
“Ee anlat kim bu kız?” Bakışlarımı elimdeki bardaktan çekip karşımdaki Niyazi’ye baktım. Defne, migreni yüzünden erken uyumuştu. Ben ise Niyazi’ye çay içmeye geçtim.
“Doktor işte.” diye mırıldandım. “Zorunlu görev için Hakkari’de.” Niyazi bildiği şeyleri söylediğim için göz devirdi. “Sen ilk defa buraya biriyle geliyorsun Elbruz.” Başımı salladım.
“İlk gördüğünde ne düşündün?” dedi. Bacağını altına almış bana bakıyordu. “Anlat ketum herif.” Gülümsedim.
Gözlerimi açmak benim için zordu. Nerede olduğumdan emin değilim ama burada farklı bir koku var. Sanki nir kadın parfümü gibi, tarçın kokusu. Gözlerimi aralayıp tavana baktım. “Komutan uyandı!” Bu sesi tanıyorum. Hamza. “İyi misiniz komutanım?”
Birkaç adım sesi yankılanıyor. Postal gibi değil daha çok topuklu ayakkabı gibi.. Gözlerimi tekrar araladığımda mavi ile karşılaştım. “Gökyüzü..” diye fısıldadım. Kaşlarımı çatıp maviliğe baktım. Kapanıp açılıyordu. Güzel bir maviydi. Görüşümde duran kişi dudaklarını araladı. “Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?” dedi. Durgun, duru bir sesi vardı. İnce, naif ses tonuyla bana bakıyordu.
Yutkundum. Odaklanmam gereken konu başkaydı. Gözlerine daha fazla bakmamak benim için en hayırlısıydı.
“Bak abarttığımı düşünebilirsin ama yemin ederim ilk kez o gözlerine baktığım an durdum. Hani insan bir an ne diyeceğini, hatta ne düşündüğünü bile unutur ya.. Öyle bir an. Halbuki daha yeni uyanmışım, kurşunlar yemişim yaramdan geberiyorum. Ama o var karşımda. Renk desem değil, maviye çalıyor ama gri gibi,”
Niyazi bana bakarken çayını yudumluyordu. “Sanki yağmurdan sonra deniz sakinleşir ya,” dedim sanki ondan onay bekliyor gibi. Niyazi başını salladı. “Tam o hâl. Gözleri bakmıyor gibiydi, daha çok yokluyordu insanı. “Buradasın, farkındayım” der gibi.”
Kaşları şaşkınlıkla havalandı. Yüzünde daha çok alay eder gibi bir gülüş vardı. “Bir garip tarafı vardı; kendimi bir anda daha açık, daha filtresiz hissettim. Sanki ondan bir şey saklamamam gerekiyormuş gibi hissettiriyordu. Ne yaşadığını bilmiyorum ama o bakış kolay gelmemiş belli. Sessiz ama güçlü, sakin ama derin… insanın içine işliyor.” Çayımdan bir yudum aldım. Defne’den bahsetmek bana iyi geliyordu.
“İlk görüşte âşık olunur mu bilmem ama ilk görüşte susulur, ona eminim. Çünkü o an gerçekten sustum. Bazı gözler var ya, cümle kurdurmaz insana. Sadece “tamam” dersin içinden… ve gerisini merak etmeye başlarsın.” dedim. Niyazi karşımda bana gülmeye başladığında ona baktım. “Sen baya baya bu kıza ilk görüşünde aşık olmuşsun.” dedi. Elindeki bardağı hafifçe kaldırarak beni işaret etti. “Seni biz çatık kaşlı bilirdik. Baksana yüzünde aptal bir gülümseme varmış.”
《––––––🩺––––––》
Bölüm 20
“Gece boyu süren çatışmalarda Aktütün karakolunda şehit düşen iki asker memleketlerine uğurlandı.”
Elimdeki tabağı masaya koyarken televizyondan gelen haberle herkesin bakışları televizyona döndü. Elif teyze hızlıca Melek’e televizyonun sesini kısmasını söylerken ben şehit düşen iki askerin kim olabileceğini düşünüyordum. Daha geçen aylarda gördüğüm Erdem olabilir mi? Ramazan?
“Kapat Elbruz geliyor kapat.” Elif teyze televizyonu kapattırırken Kerem “Günaydın.” diyerek masaya oturdu. Hepsi belli etmemeye çalışıyordu ama gördükleri haberin etkisinden çıkamamışlardı. Bende sessizce Kerem’e çay doldurup yanına oturdum. Kerem dikkatle annesine baktı.
“Anne?” dedi. “İyi misin sen?” Elif teyze irkilip Kerem’e dönerken dolan gözlerini gizlemeye çalıştı. İyiyim derken sesi titremişti. Sesi titrediği anda Ahmet amca hızlıca konuşmaya dahil oldu. “Annen işte televizyonda ne görse ağlıyor.” dedi. Amacı ortalığı sakinleştirmek olsa da pek başarılı olamadı. Kerem’in daha da işkillendiğini görebiliyordum. Bakışları bana döndü. Ona bakmaya cesaret edemedim. Ona yalan söylemek hiç hoşuma gitmiyordu.
Mert çaktırmadan kumandayı saklamaya çalıştı ama Kerem Mert’in bu saklama çabasını da fark etti. “N’oluyor?” Ahmet amca bardağını dikerken oğluna baktı. “Yok bir şey.” diyerek geçiştirmeye çalıştı. “Hadi ye de halana gidip yumurta alalım taze taze.” Ahmet amca ayağa kalktığında Kerem hariç hepimiz ayağa kalktık.
Kerem hızlıca kumandaya uzandı. Mert ondan önce alıp kumandayı arkasına sakladı. “Mert kumandayı ver oğlum.” Mert, Elif teyzenin dediğini yapmakta kararlı görünüyordu. “Veremem abi.” dedi Kerem’i daha çok sinirlendirdiğini bilmeden. Kerem’in önüne geçtim. Bana bakıp kardeşine döndü. “Bak beni sabah sabah delirtme. Ver şu kumandayı.” dedi net bir şekilde.
Mert çaresizce babasına baktığında Ahmet amca başıyla onaylamaktan başka çare bulamamıştı. Geri sandalyeme oturdum. Kerem kumandayı alıp televizyonu açtı. Haberler bitmişti ama altyazılarda saldırı haberi geçiyordu. Haberi okuduğu gibi ayakta duramamıştı. Sandalyesine geri oturdu. Masanın altından elini sıkıca tuttum. Altyazı da şehitlerimizin adı da geçiriliyordu. Erdem’in adını gördüğümde yutkundum.
“Baba bugün ayın kaçı?” diye sordu sessizce.
“On sekizi...” Gözlerim dolmuştu. Erdem bugün baba olmuştu. İki ay önce bana baba olacağını heyecanla anlatan askerimiz bugün hem şehit hem baba olmuştu. Kerem ağlamamak için kendini sıkıyordu. Akan gözlerimi silip önümdeki tabağa bakmaya devam ettim. “Ramazan bugün tezkeresini alıyordu.” diye mırıldandı.
“Erdem bugün baba oldu.” Aynı anda kurduğumuz cümleler ile birbirimize baktık. Daha geçen gördüğümüz askerlerin bugün şehit olduklarını bilmek canımızı yakıyordu. Elif teyze kurduğumuz cümlelerin ağırlığı altında gözlerini kapattı.
“Olmuş işte oğlum.” dedi. Bunu derken bu kelimelerin ağırlığını hissettikleri belli oluyordu. “Kocaman ülkede bir sen mi kaldın oğlum?” Kerem’i geri göndermek istemiyorlardı. Kendilerince haklılardı da. “Emekli olmuşsun gibi düşün.” dedi Elif teyze. Düşünmezdi. Eğer Kerem’i şu kadar tanıdıysam birazdan bana hazırlan gidiyoruz diyecekti. Elimi sıkı sıkıya tutuyordu. “Tch... Ben emekli olmadım, tayin olmadım. Benim bedenim buradaysa zihnim onlarla anne.” dedi bakışlarını annesine çevirmişti. “Timim orada, görev başında.”
“Defne.”dedi bana bakarken. Ayağa kalkıp ellerimizi ortaya çıkardı. Elini bırakacakken bırakmama izin vermeyip sıkıca tutmaya devam etti. “Gidiyoruz.” Başımla onaylayıp ayağa kalktım. Elimi bırakmadan evden çıktık. Elif teyze ağlıyordu. Beraber Kerem’in evine girip valizimi topladım. Kerem’in çantasını da topladıktan sonra ona baktım. Defin’e geleceğimize dair bir mesaj atıp çantamı sırtıma aldım.
Kerem bahçeye çıktığında ailesi bizi orada bekliyordu. “Mert! Bizi havaalanına götür aslanım.” dedi net bir şekilde. Mert tereddüt ediyordu. “Abi...” mırıldandı ama Kerem ona izin vermeden “Hadi Mert.” diyerek konuşmayı bitirdi.
Kerem ailesiyle vedalaşırken bende onun ardından ailesine sarıldım. Elif teyze ağlarken kulağıma doğru yaklaştı. “Oğlum sana emanet. Birbirinize dikkat edin kızım.” dedi. Başımı salladım. “İçin rahat olsun.” dedim. Mert valizlerimizi bagaja yerleştirirken Kerem öne geçmişti. Arabada arkaya geçip ailesine baktım. “Doğrusunu yapıyoruz ama annenleri böyle görmek de üzdü.” diyerek mırıldandım.
Kerem düşünceliydi. İşaret parmağını dudaklarına sürterken dışarıya bakıyordu. “Doğrusunu yaptığımızı biliyorlar.” dedi sessizce. Köyden çıktığımızda telefonumu çıkarıp kardeşimi aradım. “Defin,”
“Yola çıkıyor musunuz?” diye sordu. Sakin sakin konuşuyordu. “Senin araçla geleceğim, merak etme. Ne zaman inersiniz?” dedi. Yola baktım. “Şimdi havaalanına geçeceğiz. Ben seni aramadan önce bilet aldım. Dokuzda bineceğiz işte sekiz buçuk saat sürecek.” Kerem başıyla onayladı. Defin dikkatlice dinlemişti. “Tamam alacağım. Haberleşiriz.” diyerek telefonu kapattı. Kerem’e baktığımda dalgın dalgın dışarıyı izliyordu. Kerem’in koluna dokunduğumda elimi çekmeme izin vermeden sıkıca tuttu.
Kerem ilaçlarını almamıştı ama önce kahvaltı yapması gerekiyordu. “Mert bir yerde dur da bir şeyle alalım. Kerem ilaç alacak.” Mert beni onaylayıp bir yerde durdu. “Siz durun, ben alıp gelirim.” diyerek bizi indirmeden bir şeyler alıp araca geri dönmüştü.
Aldıklarını abisine uzattı. Kerem tereddüt etmeden kendisine verilenleri yemişti. Çantamdan onun ilaçlarını çıkarıp uzattım. Bütün ilaçlarını içip suyu bana uzattı.
Havaalanına geldiğimiz gibi uçağa yetişmiştik. Uçakta yerlerimize geçip dışarıya bakmaya başladım. Sekiz buçuk saatlik yolculuk boyunca Kerem ile çok az konuşmuştuk. Kerem’in canı da tıpkı benim gibi sıkkındı. Beni göğsüne çekip göğsünde dinlenmeme izin vermişti. “Çok üzülmüşlerdir..” diye mırıldandım. Kerem başıma bir öpücük kondurdu. “Senin gibi mi?” diye sordu. Yutkundum. O günü hatırlamak dahi istemiyorum. “Hafızamdaki tek rahatsız edici gün o değil ki..” diye mırıldandım.
Ona ilk kez anlatacağım şeyi düşünüp derin bir nefes aldım. “Gözümün önünde kuzenim hayatını kaybetti.” dedim. Kerem beni sıkıca sararken öylece dinliyordu. “Bizi suçladılar.. Hemde neredeyse ölmemizi isteyecek kadar..” İç çektim. “O günü hiç yaşamak istemezdim.”
Kerem saçlarımı okşuyordu. “Baban öldükten sonra.. Çanakkale’den kaçarken kimse seni durdurmadı mı?” diye sordu. Gülümsedim. Elbette durdurmaya çalışmışlardı ama ben dinlemedim.
“Defne yapma..” Denef ağlarken valizini toplayan kardeşine baktı. Sivas’ın ardından şimdiki görev yeri Hakkari olmuştu. Derin bir nefes alıp elindeki kazağı bırakmadan makyaj masanın pufuna oturdu. “Mecburum, biliyorsun.” dedi mırıldanarak.
“Annemin iyi olmadığını biliyorsun.” Defne iç çekti. Kimse iyi değildi ve olmayacaklardı. Denef, çocuklarına ve Ali’ye tutunabiliyordu. Defin, Murat’tan destek alıyordu. Annesinin yanında ise kardeşleri vardı. Defne.. Kendini yalnız hissediyordu. Çanakkale onda sadece kötü olayları hatırlatan bir yer olmaya başlamıştı. “Bende iyi değilim.” dedi mırıldanarak. Sesi titriyordu. Denef kardeşinin iyi olmadığını görebiliyordu ama ellinden bir şey gelmiyordu. “Buna ihtiyacım var.”
Denef, onun uykusuz geçirdiği geceleri bilmiyordu. Bedeni belli etse de Defne inkâr ediyordu. “Bizimde sana ihtiyacımız var.” diyerek elini tuttu. Defne gözünden akan yaşı saklamaya çalışmadı. Bakışlarını kaçırmaktan yetindi. “Rahat bırakın kızı. Aklı bir de sizde kalmasın.” diyerek içeri girdi Nehir. Defne'ye güven dolu gülümsemesini sundu.
Defne bakışlarını teyzesine çevirdi. Ona karşı minnet doluydu. “Defin de gitti. Bu da görev sonuçta.” eliyle Defne'nin saçlarını okşadı. Denef'in elini tutarken Defne'nin saçlarını oynuyordu. “Keyfi gitmiyor benim kızım.” dedi gülümseyerek.
Denef kardeşinin elindeki kazağı alıp valize yerleştirdi. “Anneni merak etme. Ben buradayken onun yalnız kalma ihtimali yok.” dedi Nehir. Defne'nin uzaklaşması onun için iyi olacaktı. Bunu kalbinin derinlerinde hissedebiliyordu.
Valizleri toplamayı bitirdiklerinde kapı aralandı. İçeriye Deniz girdi. Saçı başı dağılmış, oldukça kilo vermişti. Hâlâ yaştan çıkamamış gibi hissediyordu. Elinde büyük dikdörtgen bir çerçeve vardı. “Kapatma valizini.” diye mırıldandı. Nehir kardeşine destek olurken onun yatağa oturmasına yardım etti.
Deniz göğsüne sıkı sıkı bastırdığı çerçeveyi çekip parmaklarını üzerinde dolaştırdı. “Bu sefer bedeniyle yanında olamayacak..” Defne onun neyden bahsettiğini anlamıştı. Annesinin sıkı sıkı sarıldığı çerçevede babası vardı. Sivas'a giderken onunla beraber gelen babası bu sefer onunla gelmiyordu.
“Ama bedeninin bir önemi yok. Yıllardır sevdiğim adam tekrardan kızımla gidecek.” Gözyaşı çerçeveye düştü ve süzüldü. “Fotoğraflar aldığını biliyorum.” dedi Defne'ye bakmadan. “O olmadan evin yarım kalır Defne'm.” Çerçevenin üzerindeki gözyaşını sildi. Son bir kez öpüp çerçeveyi kızına uzattı.
“Annem o gün çok ağlamış.” dedim mırıldanarak. “Eve girerken buruk hissediyordum. Lojmana girdiğimde neredeyse ağlayacaktım.” Geldiğim ilk gün oranın benim için yeni bir başlangıç olacağını biliyordum. “İlk başta ev olarak benimseyemedim. Sonra..” Sonra o hayatıma girmişti. Huysuz komutan..
“Sonra?” dedi bir merakla. Gülümsememi gizledim. “Sonra valizimden o fotoğrafı çıkardım. Hızlıca duvara astığım anda orayı ev olarak benimseyeceğim an başladı. Ailem yanımdaydı ama o yoktu.” dedim mırıldanarak. “Sonra da zaten sen girdin.” diye ekledim.
Hakkari’ye indiğimizde Defin bizi karşılamıştı. Kerem, Defin’e gülümseyip valizlerimizi bagaja koydu. Öne geçmem için kapıyı açarken kendi arkaya bindi. Arabaya binip kemerimi taktım.
Defin beni gördüğü andan beri saçlarıma dikkatle bakıyordu. Yüzündeki gülümseme bunu sevdiğini gösteriyordu. “Seni eski saçlarınla görmek çok iyi hissettiriyor Defne.” Gülümsedim. Kerem arkada oldukça gergin görünüyordu. Aklının hala şehitlerimizde olduğunu biliyordum.
“Aktütünde durumlar nasıl?” diyerek aklındaki soruyu sordu. Defin dikiz aynasından Kerem'e baktı. Kısa bir iç çekti. “Barut timi ve poyraz timi dağda. İki koldan saldırı planlanıyor. Olası bir durumda hava harekatı için buradayım.”
Kerem ağır ağır başını salladı. Kaşları yine çatıktı. Ben dışında çoğu kişiye bakarken kaşları çatık oluyordu. “Diğer mevzuda durumlar nasıl?” diyerek kardeşime üstü kapalı bir soru yöneltti. Kaşlarımı çatıp Defin’e baktım. “Diğer mevzu?” diye sordum. Defin hiçbir renk vermediğinde sitemle onlara döndüm. “Siz ikiniz ne ara anlaştınız da bir haltlar yiyorsunuz?”
Defin hızlıca “Anlatırım.” diyerek beni yanıtladı. “Önce sizi evinize bırakayım da.” Lojmanlara girdiğimizde Defin direkt arabayı park edip kemerini çözdü. Arabadan inip bagajdaki valizlere yardım ettim.
Eve geldiğimizde Kerem de bize gelmişti. Duşa gireceğimi söyleyip yanlarından ayrıldım. Banyo kapısını aralıklı bırakıp onları dinlemeye başladım. Defin ilk başta tam olarak bir şey demedi. Ardından sakin ve net sesiyle konuşmaya başladı. “Öncelikle yemimizi yediler. Beni Defne sandılar.” dedi. Ne konuştuklarını anlayabilmek için daha da odaklanmaya çalıştım. “Küpeli beni hastanede buldu. Defne rolü yapmak zordu. Saldırmaya kalktı. Babam konusundaki bilgiyi almaya kararlı gibiydi. İstediği bilgiyi bilmediğimi söyledim.”
“İnandı mı? Tabii ki hayır.” dedi Kerem. Kendi sorup kendi cevaplamıştı. Defin’in güldüğünü duyduğumda inanmadığını anladım. Defin büyük bir rahatlıkla “Silah çekti.” dedi. Ardından özgüvenli ses tonuyla devam etti. “Bende kendimi savundum.” Sesler kesildi bir takım hareket sesleri geldi. “Bu küpelinin mi?” Kerem’in şaşkın sesini duyduğumda Defin’in ona bir şey verdiğini anlamıştım. Ne verdiğini aşırı merak etsem de görmek için yaklaşamazdım.
“Evet,” Tekrardan bir takım sesler geldi. “O benim kardeşimin canını yakmaya kalktı. Ben de onun kıymetlisini aldım. Küpesini.”
Şu an kardeşimi tanıyorsam Defin özgüvenli bir şekilde tekli koltukta oturuyordu. Murat'ın, Defin’in özgüvenine aşık olduğunu biliyordum ve şimdi bunda ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anladım. “Küpesini almaya gelecektir. Kardeşime zarar gelmeyecek Kerem.”
“Merak etme,” diyerek bir nevi söz vermiş oldu. “Kardeşin bana emanet.”
“Benim Defin olduğumu bilmiyorlardır ama öğrenirler. Bu Miro dediğiniz adam babama kafayı takmış durumda.” dedi. Ardından sessizlik oldu. Neler olup bittiğini merak ediyordum. Bu sessizlik pek de iyi değil. “Defne,” Defin'in bana seslenmesiyle olduğum yerde irkildim. “Buraya gel kardeşim. Orada durmak zorunda değilsin.” demişti yine o özgüvenli ses tonuyla.
Göz devirip oturma odasına geçtim. Defin benim halime gülerken bende aptallığıma üzüldüm. İki askerin olduğu evde neyi gizli saklı dinlemeye çalışıyorsam. “Gülme.” diyerek hiçbir şey yokmuş gibi sakince Kerem’in yanına oturdum. “Demek siz anlaşıp planlar yaptınız?”
“Hayır sevgilin plan yaptı.” diyerek itiraz etti. “Ben sadece ona yardım ettim.” Ellerini açtı. “De sen bunu dinlemek için öyle roller yapmana gerek yoktu.” Göz devirdim. Bir an için onun kardeşim olduğunu ve beni çok iyi tanıdığını unutmuştum ne var bunda? “Evet şimdi aç mısınız söyleyin.” Ellerini dizine vurup kalktı. Onu onaylayıp onunla beraber mutfağa geçtim. Güzel bir yemek hazırladığımızda masayı da hazırlamaya başladım.
Kerem sessizce bizi izliyordu. Ona bakıp gülümsedim. “Komutan gel hadi.” diyerek yanımıza çağırdım. Kerem masaya geldiğinde Defin’e de sandalyeyi gösterdim. “Geç otur sende.” Tabaklarını doldurdum. Bende sandalyeme geçerken Kerem anlatmaya devam etti. “Amaç seni korumaktı.” dedi net bir şekilde. “Ve başarılı da oldum sayılır. Defin, seni tehdit etmeye çalışan herkesi tek tek indirdi.”
“Yani Miro senin deli dolu ve baya yetenekli bir doktor olduğunu sanıyor.” Defin tabağına biraz salata alırken bana hiç bakmamıştı. Kerem bana baktı. Tekrar yemeğine dönerken “Silah kullanmayı öğrenmen gerekiyor.” dedi. Çatalımı tabağımın kenarına bıraktım. “Ben silah kullanmayı biliyorum Kerem. Sadece tercih etmemeye çalışıyorum o kadar.” Tabağımdaki brokoliden bir lokma daha aldım. “Defne, bildiğini biliyorum ama kullanmakta tereddüt etmeyi bırakman gerekiyor.” demişti. Kerem’e karşı çıkmayı planlarken Defin de onu destekledi.
“Babam bizi iyi yetiştirdi.” dedi Defin. “Yakın dövüş, silah kullanımı. Sanki bizi bir şeye alıştırmaya çalışıyor gibiydi.” Defin yemeğini yerken konuşuyordu. “Liseye geçene kadar yakın dövüşte ileri seviyeye gelmiştik. Liseye geçtiğimizde biz ailemle çiftlik evindeydik. Hafta sonları babam bize silah kullandırtırdı.”
“Denef silahı kullanmaktan çok korkardı.” dedim gülümseyerek. Küçükken oldukça mutluyduk. “Çiftlik evi bizim güvenli evimizdi. Sığınağımız. Evimiz bir kez saldırıya uğramıştı. Çiftlik evi diğer evimizdi. Kaç yaşındaydık Defin?” diye sordum. Defin sanki bunu sormamı bekliyormuş gibi direkt sorumu yanıtladı. “On olmalıydı. Birde dört yaşındayken alışveriş merkezinde saldırı olmuştu.” Alışveriş merkezindeki saldırıda korkacak kadar büyük değildik.
"Bu olay bitene kadar teyakkuz halinde olacağız." dedi Kuzey. Duyduğu silah sesi ile kızlarının elini sıkı sıkıya tutuyordu. “Denef’in elini tutun kızım.” Defne kardeşinin elini tutarken bir mağazanın içine girdiler. Kuzey bir yerin arkasına saklanırken çocuklarını da sıkı sıkıya tutarak korumaya çalıştı.
Defne olayları tam kavrayamamıştı. Merak ettiği ve anlamadığı için babasına döndü. "Teyakkus ne demek baba?" diye sordu. Kuzey belindeki silahı çıkarırken kızına bakmadan etrafı kontrol etti. "Teyakkuuzzz…” Defne babasının yüzüne bakıyordu. “Baba nereye sen oraya demek tatlım. O yüzden tişörtümü sıkıca tutuyorsunuz ve bırakmıyorsunuz tamam mı?"
Defne kıkırdayarak güldü. "Tamam." Üçü de babalarının tişörtünün eteklerini sıkıca tuttular.
Hatırladığım anıyla gülümsedim. Babamın tişörtünü sıkı sıkıya tutmuştuk. Defin’le birbirimize bakıp güldük. “Teyakkuz kelimesini ilk öğrendiğimiz andı değil mi?” diye sordum. Defin başını sallayarak beni onayladı. “Babam hep önemli bir asker olduğu söylerdi. Evimize baskın olacağı haberini babam sadece yarım saat önce öğrenmişti. Uykuluyduk sanırım çok hatırlamıyorum. Annem anlatırdı. Bizi nasıl uyandıracağını bilememiş.”
Kolamdan bir yudum alıp tekrardan masayı bıraktım. Kerem “Altan’la iyi anlaşabildiniz umarım? Seni ona emanet etmiştim.” dedi. Defin bıkkın bir göz devirmeyle Kerem’e baktı. “Gerek var mıydı? Ben kendimi gayet iyi savunuyordum.” Güldüm. Anlaşılan bu durumdan pek memnun değildi. Defin gayet haklıydı aslında ama Kerem açısından baktığımda ona da hak veriyorum. “Karargaha geçmem gerekiyor.” dedi sakince. Önündeki tabağı alıp kaldırdı. Tabağı ben yerleştirmeden makineye yerleştirdi.
Defin bana göz kırpıp mutfakta bekledi. Ben Kerem’i geçirirken Kerem dönüp benim dudaklarımdan öptü. “Dikkatli ol Kerem.” Gülümsedi. Botlarını giydi. “Sende dikkatli ol Defne. Evden çıkma.” Tekrardan beni öptüğünde çekilip evden çıktı. O asansöre binene kadar kapıda bekledim. O asansöre bindikten sonra kapıyı kapattım. Defin’in yanına geri döndüğümde Defin masayı toplamıştı. Silahını temizliyordu. “Anlat bakalım nasıldı komutanla beraber onun memleketinde olmak?”
Sandalyeme daha rahat bir şekilde otururken gülümsedim. “Bak şimdi uçakla indiğimizde havaalanında ailesinin arabası duruyordu.” Defin gülümseyerek dinlemeye başladı.
《––––––🩺––––––》
Ayda, arkasında hissettiği kişiyle elindeki silahı bırakmadan arkasına dönecekti. Hakan elindeki silahı Ayda’nın elinin üzerinden kavradığında Ayda irkildi. O kişinin Hakan olduğunu anlaması çok uzun sürmemişti. Hakan gülümsedi ve Ayda’yla beraber atış yapmaya başladı. Uzun zamandır Kerem yüzbaşı burada olmadığı için Hakan timin komutanlığını yapıyordu. Yükü ağırdı ve yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. Ayda silahını bırakıp ona döndü. Hakan anında kolunu Ayda’nın beline sardı.
Hakan’ın bakışları Ayda’yı bulduğunda gülümsedi. Yorgunluğunu hiç umursamıyor gibiydi. “Uyumadın mı?” dedi, dikkatli bir şekilde yüzüne bakarken. “Uyudum ama az.” dedi mırıldanarak. Ayda karşısındaki adamın yanağını okşadı. “Operasyona çıkacağız. Mevlüt Albay bizi bekliyor.”
“Amaç?” Kaşlarını çattı. “Aktütün’e yapılan saldırı mı?” Hakan başıyla onaylamıştı. Aktütün’e yapılan saldırılar koşulunda iki şehit vardı. Şehitlerin intikamını almak için göreve çıkacaklarını tahmin etmişti. Bir istihbarat alınmış olmalıydı. “Hakan,” dedi sakince. “Çok yorgunsun.” Ona kıyamıyormuş gibi bakıyordu. “Böyle göreve nasıl çıkacaksın?”
“Ne yapayım Ayda?” dedi umutsuz bir şekilde. Ayda’nın belini okşarken bakışlarındaki yorgunluk belli oluyordu. “Timi bırakıp yatayım mı?”
“Hayır. Yanlış anladın.” Ayda kendini açıklamaya çalışırken Hakan onun yanağına bir öpücük kondurup elinden tuttu. Arkasındaki silahı alıp belindeki yerine koydu. Poligondan çıkarken Ayda’nın elini bırakmak zorundaydı. Karargahın içine girdiklerinde ellerini ayırdılar. Beraber yan yana Mevlüt albayın toplantı odasına ilerlemeye başladılar. İçeri girdiklerinde poyraz timi çoktan yerini almıştı. Selam verdiler. Mevlüt albay onlara bakmadan sandalyeleri gösterdi. “Geçin çocuklar.” Mevlüt albayın onayıyla yerlerine geçtiler.
Mevlüt albay toplantıya başladığında bütün odak ondaydı. Gerekli bilgileri vermeye başladığında kapı çaldı. Ardından yanıt beklemeden kapı açılmıştı. Önce herkes siyah postallara odaklandı. Mevlüt albay ise ilk olarak sağ taraftaki Kurt yazısını gördü. Timin bakışları önce üniformada en son da üniformanın sahibine döndü.
“Yüzbaşı Kurt! Emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!” Mevlüt albay bu inadı iyi biliyordu. Daha tam iyileşme izni bitmemiş askerini burada görmek şaşırtıcı olmamıştı. Kurt, üniformasını özenle üzerine geçirmiş, sanki bir ay önce esir düşüp yaralanmamış gibi karşısında dikiliyordu. Daha önce birkaç kez gördüğü komutana benziyordu. Tanıştığı dönemde üç baş belası kızı olan komutana...
Keyifli bir şekilde gülümsedi. “Aramızda tekrardan hoş geldin Kurt. Otur bakalım.” diyerek sandalyeyi gösterdi. Poyraz timinin bütün bireylerinin yüzü gülüyordu. Timin asıl önemli kanadı olan yüzbaşı aslanlar gibi geri dönmüştü. Hepsinin keyfi yerine gelmişti. “Öncelikle yeni görevinizi veriyorum. Aktütün saldırısındaki herkesi bulup leşlerini kartallara yem etmeden gelmiyorsunuz. Üç gününüz var.” dedi.
“Üç gün sonra bu şanlı timin kuruluş yıl dönümü. Dağlarda düşmana korku olan şimdilerde bile adını duyduklarında tir tir titreten poyraz timinin ilk neferlerini anacağız. Düşmana poyraz timinin daha ölmediğini göstermek istiyoruz. Üç gün sonra burada olun. Hepiniz bu anma törenine poyrazın şanına yakışacak hediyelerle dönün.”
Kurt, başını kaldırıp baktı. “Poyraz timinin komutanı olarak söz veriyorum komutanım. Şu anki en büyük tehditlerimizden biri sayılan küpelinin leşini, poyraz timinin kuruluş yıl dönümüne yakışacak en büyük hediye olacağına karar verdim. Üç gün sonra ben ve poyraz timinin şanlı yedi askeri, buraya küpeli kod adlı teröristin leşinin haberi ile döneceğiz.” Mevlüt albayın poyraz timine gururla baktığını hissediyordu Kerem. O törene adıyla şanıyla gireceklerdi. Arkasına yaslanıp dosyayı Kerem’in önüne doğru itti. “Yolunuz açık olsun, poyrazınız sert essin.”
Mevlüt albay ayağa kalktığı gibi poyraz timi de ayağa kalktı. Albay odadan çıktığında Kerem, timi ile riskli ama bir o kadar da garanti bir plan yaptı. Kerem kafaya koymuştu. İki farklı tehditle uğraşmak yerine tehditlerden birinin fişini çekecekti.
《––––––🩺––––––》
Sabah antrenmanından sonra banka oturup bir dal sigara yaktım. Çok içen biri olmasam da arada bir canım istiyordu. Hayal gibi geçen iyileşme dönemimden sonra Defin yanımdaydı. Neredeyse bir aydır, bir buçuk yıl görmediğim kadın yanımdaydı.
Üniformamın cebinden çıkardığım çan çiçeğine bakıp gülümsedim. Kurt eğer bahsettiğim kadının Defin olduğunu bilseydi bilerek yaptın değil mi puşt diyerek onunla uğraşırdım ama hayır. Kimseye söylememiştim. Zaten adını dahi saklıyorum. Kimse bilmiyordu Asiye diye bahsettiğim kadının aslında Defin olduğunu ve anneannesinin göbek adı olarak Asiye koyduğunu. Zaten kimliğinde de yazmıyordu Asiye.
“Naber?” diyerek bankın üstünden yanıma atlayan Defin’e baktım. Onun sesini nerde olsa tanırdım. Bakışlarım üzerinde gezindiğinde kardeşinin tarzı kıyafetlerden çok, üniformasıyla olduğu görmek beni şaşırtmıştı. Onu geldi geleli üniformasıyla görmemiştim. Mezuniyet fotoğraflarında bir kağıt parçasının üstünde görmüştüm.
Şimdi ise canlı canlı gördüğüm tulumu ile onu incelemeden edemedim. Saçlarını sıkıca bağlamıştı. O sıkı bağlama ile gözleri yukarıya doğru çekilmişti. Başını ağrıtmıyor mu acaba? Güneş gözlüğünün üstünden gördüğüm maviler alıştığım Defin’i gösteriyordu. Işıl ışıl, yaşamaya çalışan o deli dolu kızı... Asiyi andırıyordu. Onu biraz fazla incelemiş olacağım ki gülmeye başladı.
Elimdeki çiçeği görüp “Aa çan çiçeği. Bu benim en sevdiğim çiçek.” diyerek elimden aldı. Burnuna götürerek koklamaya başladı. Ben ise o koklarken onu izlemeye devam ettim. Bir ömür devam ettiğim gibi. Gözlerini kapatmıştı, kirpikleri küçüklüğündeki gibi sık ve güzeldi.
“Sen nişanlı değil miydin?” diye sordum. Sanki bilmiyormuşum gibi.. “Nişanlın sana almıyor muydu?” Defin bunu dememle ister istemez duraksadı. Nişanlandığı adamın, onun en sevdiği çiçeği bilmediğini biliyordum. Tahmin etmek zor olmamıştı. Aynı dönem mezunu sayılırlardı ve törende nişanlısının ona çiçek getirdiğini de fotoğraflamışlardı. Nişanlısının getirdiği beyaz laleler hiç Defin’in tarzı değildi. Defin’in aksine o evde laleleri kardeşi Denef severdi.
“O benim laleleri sevdiğimi sanıyordu.” dedi durgun bir şekilde. Defin iç çekti. Söylediğinde haklı olduğumu biliyordum. Defin sakin sakin anlatmaya devam ettiğinde yine bildiğim birkaç şeyi söylemişti. “Laleleri ben değil Denef severdi. Özellikle beyaz laleleri ama eşimi anlıyorum çan çiçeği çoğu kişinin aklına gelmez.” Benim gelirdi. “Hatta neredeyse hiç kimsenin aklına gelmez.” dedi mutsuz sesiyle. Bakışlarımı önüme çevirdiğimde derin bir iç çektim.
Yanılıyorsun ben sırf sen bu çiçeği seviyorsun diye göreve başladığım andan beri seni, senin bir parçanı yanımda taşımaya çalışıyorum. Sense o adamı anladığını söylüyorsun. “Ne anlama geliyordu? Nehir teyzem söylemişti ama şu an aklıma gelmedi.” Yalan söylüyor. Bu çiçeğin benim için olan anlamını öğrenmeye çalışıyordu. Elindeki çiçeği çevirirken bir yandan da düşünüyordu. Tekrar ona döndüğümde o da bana bakmıştı. Gözlerinin içine bakarken “Sonsuz aşk ve minnettarlık.” dedim.
Defin’e duyduğum minnettarlık işin sadece bir boyutuydu. Annemler beni almaya gelirken kaza yaptığında ben yaylada ninemle oturuyordum. Kaza haberini aldığımda yayla evi yasa bürünmüştü. Onca kalabalığın içinde kimse benimle ilgilenmiyordu. Deniz teyze dışında. Deniz teyze anında çocuklarını kardeşlerine emanet etmiş benim yanıma gelmişti. Daha iki yaşındaki kardeşim uyuyordu. Nehir teyze kardeşimle ilgilenirken Deniz teyze benim yanımdaydı. O olaylardan en az etkilenmem için beni kızlarıyla, yeğenleriyle tanıştırmıştı. Defin’lerle oyunlar oynamıştım. Sanki o gün ailem ölmemiş gibi...
“Sevgiline mi?” diyerek elindeki çiçeği geri uzattı. Almadan o çiçeğin ona ait olduğu söylemek isterdim ama söyleyemedim. Onun yerine her doğum gününde ona bir buket çan çiçeği gönderiyordum. “Öylesine...” diyebildim. Defin bana bakıp gülümsedi. “İnanmayacaksın ama bana her doğum günümde koca bir buket çan çiçeği geliyor. Kim gönderiyor bilmiyorum ama yıllardır bu böyle devam etti. Hatta nişanlım kıskanırdı. Attırmaya falan kalkardı ama ben onları saklardım.” Gülümsedim.
“Şu an herhalde yanlış bilmiyorsam bir kutu dolusu çan çiçeği var evimde.” dedi, yüzündeki gülümseme benim için dünyaya bedeldi. Attığını düşündüğüm o çiçekleri saklamıştı. Hepsini özenle saklamıştı. “Sevdiğin kız çok şanslı Barut. Ona böyle anlamlı bir çiçekle bağlısın.”
Gülümsedim. “Ben şanslıyım. Ona o kadar çok şey borçluyum ki. Beni askeriye konusunda ikna eden oydu. Hep babası gibi yiğit bir asker olacağımı söyler dururdu.” Defin gülümsedi. Her anımda yanımda olabilmeyi başarıyordu. Önemli kararlarımda yanımdaydı. “Ailem öldüğünde yanımdaydı.” Gülümsedi. Sanki ona ondan bahsetmiyormuşum gibi davranmak zordu.
Defin ayaklandığında ona baktım. “Gitmem gerekiyor. Albay beni çağırmıştı. Sanırım Diyarbakır’a dönüşümü konuşacağız.” Onun gitmesi için başımla onu onaylayıp arkasından izledim. Bu hikaye de buraya kadardı sanırım. Defin’i artık ne kadar sonra görürüm bilmiyordum. Elimdeki çan çiçeğine bakıp derin nefes aldım. Çiçeği tekrardan üniformamın cebine koydum.
Çan çiçeğinin yanındaki fotoğrafını gördüğünde ne hissederdin acaba Asiye..?
《––––––🩺––––––》
Helikopter çalışırken hep beraber helikoptere ilerlemeye başladık. Aldığımız istihbarat Küpelinin bir köyü bastığı yönündeydi. “Önceliğimiz köyün güvenliği.” dedim. Küpeliden önce sivilleri düşünmek zorundaydık. “Komutanım iyi görünüyorsunuz da,” dedi Hakan. Sesinde biraz da olsa tereddüt vardı.
“Gerçekten iyi misiniz?” diye sordu. Başımı salladım. Ayda bana doğru eğilirken “Defne de geldi değil mi?” diye sordu. Tekrar başımı salladım. Fatih bana bakarken güldü. “Komutanım şimdi siz Defne hanımla sizin memlekete gittiniz ya.” dedi. Bu girişi biliyorum. Yine salak saçma bir şey diyecek. Bakışlarımı ona çevirdim. “Düğün ne zaman diye sordular mı?”
Yine fena bir soru değil. Daha az saçmalamayı başarmış gibi görünüyor. Ona cevap vermeyi es geçip tekrardan dışarıya baktım. Köyün yakınlarına geldiğimizde helikopterden hızla indik. Hava soğuktu, kar tepeleri çoktan kaplamıştı. Poyraz’a yön işareti verip ilerlemeye başladım. Hepsi tek tek beni takip ediyordu. “Dikkatli olun. Timden kayıp istemiyorum. İstediğim tek kayıp onlardan olacak.” dedim.
Hepsinin adına konuşan kişi Hakandı. “Emredersiniz komutanım.” Köye yaklaştığımızda mümkün olduğunca sessiz ilerleyerek teröristleri indirmeye başladık. “Göktürk, tazı sola.” Murat’la Hamza emrimle soldan ilerlemeye başladı. “Süreyya, geveze, sarışın sağa.” Üçü sırayla sağa doğru ilerlemeye başladı. “Yunan, Ay benimlesiniz.” İlerlemeye devam ettik. Evlerin hepsini tek tek kontrol ederek ilerliyorduk.
Köydeki teröristleri temizlemek sandığımızdan uzun sürmüştü. Gece bir evde dinlenme kararı almak zorunda kalmıştık. Kurtardığımız köylülerden biri evini bize tereddütsüz açmıştı. Sessizce kumanyamı alıp bir köşeye geçip oturdum. “Komutanım aramıza dönmenize çok sevindik Allahıma kitabıma. Delirdik sizsizlikten komutanım.” Fatih’e bakmadan dediğiyle güldüm. “Fatih siz yoksunuz diye her sabah kendini cezalandırıp mıntıka temizliği yaptı.”
Gülümsedim. Aniden dışarıda duyduğum saniyelik sesten emin olamadım. “Sessiz olun.” Timi susturup cama yaklaştım. Kumanyamı tek elime alıp perdeyi hafifçe kenara kaldırdım. Etrafta dolaşan iki teröristi gördüm. Dikkatli şekilde dışarıya bakarken timime iki kişi olduklarını ve etrafta dolandıklarını işaret ettim. Ayda ve Hakan’ı gösterip kılık değiştirerek dolanmalarını söyledim. Ayda ve Hakan gerekli hazırlıkları yapıp köye yeni gelen bir çift gibi davranarak çıktılar.
Aydalar çıktığında onların gerekeni yapacağını bildiğim için hiç umursamadan kumanyamı yemeye devam ettim. Murat sessizce yemeyini yerken, Hamza çoktan yemeğini bitirmiş köşede şınav çekiyordu. “Kasılmaların ne durumda Hamza?” diye sordum.
“Doktorun verdiği krem işe yaradı komutanım.” dedi keyifli bir şekilde. “Senem doktor da geçtiğimiz kontrolde tekrardan spor kadememi arttırabileceğimi söylemişti.” diyerek son durumunu açıkladı. Taner ilk nöbeti Hamza ile devraldı. Oturduğum yerde gözlerimi dinlendirmek için başımı duvara yasladım. Tetikte durarak hafif uykuya geçtim.
Sabaha karşı tekrardan dışarı çıktık. Sona altı ev kalmıştı. Evleri aramızda bölüştürdük. İlk eve girdiğimde silahımı kaldırarak içeriye ilerledim. Merdivenin başındaki adam silahını kaldırıp sıkacağı sırada silahımı kaldırıp ateşledim. Adam merdivenlerden yuvarlanırken kenara çekilip ilerlemeye devam ettim.
Odanın ortasında bir kadın, kucağındaki bebeğiyle terörist tarafından rehin alınmıştı. Taner “İndir silahını!”diyerek teröriste bağırdığında adam silahını indirmek yerine sıkmak için hazırlandı. Taner bağırırken ben çoktan adamın kafasına nişan almıştım. Hiç düşünmeden tetiğe bastığımda kadın korkuyla bağırmıştı.
Ayda benim arkamdan ilerleyerek kadınla bebeğinin yanına geçti. Onların güvenliğini sağlarken bende yerdeki adamdan silahı uzaklaştırdım. Evden çıkıp diğer eve ilerlemeye başladık. Diğer ev sandığımızın aksine boştu. Girişte eski tarzda bir divan vardı. Mutfağa doğru ilerlemeye devam ettim. Tezgahın üzerinde gördüğüm bomba düzeneğiyle “Bomba!” diyerek bağırdım.
Koşarak girdiğimiz gibi evden geri çıktık. Patlayan ev eminim bizi uzaktan izleyen küpelinin sırıtmasına vesile olmuştur. Yattığımız karlı zeminden kalkıp etrafa baktım. “İyi misiniz?” Ayda ve Taner kalkıp bana baktılar. “İyiyiz komutanım.” Diğer taraftan timin gerisi koşarak yanımıza geliyorlardı. Hakan silahını indirerek Ayda’nın yanına geldi. “Komutanım iyi misiniz?”
Gülümsedim. Asıl merak ettiği kişi Ayda’ydı. Bakışları da ondaydı. “Gayet iyi.” dedim. “Merak etme.” Hakan bakışlarını bana çevirdiğinde Ayda’dan biraz uzaklaşmıştı. “Komutanım geri kalan evler de temiz.” diyerek konuyu değiştirmiş, durum raporu vermeyi seçti. Derin nefes alıp dağa baktım. “O zaman sırada dağlar var.” diyerek ilerlemeye başladım.
Dağa çıkmaya devam ederken hava oldukça soğumaya başlamıştı. Tim ile beraber ilerliyorduk. Karşımıza çıkan kişileri indiriyorduk. Fatih sırasını bozduğunda Murat hemen dönüp Fatih’i uyardı. “Yer belirlendi mi?” Hakan soruma anında “Belirlendi komutanım az önce aldık bilgisini. Hava harekatı için onay bekliyoruz.” diyerek yanıtladı.
Belirlenen konuma doğru ilerlemeye başladığımızda bulduğumuz mağaraya baktığımda buradaki baskında timim zarar görürdü. “Geveze,” Fatih benim ne istediğimi anlamıştı. Telsizi hızlıca getirdi. Yavaşça kayaların arkasına yerleştim. Poyraz da mevzilendiğinde benden onay bekliyorlardı.
“Avcı konuşuyor. Cehennem duyuyor musun?”
“Cehennem dinlemede.”
“Bulunduğumuz konum kara harekatına elverişli değil.” dedim etrafı incelerken. “Savaşan şahinlerden destek bekliyorum.” diyerek isteğimi belirttim.
“Hava komutanlığı ile görüşeceğim.” Cızırtı arttı. “Bekleme de kal avcı.” Telsizi kenara koyup silahımın dürbününden etrafı kontrol ettim. Kırk kişi dışarıda var. Mağaranın içini görmüyorum. Küpeli mağaranın içinden çıktığında kafasına sıkmamak için kendimi zor tuttum. Emir gelmeden hareket etmemem gerekiyordu. Telsizden gelen cızırtılarla telsize döndüm.
“Avcı dinlemede.”
“Avcı,” Ses yuvadan geliyordu. “Atmaca filodan atmaca üç, Asi sahalarda.” Defne’nin kardeşi Defin tekrardan havada olmalıydı. “Takriben 10 dakika içinde belirtilen konuma ulaşır.”
“Anlaşıldı cehennem.” Telsizi kenara koyup kulaklığımdaki telsize odaklandım. Yaklaşık on dakika sonra üstümüzden geçen jet ve mağara yakınlarına yapılan atışla Asi’nin yetiştiğini anladım. Kulaklığımdan gelen ses ile gülmeden edemedim. “Ben olmadan bir şey yapamıyor musunuz siz? Ne güzel Barut yüzbaşı ile sohbet ediyorduk.”
Güldüm. Barut’un sohbeti gerçekten iyi olabiliyordu. “Küpeliyi öldürelim sohbetinize katılacağım Asi.” diyerek kayaların arkasından kalktım. “Komutanım hala rütbe sınırları içindeyken size sövmek istemiyorum.” dedi büyük bir ciddiyetle. Defin, gökyüzünde süzülürken aşağıyı kontrol ettim. “Bu arada milli istihbarat küpeliyi canlı istiyor. Küpeli özel kuvvetler ve hava kuvvetlerinin ortak operasyonu sonucu iki şanlı bayrağın arasında poz verecekmiş.”
“Söz veremiyorum ama elimden geleni yaparım.” dedim. Defin resmi telsiz hattına geçtiğinde gereken bilgiyi vermesini bekledim. “Poyraz timi, atmaca üç konuşuyor.” Benimle konuşurken kullandığı ses tonu daha ciddiydi. “Belirtilen konumdaki düşman hedefleri temizlendi. Savaşan şahinler daima hazır ve görevinin başındadır.”
“Ellerine sağlık atmaca üç.” Defin havada süzülerek geri dönmeye başladığında poyrazla beraber mağaraya inmeye başladık. Küpelinin canlı olup olmadığına bakmak için ilerlemek zorundaydım. Mağaraya inerken küpelinin mağaradan kaçtığını gördüm. “Tim içeriyi kontrol et!” diyerek kadının peşinden koşmaya başladım. Hakan ve Uğur’da benim peşimden hızlandı. Diğerleri mağaradaki terör unsurlarını hallediyordu.
Olduğum yerde saniyelik dururken nişan aldım. Küpeliye hiç düşünmeden sıktığımda artık canlı yakalamayı boşverdim. Sırtına yediği kurşunla durup arkasını dönmüştü. Eli silahına gittiğinde kendimi haklı çıkarmak için silahını çıkarmasına vakit tanıdım. Tetiği çekmesine fırsat vermeden tekrar sıktığımda küpeli yutkundu.
Küpeli bir süreden sonra inatla tetiği çekmeye çalışıyordu. Tekrardan sıktım küpeli dizlerinin üstüne düşmüştü. Timim benim arkama geldiğinde Hakan gelenleri durdurdu. Kimse beni durdurmayacaktı. Komple yere düştüğünde iyice yaklaşıp “Ben seninle savaşmadım ama sen benim kanımı istedin.” diyerek onun gözlerinin içine baktım. “Benim kanım pahalıdır küpeli.” dedim. Son kurşunu da sıktığımda küpelinin sonu gelmişti. Bedeni komple yere düştü. Sırtındaki kanın dışında son kurşunu kafasına yemişti. Küpeli çoktan son nefesini verdi. Sonunda dağları büyük bir pislikten daha temizlemiştik.
“Avcı konuşuyor.” Telsiz cızırdadı. Bir yanıt bekledim. “Cehennem dinlemede.” Derin bir nefes alıp başımı kaldırdım. Taner kadının fotoğraflarını çekiyordu. Dağların manzarasını izlerken keyifli bir şekilde temiz havayı içime çektim.
“Küpeli kod adlı terörist Necla Yurt, ölü olarak ele geçirildi.”
Bölüm sonu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 22.95k Okunma |
1.64k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |