdi üstünü çıkarın. Bir duş aldırın ılık suyla sonra üstüne ince bir örtü örtebilirsiniz ama ince olmalı. Ateş düşürücüyü tekrar verebilirsiniz."
"Elis üstünü çıkarmıştı zaten hastaneye mi götürsek?" Bulut, Elis’e göre daha sakindi. Başımla onu onayladım. "Geçmezse daha doğrusu 39.5'tan düşmezse hastaneye götürün. Bir serum verirler, Yağmur rahatlar, biraz daha toparlar. Nehir teyzenin hastalığı genetik sayılır kontrol edilmesinde fayda var." derken bir yandan da aynadan arkamı kontrol ediyorum. Işıklarda komutanın aracı arkama geçtiğinde aynadan ona baktım. Eliyle devam etmemi istiyordu.
Onun dediğini yapıp önden lojmanlara girdim. Komutan lojmanların olduğu sokağa girmemiş yoluna devam etmişti. Arabamı park edip kemerimi çıkardım. Çantamı alıp arabayı kilitleyerek evime geçtim. Eve girdiğim gibi ayakkabılarımı çıkarıp kenara koydum. Oturma odasına girip cama doğru ilerledim. Perdeyi aralayıp etrafa baktım. Taburdan çıkmadan hemen önce numaramı alan Altan beni aradığında telefonu yanıtlayıp etrafa bakmaya devam ettim. "Efendim Altan?"
"Girdin, değil mi eve? Perdeden uzaklaş." Göz devirdim. Belli ki içeri girdiğimi görüyordu ama yine de nezaketen bana soruyordu. "Girdiğimi görüyorsunuz işte. Diğer sokakta 2-3 kişi gördüm Altan." Altan benim gergin olup olmadığımı anlamaya çalışıyor gibiydi. "Tamam işte, sen rahatına bak. Askerler lojmanın güvenliğini arttırdı." Tekrardan göz devirdim. Perdeden uzaklaşırken kabanımı çıkardım. “Ay tamam kapat Yüzbaşı.” diyerek telefonu onun suratına kapattım. Telefonu koltuğa atıp mutfağa geçtim. Gelir gelmez nasıl yine etrafıma belayı çektim. Atıştırmalık birşeyler hazırladıktan sonra yatak odama girip üstümü değiştirdim. Saçlarımı dağınık bir şekilde topladığım gibi oturma odasına dönüp tabağı kucağıma aldım. Televizyonu açıp rastgele bir kanal açtığımda atıştırırken izlemeye devam ettim. Televizyon izlerken bile aklım dışarıda kalmıştı. Büyük ihtimalle komutanın peşindeydi bu terörist. Merak edip telefonu elime aldım. Numarası yoktu ki nasıl mesaj atacaksın aptal Defne… Telefonumu geri, koltuğa fırlattım.
Gece yarısı televizyonu kapatıp kitabı aldım. Uykum bir türlü gelmiyordu. Balkona çıkıp tekli koltuğa oturdum. Yan taraftaki ışık açıldığında karşı binadaki benim hizamda duran daireye baktım. Normalde bunu asla yapmazdım ama içgüdülerime engel olamadım. Yan dairemde komutan bozuntusunu gördüğümde gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Bu adam birde benim yan binamda mı oturuyor? “Demek ki her gün karargâhta kalmıyor.” diyerek mırıldandım. Şaka gibi gerçekten! Her yerden çıkıyor.
Telefonuma kayıtlı olmayan bir numaradan mesaj geldi. Elimdeki kitabı parmağımı arasına koyup kapattım ve telefonumu aldım. Mesajı açıp baktım. Kaşlarım mesajı okuduğumda direkt çatılmıştı.
Bilinmeyen Numara: İçeri geç.
Kim bu? Başımı kaldırıp etrafa baktığımda yan dairemde bana bakan komutanla göz göze geldim. Gerçi saçma bir soru olacak Defne kim olacak tabii ki komutan uyuzu. Başımı sinirle sağa sola sallayıp telefonu kapattım. Tekrardan kitabımı açıp okumaya devam ettim. Telefonumun bildirim sesi tekrardan çaldı.
Bilinmeyen Numara: İçeri geç doktor. İçeride oku kitabını, hava soğuk.
Mesaja bakıp tekrardan onun olduğu balkona baktım. Başıyla benim içeriye girmemi işaret etti. Belli ki burada bana kitap okutmayacak. Oturduğum yerden kalkarken içeriye doğru ilerledim. Elimdeki telefonumu kaldırıp numarasını kaydettiğimde sırıttım. Kesinlikle bunu hak ediyordu suratsız. Ben içeri girdikten sonra o da ışığını kapatarak içeri girmişti. Koltuğuma kurulup kitabımı tekrar açtım.
Sabah uyandığım koltuktan saçlarımı geriye itip kalktım. Dün gece koltukta uyuyakalmışım, yüzümü ovuşturdum. Banyoya girip bütün işlerimi hallettim. Geri odaya döndüğümde yatak örtümü düzeltip hazırlanmaya başladım. Kahvaltı yapmaya vaktimin olmadığı gerçeği yüzüme çarptı. “Sanırım geç kalacağım.” Hızlıca dolabı açıp pratik birkaç şey hazırladım ve kahvaltımı yanıma aldım. Hastaneye geçeceğim için rahat rahat yerim diye düşünüyorum. Umarım da rahat rahat yerim. Spor ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Araba bindiğimde çalıştırıp geri geri park yerimden çıktım. Güneş gözlüğümü düzeltip, direksiyonumu çevirdim. Lojmanın çıkışından geçtim. Şarkının sesini iyice açıp kahvemden bir yudum aldım. “You like my hair? Gee, thanks, just bought it.” Saat sabahın erken saatleriydi. Annemleri arayamadığım için telefonumu sabitleyip onlara video atmaya karar verdim. Işıklarda kayıt tuşuna bastım. “I see it. I like it. I want it. I got it.” Kameraya gülümsedim. “Şu anda hastaneye geçiyorum ve merak etmeyin gayet iyiyim.” Kameraya bir öpücük atıp videoyu kapattım.
Hastaneye gittiğimde acilden içeri girip poliklinikte yerime geçtim. Ceketimi askılığa asıp, önlüğümü giydim. Gelen hastaları kontrol etmeye başlamadan önce çektiğim videoyu aile grubuna attım. Polikliniğe giren yaşlı kadınla yanındaki yüzü kapalı kadına baktım. Eldivenlerimi takıp stetoskobumu boynuma yerleştirdim. Gülümseyerek sedyeye oturan teyzenin yanına ilerledim. "Evet teyzeciğim ne şikâyetin vardı?"
"Tansiyonu çıktı." diyerek teyzenin yerine cevap verdi yanındaki kadın. Ona baktığım gibi kadının gözlerinin içine odaklandım. Kadın kısa boyluydu. Kadına bakarken ben bile başımı biraz eğmek zorunda kalıyordum. "Pekâlâ, kontrol edelim.” Diyerek teyzeye döndüm. “Tansiyon ilacını alıyor musun teyze?" Hemşire hemen yanıma gelip tansiyon aletiyle kadının tansiyonunu ölçmeye başladı. Yanımdaki kadın yüzünden ortam biraz gergindi. Bende ister istemez gerildim. Bu kadını bir yerden görmüş olmalıyım. Yaşlı kadının tansiyonu ortalamaydı. Yanındaki kadının gözlerine baktı. O göz yapısını bir yerden tanıyor gibiydim ama nereden? Yanımdaki hemşireye döndüm. “Sen bir tansiyon ilacı getirsene buraya.”
Her şey bir anda oldu. Hemşire odadan çıkarken arkamda bir anda boğazımı sıkan kadın ile ellerimi kadının koluna sardım. Beni boğmaya çalışan kadına karşı sakin kalmaya çalışıp kafamı arkamdaki kadına savurdum. Kadının başı geriye doğru savrulurken bende onun boğazımdaki kolunu geriye doğru çevirip beline yasladım. Hemen yanımdaki masada duran neşteri alıp kadının atar damarına yasladım.
"Buraya bakın! Polisleri arayın!" Poliklinikte yankılanan sesimle koridorda hareketlenmeler başlamıştı. "Gebereceksin doktor. Sana, Miro'nun selamını getirdim. Babandan, sana selam getirmemi istedi." Babamın b'sini söylediği anda neşteri kadının boğazına daha fazla yasladım. Teninde bir kesik açılmaya başlamıştı. Akan kan elime doğru sıcak sıcak gelmeye başlamıştı. Umursamadan beklemeye devam ettim. İyice nefesi kesilmeye başlarken odaya dalan askerlere baktım.
Kadının kulağına doğru eğilip fısıldadım. "Tam olarak atar damarına yaslı bir neşter varken, fazla cesursun köpek.” Sakin kalmaya çalışırken derin bir nefes alıp tekrar fısıldadım. “O bahsettiğin kişi her kimse, adamları etrafımdadır. Onlar, benim selamımı iletsin. Desinler ki onlardan korkan onlar gibi olsun." Kadına tane tane fısıldıyordum. Söyleyeceklerim bittiğinde başımı kaldırdım.
"Doktor Hanım, bırakın biz buradayız." diyerek yanıma gelen Murat, neşteri yavaşça beni sakin tutmaya çalışırken elimden aldı. Neşteri bırakırken kadını da onlara bırakıp geri çekildim. Eldivenli elim kan olmuştu. Teyzeyi de, Murat’ın yanındaki diğer askere izin verip Murat’a verdiğim neşteri Murat’tan geri aldım. Sonrasında steril hale getirilmesi gerektiği için neşteri tekrardan masanın üstüne koydum. Elimdeki eldivenleri çıkarıp çöpe attım. Murat odadan çıkarken komutan, yanından götürülen kadınlara bakarak içeri girdi. Saçlarımı önümden çekip sıkıntıyla iç çektim. Komutan, sakince beni kolumdan tutup yaram var mı diye kontrol etti. Göz devirerek kolumu çekip onun elinden kurtardım.
"İyiyim. Kendimi savundum merak etmeyin." Diyerek konuyu kestirip attım. Komutanın mavi gözleri benim üstümde dolanıyordu. Ellerini ukala bir tavırla cebine yerleştirdi. "Onu görebiliyorum.” Yaram olmadığına emin olduktan sonra gözlerini tekrardan benim gözlerime çevirdi. Bütün alaycılığı bir anda kayboldu. “Ne dedi sana?" Sıkıntıyla etrafa baktığımda kadının dediklerini nasıl diyeceğimi kafamın içinde ölçüp biçtim. Gözümün önüne gelen saçlarımı tekrardan geriye ittiğimde bakışlarımı etraftan çekip ona çevirdim.
"Miro'nun selamı varmış.” Ona baktım. Sinirli bir şekilde “Babamla alakalıymıMiroson dediğini komutana ilettim. Miro kim onu bile bilmiyorum ki. Ama benim bilip bilmememin de pek bir önemi olmadığını az önce bizzat gördüm. Asıl soru şu, babam bizi bir ömür gizlemişken daha geleli birkaç gün olmasına rağmen bu insan görünümlü varlıklar benim Komutan Kuzey Mutlu'nun kızı olduğumu nereden biliyorlardı?
"Bunlar ailenin peşine de takılmıştır." Komutanı sessizce onayladım. Muhtemelen öyledir ama aileme yaklaşamazlar. Ben, büyük ihtimalle diplerine geldiğim için bulundum ama aileme ulaşamazlar. Derin bir nefes aldım. Bir ihtimal anneme ulaşmayı deneyebilirlerdi. "Aileme yaklaşamazlar. Onlar güvende." Sakince koltuğa oturup suya uzandım. Bir iki yudum alıp komutana döndüm. Aklıma yarası gelince "Geç otur." dedim.
Bana bakarken tek kaşını kaldırıp sedyeye oturdu. Oturduğum yerden kalkıp karşısına dikilince tekrardan "Soyun." dedim. Ne olduğunu anlayamadığı için gergindi. "Ne?" Göz devirdim. Salak salak suratıma bakıyordu. "Tekrarlatma komutan soyun işte." Komutan gülüp üstünü çıkardığında tek tek dikişlerini kontrol ettim. Ben onun dikişlerini kontrol ederken o ellerini sedyeye yaslayarak beni izliyordu. Tim içeri gülerek ellerindeki bilgisayarla içeri girdiğinde onlardan bakışlarımı çektim ve devam ettim. "Komutanım doktor hanımın kendini nasıl savunduğuna bakın."
"Oo beyler yanlış zamanda geldik çıkın." Taner arkasını dönüp bekledi. Komutan gözlerini sinirli bir şekilde yüksek perdeden askerine seslendi. "Taner!" Taner komutanının sesi ile ona dönüp hazır ola geçti. "Emredin komutanım!"
"Susun.” Emri ile bütün tim sustu. “Getir şu kayıtları." Tim susarken ben dikişleri kontrol etmeye devam ediyordum. Fatih bilgisayarı komutanın önüne getirdi. Komutan aldığı bilgisayardan kayıtları izliyordu. Mavi gözlerinin benimle bilgisayar arasında dönüp durduğunu hissediyorum. "Hemşireyi niye çıkardın?" Sesi sakindi. Bakışlarımı pansumandan ayırmadan onun sorusunu cevapladım. "Hemşireye mi zarar verseydi?" Bir an için bakışlarımı ona çıkarıp tekrardan yarasına döndüm. O derin bir nefes alıp verdiğinde başını sağ doğru sinirle yatırdı.
"Kalabalık ortam sizin için daha iyi olmaz mıydı doktor hanım." Fatih'in bu sorusuna karşı bakışlarımı saniyelik de olsa ona çevirdim. Komutan dikkatle beni izliyordu. Farkında olduğumun da biliyordu. "Kalabalık ortam teröristi korkutmaz Fatih, aksine cesaretlendirir." dedim. Komutanın son pansumanını da yaptıktan sonra çekilip komutana baktım. Tişörtünü giyip parkasını da giyerken bana bakmadan konuşmaya başladı.
"Kendini savunman iyi. Silah kullanmayı da biliyor musun doktor?" Hafiften olan alaylı ses tonu biraz rahatsız ediciydi. Aramızdaki mesafeyi kapatıp başımı ona doğru kaldırdım. "Gerekirse kullanıyorum komutan. Babam bana her şeyi öğretti. Hatta biliyor musun? Babama pusu kurup vuran o adamı ben öldürmeyi düşündüm hatta vurdum." Bakışları benim bakışlarımda dolanıyordu. Umursamazca omuz silktim. "Sonra gidip hiçbir şey olmamış gibi hayatını kurtardım. Hipokrat yeminimden dolayı." Bana cevap vermediğinde göz devirip askerlerin arasından geçip çıktım.
"Buralar alev alev..." Taner’in bu cümlesini duydum. Olduğum yerde durup dinlemeye devam ettim. Ellerimi önlüğümün cebine yerleştirdim. "Hayırlı olsun komutanım." dedi Fatih. Komutan bozuntusunun ne diyeceğini merak ettiğim için beklemeye devam ettim. "Lan bak alacağım ama ayağımın altına!" Ve son perde elbette komutandan geldi. Dudaklarım komutanın lafının altında kalmamasının verdiği keyifle yukarı kıvrılırken odama doğru ilerlemeye başladım.
《––––––🩺––––––》
Bir ay sonra yine karargâhta ve yine nöbetteyim. Gecemin sakin geçişini uyuklayarak değerlendiriyorum. Saldırıdan sonra ne hikmetse kimse peşime takılmamıştı. Uykusuzlukta saati tam idrak edemiyorken odaya paldır küldür giren komutan ile irkilerek yattığım yerden başımı kaldırıp baktım. "Hazırlan Aktütün'e gidiyoruz. Senem nöbetini devralacak." diyerek dolabın üstündeki sağlık çantasını indirip kitleri koymaya başladı. Yattığım yerden kalkıp ona yardım etmeye başladım. “Neden gidiyoruz? Acil bir durum mu?” Önlüğümü çıkarmadan askıdaki ceketimi alıp giydim.
Gün yeni doğmaya başlarken komutan çantayı bana vermedi. Diğer elini belime yerleştirip beni hafifçe revirden çıkışa ilerletti. Karargâhın kapısından çıktığımızda onun önüme geçmesi için kenara çekildim. Komutanın elindeki sağlık çantasını almaya çalıştım. Komutan çantayı benden uzaklaştırıp arabaya yerleştirdi. Komutanını bekleyen timin yanına geçtik. Komutan, kapıyı tutan adamı başıyla gönderip kapıyı tuttu. “Poyraz! Araç bin!” Hepsi hızlıca araca bindiği sırada bende komutanın tuttuğu kapıdan arabaya bindim.
Komutan benim ardımdan arabaya bindi. Oturduğu yerde hafifçe bana doğru eğilerek durumu anlatmaya başladı. "Askerlerden birini hastaneye sevk edememişler. Yolda durmadan pusu kuruyorlar. En azından doktoru ona götürelim dediler. Üst düzey güvenliğini de ben sağlıyorum." Onun anlattıklarını dikkatle düşünmeye başladığımda öğrenmem gereken bilgileri ona sormaya başladım. "Askerin durumu hakkında bilginiz var mı?" Komutanın bakışları yolda dolanıyordu. Güvenlik için dikkatli davrandığı belliydi. Bana bakmadan "Yarası enfeksiyon kapmış. Tek bildiğim bu." diyerek cevap verdi. Sol tarafımda oturan komutandan bakışlarımı bu sefer sağ tarafımdaki askere çevirdim. Yanımda oturan diğer askere baktım. "Hakan'dı, değil mi?"
Yanımdaki asker bana dönüp baktı. "Evet, Hakan Küçükarslan." Onu onaylayarak bakışlarımı yola çevirdim. Ortadan görebildiğim dağlık yolu izlemeye devam ettim. 1 saat sonra karakola girdiğimizde komutanın arkasından arabadan indim. Askerler sırayla dizilmiş ve komutana selam duruyorlardı. Astsubay gelip tekmil verdi. Bende onları izliyordum. Komutan benden önce silahını düzeltip "Yaralı asker nerede?" diye sordu. Arabadaki sağlık çantasını aldım. Astsubay bana eliyle sol tarafı gösterdi. "Buyurun eşlik etsinler size."
Komutana bakıp onun onaylamasını bekledim. Başıyla beni onayladığında bende yaralıyı gösteren askeri takip ettim. Tek kişilik revire girdiğimizde asker sedyede yatıyordu. Askerin yanına yaklaşıp eldivenleri takarken gözlerimle kontrol ettim. "Fena mikrop kapmış.” Etrafa baktım. Temizlik yapılması gerekiyordu. Revir çok steril görünmüyordu. “Burayı tekrardan temizlemek lazım." Askerin serumunu hazırlayıp taktığım gibi bir dozda ağrı kesici ekledim. Askerin yaralarını teker teker temizleyip dikmeye başladım.
Bütün gece askerin başında bekleme görevini de bizzat doktoru olarak ben aldım. Gece sandalyemin koluna dirseğimi yaslayıp yanağıma yaslandım ve uyuklamaya başladım. Tam uykuya dalmaya başladığımda, omzuma örtülen bir şeyle irkilip örtüye baktım. Parkayı gördüğümde başımı kaldırıp başımda dikilen komutana baktım. Oturduğum yerde dikleşirken gerinip başıma sağa sola yatırdım. Bakışlarım komutanı bulduğunda merak ettiğim soruyu ona yönelttim. "Saat kaç?"
Bileğindeki saate baktı. "İki buçuk, Asker nasıl?" Başıyla sedyede yatan askeri gösterdi. Gösterdiği askere dönüp baktım. "Durumu daha iyi,” Elimi ağzımla kapatıp esnedim. “Ateşi vardı ama düşürdüm." diyerek açıkladım. Komutan biraz buradayken biraz hava almak benim için iyi olacak. "Ben biraz hava alacağım." diyerek oturduğum yerden ayağa kalktığımda, parkasını ona geri vermek için omzumdan çekmeye çalıştım ama o izin vermedi aksine direkt üzerime giymem için ceketi tutup kaldırdı. İlk başta istemesem de o bakışlarıyla bana inatla parkasını giymemi işaret ediyordu. Kollarımı parkanın içinden geçirdiğimde üstüme neredeyse iki beden büyük gelen parkanın önünü özenle kapattı.
Hava almak için dışarı çıkarken o da benimle beraber gelmeye başladı. İkimizde sessizce beraber yürüyorduk. Hava oldukça kapalıydı. Dağın başında olduğumuz için etraf komple dağlarla kapalıydı ama ne yalan söyleyeyim dışarı çıkmak uykumu açmıştı. Karakolun arka tarafındaki mevziye doğru yaklaşmıştık. Biz yürürken bir asker arkamızdan koşarak yanımıza gelmeye başladı. “Komutanım!” Komutan kaşlarını çatıp arkasından gelen askere baktı. "Komutanım! Görüntü aldık!" Askerin dediğiyle komutan beni orada bırakıp hızla askerlerin yattığı koğuşa doğru koştu. Sesi gür bir şekilde gelirken bende ne olduğunu anlamadığım için etrafıma bakmaya devam ettim.
"Herkes hızlıca mevzilere!” Büyük ihtimalle ranzalara vuruyordu. “Poyraz kalk! Teçhizat kuşanın! Işıkları kapatın!" Kendi silahını da alıp koğuştan çıktığı anda gelen patlamayla yere düştüm. Başımın altında hissettiğim el ile üzerimdeki beden, beni koruyan birinin olduğuna işaretti. Sıkı sıkıya kapattığım gözlerimi araladığımda onu gördüm. Komutan beni korumak için üstüme altamıştı. Gözlerimi araladığımda mavi gözleriyle beni inceleyip hemen kulağımın dibine doğru "Mevzilere!" diye bağırdı. Ellerimi, kulaklarıma kapatıp bekledim.
Komutan, üzerimden kalkarken beni de kolumdan tuttu. Kalkmama yardım ederken askerler bizi koruyordu. Komutan, bileğimi sıkıca tutarak beni mevzilere doğru sürükledi. Çatışma şiddetlenmeye başlamıştı. Kan, her yeri sarıyordu. Beklediğim yerde ellerimi kulaklarıma kapatırken etrafa baktım. Bir askerin ciddi kan kaybettiğini gördüğüm anda hızlıca yerimden kalkıp askerin yanına koştum. “Doktor!” Komutan arkamdan bağırsa da onu umursamadım. Müdahale edebildiğim kadar etmek benim görevimdi. Rabbim ben görevimi gerçekleştirmeye razıyım, sen bu askerleri kurtarırken bu uğurda ölmeme en azından şu anda müsaade etme. Askerin dibine çöktüm.
"Kaç yaşındasın asker?" Bulduğum parçayı askerin yarasının üstüne bastırmaya başladım. "Yirmi üç.." Asker yattığı yerde titriyordu. Onun şoka girmesini engellemem gerekiyordu. Yutkunup omzumun üstünden arkamda kalan askerlere bağırdım. "Revirden malzeme almam gerekiyor!" Komutan benim sesimi anında duymuştu. Mevzilendiği yerden bana doğru "Bekle orada!" diyerek bağırdı.
Bekle ne demek? Derin nefes alıp verdim. "Bekleyemem komutan! Asker kaldıramaz!" Tekrardan askere geri döndüm. Sakin kalmaya çalışarak adama gülümsedim. "Gençmişsin, bak yaranı saracağım ama sende sağlık kabinine gidene kadar dayanacaksın." Birkaç parça daha bulup bastırmaya devam ettim. "Doktor burası çok soğuk."
"Dışardayız asker, soğuk olması çok normal.” Gülümsedim. “Seni kabinde ısıtacağız söz veriyorum. Kan grubun ne?" Asker derin nefes almak ister gibi ağzını araladı. Bir yandan da kan grubunu söylemeye çalışıyordu. Asker, ona yardım etmeye çalışan elimi kanlı eliyle sıkıca tuttuğunda ona baktım. Yüzü kapkara olmuştu. Göğsündeki yara kalbe yakındı ve çoktan ölüm üşümesi başlamıştı. Boşa çabaladığımın farkındayım ama benim görevim bu, ne olursa olsun onu buradan çıkarmak için bir şeyler yapmam gerekiyor.
Biz doktorlar, öleceğini bile bile bir hastayı kurtarmak için çabalardık. Hayat gayemiz buydu. Yıllarca çalışıp tıp fakültesini bitirmek ardından uzmanlık sınavımızı çalışıp vermek ve istediğimiz uzmanlığı almak. En sonunda ise ölümü kabullenmeye başlamak. "Babamı görüyorum doktor. Bana elini uzatıyor."
"Hayır!” Yutkundum. Adamın elini sıkıp kanayan yarasına daha sert bastırmaya başladım. “Sakın! Sakın asker, olmaz." Komutana doğru döndüm. "Revirden bana malzeme getirin!" Elimi çekip askerin parkasını açtım. Tişörtünü iki elimle yırtıp yarasına müdahale etmeye devam ettim. Askerin bakışları kaymaya başladığında ellerim titremeye başlamıştı. Kan... Kucağımda ölen babam... Çok kan... Çok kan var. Etrafta koşturarak kaçan kadınlar, çocuklar... Çığlıklar, bebeklerin ağlayan sesleri...
“Doktor!” Gerçekliğe döndüğümde asker son nefesini kollarımda verirken ben çoktan ağlamaya başladım. Sadece elimdeki iğne ile diğer elimi tutan askere ağlıyorum. Biz insanlar haklılık savaşı içinde birbirimizi öldürürken aslında bir o kadar da haksız olduğumuzu anlamayız. Haklı olduğumuzu kanıtlamak için savaşırız, güvenliğimiz için savaşırız, bazen de sadece savaşmak için savaşırız. Masumları öldürmekten çekinmez, öldürdüklerimize de iyi ki ölmüşler diyebilecek kadar gaddarlaşırız. İnsanoğlu nankördür. Hiç bir şeyden memnun olmaz, hep daha fazlasını isteriz. Bazılarımız hariç…
Savaş meydanının gerçekliğini gören hiçbir insan savaşı istemez. Her yerde kan içindeki askerler, bazı ölüler... Doktorlar kurtaramadıkları her asker için o askerlerin ailelerine karşı sorumlu hissederler kendilerini. Ellerinden geleni yapmış olsalar bile kurtaramamanın yükü baskın gelir. Çoğu doktor bu kıyamet anından depresyon, anksiyete gibi hastalıklarla ayrılır buralardan.
Yanıma gelen komutanı, kolumdan tuttuğu ana kadar fark etmedim. Kolumu tuttuğu anda acıdan dolayı inledim. Komutan, anında o bileğimi bırakıp diğer bileğimi tuttu. Hızlıca beni kaldırıp mevzilerden birinin arkasına çekti. Omzuma baktığımda akan kanı gördüğümde ister istemez yutkundum. Elimi omzuma götürüp dokunduğumda acıyla inledim. Komutan silahıyla sıkarken arada yanındaki bana bakıyordu. "Doktor, bana bak." Onun bana seslendiğini duyamadım. Komutan sesini yükselterek bana tekrar sesleniyordu. "Doktor!" Komutan tam yanıma çöküp silahını kenara koydu. Ellerini yanaklarıma koyup saçlarımı gözümün önümden çekti, ona bakmamı sağladı. Başımı kaldırdı. Gözlerimin, ağlamaktan artık yandığını hissediyordum. Bakışlarımı ellerime çevirdim. Ellerimdeki kana baktığımda komutan inatla başımı kaldırdı.
"Hey…” Bakışlarım onu bulurken tekrardan gözlerimin dolduğunu hissediyorum. “Elinden geleni yaptın. Bundan eminim." Tekrardan ağlamaya başladığımda komutanın ne yapacağını bilemediğini fark ettim. "Ama kaybettim. Kurtaramadım kurtarabilirdim..." Sayıklıyordum. Tek düşündüğüm, az önce kaybettiğim askerdi. Komutan yanağımı okşarken beni gerçek dünyaya geri getirmeye çalışıyordu. "Doktor, odaklanman gereken daha çok asker olabilir. Onları da kaybetmeyelim, olur mu?"
Onu başımı sallayarak onayladım. Haklıydı, diğer askerleri kontrol etmem gerekiyordu. Revirdeki askeri de revirden çıkarmışlardı. Komutan yanaklarımı bırakıp omzumdaki sıyrığa bakmaya başladı. Mavi gözleri endişeliydi. Cebinden çıkardığı asker yeşili bandanasını omzuma sıkı sıkıya sararken ben etrafa bakıyordum. “Ah!” Komutan benim acıyla bağırdığımı duydu, durup bana baktı. “Tampon görevi görmesi için..” Onayladım. Niye bağlayıp sıktığını elbette biliyorum. Çoğu kez babamı yaralıyken ve yaraları kanarken görmüştüm ama çatışma alanı, çok daha farklı bir ortamdı ve babam haklı çıkmıştı. Bir askeri en iyi dağda tanırmışsın, dağda çatışmanın ortasında. Komutan dağda, çatışmanın ortasında beni yanından ayırmama konusunda oldukça katıydı.
Komutan dikkatlice omzumu sardıktan sonra bakışları yine beni bulmuş kanlı elleriyle yanaklarımı sarmıştı. "Sadece sıyrık,” Gülümsedi. “Gerçi sende farkındasındır.” Parmaklarıyla yanağımı okşadı. “Doktor, şu an şoka girmene değil, hayat kurtarmana ihtiyacımız var. O yüzden toparlan yoksa seni bir daha böyle karakollara getirmem." Onun bu cümlesiyle kaşlarımı çatıp ona baktım. "Beni tehdit mi ediyorsun?" Komutan bana gülüp soruma cevap vermeden silahını geri alıp başını mevziden çıkararak sıkmaya başlamıştı. Kurşun sesleri hiç durmadan geliyordu. Bir yandan benimle konuşmayı da ihmal etmiyordu. Sığındığım mevzinin üstünden geçen kurşunla daha da yayılıp saklandım. "Tehdit değil, olacak olan. Beni buna mecbur bırakma, buraya soğukkanlı doktorlar gerekiyor."
Tam komutana cevap verecekken vurulan bir askeri görüp mevziden çıktım. Askerin yanına koşmak zorunda kaldım. Bu askerin durumu öbürüne göre daha iyiydi. "Dayanabilirsin, yaran çok sıkıntılı değil." Bir asker, yanıma bir çanta bıraktı. Çantanın içinden bir makas alıp tişörtünü kestim. Karnından yediği merminin çıkışı vardı. Gazlı bezleri karnına bastırıp ağrı kesici iğne yaptım. Komutanın beni izlediğini hissedebiliyordum. Başımı kaldırıp ona baktığımda omzunun üstünden gülümsediğini gördüm. İlk kez onu gözlerinin kenarı kısılarak güldüğünü görüyorum.
Kaç saat boyunca çatışma devam etti bilmiyorum ama sabahın soğuğu ciddi ciddi vurmaya başlamıştı. Sabaha karşı artık kan ter içinde kaldım. Soğuk, bastırmaya başlamıştı. Teröristler geri çekildiğinde komutan beni de mevzinin arkasından kaldırıp karakolun önüne oturttu. Askerlerden biri üzerime kalın bir örtü verdi. Ellerimdeki kanlar çoktan kurumuştu. Örtüye sokulup kollarımı etrafına sardım. Geri karargaha dönmek için beklemek zorundaydık.
Sessizce ellerime baktım. Sanki ellerimdeki kanlar asla gitmeyecek gibi geliyordu. Her kaybettiğim hasta ile daha çok yayılacak en sonunda da beni kendi içine çekecekmiş gibi... Önce hastanede kaybettiklerim sonra babam...
“Defne bak şuradaki kuyumcuya bakalım.” Babamın gösterdiği kuyumcuya baktım. Elimdeki poşetleri sıkıca tutarak alışveriş merkezinin içinde yürümeye devam ediyorduk. Karşı tarafa geçtiğimizde bir oyuncak dükkanının önünde durduk. “Asya’ya da buradan güzel bir oyuncak alalım.” Gülümseyip onayladım. Babam ilk torunu için oyuncak almak istiyordu.
“Komutan!” Babam refleks olarak arkasını dönüp baktığında alışveriş merkezinde üç el silah sesi yankılanmıştı. Camın yansımasından gördüğüm kadarıyla babam benim bir adım arkamda duruyordu. Arkamı dönüp babama baktım. Babamın sırtı yüzünden hiçbir şey görmüyordum. Başımı eğip bakacağım sırada yere birkaç damla kan damladı. Babam, yere doğru yığılırken ben karşımdaki silahlı adamla göz göze geldim. Gözlerim buğulanmıştı. Elimdeki poşetler yere düştü. Babamın belindeki silahı alıp adama doğru doğrulttum. Düşünme yeteneğim çok yerinde sayılmazdı.
Tetiğe basarken bir an bile tereddüt etmedim. Babam sayesinde atış yeteneklerim oldukça yerindeydi. Adamı ölmeyeceği bir yerden vurdum. “Defne..” Babamın kısık sesini duyduğum anda yutkunup silahı yere attım. Onun dibine oturup onu kucağıma çekmeye çalıştım. Yaralarına ellerimi bastırmaya, kanamasını durdurmaya çalıştım. “Baba ne olur dayan. Yalvarırım biraz dayan.”
Etrafımız giderek kalabalıklaşıyordu. Herkes başımıza toplanmaya başlamıştı. Biri, ambulansı aradığını söylemişti. Babamın kanaması giderek artıyordu. “Baba!” Babam, kanlı eli ile elimi tuttu. “Kardeşlerine, annene.. İyi bak. Dikkat edin.” Üzerim babamın kanıyla kırmızı olmuştu. Babamın kanı üzerime, ellerime bulaşmıştı.
"Doktor." Yanımda dikilen bedeni bana seslenene kadar fark etmedim. Başımı yana çevirdiğimde komutan bana kumanya uzatıyordu. Sessizce elinden aldığımda biraz uzağımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Ben ise elimde tuttuğum kumanya ile yerde oturuyordum. "Omzun acıyor mu?" Ona baktığımda omzumun acısı anlık aklıma gelse de o kadar fazla acımıyordu. "Dayanılmayacak gibi değil." Omuz silktim. "Ağrı kesici vardır yapsana." Bu sığ bakış açısıyla düşünmediğini elbette biliyorum. Alay ediyor gibiydi ama şu anda alayını umursayabilecek durumda değildim. "Ben dayanırım, yaralılara lazım olur." Komutan hiçbir şey olmamış gibi ayaklanıp bana baktı. "Pekâlâ, yemeğini ye, ellerini de yıka yoksa hayatta uyuyamazsın sen." Kaşlarımı çattım. Nasıl yani? Nereden anlamıştı? Gözlerimi ona çevirdiğimde soracağımı bilir gibi anında elini üniformasının kemerine yaslamış diğer eliyle beni göstermişti. "İki saattir yerin üstünde öylece oturup ellerine bakıyormuşsun.” Omuz silkti. “Eh anlaması zor olmadı."
Komutan kendi yemeğini çoktan yemiş olmalıydı ki sigara içiyordu. Elinde tuttuğu sigarayla bakışlarını üzerimde hissediyordum. Sigarasını bitirip postalının ucu ile ezdi ve yerinden kalktı. O tam önümdeyken elimdeki yemeği yanıma bıraktım. Ellerime yerleşen kana baktığımda sessizce kendi kendime mırıldandım. "Sanki elimden hiç çıkmayacakmış gibi geliyor."
Komutan bu dediğim ile olduğu yerde durdu. Bana baktığını yeniden üzerimde hissedebiliyordum. Yanıma oturduğunda ona baktım. "Ama yıkadığında çıkacak. Sadece sen unutamayacaksın." Ellerimi ovuştururken küçüklüğüm aklıma gelmişti. Babamın yorgun argın eve gelişi, çoğu zaman korkuyla beklediğimiz anlar vardı.
"Çatışma, baskın.. Bunlardan oldum olası nefret ederdim. Babam hep üstü kanlı gelirdi eve. Hep korkardım bu sefer kendisi yaralandı diye." Komutan bakışlarını benden çekip yere indirdiğinde sessizce elimi ovuşturmaya devam ettim. Gözlerim babamı düşünürken yine dolmuştu. Vurulduğu nice sene, hastanede bekleyişimiz...
"Askerler isteyerek yaralanmazlar doktor. Bizim birinci vazifemiz yaşamak. Biz yaşarsak insanlar yaşar, bayrak yaşar, huzur yaşar." Onun benimle bu kadar sohbet etmesini beklemiyordum. Beni rahatlatmaya çalışır gibi bir hali vardı. Ondan beklemediğim hareketlerden biriydi. "Komutanım bir bakarsanız..." Komutan yanımıza gelen askerden dolayı kalkıp gitmişti. Ben ise kumanyayı bitirip ellerimi yıkadım. Geri kalktığım yere oturduğumda uyku giderek beni etkisi altına almıştı. Son bir haftada, Hakkari'ye geldim geleli olan biten her şeyi düşünürken çoktan uyuyakalmıştım.
Uyandığımda havanın kararmış olduğunu fark etmiştim. Bakışlarımı etrafta dolaştırırken gözlerimi birkaç kere kırpıştırdım. Dizlerime yaslanarak uyuduğuma emin olduğum yerde uyanmaktansa ranzalarda uyanmıştım. Etrafımdaki ranzalar vardı. Koyu renkli duvarlar ve kulağı sağır eden bir ses... Saldırı sirenleri de çalmaya başladığında dışarıdan bir ses geliyordu. "Doktor! Doktoru çıkarın oradan!" Hızlıca bulunduğum yerden kalkıp koşmaya başladım. Bulunduğum yerin tam çıkışında bir anda yere yatırıldığımda gözlerimi sıkıca kapatıp çırpındım.
"Hey hey sakin ol!" Komutanın bütün bu olaylara rağmen sakin gelen sesi sakinleştirmek ister gibi kulağıma fısıldayınca yutkundum. Bomba yakınlarımıza düştüğünde korkuyla çığlık attım. Komutanın sesi tekrardan kulağıma geldiğinde nefesini de hissediyordum. "Sakin ol doktor. Sana burada kimse zarar veremez."
Neden bilmiyorum ama onun sesi bana kendimi iyi hissettiriyordu. Sakinleştiğimi hissediyordum. Nefeslerimin düzene girdiğini komutan da hissetmiş olacaktı ki başını kaldırıp mavi gözlerini üstüme dikti. Siren sesleri yeniden yükselirken komutan, beni hızlıca kaldırıp beraber koşmamızı sağlamıştı. Ellerimi başımın üstünde birleştirirken aklımca başımı koruyordum. Komutanın bir eli belimde beni ittirirken diğer eliyle tam önümüzde askerler sayesinde yolu açıyordu. Silah sesleri, bomba sesleri iyiden iyiye artmıştı. Hızla arabaya yaklaşırken arabanın üstüne düşen bomba ile gözlerim kocaman açılmıştı. Şu anlık resmen burada mahsur kalmıştık.
Komutan beni koruyarak güvenli bir yer bulmaya çalışıyordu. Bir askerin acı dolu çığlığını duyduğumda durup hızlıca oraya yöneldim. Komutan arkamdan bağırıyordu. "Dur şurada doktor!" Umursamadan askerin başına geçtim. Askerin kopan kolunu fark ettiğimde yutkundum. Hızlıca askerin parçalanan üniformasını daha da kesip omzundaki açık yaraya bastırdım. Kanaması çok fazlaydı, kolunu yerine dikme umudumuz vardı ama elimizde imkân yoktu. Askerin tam teşekküllü bir hastaneye gitmesi gerekiyordu.
"Durumu ne?" Komutan yanıma gelip beni korumaya devam ediyordu. Ona bakıp tekrar askere döndüğümde onun sorusunu yanıtladım. "Hastaneye giderse kolu geri dikilebilir. Yani en azından bir umudumuz olur." Komutan etrafa bakıp durumu değerlendirdi. "Şu an gidemez. Araç çıkışı geceye kadar yasak." Başka çarem olmadığı için askerin acısını biraz daha azaltabilmek için morfin vermeye karar verdim. İğneleri yerinden çıkardığımda komutan tekrardan konuştu. "Ne yapıyorsun?"
"En azından acısını alacağım komutan. Kolu doku zedelenmesi yaşamasın asker bir yere alın. Güvenli olmalı."
"Çekiliyorlar." Hakan’ın sesini duyduğunda Kerem etrafı kontrol etti. Teröristler çekildiğinde bizim ve yararlı askerlerimiz için araçlar gelmişti. Hızlıca yaralılarla beraber hastaneye geçtim ve yaralıların ameliyatına girmiştim. 2 gün, 3 gün derken yorgunluktan nereye oturacağımı bilemedim.
Odama girdiğimde komutan odamda duvara yaslanmış beni bekliyordu. "Yat hadi." Komutan sedyeyi gösterip beni sağlam kolumla sedyeye çekti. Yavaşça yatırdığında makası alıp tişörtümü kesti. Kestiği kısmı göğüslerimi kapalı tutacak şekilde düzeltti. Daha öncesinde sıyıran kurşunun yarasını dikkatli bir şekilde temizlemeye başladı. Acıyla yüzümü buruşturup sızlandım. "Tamam, bitiyor. Canın acıyor biliyorum ama dayanırsın sen." Yüzüm buruştuğunda yutkunup gözlerimi kapattım. Komutan işini bitirdiğinde bende ağrımın etkisiyle uyuklamaya başladım. Telefonum çalmaya başlasa da benim telefonu açacak halim yoktu. Komutanın telefonumu açtığını duydum.
"Efendim iyi günler, ben Yüzbaşı Kerem. Evet, evet efendim.” Sesi sakin geliyordu. “Yok, doktor hanım nöbette. Ben siz endişelenmeyin diye açtım. Şimdi uyuyor."
Uyandığımda başımdaki komodinde gördüğüm kurşun ile gülümsedim. Kurşunu, tek elimle alıp tekrar uzandım ve altındaki notu aldım. Altındaki notu alıp okuduğumda gülümsemem daha da genişlemişti.
'Sana değen kurşun ile tanışmak istersin diye düşündüm doktor. Benden çıkardığın kurşunların yanına koyarsın artık.'
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |